Pazartesi , 17 Aralık 2018

Eşitliğin Tarihsel Toplumsal Özü Ve Devrimci Çıkış -1-Nazım Can

 

Eşitliğin Tarihsel Toplumsal Özü Ve Devrimci Çıkış -1-

 

Nazım Can

Mayıs 2018

 

Toplumsal eşitlik, anlam ve önem itibariyle, maddi yaşamın mevcut meşru imkânlarından aynı ölçüde yararlanabilme, onlara ulaşma açısından herkes için sağlanan mesafeli duruştur. Veya bir başka deyişle eşitlik: kadın ve erkekten, eşitlik adına, üçüncü bir cins yaratma tutumu değildir. Çağımızda, eşitliğin akli-düşünsel, zihniyet düzeyinde kalan biçiminin, hiç bir değeri yoktur. Bu nedenle eşitlik, zihniyet değişimi ve ya iyi niyetin yaratıp geliştireceği bir duruş ve ya tutum değildir. Böylesi durumlar, istisnai, geçici akli safsatalardır. Her an geri alınabilmenin tehdidi altında, koz olarak kullanımlık söylemlerdir. Kamusal alan eşitliğinin, söylemde var olması, ama yaşamda bir türlü gerçekleşmemesi bu nedenledir. Yani soyut düzeyde olduğu içindir. Örneğin, düşünsel düzeyde ve ya matematiksel anlamda, “yeterince” eşitlik bilincinde olmamıza rağmen, onun yaşamda bir türlü gerçekleşmemesi gibi. Ama aynı eşitlikçi bilgiler, üretim alet ve makineler üzerinde nesnel hale dönüştüklerinde, üretim süreçlerindeki HÂKİMİYETLERİ ölçüsünde, tüm toplumu etkileri altına alıp, işletir. Eşitlik söyletir, o yönde ve ölçüde tutum almasını dayatır ve yaşatırlar. Eşitlik bilinci, eşitlik düşüncesinin, doğanın eşitsiz yaptırımlarına karşı, alet ve makine biçiminde nesnelleşmesinin tarihsel ürünleridir. Dolayısıyla alet ve makine, toplumda nasıl mülkiyet edinilmiş ise eşitlik de o ölçüde genel geçer akçe olup yaşamsallaşır.

Eşitliğin tarihsel toplumsal mayası, ilk ilkel ALETİN, kullanım ve yapımı ile birlikte, insanın yaşamına çalınmıştır. Yaşamın zahmetli, ihtiyaçların karşılanma zorluğu, sürü insanını, “içgüdü” ile kaba bir taş veya odun parçasını yerden alıp, alet olarak kullanmak üzere, yiyecek teminine, savunma ve avlanmaya yöneltmiştir. [[1]] Marks bu tarihsel ilk adımı şöyle ifade eder, “İlk gereksinmenin kendisi bir kez sağlandığında, sağlama eylemi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet yeni gereksinmelere iter ve yeni gereksinmelerin bu üretimi, ilk tarihsel olgudur.”[[2]]. Böylece “gereksinmenin kendisi bir kez sağlandığında” alet bilinci, bilinç aleti sarmalayarak, daha iyi ve daha güçlü bir alet elde etmek için Üretim Güçleri Geliştirme Yasası (ÜGGY) hükmünü icra etmeye başlar.

İnsan beyninin, insan bilincine öncel olması gibi kaba ve basit ilk ilkel alet de bilince önceldir. Bu ÖNCEL olma hali doğanın, toplumun ve bilincin diyalektik değişim ve dönüşüm yönteminde ifadesini bulurken, bu yöntem üzerinden; doğayı ve yaşamı araştırma, inceleme, deney ve gözlem ile anlama, kavrama ve bilgi oluşturma açısından, materyalizm ile idealizm için temel ayrım noktası olmaya başlamıştır. Bilginin oluşum süreci, dışımızdaki çevre ve doğanın, beynimizdeki yansımalarının, beynimiz tarafından algılanıp işlenmesi (uslamlama ve ya mantık sama) ile düşüncelere (fikirlere) dönüşür. Dönüşen bu düşüncelerin, insan amacına uygun olarak çevre ve doğaya dönüp, sınanması ve doğrulanmasından sonra bilgiler oluşur. İşte bu anlayış temelinde, Marks, “Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamdır” derken; aletlerin, bedenimizden bağımsız, beynimizin dışsal uzantılar olduğuna şu atıfları yapmıştır: “Doğa, makine, lokomotif, demiryolu, elektrikli telgraf, kendi kendine işleyen taşıyıcılar vb. yapmaz. Bunlar insan sanayisinin ürünleridir; doğa üzerindeki insan istencinin ya da insan etkinliğinin organlarına dönüşmüş doğal gereçlerdir. Bunlar, insan eli tarafından insan beyninin yarattığı organlardır; nesneleşmiş bilgi gücüdür.” [[3]]

İlkel insanın kullandığı, kaba saba ilk ilkel aletten bugüne, ilkel topluluk ile uygar toplumlara ait olgu ve oluşumların tarihsel gelişimi, sürü insanından ilkel topluluğa, ilkel topluluktan uygar topluma, tüm geçişler: maddi iş ve üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin, tarihsel gelişim ve mülkiyet edinme biçimleri üzerinden belirlenip gelişmiştir. Uygar toplumlardan farklı olarak, sürü insanından, ilkel topluluğa geçişte evrimin, seleksiyon (selection), mutasyon (mutation) ve çeşitlenme (variation) yasalarında, ifadesini bulan, Doğal Biyolojik Güçlerin, eşitsizlik üreten etkisi, belirgin ve etkin bir güç olmuştur. Sürü insanından, ilkel topluluğa geçiş, doğal sürücül yaşamın evrimi ile ilkel topluluk Geçim Biçimi Güçlerine tekabül eden ve onların varlık biçimi olan, Yaşam Biçimi İlişkileri arasındaki doğal uyum ve çatışmalar üzerinden sağlanmıştır. İlkel topluluktan köleci topluma geçiş ise ilkel topluluk Geçim Biçimi Güçlerine tekabül eden ve onların varlık biçimi olan, Yaşam Biçimi İlişkileri ile yeni Üretim Güçlerinin, toplumsal biçimleri olan, köleci topluma ait mülkiyet ve üretim ilişkileri arasında, uzlaşmaz devrimci çatışmaların gelişip ve ilerlemesi ile mümkün olmuştur. Benzer biçimde, her uygar toplumsal Üretim Biçiminden, bir sonrakine geçiş: Mevcut maddi Üretim Güçleri ve onların toplumsal varlığının biçimleri olan, üretim ve mülkiyet ilişkileri ile yeni Üretim Güçlerin gelişmesinin toplumsal biçimleri olan, uzlaşmaz mülkiyet ve üretim ilişkileri arasında, devrimci sınıf çatışmaları ile sağlanmıştır.

Bütün bu tarihi geçişler ve oluşan toplumsal Üretim Biçimleri, ilkel yaşam biçimi ile uygar Üretim Biçimleri üzerinden, iki temel amaca yönelik cereyan etmiştir: Birincisi, günlük yaşam için yiyecek, içecek, giyecek, barınak vb. şeyler temin etmek içindir. İkincisi ise geçim ve üretimde kullanmak üzere, üretim girdisi malzeme, enerji, hammadde ile parça parça tüketilen toprak, alet, makine, bina ve yol gibi üretim araçları elde etmek içindir. Birincisinde günlük yaşam ve tüketim esas iken, ikincisinde ise yeniden geçim ve üretim yapmak için ilkel iş araçları, uygar üretim araçları, özellikle ilkel iş aletleri ile uygar üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler üzerinden ilkel sahiplik, mülk ve özel mülkiyet edinmek esas amaç olmuştur. İşte bu nedenle Marks, ilkel sahiplik ve mülk aşamalarından sonra, “İnsan hayatı, kendini geliştirmek için özel mülkiyete gereksinme duymuştur” [[4]] tespitini yapmıştır.

Günlük, üretim ve tüketim sarmalından geçerek sürekli ilerleyen insanlık, ‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ (TTS) boyunca, ‘Tarihi Tutarlılık Yasası’ (TTY) temelinde, farklı Üretim Biçimleri; alet ve makinelerin gelişimi düzeyi tarafından belirlenip biçimlenmiştir. Bu belirlenme, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe, sarmal bir biçimde, arada bir aşamalar düzeyinde, geçici ve kısmi önemsiz geriye dönüşler yaparak, süreçsel olarak daima daha gelişmiş, oluşum ve olguları biçimlendirmek üzere, yeni süreçlerde “ileriye doğru” akmıştır. Bu akışta, sonlu varlıkların yenilenen, var oluş ve yok oluş hareketinin tekrarı ve bir sonrakine yükselişidir ki, sonsuzluk denen evrensel bir süreçten bahsedebiliyoruz.

Bu tarihsel hareket temelinde, koşullanıp belirlenen, oluşum ve olguların hiç biri sıfırdan başlamamıştır. Her bir toplumsal oluşum ve olgu, az veya çok, önemli veya önemsiz, bir öncekini kısmen içerip, kendi yeni biçiminin hâkimiyeti altında, biçimlenip yürümüş. Yürürken bağrında, bir öncekini genellikle tüketmiştir. Tüketememiş ise kendi bakiyesi ile birlikte, bir sonraki yeni süreç tarafından edinilerek, tükenene kadar devam ettirmiştir. Dolayısıyla kümülatif oluşum ve olguların her biri, bu sürecin ürünü olduğu için aynı anda geçmiş, şimdi ve kestirilebilecek geleceğin izlerini bağrında taşımıştır. Bu bağlamda, kümülatif oluşum ve olguların tarihsel iç örgütlenmesi ve dış bağlantıları gelişip belirlenmiştir.

Bu nedenle tarihte, saf toplumsal oluşum ve olgu yoktur. Hâkim bir nitelik taşıyan maddi manevi (düşünsel) olgu ve oluşumlar vardır. Bir toplumsal oluşum ve olguyu belirleyen şey, o oluşum ve olgunun özünü temsil eden, ona ana karakterini veren ve onun tarihsel iç örgütlenmesini sağlayan esas öğe, onun iç öğesidir. Dış bağlantılar ise sürekli bir devinimi, devamlılığı, birinin diğerine bağımlılığını, birinin diğerine dayandığını ifade eder. İlkel topluluk, köleci toplum ve feodal toplum Üretim Biçimleri kalıntılarının, birinin diğerinde devam etmesi hali, bu temelde oluşmuş. Devam etmektedir.

Evrensel düzeyde, gelişip var olan kümülatif olgu ve oluşumlar, süreçsel iç örgütlenme ve dış bağlantılar temelinde algılanmadığı için Doğuluyu Batılıyı, Batılı Doğuluyu, Kuzey Yarım Küreli, Güney Yarım Küreliyi medeniyetsiz, “vahşi”; kendini “sütten çıkmış ak kaşık” gibi medeni olarak diğerinden üstün tutmaya çalışmıştır. Oysa yerkürede, ilkel olsun, uygar olsun, yaşam bir bütündür. Bu bütünlük, bilindiği kadarıyla, sırası ile Afrika’nın belli bir noktasından hareketle Mezopotamya, Mısır, Greek (Antik Yunan), Anadolu, Hint, Çin, Batı Avrupa ve nihayet Amerika ile birbirine dayanan, birbirini koşullayan ve birbirinde devam eden bir ve aynı olan küresel (evrensel) uygarlığın, toplumsallaşan bir sürecin değişik aşamaları olarak doğmuş, devam etmektedir.

Bu temelde, küresel çapta Tarihi Toplumsallaşma Süreci (TTS) boyunca, Tarihi Tutarlılık Yasası (TTY), toplumsal yaşamda, yeni oluşum ve olguların var oluş ve yok oluş biçimleri ile somutlaşıp, ileriye doğru sürekli akarken; insan, TTY’sı temelinde, geri beslenme (feedback) yaparak, geçmişini öğrenebilmiş. Yakın geçmişinde, kimin kim ile hısım veya akraba olduğunun izini sürebilmiştir. Benzer biçimde, kendi canlı emek gücü ve çağdaşı türev emek gücü ile kim, maddi üretim araçları özellikle; mevcut üretim alet ve makineler ile beraber, üretim sürecinde bulunmuş ise üretilen ürünlerin onun tarafından özel mülkiyet edinme hakkı olduğu, hukuki olmasa da ahlaki veya geleneksel olarak “bilinmektedir”. Dolayısıyla TTY’sı gereğince, belirtilen her iki durumda da mantıksal bir tutarlılık vardır.

Bu iki tür tutarlılık ve farklı algı biçimi, kısa zaman aralığı içinde, herkesçe bilinen bir gerçektir. Ancak bugünden geriye doğru uzaklaştıkça, Tarihi Tutarlılık Yasası (TTY), algı biçimimizi tersine çevirir. Böylece, bir başka boyutta TTY’sının, tutarlılık gücünü “bilinmezlik” düzeyinde kabullenmek zorunda kalırız. Seceremizi öğrenmek için işi 5 veya 6 nesil geriden ele alınca, ondan sonrası için büyük anne ve babamızı bilemez, tanıyamaz oluruz. Kimin, kimle akraba olduğu bilinmez olur. TTY’sı ve sürekliliği nedeniyle geriye doğru gidince akrabalıktan ziyade, etnik temelli hayali burjuva ulus denenden, farklı etnik yapılara, aşiretlere… Nihayet oradan da tür olarak ait olduğumuz ortak insanlık atasına varırız. Benzer biçimde, işi alet ve makineler bazında da geriye doğru yürüttüğümüzde, dünyada var olan kümülatif üretim alet ve makinelerin de insanın ortak miras sahipliğine varırız. Çünkü ilk ilkel aletin kullanılmasından, günümüzdeki en gelişmiş endüstriyel makineye, otomasyon sistemlerine, uzay araçları ve onlarda kullanılan alet ve makinelere kadar, tüm alet ve makinelerin, yapımcıları ve üreticileri adına mirasçılarının, tüm insanlık olduğunu buluruz. Bu nedenle yaşayanlarımız arasında, hiçbir insan yoktur ki, 3 veya 5 nesil geride kalan nine ve ataları adına, alet ve makineler üzerinde, soyut mülkiyet hakkı talebinde veya patent ve fikri mülkiyet hakkı iddiasında bulunsun. İşte bu nedenle, kümülatif üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler, insanlık için ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirasıdır. Örneğin: İlkel toplulukta, bir yamaçtan diğerine, bağırarak sesli iletişim kuran ilkel insandan; bugün kıtalararası, hatta gezegenler arası iletişim kuran çağdaş insana gelene kadar. İnsanlık tarafından geliştirilen ulak, mektup, mors, teleks, telefon, faks, haberleşme uydusu, mobil telefon, bilgisayar, internet vb. aletler üzerinden, miras olarak patent hakkı iddia eden hiç bir insan yoktur, olamaz da! Bu bağlamda düşünüldüğünde, dünyadaki kümülatif üretim araçlarının özellikle, üretim alet ve makinelerin gerçek anlamda, nasıl tüm insanlığın ortak atasından insanlığa, ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası’ olduğu çok daha iyi anlaşılacaktır.

‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası’ ve ya ‘Tarihsel Toplumsal Eşitçi Özün’ gelişimi ve toplumsal işlevi:

Doğanın milyonlarca yıllık evrimi sonucu, bazı hayvanlarda, savunma ve saldırı için boynuz, kemirgenlerde tırnak gelişirken; mürekkepbalığında boya, tavşanda koşması için çevik bacaklar, kuşlarda uçmak için kanatlar, insanda da us (aklı) gelişmiştir… İlk insansı türün, bilinç geliştirebilmesinin temelinde, doğanın en zayıf ve en savunmasız ve en korkak canlısı olması özellikleri yatar. [[5]] Ki bu en zayıf en savunmasız ve en korkak tür, alet kullanma-yapma ve geliştirme sayesinde, bilinç-bilgi geliştirerek, zayıflığını ve korkularını aşmış, doğanın en güçlü türü haline gelmiştir.

İlkel insani sahiplik, mülk ve mülkiyetin oluşumu, alet ve makinenin farklı tarihsel gelişim evreleri tarafından belirlenmiştir. Bu tarihsel gelişim evrelerinde, aletten makineye geçiş, basit ve yalın aletlerin birleşimi ile sağlanmıştır. “Aslına bakılırsa” diyor Marks, “her makine, ne kadar kılık değiştirirse değiştirsin, bu gibi basit güçlerin bir birleşimidir” [[6]]. Dolayısıyla, her zaman makinede aleti, alette makineyi görmek mümkündür.

Tarihsel gelişiminde, yalın ve basit aletlerin, hareket etmek için işçiye bağımlı olmasına karşılık; esas önemli olan tarihsel gelişme, hareket etmek için kümülatif bilim, bilgi ile donanmış makine ve makine sistemlerinin ise tam tersine, işçiyi kendine bağımlı haline getirmiş olmasıdır. Böylece makineler, tarihsel üretim süreçlerinde, tedrici olarak daha fazla iş üstlenerek, sahipleri olmadıkları için işçi/emekçiyi gereksizleştirip işsizleştirmeye başlamıştır.

İlk yaratılışında alet (ve basit makine), irade dışı, daha iyisinin ve daha güçlüsünün yapılması ile başlangıç yapmıştır. İnsanın ta başlangıçtan bugüne, daha gelişmiş bir alt veya makine yapmama, üretmeme diye bir lüksü yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır. Bu husus, toplumun sürekli çalışan, ivmelenerek gelişen yapısal nabız atış yasadır. Üretim Güçlerini Geliştirme Yasası (ÜGGY) dediğimiz şey budur.

Bu temelde, alet ve makineler üzerinden gelişen, toplum biçimlendirici ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet Mirası’ ki, EŞİTÇİ TOPLUMSAL MAYADIR. Basit ve yalın aletlerin, ilk ilkel biçiminin, ilk kez kullanımı ve daha sonra yapılması ve kullanılması ile başlayan, ‘Üretim Güçleri Geliştirme Yasası’ (ÜGGY) üzerinden, o gün, bu gündür, ivmelenerek işlemeye devam etmektedir. ÜGGY’nin hükmü altında, aletin başkalaşıp makineye evirilmesi ile ‘İlkel Topluluk Geçim biçimi ile Uygar Toplum Üretim Biçimlerinin’ oluşum ve dönüşüm seyri devam etmiştir. Aletlerin bünyesindeki, toplumsal eşitçi mayanın (özün), aleti, kendi kendine işleme yetersizliği, “üretim gücü” olan emekçi insan ile takviye görmüştür. Bu nedenle, eşitsiz ilkel topluluk geçim biçimi ile eşitsiz uygar toplum üretim ve mülkiyet biçimleri oluşmuştur. Sanayi Devrimi Makinesinden itibaren de hareket etme yeterliliği ise devrimci müdahale ve mücadele ile geliştirilecek eşitlikçi mülkiyet ve toplumsal üretim biçimlerine ait ilişkilerin yaratılmasına yol açmıştır.

Bu bağlamda, geçmişte Sanayi Devrimini ele alıp analiz eden ilgili bilim insanları, Ütopik Sosyalistler, Marks, Engels ve Tarihsel Marksistler, MAKİNEYİ, çeşitli yönleri ile ele alıp “detaylarıyla” incelediler. Ancak, Sanayi Devrimi Makinesinin özünü, temsil ve teşkil eden makinenin, eşitlikçi toplum yaratıcı yeteneği ve ya ÖZÜNÜ, her seferinde, gözden kaçırdılar. Dolayısıyla, Sanayi Devrimi Makinesinin geliştirdiği eşitçiliği, esaslı biçimde ele alıp gereğini yapamadılar. Nihayet 1983’te Ernest Gellner, Sanayi toplumuna açık olan seçeneklerin tümünü tam hakkıyla anlamış değiliz ve belki de hiç anlayamayacağız.” [[7]] diyerek iç acıtıcı durumu, bilim camiası adına özetle itiraf etmiş oldu. Böylece her seferinde makine, netice olarak idealize edilip esas fonksiyonu dışında değerlendirilip elde tutuldu. Veya küçümsenerek “demir yığınıdır” denip geçildi. Özellikle Marks Kapital I adlı eserinde, makineler hakkında yaklaşık 200 sayfa [[8]] yazı yazmasına rağmen, alet ve makinenin eşitçi toplum yaratıcı ve dönüştürücü gücünü göremedi. Es geçti. Hatta işçi sınıfını devrim ve sosyalizm davasının öznesi haline getirmek için makinenin ve eşitlikçi özünün, toplum inşacı fonksiyonlarını görmezden geldi. Görmezden geldi! Çünkü Marks’a göre, devrimin öznesi ve önder gücü işçi sınıfıydı. Bu nedenle, makine üzerinden yürüyerek, devrimin öznesi ‘Sosyalist Emekçiyi’ görme ve tespit etme basireti kapandı. O bütün teorik ve ideolojik enerjisini, işçi sınıfı üzerine harcadı. İşçi sınıfını, reel yaşamında mülkiyetsiz, ama satılık emek gücünü sahibi olmakla, kapitalist ezilen bir sınıf olma gerçekliğini ele almak yerine, gelecekteki yaşamı işçi sınıfına uydurmaya çalıştı. Devrimci bilgi aktarılarak, işçi sınıfının sosyalist olabileceğini zannetti. Bu temelde işçi sınıfını övmek, üretim ve toplumun biçimlenmesinde işçi sınıfının rolünü vurgulamak için olmadık kurgusal teorik ve pratik tezler geliştirdi. Hegel’in “efendi-köle” düalitik diyalektik idealizmini, “ters çevirmesine” rağmen aşamadı. Onu olduğu gibi işçi sınıfı üzerinden, kapitalizmden sosyalizme geçişe uyguladı. Emek değer teorisinde, makine emek gücünü görmezden gelerek, işçiyi yüceltmek için değer yaratıcı biricik gücün emek gücü olduğunu söyleyerek, Adam Smith [[9]] ve David Ricardo’yu [[10]] tekrar etti. Değer ve artı değer teorisini salt işçi sınıfı lehine ele alıp açıklarken, makine artı değeri yok sayıp, toplumsal yaşamın ilerlemesini işçi sınıfının sürekli varlığına kilitledi. [[11]] Toplumsal yaşamın, işçi sınıfsız olabilme ve yürüyebilme öngörüsünü yitirdi. Bu noktadan hareketle, “Kar Oranları Düşme Eğilimi Yasasını” teorize etti. Ki, bu teorinin insanlığa, “bir adım ileri, iki adım geri” yürümeyi vaaz eder. Çünkü artı değer sadece işçiden devşiriliyor ve gelişen teknoloji de üretim süreçlerinde, işçi sayısını azaltıyor. Bu duruma doğru orantılı olarak, “Kar Oranları, Düşme Eğilimi” gerçekleşir. Durum gerçekten böyle ise insanlığın ilerlemesi mümkün olmaması gerekirdi.  Ama insanlık “ilerliyor”. Dolayısıyla reel yaşamda, üretim süreçlerindeki işçi sayısının azalan bir eğilim ile devam ettiği gerçeğine, hiç kimse “yok öyle bir şey” diyemeyeceğine göre, “Kar Oranları Düşme Eğilimi Yasası” teorisi, Marksizm’de yolun son durağıdır. [[12]] Bu haliyle Marksizm, kapitalizmi aşıp tek bir adım bile atamaz. Koskoca Reel Sosyalizm ile atamadığı gibi…

 

Marks, alet ve makinenin, üretim süreçlerinin devrimci motoru ve esas öğesi olduğu tespitinin gereklerini yerine getiremedi. Ama “el değirmeni size feodal beyli toplumu; buharlı değirmen ise kapitalist toplumu verir” gerçeğine vurgu yapan aynı Marks, üretim süreçlerinde doğal üretim gücü insandan, yapay (ve ya türev) üretim gücü türüne geçiş yapan, ‘Alet ve Makinenin’ tarihin yeni bir hareket ve varlık türü olduğunu göremedi. Makinelerin, türev artı değer üretim kaynağı olma gerçeğini görmezden geldi. Böylece makinenin içselleştirdiği ve üzerinde taşıyıp yürüttüğü, tarihsel toplumsal bilgi birikimi ve ‘Tarihsel Toplumsal Mülkiyet’ mirası gerçeğini, gelişen eşitçi toplumsal öz olarak fark edemedi. ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’, ilkel topluluk geçim biçimi ile uygar toplum üretim biçimlerinin, unsurları olarak üretilen ve toplumsal hareketin, değişik varyantları olan, etnik yapılar, ulus ve halk gerçekliklerini, birbirine karıştırıp ideolojikleştirdiler. Klan, aşiret, halk gerçekliğini de, “Komün” kavramı ile karıştırarak, toplumsal analizlerde kullandılar. Gerçek ve eşitçi ulusun oluşum dinamiklerini gözden kaçırıp, kapitalist toplumsal istemin sapak, reel yaşamda karşılığı olmayan, hayali burjuva ulus manipülasyonunun oluşmasına payanda oldular.

 

(Devam edecek)

 

 

DİPNOTLAR:

[1]  (a) Child, Gordon (1942), Tarihte Neler Oldu, Çev. Alaed. Şenel-Mete Tuncay, Kırmızı Yayınları 2009, S. 20-21 ve  (b) Şenel, Alaeddin, (1982), İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Bilim Sanat Yayları 1995, 4. Basım, S.56-57

[2] Marks ve Engels, Alman İdeolojisi, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınlar 1987, S.54

[3] Marks, Grundrisse, Cilt II, Çev. Arif Gelen, Sol Yaylar 2003,  S.176

[4] Marks, K. (1844), El yazmaları, Birikim Yayınları,  s.144

[5] (a) Childe, Gordon (1942), Tarihte Neler Oldu, Çev. Alaeddin Şenel-Mete Tuncay, Kırmızı Yayınları 2009, S.22 ve (b) Hançerlioğlu, Orhan, (1970), Düşünce tarihi,Remzi Kitabevi, 6.Basım1995, S.12

[6] Marks, Kapital Cilt I, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınlar 1986, S. 386

[7] Ernest Gellner, Ulus ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı, B. Günay, G. Özdoğan, İnsan Yayınları 1992, S.79

[8] Marks, Kapital Cilt I, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınlar 1986, S. 326-519

[9] Smith, Adam, (1776), Ulusların Zenginliği, Alan Yayınları, 2. Baskı 1997. S. 231

[10] Ricardo, David, (1817), Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, Belge yayınları, S. 343

[11] Marks, K. (1844), El yazmaları, Birikim Yayınları,  s.108

[12] Marks, Kapital Cilt III, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınlar 1986, S. 188