Salı , 26 Ocak 2021

“Vergiyi tabana yaymak!”* Fikret Başkaya

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak belirli aralıklarla
‘ekonomik program’ ilan ediyor. Her ilanın ardından dolar kuru, faizler ve
enflasyon tırmanışa geçiyor. Geçtiğimiz günlerde [1 Nisan]  bir program daha açıkladı ve dolar yükselişe
geçti… Tabii dolar yükselince başkaları da peşinden gidiyor… Türkiye
ekonomisinin temeli 1980, ünlü 24 Ocak
Kararları
ve onu tamamlayan 12 Eylül
Amerikancı-NATO’cu Askeri Darbe
sonrasında aşınma sürecine girdi, 17 yıldır
iktidarda olan AKP marifetiyle de çökertildi… Aslında, ekonomiyi dışa açma, dünya ekonomisiyle bütünleşme, ihracat öncülüğünde
büyüme
denilen, tam bir kompradorlaşma
tercihiydi… Ekonominin ve toplumun geleceğini küresel sermayeye, küresel
finans baronlarına, emperyalizme teslim etmekti… O tarihten sonra Türkiye
ekonomisi bir krizden diğerine savruldu ama bu sefer durum farklı, bu kriz artık
öncekilere benzemiyor… Tabir maruz görülürse bir ‘çöküş’ söz konusu, zira bütün
gösterge ışıkları kırmızıda… Söz konusu olan sadece ekonomik kriz değil…
Ekonomik, politik, sosyal, ekolojik, etik dış politika, vb. krizler söz konusu…
Üstelik bunların her biri diğerini azdırıyor… Artık çökertilmemiş kurum da
kalmadı… Hukuk by-pass edilmiş durumda, değer ölçüsünün ve nirengi noktasının
yerinde yeller esiyor… Daha da önemlisi, toplumun kendisi hakkında düşünme
yeteneğinin de aşınmış olmasıdır… Akıl almaz bir yağma ve talan almış başını
gidiyor… Şeriatçı kafa artı neoliberalizm eşittir çöküş denecektir…

Kendimi bildim bileli iktidar olan her siyasi partinin
diline doladığı iki şey vardır: ‘halkımızı enflasyona ezdirmeyiz’ ve ‘vergiyi
tabana yayacağız’… Albayrak da ilan ettiği son ‘ekonomik programla ‘vergiyi
tabana yayacaklarını’ söyledi. Aslında bu karşılığı olmayan bir söylemdir…
Zira, vergiler zaten ve her zaman ‘tabana yayılmış’ durumdadır. Çünkü vergiyi
daima ve daima emekçiler, işçiler, küçük esnaflar, toplumun çalışan mütevazı kesimleri,
yoksullar, ‘tabandakiler’ öder. Zira, vergi demek tüketimden kısmak demektir.
Vergi veren, ödediği vergi kadar tüketimini kısar, daha az gıda, daha az giysi
satın alır, daha az peynir yer, daha az ısınır, daha az tiyatroya gider, daha
az kitap satın alır, vb… Söz konusu toplum kesimleri için vergi ödemek,
tüketimi kısmak demektir…

Oysa, toplumun varlıklı kesimleri, sermaye sahipleri  vergi ödemez. Orada söz konusu olan bir
muhasebe oyunu, bir kayıt manipülasyonundan ibarettir… Siz hiç vergi verdiği
için tüketimini kısan bir kapitalist, bir burjuva gördünüz mü? Tüketimini kısan
bir milyonere, bir milyardere rastladınız mı?  Öyle bir şey mümkün müdür? Varlıklı sınıflar vergi
vermezler ama toplanan vergileri yağmalarlar… Kapitalist toplumda hazineyi ve
bütçeyi yağmalamak esastır… Esasen siyaset bütçeyi ve hazineyi yağmalamanın/yağmalatmanın
bir arıcıdır… Bal tutan parmağını yalar
denmiştir… Durum öyledir ama her yıl bir lüks otelde ‘en çok vergi veren’
bir saygın iş adamına (kadınlar istisnadır) başbakan veya bir bakan tarafından
ödül verilir… Bu tür manipülasyonlarla sömürü düzeni kendini meşrulaştırmayı,
kabullendirmeyi amaçlıyor… İyi de o ‘cömert iş adamı’ kimin parasını kime
veriyor? Aslında işadamının, kapitalist
patronun, mülk sahibinin ‘vergi’ diye verdiği, işçinin yarattığı artı-değerin
bir kısmıdır. Üretim süreci sonunda yaratılan artı- değerin bir kısmı vergi adı
altında devlete transfer edilir…
 

Berat Albayrak’ın  son
ekonomik programında, ‘Kurumlar Vergisinin [sermaye sahiplerinden] alınan
verginin düşürüleceği’ söyleniyor… İyi de bunu hangi gerekçeye
dayandırıyorlar? Gerekçe belli: Kapitalistler
ne kadar az vergi veririlerse o kadar çok yatırım yaparlar, böylece üretim ve
istihdam artar, toplum zenginleşir, ekonomi zaferden zafere koşar… Toplum muasır
medeniyet seviyesinin üstüne çıkar…
Artık vergiler vergi olmaktan çıktı,
tam bir haraca dönüştü ve insanlar birer harâç
güzâr
haline geldiler… Teorik olarak vergilerin bir amaç için ödenmesi ve
vergi verenlerin de verdikleri verginin nereye, nasıl harcandığını sorun
etmeleri, bilmeleri gerekiyor ama bunun için de ‘bilinçli yurttaş’ olmak
gerekiyor. Üretirken de, tüketirken de vergi ödüyorlar ama ödedikleri verginin
akibetiyle hiç ilgilenmiyorlar… Suyu parayla satıyorlar ve bir kaç çeşit de
vergi alıyorlar. Sattıkları su da kirli… En azında içme suyu için kapitalist su
şirketlerine de ödeme yapılıyor [işte damacana su denilen], ya da bir arıtma
aleti satın almanız gerekiyor… Bana gelen son 104 liralık su faturasının 48
lirası vergiydi…  

Sadece o kadar da değil, kıdem
tazminatını
da kapitalistlere peşkeş çekmek istiyorlar… Eğer bu ülkede
örgütlü-bilinçli-mücadeleci bir işçi sınıf olsaydı, öyle bir şeyi akıllarından
geçirebilirler miydi,  öyle bir şeye
cüret edebilirler miydi? Eğer sendikalar adına layık örgütler olsalardı, devletin
ve sermayenin hizmetinde içi boş yoz örgütler olmasalardı, kıdem tazminatı
tartışma konusu yapılır mıydı?    

Sıkça duyulan bir şey de ” Krizin faturasını çıkaranlar
ödesin”, “krizin yükü emekçilere ödetilmesin!” söylemi. Eğer geçerli
olan kapitalizm ise, faturayı krizi çıkaranların ödemesi diye bir şey asla
mümkün değildir. Öyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır… Zira, kâr etmek
için ekonomiyi krize sokanlar, çıkardıkları krizden de kâr ederler. Eğer krizin
yükünü sırtlamak istemiyorsanız, yapılacak şey, egemen kapitalist sınıfa ve
burjuva politikacılarına ricada bulunmak, yalvarmak değil, kapitalizmden
kurtulmaktır… Kapitalizm işsizlik ve yoksulluk üreten, yeniden üreten bir
makinadır ve o makina çalışmaya devam ettikçe işsizlik de, yoksulluk da artmaya
devam eder… Şimdilerde bir iş bulabilmek, kendini
sömürecek
birini bulmak artık  bir ayrıcalık haline gelmiş bulunuyor… Fakat
kapitalizm sadece sosyal sorunlar [işsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma…] yaratmıyor bir de doğa-toplum metabolizmasını da zora sokuyor ve ekolojik krizi
tetikliyor…

O halde iki şey: Birincisi, bu kriz öncekiler gibi bir kriz
değil ve zaten mevcut durumu-süreci de kriz
kavramı karşılamıyor… Krizden değil, çöküşten
söz etmek gerekiyor; ve ikincisi, artık bildik yöntem ve araçlarla, eski kafayla işin içinden çıkmak mümkün değil…
O zaman geriye paradigmayı değiştirmek kalıyor…

* 16 Nisan 2019’da Yeni Yaşam Gazetesinde yayınlandı…