Perşembe , 23 Kasım 2017

“Madem adaletlisiniz, niçin bu kadar zenginsiniz?”[1] – Çetin Veysal

swing between a financier and the people who come on a mortgage

Bu yazıda amaç, hem zengin ile yoksul arasındaki uçurumun durmadan büyümesi, hem de bu büyümenin ekonomik politik aktörlerinin devlet ve şirketlerde yönetici ve güç sahibi kesiminin eşitlikçi ve adil olduklarını iddia etmeleri ile, hızla artan yoksulluğuyla belirlenen topluma rağmen kendi zenginliklerini de hızla artırmaları arasındaki çelişkiye işaret etmektir.

Zengin, toplumsal ortak üretimden ve ortak zenginlikten yeterinden fazlasını alan ve bu dolayımla da artı zenginlikleri elinde bulundurandır. Çalışan ya da çalışamayan yoksul veya yoksun, toplumda zenginin olması nedeniyle, gerekli ve yeterince olanı toplumsal üretim ve ortak zenginlikten, gıda ve geçim nesnelerinden kendine düşeni alamayan insanlardır.

Zenginlik, yalnızca toplumsal ortak zenginlikten kendine yeterini almak değil ama aynı zamanda bu zenginliği dolayımıyla güç, erk ve iktidarı toplum üzerinde belirleyici olarak kullanmak demektir. Zenginlik ve gücün belli ellerde toplanması, toplumun büyük kesimlerinin her alanda yoksulluklara ve yoksunluklara boğulması demektir. Bu durumun bir sonucu da, toplumda arzu, neşe, eğlence ve mutluluğun sınırlanması ya da zenginlerce ele geçirilmesi, acı, keder ve üzüntünün kitlelere yayılması demektir.

Buna göre zengin kötüdür, çünkü toplumsal ortak zenginliğin eşit pay edilmesi yerine zenginlerde toplanmasını sağlayarak geniş toplum kesiminin geçimliğinden yeterince almasına izin vermez. Zengin bencildir, hamdır, paylaşımcı olmadığı için kötüdür. Bu kötülüğü, toplumsal ortak zenginliği ele geçirmede toplumun geniş kesimlerine taciz, başkalarının haklarına tecavüz olarak ortaya çıkar. Herşeyi kendisi için isteyen zengin, herşeye sahip olmak isteyen olarak da kötüdür, çünkü herşeyi isteyen, başkalarına hak tanımaz ve başkalarının yaşam alanlarına ve doğal taleplerini karşılamasına izin vermez. Zengin, mal, mülk ve gücü ele geçirmek üzere harekete geçerken, erk hırsıyla adil olan herşeyi unutur, yalnızca kendini düşündüğünden hayatı kötü olanla, eşitsiz, adaletsiz, özgürsüzlük içinde bir toplumdışı toplumsallıkta inşa eder ve bunun tek yaşam biçimi olduğunu düşünür ve savunur. Çünkü zenginin bildiği tek şey, bencillik ve bencillikten doğan herşeyi kendine ait kılmadır.

İyi, yeterince geçimliği olsun ya da olmasın, toplumsal ve ortak zenginlikten payları olsun ya da olmasın; özgeci, yardımlaşmacı, elinde bulundurduğu kaynaklarını başkalarıyla paylaşmacıdır. Yalnızca kendi geçimliklerini ve kaynaklarını değil, yaşamlarını da ortak zenginliğin bir ürünü olarak görüp paylaşmak, ortaklaşmak iyinin belirleyici ırasıdır. Toplumsal ortak üretimden adaletsiz paylaşım nedeniyle geçimliğini alamayanların yaşamlarını daha adil, eşit ve özgür bir hayatta sürdürebilmeleri için kendi yaşamlarını, topluma egemen özel mülkiyetçi anlayışa karşı konumlandırarak mücadele sürdürenlerdir iyiler. İyi; özel mülkiyetçiliğin yoksunlaştırdığı insanları hayvanları ve doğayı kendinden ayrı görmeyerek adaletsizliğe çözüm arayandır.

Bu paradoksun çözümlenebilmesi için; “adalet, eşitlik, demokratlık, kardeşlik, milliyetçilik, Müslümanlık” ya da benzer iddialarla ülkelerini yöneten ve yönetmeye aday parti, lider, grup ve yaklaşımlara aşağıdaki bazıbasit sorular sorulmalıdır:

“Madem adaletlisiniz, niçin bu kadar zenginsiniz?” Zenginliğinize zenginlik katarken, halkın yoksullaşarak yaşamın her alanında yoksunlaşması ne anlama geliyor? Nasıl oluyor da hem adil, hem demokrat hem Müslüman oluyor ama buna rağmen zenginliklerinizi yoksul ve yoksunlarla paylaşmıyor da, her şeyi kendi çıkarlarınıza ve yararınıza düzenliyorsunuz? Milyonlar ya da milyar dolarla insan nasıl adaletli olabilir? Hem de yanıbaşında milyonlarca evsiz, işsiz, yoksul ve aç varken bu zenginliklere rağmen bu “adaletli olmak, müslüman olmak” kostaklanması ne demek?

Nasıl oluyor da halkın rüyalarında gördüğü mutluluk tablosu olan sürekli bir iş, gelecek güvenliği, bir daire bir araba size de yeterli olmuyor? Büyük zenginliklere sahip olmasına rağmen; nasıl oluyor da, milliyetçi, demokrat,Atatürkçü ya da Müslüman olunabiliyor?

Bir devlet içerisinde temsil edilen insanlar, yoksul ve yoksun kalmış, araçlaştırılmış ve köleleştirilmişlerse; başka egemenlerin kulu olarak yönlendiriliyorlar, yönetenler küresel egemenlikleri olan güçlerle ortak ve devletleri de başka egemen devletlerin ekonomik ve politik denetimine tabi ise, bu toplumun ve yurttaşlarının, devletlerinin ve kurumlarının özgürlük ve bağımsızlıklarından söz etmek açık seçik artık tartışılır olmuşsa, nasıl olur da söz konusu devletin yurttaşları, idarecilerinin dürüstlüklerine ve doğruluklarına inanırlar? Bu durumda ülkeyi yöneten ve yönlendirenlerin milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü, demokrat ya da Müslüman olarak adlandırılmalarının ne anlamı kalır? Devlet, yurttaşı olan insanlar topluluğunun gereksinmesini karşılamak üzere örgütlenmiş bir yapı olarak kabul edilse bile! Devletin bu asıl amaçlarına uygun yaklaşımı ve sonuçları gerçekleştirmediği apaçık ortada değil midir?

Yurttaşın, kendine hizmetle görevlendirilmiş olan memurundan korkması, saygı görmemesi, onun devlet tarafından baskılanarak yönlendirildiği anlamına gelmez mi?Oysa devletin varlığının “temelleri”, yurttaşın gereksinmelerini karşılamak içindir! Gerçeklikte bu “temeller” bile gerçekleşmemektedir. Yoksul ve yoksun yurttaşın yine de devletiyle övünerek ona sahip çıkması da anlaşılmazdır. Çünkü neredeyse her şey açık seçiktir. Ama propaganda ve ajitasyonun gelenek, eğitimsizlik, dezenformasyon, ahlak ve inançla birleşen dikte etme gücü bu anlaşılmazlığı anlaşılır kılmaktadır. Devleti, ulusu ve toplumunun tarihte insanlığa katkısı olmadığı halde, kendilerini kuru gürültüyle avutan insanlar ve kitleler, kendi devlet ve toplumları tarafından aşağılanmakta olmalarına karşın yine de aynı baş eğme tutumlarını sürdürmeleri, kendilerine özsaygısını yitirmiş olmalarına, iktidarca güdülen kitleye dönüştürülmüşlüklerine işaret etmez mi?

“Yüce devlet, yüce millet” “Vatan, millet, Sakarya, kıvrım kıvrım akar ya” boş coşkulu sözleriyle bir yere gidilemediği, başkaları tarafından kitlelerin hep çıkmaz sokak olan bir yerlere götürüldüğü tecrübelerle sabittir. Nasıl olur da, açlıkla pençeleşen; devleti, toplumu ve uluslararası arena karşısında hiçbir ekonomik ve politik gücü ve önemi kalmayan, ‘yurttaş’lığı kulluk olmuş, özgürlüğü bağımlılığa dönüşmüş toplum, ‘yüce’ sıfatının anlamına bakmadan onu kendine uygun görür? Yurttaşına bile insan hakları tanımayan, kendi yurttaşının haklarını savunamayan, vatandaş kimliği verdiklerini yoksulluk ve yoksunluk içerisinde bırakan, tüm toplumu acılarından kurtaramayan, yeri geldikçe de “büyük inanç, millet ve büyük devlet” söylemini bırakmayanlar, getirdikleri hangi refah düzeyi ile övünebilirler?

Ülke borçsuz mudur? Ulusal gelir örnek dünya toplumu mu yapmaktadır bizleri? Hangi bilimsel buluş ya da teknik gelişmeye imza atılmıştır? Kültürel, sanatsal ve toplumsal gelişmeler mi dünyaya örnektir? Vatan, özelleştirmelerle birilerine ucuz yollu satılmamakta mıdır? Hak ve Hukuk mu egemendir ülkede? Ulusu, devleti ya da etnik kökeniyle övünenler, tarihsel avuntuları bir yana bırakıp bu sorulara yanıt vermeliler öncelikle. Yanıtları yoksa, düşünsünler! Ne yapmalı ki, bu sorulara yanıt verecek adımlar atmalı diye! Sonuç ortada.

Devlet ve toplum, öncelikle insanını insan saymalıdır. Kıymeti olmalıdır bireylerin, devletin ve diğer yurttaşlarının gözünde. Bunun için de adil, refah içinde bir toplumun yapılanması önkoşuldur. Çünkü her birey kendi toplumunu ve devletini temsil eder. Birey aç, yoksul, yoksun, baskı altında, kültürsüz, cahil, bilinçsiz, varoluşunu ayakta tutmak ve kendi varlığını sürdürmek için her türlü yolsuzluk, iki yüzlülük ve aşağılık işlere bulaşmaya eğilimli ise, nasıl olur da bu insan ‘yüce, yüksek, asil ve değerli’ milletin kurucusu olur? Toplumda, ikiyüzlülük, riya, yalan, dalkavukluk, önyargı, bencillik, ve kendini bilmezliğin içinden çıkılmaz sonuçlarla insanı boğduğu ilişkilerin egemenliği görülmeli ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelen adımlar atılmaya girişilmelidir.

Toplumda egemen olan, “gemisini kurtaran kaptandır” mantığının, Müslümanlık, milliyetçilik ve demokratlıkla örtüşmediği ve bu anlayışın insansal bir toplumsallığa yakışmadığı üzerinde durulmalıdır. Bu süreç ve sorunların aşılmasının temel başlangıç noktası da, kötü ve kötücüllüğün taşıyıcısı olan zenginliklerden uzak durmak, her şeyi herkesle birlikte paylaşma mantığını öne çıkarmaktır. Eşitlik ve adaleti savunanlar zengin olamazlar, çünkü adalet eşit paylaşım, eşit paylaşım da adalete işaret eder. Adaletli bir toplumsal ilişkide, insanlar yaşam olanakları ve kazançları bakımından birbirlerine yakın bir paydada buluşurlar.

Öte yandan, insanların, toplumsal karmaşaya sürüklenerek ve vatanlarının elden gideceği korkusu körüklenerek bir yere gidilemeyeceği ortadadır. Sorun, adaletsizliklerin, eşitsizliklerin ve yoksullukların önlenmesidir. Ulusal, dini ve bireysel duyguların politika aracı haline getirilmesi değil! Halkına hizmet etme adı altında bankalarda milyon dolarlar biriktiren işbitiriciler, darbeciler, bakanlar, ustalar ve liderlerin soruşturulması gerekir.

Önümüzde yararlanılması gereken bir örnek vardır: URUGUAY ESKİ DEVLET BAŞKANI JOSE MUJİKA. kendi aile ve yandaşlarının çıkarlarını koruyup zenginliklerine zenginlik katma bencilliği yerine, kendi halkının kendine verdiği maaşı halka geri dağıtan, devlet başkanlığı sarayını ve devletin araçlarını zorunlu kalmadıkça kullanmayan ve bir köy evinde çiçek yetiştiriciliği yaparak geçinen insan.

Şimdi okuyucuya soru şudur: Kim milliyetçi, Müslüman, Atatürkçü, liberal, demokrat ya da yiyicidir? Kararı siz verin!

[1] Bu yazı (“madem eşitlikçisiniz, niçin bu kadar zenginsiniz?” başlığıyla) daha önce Avrupa’da Yazın dergisinde yayımlanmıştır. Burada küçük değişikliklerle ve hayli katkıyla yeniden yayımlanmasınınnedeni,Türkiye’de gündemin benzer sorunları taşımasıdır.