Cuma , 24 Kasım 2017

TOPLUMU BİÇİMLENDİREN OLGULARIN TARİHSEL EYLEMİ -2- Nazım Can

“Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiç bir şey katmaksızın kavranmasıdır.”

Engels,

“Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş biçimi; doğal bir tarih sürecidir.”

Lenin,

“Kurtuluş, tarihsel bir olgudur. Zihinsel bir iş değildir. (…) İlk gereksinmenin kendisi bir kez sağlandığında, sağlama eylemi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet, yeni gereksinmelere iter. Ve yeni gereksinmelerin bu üretimi, ilk tarihsel olgudur.”

Marks.

SANAYİ MAKİNESİ ile ‘Sosyalist Emekçi’ ve Ulusun BİÇİMLENİŞİ

  1. ve 15. Yüzyıllardan itibaren, insanlığın tarihi toplumsallaşma sürecinin ileri uç noktasında, Batı Avrupa feodalizminin bağrında, yeni, devrimci ve uzlaşmaz, ticari kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri, boy verip gelişti. Batı Avrupa burjuvazisi, palazlanır palazlanmaz, doyumsuz bir sömürücü, sömürgeci, hammadde talancısı, meta ve sermaye ihracatçısı olarak, dünyanın hemen her tarafına yayılarak, hızla ve büyük bir açgözlülükle, dağınık halde bulunan üretim araçlarını, mülkiyetinde bir araya topladı. Bir araya toplanan bu üretim araçlarına, özellikle alet ve makinelere, Üretim Güçleri Geliştirme Yasasının (ÜGGY) etkisi ile Batı Avrupalı bilim çevreleri tarafından uygulanan, o günün bilim ve teknolojisi; onları geliştirip etkinleştirerek, kapitalist üretim ilişkilerinin, muazzam kaldıraçları haline getirdi. Yeni gelişen üretim aletleri ve makinelerin, kapitalist meta üretimi sürecinin temeline yerleşmesiyle, tüm bir Batı Avrupa feodal toplumu, hızla yeni bir devrimci değişim, dönüşüm sürecine girdi. Eskiyen uzlaşıcı, muhafazakâr ve karakteristik, feodal üretim ve mülkiyet ilişkileri, yerini, yeni gelişen üretim güçlerinin toplumsal biçimleri olan, uzlaşmaz ve devrimci kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimine, terk etmek zorunda kaldı. Böylece ve sadece, Batı Avrupa feodalizmine karşı, Batı Avrupalı burjuvazinin önderliğinde, devrimci değişim, dönüşüm çağı başladı. Bu dönemde, feodal hâkim sınıfların, sınıfsal statüleri evirilip çevrilerek, alaşağı ediliyor. O zamana kadar var olan hantal ve ruhani, pederşahi ve gerici Batı Avrupalı feodal toplum ilişkileri, özellikle feodal sistemi karakterize eden üretim ve mülkiyet ilişkileri, temellerinden sarsılarak altüst oluyor. Kentleşen köyler ile köylerden kentlere taşınan daha gelişkin manüfaktürün alet ve makineleri temelinde, Avrupa çapında gelişen, Rönesans ve Reform gibi aydınlanma hareketleri ile feodal toplum, halklar temelinde, iliklerine kadar atomize olup çözülüyor. Toplumsal yapı muazzam bir hareketlilik kazanıyordu. O yıllarda, patlayan bir barajın göletinden boşalan su misali, kırsal alanlardaki köle, serf ve köylüler; makine ile meta üretiminin yarattığı zenginliğin yansımaları olarak gelişen özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi bilinç şekillerinin etkisiyle kentlere aktılar. Daha önce köylerden şehirlere gelip burjuvalaşan, bazı öncülerinin yanında iş, aş bulmak, çalışmak için kentlere yerleştiler. Kent varoşlarına doluşan, aynı etnik mensubiyete ve tanıdık ilişkilere sahip bu mülkiyetsiz kitleler, birbirini kollayarak, yardımlaşarak, sınıfsal dayanışma örnekleri geliştirdiler. Geldikleri istikametteki veya hemşerilerinin kümelendiği yerlerde, kentlerin varoşlarına yerleşen bu emekçiler, burjuvazinin sistem partneri (bağımlı karşıtı, yol arkadaşı) olarak, fiziki mülkiyetten yoksun, satılık “özgür” emek gücüne sahip, ücretli işçi sınıfını oluşturdular.

Burjuvazi, işçi sınıfına, “eşitlik, kardeşlik” adı altında, ücretli iş ile sözde ortak çıkar sunuyor. Özgürlük bayrağı altında, onları mülksüzleştirerek, istediği kapitaliste çalışamaya sevk ediyor. Sermayesini sınırsız büyütmeye hükmediyordu. Böylece alet ve makineleri, mülkiyetinde bulundurma “hakkı” üzerinden, burjuvazi, işveren pozisyonunda “velinimet” olarak, kendini işçi sınıfına dayatıyor, sömürerek, soyup soğana çeviriyordu.

Manüfaktürün alet ve makineleri ile özgür emek gücü ve meta üretimi temelinde, yerel (ulusal veya anavatan) pazar potasında, ekonomik çıkarlar temelinde, yeniden karılan feodal toplum; halkların etnik mensubiyetleri bazında, atomize olup çözülüyor. Geçmişteki toplumlara ait aile, klan, aşiret ve aşiretler koalisyonundan oluşan halk gibi toplumsal kategoriler, yeni bir kalıba dökülmek üzere, dağılıp, yeniden şekilleniyordu. Kapitalist toplumu, biçimlendirmeye başlayan, manüfaktörün basit otomatik makinesi, eşitçi ve özgün uluslaşma için, ilk mayalanmayı topluma çalıyor. 17. Yüzyılın ortalarından, 18. Yüzyıl son çeyreğine kadar, manüfaktörün yalın ve basit alet ile basit otomatik makineleri, üretim süreçlerinde, emek gücü ile eşit bir denge durumuna geliyor. Eşitsiz toplumdan, eşitçi toplum yaratan denge düzeyi, kapitalist sistem için, tarihin çetrefilli bir dönüm noktası olarak şekilleniyordu. Manüfaktürün basit otomatik makinesi, burjuvaziyi ekonomik olarak iktidara taşırken; hemen sonrasında, 18. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen, Sanayi Devriminin otomatik makinesi, burjuvaziyi siyasi iktidar yapmadan, ekonomik iktidardan da alaşağı etmek istiyordu. Bu husus, daha önceki toplumsal geçişlerde eşi benzeri olmayan, yeni tarihsel bir gelişmeydi. Tarihin burjuvaziye biçtiği bu çetrefilli “kötü” kader, bir taraftan kapitalizmi çözüp, oluşum dönemi sonuna yaklaştırıp yok olmasını sağlarken, öte yandan, daha olgu aşamasına geçmeden, Yerini sosyalizme terk etmek zorunda bırakıyordu.

Ancak tarihin şu cilvesine bakın ki, bu başarılamadı. Olamadı!

Ütopik sosyalistlerden sonra, özellikle Marks ve Engels’in bu tarihi gelişmeyi tali ve hatalı sınıf mücadelesi üzerinden okuması; işçi sınıfı üzerinden kapitalizme müdahalesi ve alınan yenilgiler dizisi, burjuvaziye nefes aldırıyor, önünü açıyor, ömrünü uzatıyordu. Böylece kapitalizm, Batı Avrupa’da, OLUŞUM aşaması ile tarihsel SONUNA yakalanmadan, ‘Sanayi Devrimi’ döneminde gerçekleşmemesi ve olmaması gereken, toplumsal OLGU aşamasına geçti. Kapitalizm, toplumsal dönüşüme uğramadan ilerici, devrimci rol oynama sınırlarının sonuna yaklaştığı halde, dünya gericisi olarak, yoluna devam edebilme olanağını elde etti. Bu nedenle, ‘Sanayi Devriminin Makinesi’ ile kapitalist toplumsal süreç, daha ilk aşamasında, derin ve köklü bir biçimde, yapısal olarak kırılmaya uğradığı halde; toplumsal ve siyasal yürüyüşüne devam eder oldu. Böylece burjuvazi, tarihte eşi benzeri olmayan bir engeli aştı. Oysa ‘Sanayi Devriminin Makinesi’, ‘Sosyalist Emekçi’ nüveyi (embriyonu) biçimlendirerek, kapitalizmi tarihsel planda,  devreden çıkarmıştı.

Sanayi devrimi makinesi, kapitalizmin 2. temel sınıfı olan işçi sınıfını, üretim süreçlerinde eleyip kendine bağlayarak, tali duruma düşürdü. Böylece kapitalist sistem tümüyle, tarihin gayrı meşru evladı oldu. Emekçi insanlara ve makinelere yüklü, süregelen kümülatif işbölümünü, bilim ve teknoloji aracılığıyla bünyesine alıp, otomatik dönüşüme uğratarak, üretim süreçlerinin hâkim üretim gücü olmaya yükseldi. Bu temelde, ilkel topluluk, köleci, feodal toplum ve manifaktür kapitalizmi boyunca, devam eden eşitsiz toplumsal gelişme biçimi; ‘Sanayi Devrimi Makinesi’ tarafında, büyük bir toplumsal dönüşüme uğrayarak, eşitçi toplumsal gelişme biçiminin nüvesine dönüştürüldü. Bu gelişme bağlamında, kapitalizmi saran ekonomik, siyasi krizler, yükselen sınıf mücadelesi, eşitlik ve özgürlük, kardeşlik ve adalet, eşitçi, paylaşımcı bilinç ve duygu şekilleri, ulus ve ulusçuluk, kooperatif ve komün, parti, dernek, sendika, sosyalizm fikriyatı, ilgili kuruluşların hemen hepsi, makinenin eşitlikçi toplumu biçimlendiren nüvesinin gelişmesine ait ürünler olarak ortaya çıkıyorlardı.

Özgürce gelişmesi için, ‘Sanayi Devrimi Makinesi’: gerici, tutucu kapitalist sahibini baypas edip, ilerici ve devrimci yeni sahibi ‘Sosyalist Emekçi’ ile buluşmak “istiyordu”. Bu “istek” üzerine makine, henüz siyasi iktidara adım atmaya başlayan burjuvaziyi, kapitalist aşırı üretim krizler ile ekonomik ve siyasi bunalıma sokuyor. Onu ekonomik olarak da, iktidardan alaşağı etmek “istiyordu”. Çünkü eşitsiz burjuva üretim ve özel mülkiyet ilişkileri biçimi, artık ‘Sanayi Devrimi Makinesine’ engel, ağır ve taşınmaz geliyor. Özgürce gelişmesini engelliyordu.

‘Sanayi Devrimi Makinesi’, geliştirdiği sınıf mücadelesi ile geniş emekçi kitlelerini, burjuvaziye karşı mücadeleye sokup, onu toplumsal baskı altına alıyor. Böylece, makine ile baş edemeyen kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ilerici ve devrimci karakteri; gerici, tutucu ve muhafazakârlığa dönüşüyordu. ‘Sanayi Devriminden’ itibaren burjuvazi, hâkim sınıf ve toplumsal sistem olarak, kapitalist üretim ve burjuva özel mülkiyet (Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin özel burjuva mülkiyet biçimi ile satılık emek gücü bileşimli mülkiyet) biçiminde ısrar ederek gericileşti.

Kapitalist toplum OLUŞUM aşamasında, topluma çalınan ulusal biçimlenme mayası, ‘Sanayi Devrimi Makinesi’ ile boyutlanıp EŞİTÇİ, ÖZGÜN ulusal siyasal örgütlenme biçimi için, nüve (embriyon) halinde, belirgin, yeni bir aşamaya geçti. Böylece, ‘Sosyalist Emekçi’ özne şahsında, eşitçi ve özgün biçimlenme ile ulus biçimi, siyasi gündeme oturdu. Burjuvazinin hayali, gerçek yaşamda karşılığı olmayan ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden, geliştirilen ulus çarpıtmasını saymazsak eğer, bu gelişmeler temelinde gündemleşen hareket, esas olarak eşitçi ve özgün ulus kategorisinin, ekonomik paylaşım temelinde, siyasi biçimlenme kazanması ve saflaşmasıydı.

ULUS, üretim süreçlerinde, sanayi devrimi makinesi ile özgür emekçinin birlikte ürettiği meta ve bu metaların yarattığı YEREL PAZAR (ulusal Pazar/anavatan) potasında, tümden bir feodal topluma ait etnik mensubiyetlerin yeniden karılıp, dönüştürülmesi ile gelişen, yeni, eşitçi ve özgün toplumsal kategorik bir biçimlenmeydi. (Bugün için, bu tanıma, esas olarak, feodal toplum yerine, kapitalist toplumu eklemek gerekir.) Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi eşitçi ve paylaşımcı bilinç ve duygu şekillenmeleri ise, bu yeni ekonomik ve siyasi saflaşmanın yansımaları olarak, ekonomik değerlerin adilce paylaşılması temelinde, gerçek ulusçu (milliyetçi) siyasal eylem biçimleri olarak gelişiyor, geniş kitleleri heyecanlandırıp kuşatıyor. Ulusu, ulusçu siyasal örgütlenme düzeyine taşıyarak gündem sokuyordu.

‘Sanayi Devrimi Makinesi’, bu tarihi gelişme temelinde, ‘Sosyalist Emekçi’ ÖZNEYİ, yeni ve devrimci bir nüve (embriyon) olarak, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçiminde, yeni ve devrimci toplumsal ‘Üretim Biçimine’ ait SINIF ULUS olarak, kapitalizmin ana rahmine düşürdü.

Böylece aşiret, sınıf, halk gibi toplumsal kategoriler, ulus gerçeği ile nüve halinde de olsa tarihi olarak ilk kez eşitleniyor. Tarihsel sınıf mücadelesinin o “sihirli havası”, burjuvaziye karşı, boyutlanarak, geniş kitleleri sarıyor. Özgürlükçü, eşitçi ve paylaşımcı yaşam bilinci, duygusu ve heyecanı, ulusçuluk (milliyetçilik) olarak, insanlığı sarıp sarmalıyor. Uğruna ölesiye mücadele etmeyi hak eden yeni, eşitçi ve kardeşçesine bir dünyanın var olma heyecanı, büyük insanlığa ilham kaynağı oluyordu.

  1. Yüzyılın başından itibaren, olması ve gerçekleşmesi gereken, böylesi eşitçi ve özgün gelişmenin ürünü sosyalist uluslu bir dünyaydı.

Ama ne yazık ki, bu olmadı! Olamadı! Eğer olsaydı:

‘Sosyalist Emekçi’ Sınıf şahsında, Sosyalist Ulus ile Sosyalist Halk gibi toplumsal kavram ve kategorilerde ifadesini bulan, toplumsal maddi gerçeklik, bir ve aynı noktada çakışacak, onlara bir ve aynı anlam biçilecekti. Böylece sınıfsız toplumların, bu ilk kolektif komünal nüvesi pratikleşecekti. Bu temelde, ‘Sosyalist Emekçinin’ pratikleşmesi demek, her türlü toplumsal sorunun günlük pratikte, köklü, devrimci demokratik sınıf mücadelesi sürecinde, aynı anda, kısmi ve geri dönülmez biçimde, çözülmeye başlaması demek olacaktı. Ve bu gelişme, tüm dünyaya yayılıp pratikleşerek, her tarafı kuşatacaktı. Batı Avrupa’nın atomize olan halkları ile dünyanın sömürge ve yarı sömürge toplumlarının, ‘Sosyalist Uluslara’ dönüşmesi yolu açılacaktı. Ki bu, dünya çapında, ancak ‘Sosyalist Emekçi’ önderlikli devrimci hareketler ile Batı Avrupa burjuvazisi ve geri ülke hâkim sınıfları arasında, günlük devrimci demokratik bir sınıf mücadelesi ile başarılacaktı. Dolayısıyla, bu temelde devralınan toprak, dil, tarih, kültür gibi geçmiş toplumlara ait toplumsal etnik mensubiyetler, sosyalist inşa ile ulus devlet sürecinde yaşanacak, tüketilerek doyuma ulaşacak, aşılarak evrensel değerlere dönüşeceklerdi.

Ne yazık ki bu yol, Ütopik Sosyalistlerin yanı sıra, özellikle Marksist Sosyalistlerin hatalı işçi sınıfı önderlikli, Jakoben, ideolojik ve pratik çizgi ısrarı üzerine başarılamadı.

Bu başarısızlıktan el yordamı ile yararlanan burjuvazi, meydanı boş bulup, tarihsel gelişmeyi oportünistçe ters yüz etti. Kapitalist sistemin devamı için burjuvazi, makine ile “özgür emek gücü”, meta üretimi ve ulusal pazar temelinde gelişen özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik gibi ulusal bilinç şekilleri ve duygu gelişmelerini ÖZGÜR BİREYİN, özgün gelişmesinin varlık koşulları olmaktan çıkardı. YERİNE, halklara ve geçmişlerine ait toprak, dil, tarih ve kültür gibi tarihi etnik mensubiyet değerlerine; rivayet, efsane ve menkıbelerini yamayıp manipüle ederek onları, halklara, “ulusçuluğun ve ulusun” varlık şekilleri gibi sunmaya başladı. Böylece burjuvazi, kapitalist toplumsal yaşamda, maddi karşılığı olmayan, uyduruk, hayali burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) [[1]]  üzerinden, sözde burjuva uluslarını devşirmeye başladı.

Böylece burjuvazi, tarihi damardan, halkların yaşamsal dünyasına müdahale etti. Bu tarihi çarpıtma ve manipülasyon temelinde burjuvazi,  kitleleri hayali ve gerici “ulusçu ve ulus” söylemleri ile kuşatıp, kapitalist uygarlığın seline katıyor. Özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik gibi ekonomik paylaşımcı ulusal bilinç şekillerine itibar etmiyor. Onları, el yordamı ve pratik tecrübe ile çıkarına aykırı buluyor. Sözde dillendiriyor. Ama özünde, onları pratikleştirmekten imtina ediyordu. İleriye doğru, yaratıcı açılım yapamayan her tarihi gerici güç gibi, burjuvazi de, tarihin gerisine ket vurarak, geçmiş toplumların oluşumunun varlık koşulları olan toprak, dil, kültür, tarihi değerlerini, halkların geçmişindeki rivayetler, efsaneler ve menkıbeler ile harmanlayıp araçsallaştırarak, manipülasyona girişiyor. Tarihin geçmiş değerlerini, yeni şartlarda kutsayarak, öne sürüyor. Kitleleri hayali bir âleme çekerek, geleceğini karartıyor. Yaşamın ekonomik ve siyasal gerçekliğinden koparıyor. Onları daha kolay, kullanabilir hale getiriyordu. Yaşamın maddi gerçekliği üzerinden gelişen, eşit ve özgün Sosyalist Ulus ve ulusçuluğun oluşmasına, ideolojik ve pratik engel örüyor. Böylece büyük insanlığın elini kolunu bağlayarak, kendi çıkarına tabi kılıyordu. Tarihi gelişmenin yarattığı “Özgür” emekçiyi, ücretli işçi olarak kullanmaya devam ediyor. Sahtekârca özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet gibi değerlerin bayrağı altında, geniş kitleleri

peşine takıp, burjuva devrimlerine sürüyor. Tüm gericiliğine rağmen, burjuva ulus devlet mücadelesini, burjuva devrimleri ile siyasi boyutlara vardırarak, sahte devrimci pozisyonda yoluna devam edebiliyor. Feodal toplumu, burjuva tarz meta üretimi temelinde, tedrici ve kontrollü çözüp, yoluna devam edebiliyordu.

 

Sözde burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden geliştirilen, hayali burjuva ulusunun, uyduruk ve yapay olduğu, çağdaş yaşamda karşılığının olmadığı gerçeği, şu gerçekler ile tespitlidir:

 

(Birincisi) Toprak, dil, kültür, tarih gibi değerler, kapitalizm öncesi klan, aşiret ve aşiret koalisyonlarından müteşekkil, köleci ve feodal halkları oluşturan ve var eden temel etnik mensubiyet formlarıdır. Geçmişe ait bu tarihsel formlar üzerinden geliştirilen, hayali burjuva ulusçuluğu ve ulus ilişkileri dışında, sanıldığı gibi, Batı Avrupa’da, eşitçi gerçek ulusun oluşmasında, bu formların hiçbir temel rolü olmamıştır.

(İkincisi) Kapitalizm öncesi toplumlara ait, toplumsal formlar olan, toprak, dil, kültür ve tarihi değerler ile klan, aşiret ve halk kavram ve kategorileri var olduğu halde, ulusçuluk ve ulus diye toplumsal bir hareketin ve ona dayalı kategorik bir kavramın oluşmaması ve esemesinin okunmaması gerçeği, tespitimizin tarihi kanıtı ve temel dayanağıdır.

(Üçüncüsü) Bu tarihi burjuva ulus çarpıtmasıyla, burjuvazi ve kapitalizmin, ulus yaratıcı toplumsal bir üretim biçimi olmadığı, olamayacağı açığa çıktı. Çünkü kapitalizm eşitsiz ilişkiler toplumudur. Oysa toplumun ulusal biçimde kategorileşmesi, makinenin eşitçi toplum ilişkileri geliştirmesi ile örtüşen, tarihsel bir harekettir.

 

(Dördüncüsü) Sanayi Devriminin Makinesi ile burjuvazinin ayağı yerden kesildiği için, yüzeysel, kaba, el yordamıyla geriye savrularak, kapitalizm öncesi geçmiş toplumlara ait etnik mensubiyet öğelerini manipüle ederek, burjuva tarz meta üretimine yamayarak, hayali burjuva ulusçuluğu üzerinden, sözde burjuva ulusunu devşirip, kendi varlığını sürdürebilmiştir.

 

(Beşincisi) I. ve II. Dünya Savaşları ve sonrasında burjuvazi, emperyalist yayılma ve hegemonya için, kitleleri manipüle etmek amacıyla toprak, dil, kültür ve tarihi değerler temelinde, halklara ait rivayet, efsane ve menkıbeler kullanıp, araçsallaştırarak, hayali burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden burjuva uluslarını, savaş ve şiddet araçları ile ırkçılık ve faşizme vardırmıştır.

 

 

(Devam Edecek)

 

Nazım Can

30 Mart 2016

 

 

[1] Bakınız: Ernest Gellner, Ulus ve Ulusçuluk, Çev. B. E. Behar ve G. G. Özdoğan, İnsan Yayınları 1992. / Benedict Anderson, Hayali cemaatler, Çev. İskender Savaşır, Metis Yayınları 2011. / E. J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları 2010. “Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiç bir şey katmaksızın kavranmasıdır.”

Engels,

“Yeni toplumun, eski toplumdan, başlayan doğuşu; eski toplumdan, yeni topluma geçiş biçimi; doğal bir tarih sürecidir.”

Lenin,

“Kurtuluş, tarihsel bir olgudur. Zihinsel bir iş değildir. (…) İlk gereksinmenin kendisi bir kez sağlandığında, sağlama eylemi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet, yeni gereksinmelere iter. Ve yeni gereksinmelerin bu üretimi, ilk tarihsel olgudur.”

Marks.

SANAYİ MAKİNESİ ile ‘Sosyalist Emekçi’ ve Ulusun BİÇİMLENİŞİ

  1. ve 15. Yüzyıllardan itibaren,  insanlığın tarihi toplumsallaşma sürecinin ileri uç noktasında, Batı Avrupa feodalizminin bağrında, yeni, devrimci ve uzlaşmaz, ticari kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri, boy verip gelişti. Batı Avrupa burjuvazisi, palazlanır palazlanmaz, doyumsuz bir sömürücü, sömürgeci, hammadde talancısı, meta ve sermaye ihracatçısı olarak, dünyanın hemen her tarafına yayılarak, hızla ve büyük bir açgözlülükle, dağınık halde bulunan üretim araçlarını, mülkiyetinde bir araya topladı. Bir araya toplanan bu üretim araçlarına, özellikle alet ve makinelere, Üretim Güçleri Geliştirme Yasasının (ÜGGY) etkisi ile Batı Avrupalı bilim çevreleri tarafından uygulanan, o günün bilim ve teknolojisi; onları geliştirip etkinleştirerek, kapitalist üretim ilişkilerinin, muazzam kaldıraçları haline getirdi. Yeni gelişen üretim aletleri ve makinelerin, kapitalist meta üretimi sürecinin temeline yerleşmesiyle, tüm bir Batı Avrupa feodal toplumu, hızla yeni bir devrimci değişim, dönüşüm sürecine girdi. Eskiyen uzlaşıcı, muhafazakâr ve karakteristik, feodal üretim ve mülkiyet ilişkileri, yerini, yeni gelişen üretim güçlerinin toplumsal biçimleri olan, uzlaşmaz ve devrimci kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimine, terk etmek zorunda kaldı. Böylece ve sadece, Batı Avrupa feodalizmine karşı, Batı Avrupalı burjuvazinin önderliğinde, devrimci değişim, dönüşüm çağı başladı. Bu dönemde, feodal hâkim sınıfların, sınıfsal statüleri evirilip çevrilerek, alaşağı ediliyor. O zamana kadar var olan hantal ve ruhani, pederşahi ve gerici Batı Avrupalı feodal toplum ilişkileri, özellikle feodal sistemi karakterize eden üretim ve mülkiyet ilişkileri, temellerinden sarsılarak altüst oluyor. Kentleşen köyler ile köylerden kentlere taşınan daha gelişkin manüfaktürün alet ve makineleri temelinde, Avrupa çapında gelişen, Rönesans ve Reform gibi aydınlanma hareketleri ile feodal toplum, halklar temelinde, iliklerine kadar atomize olup çözülüyor. Toplumsal yapı muazzam bir hareketlilik kazanıyordu. O yıllarda, patlayan bir barajın göletinden boşalan su misali, kırsal alanlardaki köle, serf ve köylüler; makine ile meta üretiminin yarattığı zenginliğin yansımaları olarak gelişen özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi bilinç şekillerinin etkisiyle kentlere aktılar. Daha önce köylerden şehirlere gelip burjuvalaşan, bazı öncülerinin yanında iş, aş bulmak, çalışmak için kentlere yerleştiler. Kent varoşlarına doluşan, aynı etnik mensubiyete ve tanıdık ilişkilere sahip bu mülkiyetsiz kitleler, birbirini kollayarak, yardımlaşarak, sınıfsal dayanışma örnekleri geliştirdiler. Geldikleri istikametteki veya hemşerilerinin kümelendiği yerlerde, kentlerin varoşlarına yerleşen bu emekçiler, burjuvazinin sistem partneri (bağımlı karşıtı, yol arkadaşı) olarak, fiziki mülkiyetten yoksun, satılık “özgür” emek gücüne sahip, ücretli işçi sınıfını oluşturdular.

Burjuvazi, işçi sınıfına, “eşitlik, kardeşlik” adı altında, ücretli iş ile sözde ortak çıkar sunuyor. Özgürlük bayrağı altında, onları mülksüzleştirerek, istediği kapitaliste çalışamaya sevk ediyor. Sermayesini sınırsız büyütmeye hükmediyordu. Böylece alet ve makineleri, mülkiyetinde bulundurma “hakkı” üzerinden, burjuvazi, işveren pozisyonunda “velinimet” olarak, kendini işçi sınıfına dayatıyor, sömürerek, soyup soğana çeviriyordu.

Manüfaktürün alet ve makineleri ile özgür emek gücü ve meta üretimi temelinde, yerel (ulusal veya anavatan) pazar potasında, ekonomik çıkarlar temelinde, yeniden karılan feodal toplum; halkların etnik mensubiyetleri bazında, atomize olup çözülüyor. Geçmişteki toplumlara ait aile, klan, aşiret ve aşiretler koalisyonundan oluşan halk gibi toplumsal kategoriler, yeni bir kalıba dökülmek üzere, dağılıp, yeniden şekilleniyordu. Kapitalist toplumu, biçimlendirmeye başlayan, manüfaktörün basit otomatik makinesi, eşitçi ve özgün uluslaşma için, ilk mayalanmayı topluma çalıyor. 17. Yüzyılın ortalarından, 18. Yüzyıl son çeyreğine kadar, manüfaktörün yalın ve basit alet ile basit otomatik makineleri, üretim süreçlerinde, emek gücü ile eşit bir denge durumuna geliyor. Eşitsiz toplumdan, eşitçi toplum yaratan denge düzeyi, kapitalist sistem için, tarihin çetrefilli bir dönüm noktası olarak şekilleniyordu. Manüfaktürün basit otomatik makinesi, burjuvaziyi ekonomik olarak iktidara taşırken; hemen sonrasında, 18. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen, Sanayi Devriminin otomatik makinesi, burjuvaziyi siyasi iktidar yapmadan, ekonomik iktidardan da alaşağı etmek istiyordu. Bu husus, daha önceki toplumsal geçişlerde eşi benzeri olmayan, yeni tarihsel bir gelişmeydi. Tarihin burjuvaziye biçtiği bu çetrefilli “kötü” kader, bir taraftan kapitalizmi çözüp, oluşum dönemi sonuna yaklaştırıp yok olmasını sağlarken, öte yandan, daha olgu aşamasına geçmeden, YERİNİ sosyalizme terk etmek zorunda bırakıyordu.

Ancak tarihin şu cilvesine bakın ki, bu başarılamadı. Olamadı!

Ütopik sosyalistlerden sonra, özellikle Marks ve Engels’in bu tarihi gelişmeyi tali ve hatalı sınıf mücadelesi üzerinden okuması; işçi sınıfı üzerinden kapitalizme müdahalesi ve alınan yenilgiler dizisi, burjuvaziye nefes aldırıyor, önünü açıyor, ömrünü uzatıyordu. Böylece kapitalizm, Batı Avrupa’da, OLUŞUM aşaması ile tarihsel SONUNA yakalanmadan, ‘Sanayi Devrimi’ döneminde gerçekleşmemesi ve olmaması gereken, toplumsal OLGU aşamasına geçti. Kapitalizm, toplumsal dönüşüme uğramadan ilerici, devrimci rol oynama sınırlarının sonuna yaklaştığı halde, dünya gericisi olarak, yoluna devam edebilme olanağını elde etti. Bu nedenle, ‘Sanayi Devriminin Makinesi’ ile kapitalist toplumsal süreç, daha ilk aşamasında, derin ve köklü bir biçimde, yapısal olarak kırılmaya uğradığı halde; toplumsal ve siyasal yürüyüşüne devam eder oldu. Böylece burjuvazi, tarihte eşi benzeri olmayan bir engeli aştı. Oysa ‘Sanayi Devriminin Makinesi’, ‘Sosyalist Emekçi’ nüveyi (embriyonu) biçimlendirerek, kapitalizmi tarihsel planda,  devreden çıkarmıştı.

Sanayi devrimi makinesi, kapitalizmin 2. temel sınıfı olan işçi sınıfını, üretim süreçlerinde eleyip kendine bağlayarak, tali duruma düşürdü. Böylece kapitalist sistem tümüyle, tarihin gayrı meşru evladı oldu. Emekçi insanlara ve makinelere yüklü, süregelen kümülatif işbölümünü, bilim ve teknoloji aracılığıyla bünyesine alıp, otomatik dönüşüme uğratarak, üretim süreçlerinin hâkim üretim gücü olmaya yükseldi. Bu temelde, ilkel topluluk, köleci, feodal toplum ve manifaktür kapitalizmi boyunca, devam eden eşitsiz toplumsal gelişme biçimi; ‘Sanayi Devrimi Makinesi’ tarafında, büyük bir toplumsal dönüşüme uğrayarak, eşitçi toplumsal gelişme biçiminin nüvesine dönüştürüldü. Bu gelişme bağlamında, kapitalizmi saran ekonomik, siyasi krizler, yükselen sınıf mücadelesi, eşitlik ve özgürlük, kardeşlik ve adalet, eşitçi, paylaşımcı bilinç ve duygu şekilleri, ulus ve ulusçuluk, kooperatif ve komün, parti, dernek, sendika, sosyalizm fikriyatı, ilgili kuruluşların hemen hepsi, makinenin eşitlikçi toplumu biçimlendiren nüvesinin gelişmesine ait ürünler olarak ortaya çıkıyorlardı.

Özgürce gelişmesi için, ‘Sanayi Devrimi Makinesi’: gerici, tutucu kapitalist sahibini baypas edip, ilerici ve devrimci yeni sahibi ‘Sosyalist Emekçi’ ile buluşmak “istiyordu”. Bu “istek” üzerine makine, henüz siyasi iktidara adım atmaya başlayan burjuvaziyi, kapitalist aşırı üretim krizler ile ekonomik ve siyasi bunalıma sokuyor. Onu ekonomik olarak da, iktidardan alaşağı etmek “istiyordu”. Çünkü eşitsiz burjuva üretim ve özel mülkiyet ilişkileri biçimi, artık ‘Sanayi Devrimi Makinesine’ engel, ağır ve taşınmaz geliyor. Özgürce gelişmesini engelliyordu.

‘Sanayi Devrimi Makinesi’, geliştirdiği sınıf mücadelesi ile geniş emekçi kitlelerini, burjuvaziye karşı mücadeleye sokup, onu toplumsal baskı altına alıyor. Böylece, makine ile baş edemeyen kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ilerici ve devrimci karakteri; gerici, tutucu ve muhafazakârlığa dönüşüyordu. ‘Sanayi Devriminden’ itibaren burjuvazi, hâkim sınıf ve toplumsal sistem olarak, kapitalist üretim ve burjuva özel mülkiyet (Tarihsel Toplumsal Mülkiyetin özel burjuva mülkiyet biçimi ile satılık emek gücü bileşimli mülkiyet) biçiminde ısrar ederek gericileşti.

Kapitalist toplum OLUŞUM aşamasında, topluma çalınan ulusal biçimlenme mayası, ‘Sanayi Devrimi Makinesi’ ile boyutlanıp EŞİTÇİ, ÖZGÜN ulusal siyasal örgütlenme biçimi için, nüve (embriyon) halinde, belirgin, yeni bir aşamaya geçti. Böylece, ‘Sosyalist Emekçi’ özne şahsında, eşitçi ve özgün biçimlenme ile ulus biçimi, siyasi gündeme oturdu. Burjuvazinin hayali, gerçek yaşamda karşılığı olmayan ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden, geliştirilen ulus çarpıtmasını saymazsak eğer, bu gelişmeler temelinde gündemleşen hareket, esas olarak eşitçi ve özgün ulus kategorisinin, ekonomik paylaşım temelinde, siyasi biçimlenme kazanması ve saflaşmasıydı.

 

ULUS, üretim süreçlerinde, sanayi devrimi makinesi ile özgür emekçinin birlikte ürettiği meta ve bu metaların yarattığı YEREL PAZAR (ulusal Pazar/anavatan) potasında, tümden bir feodal topluma ait etnik mensubiyetlerin yeniden karılıp, dönüştürülmesi ile gelişen, yeni, eşitçi ve özgün toplumsal kategorik bir biçimlenmeydi. (Bugün için, bu tanıma, esas olarak, feodal toplum yerine, kapitalist toplumu eklemek gerekir.) Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi eşitçi ve paylaşımcı bilinç ve duygu şekillenmeleri ise, bu yeni ekonomik ve siyasi saflaşmanın yansımaları olarak, ekonomik değerlerin adilce paylaşılması temelinde, gerçek ulusçu (milliyetçi) siyasal eylem biçimleri olarak gelişiyor, geniş kitleleri heyecanlandırıp kuşatıyor. Ulusu, ulusçu siyasal örgütlenme düzeyine taşıyarak gündem sokuyordu.

 

‘Sanayi Devrimi Makinesi’, bu tarihi gelişme temelinde, ‘Sosyalist Emekçi’ ÖZNEYİ, yeni ve devrimci bir nüve (embriyon) olarak, eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyet biçiminde, yeni ve devrimci toplumsal ‘Üretim Biçimine’ ait SINIF ULUS olarak, kapitalizmin ana rahmine düşürdü.

 

Böylece aşiret, sınıf, halk gibi toplumsal kategoriler, ulus gerçeği ile nüve halinde de olsa tarihi olarak ilk kez eşitleniyor. Tarihsel sınıf mücadelesinin o “sihirli havası”, burjuvaziye karşı, boyutlanarak, geniş kitleleri sarıyor. Özgürlükçü, eşitçi ve paylaşımcı yaşam bilinci, duygusu ve heyecanı, ulusçuluk (milliyetçilik) olarak, insanlığı sarıp sarmalıyor. Uğruna ölesiye mücadele etmeyi hak eden yeni, eşitçi ve kardeşçesine bir dünyanın var olma heyecanı, büyük insanlığa ilham kaynağı oluyordu.

  1. Yüzyılın başından itibaren, olması ve gerçekleşmesi gereken, böylesi eşitçi ve özgün gelişmenin ürünü sosyalist uluslu bir dünyaydı.

Ama ne yazık ki, bu olmadı! Olamadı! Eğer olsaydı:

‘Sosyalist Emekçi’ Sınıf şahsında, Sosyalist Ulus ile Sosyalist Halk gibi toplumsal kavram ve kategorilerde ifadesini bulan, toplumsal maddi gerçeklik, bir ve aynı noktada çakışacak, onlara bir ve aynı anlam biçilecekti. Böylece sınıfsız toplumların, bu ilk kolektif komünal nüvesi pratikleşecekti. Bu temelde, ‘Sosyalist Emekçinin’ pratikleşmesi demek, her türlü toplumsal sorunun günlük pratikte, köklü, devrimci demokratik sınıf mücadelesi sürecinde, aynı anda, kısmi ve geri dönülmez biçimde, çözülmeye başlaması demek olacaktı. Ve bu gelişme, tüm dünyaya yayılıp pratikleşerek, her tarafı kuşatacaktı. Batı Avrupa’nın atomize olan halkları ile dünyanın sömürge ve yarı sömürge toplumlarının, ‘Sosyalist Uluslara’ dönüşmesi yolu açılacaktı. Ki bu, dünya çapında, ancak ‘Sosyalist Emekçi’ önderlikli devrimci hareketler ile Batı Avrupa burjuvazisi ve geri ülke hâkim sınıfları arasında, günlük devrimci demokratik bir sınıf mücadelesi ile başarılacaktı. Dolayısıyla, bu temelde devralınan toprak, dil, tarih, kültür gibi geçmiş toplumlara ait toplumsal etnik mensubiyetler, sosyalist inşa ile ulus devlet sürecinde yaşanacak, tüketilerek doyuma ulaşacak, aşılarak evrensel değerlere dönüşeceklerdi.

Ne yazık ki bu yol, Ütopik Sosyalistlerin yanı sıra, özellikle Marksist Sosyalistlerin hatalı işçi sınıfı önderlikli, Jakoben, ideolojik ve pratik çizgi ısrarı üzerine başarılamadı.

Bu başarısızlıktan el yordamı ile yararlanan burjuvazi, meydanı boş bulup, tarihsel gelişmeyi oportünistçe ters yüz etti. Kapitalist sistemin devamı için burjuvazi, makine ile “özgür emek gücü”, meta üretimi ve ulusal pazar temelinde gelişen özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik gibi ulusal bilinç şekilleri ve duygu gelişmelerini ÖZGÜR BİREYİN, özgün gelişmesinin varlık koşulları olmaktan çıkardı. YERİNE, halklara ve geçmişlerine ait toprak, dil, tarih ve kültür gibi tarihi etnik mensubiyet değerlerine; rivayet, efsane ve menkıbelerini yamayıp manipüle ederek onları, halklara, “ulusçuluğun ve ulusun” varlık şekilleri gibi sunmaya başladı. Böylece burjuvazi, kapitalist toplumsal yaşamda, maddi karşılığı olmayan, uyduruk, hayali burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) [[1]]  üzerinden, sözde burjuva uluslarını devşirmeye başladı.

Böylece burjuvazi, tarihi damardan, halkların yaşamsal dünyasına müdahale etti. Bu tarihi çarpıtma ve manipülasyon temelinde burjuvazi,  kitleleri hayali ve gerici “ulusçu ve ulus” söylemleri ile kuşatıp, kapitalist uygarlığın seline katıyor. Özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik gibi ekonomik paylaşımcı ulusal bilinç şekillerine itibar etmiyor. Onları, el yordamı ve pratik tecrübe ile çıkarına aykırı buluyor. Sözde dillendiriyor. Ama özünde, onları pratikleştirmekten imtina ediyordu. İleriye doğru, yaratıcı açılım yapamayan her tarihi gerici güç gibi, burjuvazi de, tarihin gerisine ket vurarak, geçmiş toplumların oluşumunun varlık koşulları olan toprak, dil, kültür, tarihi değerlerini, halkların geçmişindeki rivayetler, efsaneler ve menkıbeler ile harmanlayıp araçsallaştırarak, manipülasyona girişiyor. Tarihin geçmiş değerlerini, yeni şartlarda kutsayarak, öne sürüyor. Kitleleri hayali bir âleme çekerek, geleceğini karartıyor. Yaşamın ekonomik ve siyasal gerçekliğinden koparıyor. Onları daha kolay, kullanabilir hale getiriyordu. Yaşamın maddi gerçekliği üzerinden gelişen, eşit ve özgün Sosyalist Ulus ve ulusçuluğun oluşmasına, ideolojik ve pratik engel örüyor. Böylece büyük insanlığın elini kolunu bağlayarak, kendi çıkarına tabi kılıyordu. Tarihi gelişmenin yarattığı “Özgür” emekçiyi, ücretli işçi olarak kullanmaya devam ediyor. Sahtekârca özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet gibi değerlerin bayrağı altında, geniş kitleleri peşine takıp, burjuva devrimlerine sürüyor. Tüm gericiliğine rağmen, burjuva ulus devlet mücadelesini, burjuva devrimleri ile siyasi boyutlara vardırarak, sahte devrimci pozisyonda yoluna devam edebiliyor. Feodal toplumu, burjuva tarz meta üretimi temelinde, tedrici ve kontrollü çözüp, yoluna devam edebiliyordu.

Sözde burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden geliştirilen, hayali burjuva ulusunun, uyduruk ve yapay olduğu, çağdaş yaşamda karşılığının olmadığı gerçeği, şu gerçekler ile tespitlidir:

(Birincisi) Toprak, dil, kültür, tarih gibi değerler, kapitalizm öncesi klan, aşiret ve aşiret koalisyonlarından müteşekkil, köleci ve feodal halkları oluşturan ve var eden temel etnik mensubiyet formlarıdır. Geçmişe ait bu tarihsel formlar üzerinden geliştirilen, hayali burjuva ulusçuluğu ve ulus ilişkileri dışında, sanıldığı gibi, Batı Avrupa’da, eşitçi gerçek ulusun oluşmasında, bu formların hiçbir temel rolü olmamıştır.

(İkincisi) Kapitalizm öncesi toplumlara ait, toplumsal formlar olan, toprak, dil, kültür ve tarihi değerler ile klan, aşiret ve halk kavram ve kategorileri var olduğu halde, ulusçuluk ve ulus diye toplumsal bir hareketin ve ona dayalı kategorik bir kavramın oluşmaması ve esemesinin okunmaması gerçeği, tespitimizin tarihi kanıtı ve temel dayanağıdır.

(Üçüncüsü) Bu tarihi burjuva ulus çarpıtmasıyla, burjuvazi ve kapitalizmin, ulus yaratıcı toplumsal bir üretim biçimi olmadığı, olamayacağı açığa çıktı. Çünkü kapitalizm eşitsiz ilişkiler toplumudur. Oysa toplumun ulusal biçimde kategorileşmesi, makinenin eşitçi toplum ilişkileri geliştirmesi ile örtüşen, tarihsel bir harekettir.

(Dördüncüsü) Sanayi Devriminin Makinesi ile burjuvazinin ayağı yerden kesildiği için, yüzeysel, kaba, el yordamıyla geriye savrularak, kapitalizm öncesi geçmiş toplumlara ait etnik mensubiyet öğelerini manipüle ederek, burjuva tarz meta üretimine yamayarak, hayali burjuva ulusçuluğu üzerinden, sözde burjuva ulusunu devşirip, kendi varlığını sürdürebilmiştir.

(Beşincisi) I. ve II. Dünya Savaşları ve sonrasında burjuvazi, emperyalist yayılma ve hegemonya için, kitleleri manipüle etmek amacıyla toprak, dil, kültür ve tarihi değerler temelinde, halklara ait rivayet, efsane ve menkıbeler kullanıp, araçsallaştırarak, hayali burjuva ulusçuluğu (milliyetçiliği) üzerinden burjuva uluslarını, savaş ve şiddet araçları ile ırkçılık ve faşizme vardırmıştır.

(Devam Edecek)

 

Nazım Can

30 Mart 2016

 

 

 

[1] Bakınız: Ernest Gellner, Ulus ve Ulusçuluk, Çev. B. E. Behar ve G. G. Özdoğan, İnsan Yayınları 1992. / Benedict Anderson, Hayali cemaatler, Çev. İskender Savaşır, Metis Yayınları 2011. / E. J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları 2010.