Cumartesi , 24 Ekim 2020

NAZILERIN OSMANLI DENEYIMI 2 – GÜNGÖR ŞENKAL

Wolfgang Gust’un ′Alman Belgeleri′ adlı kitabının önsözünde Vahakn N. Dadrian’ın belirttiği gibi, Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımının yalnızca bir önceli değil, onunla aynı zamanda organik bağı da olan bir soykırımdır. Nazilerin soykırım pratiğinde yer alan bazı görevliler, ilk deneyimlerini Osmanlı sahasında, Ermenilere, özünde Müslüman olmayan halklara karşı yapılan soykırım sürecinde edinmişti. Ve bunlar deneyimlerini Nazi yönetiminde değerlendirdi.

Osmanlı’da asker, diplomat, ajan vb. olarak görev yapanların birçoğu, Stefan Ihrig’in söylemiyle ′Alman Osmanlılar′, Nazi döneminde en üst pozisyonlara kadar gelmiştir. Bunlardan, örneğin Karl Dönitz -kısa süreliğine de olsa- Devlet Başkanlığına, Franz von Papen ise Başbakanlığa kadar yükselmiştir.  

Yarbay Stange, Ermeni soykırımının önceden planlanmış olduğunu gören Alman subaylarından biriydi. Birçok araştırmacı da aynı kanıdadır ve İttihat-Terakki’nin 1911 Selanik kongresi adres olarak gösterilir. Ancak daha da geriye gitmek ve karar anlamında olmasa da bunun psikolojik hazırlığının Abdülhamit döneminde ve onun Osmanlı ordusunu eğitmek için getirttiği Goltz Paşa tarafından, özellikle askeri okullarda yapıldığını düşünmek/görmek daha yerinde olabilir. Ve bu yalnızca Ermenileri değil, bütün Hristiyan tebaayı bir biçimde ortadan kaldırmak üzere tasarlanmıştı. Karar aşamasını bir kenara bırakırsak, 1913—1923 yılları arasına yayılan bu süreç, en son, Pontos Rum Soykırımı üzerine oturtulan ve 1923’te Lozan sözleşmesine eklenen ′Mübadele′ sözleşmesi ile büyük oranda tamamlanmıştır.

Daha önce birinci bölümünü(1) yazdığımız ′Nazilerin Osmanlı Deneyimi′ başlıklı yazımızda Goltz Paşa’dan söz etmiştik. Daha 1913’te Ermenilerin sürülmesini öneren Goltz’un Osmanlı subaylarına verdiği iki anahtar sözcük vardı: Güvenli ve Türk.

Öğrencilerine yaptığı telkinin özü; Osmanlı’nın Balkanlar ve Arap bölgelerinde uzun vadede tutunamayacağı, bundan dolayı da onlar için en iyi olanın Anadolu′da güvenli bir Türk devleti kurmaları olacağıydı. İttihatçı subaylar arasında çok tutulan bu fikrin birinci aşaması, Müslümanlara dayalı, yani güvenli olması işi, anılan zaman aralığında, ama büyük oranda 1. Paylaşım savaşı yıllarında çözüldü. İkinci aşama, yani Türk (devleti) bölümü Mustafa Kemal ve arkadaşlarına (Kemalistlere) kaldı. Ve bu bölüm, Osmanlı’nın ad değiştirdiği 1923 ve  sonrasından başlayarak günümüze kadar gelen, halklar arasındaki temel hak ve özgürlükler konusundaki sorunların ana nedenidir.

Nazilerin Osmanlı deneyimini yazmayı sürdüreceğiz. Ancak onların ikinci bir deneyimi daha var: Herero soykırımı! Bu, Almanların 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirdiği ilk soykırımdır. Olayların başlangıcı, Alman kolonisi olan Namibya’da, Bantu dili konuşan Namibya (Herero ve Nama) halklarının kolonyalistlere karşı Samuel Maharero önderliğinde başlattığı isyandır. Ocak 1904’te başlayan ayaklanma, Almanya’dan takviye olarak gönderilen 15 bin askerle, Korgeneral Lothar von Trotha (1848-1920) tarafından Ağustos 1904’e kadar kanla bastırılmıştır. Ayaklanma başarısız olunca, Hereroların büyük bir bölümü susuz Omaheke çölüne kaçmıştır. Von Trotha’nın emriyle çembere alınan ve çok az sayıdaki su kaynağından da uzaklaştırılan Hererolar, aileleri ve hayvanlarıyla birlikte susuzluktan ölmüştür.

İşgalci sömürgeci Alman devletinin bu vahşeti üzerine Ekim 1904’te, Namalar, Hendrik Witbooi ve Jakob Morenga önderliğinde gerilla savaşı başlatır. Savaş, süreç içinde önderlerin ölmesi neticesi zayıflayan hareketin, 31 Mart 1907’de tekrar Alman egemenliğine boyun eğmesiyle fiilen sona ermiştir. Aslında ermemiştir; çünkü isyancı Herero ve Nama köylüleri, her iki kişiden birinin yaşamını yitirdiği, 1904’ten itibaren oluşturulan toplama kamplarına kapatılmıştır. Tarihe Herero Soykırımı olarak geçen bu olayda, büyük çoğunluğu Herero olmak üzere öldürülen Herero-Nama sayısı yaklaşık 100 bindir (Bunların yanında 1400 Alman askeri ve yerleşimci de ölmüştür).

Almanya Kayzeri II. Wilhelm ile Genelkurmay Başkanı Alfred Graf von Schlieffen de soykırıma destek vermiştir. Von Trotha, Schliefen’e yazdığı mektupta ′Bu halkın yok edilmesi gerektiğine inanıyorum.′ derken, Schlieffen, tarihin kara sayfalarına şu sözleriyle geçmiştir: ′Kızışmış bir ırk savaşı, yalnızca bir tarafın yok olmasıyla bitebilir.′

Alman Dışişleri, ilk olarak ancak 15 Temmuz 2015’te 1904-1908 yılları arasında Alman kolonisi Namibya’da (Alman Güneybatı Afrikası), Almanlar tarafından yapılanları soykırım olarak tanıdı. Oysa Korgeneral von Trotha’nın ailesi 2007 yılında Hererolardan özür dilemişti. Herero ve Nama temsilcilerinin Almanya aleyhine 2017 tarihinde New York’ta açtığı dava, 2019 yılında reddedildi.

Yalnız burada Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR)’ni ayrı tutmak gerekiyor. Doğu Almanya, 1960-1980 yılları arasında yüzlerce Namibyalıyı öğrenim görmesi ya da meslek edinmesi için almıştı. Hatta, 1979 yılında uygulamaya konulan bir yardım programı çerçevesinde 80 yetim çocuk Doğu Almanya’ya getirilmişti ve bu sayı 1988 yılına kadar 430’u bulmuştu.

Özellikle araştırılması gereken konu şudur: Namibya soykırımında yer alan askerlerden ne kadarı Osmanlı sahasına gönderilerek Ermeni soykırımında görevlendirilmiştir? Ya da doğrudan Almanya’ya dönenlerden ne kadarı (ve kimler) Nazilere çalışmıştır. Her durumda bunların tecrübelerinin Nazilere yol gösterici olduğu düşünülebilir. 

Herero Soykırımı ile ilgili sorumuzu şimdilik bir kenara bırakarak Nazilerin Osmanlı sahasında edindiği tecrübelere geri dönelim:

Gazeteci-yazar Jürgen Gottschlich’in Soykırıma Yataklık (Beihilfe zum Völkermord) adlı eserinde belirtildiği gibi; birçok Alman subayının soykırımdan haberdar olması bir yana, bazıları soykırımdan doğrudan sorumludur. Dönemin Alman Başbakanı Theobald von Bethmann Hollweg’in kendisi de Ermenilere (ve diğer Hristiyan halklara) yapılan soykırımı bildiği halde hiçbir şey yapmamıştır. 

Otto von Feldmann (1873-1945)

Feldman, Prusyalı bir tümgeneralin (Generalmajor) çocuğu olarak Berlin′de doğmuştur. 1892 yılında teğmen (Leutnant) rütbesiyle Prusya ordusuna girmiş, 1913’te Alman Askerȋ Misyonu ile Osmanlı sahasına gelmiştir. Önce misyonun kurmayında bölüm başkanı, sonra 1. Ordu kurmay başkanı, sonra da paşa unvanıyla Osmanlı Ordusu merkez karargâhında operasyon bölümü başkanı olmuştur. Bu görevi/konumu itibariyle Ermeni soykırımında aktif rol oynamıştır. Soykırımın ayrıntılarını Osmanlı Genelkurmay Başkanı General Schellendorf  ve Enver Paşa ile birlikte hazırlamıştır.

Varsey Antlaşmasından sonra (28 Haziran 1919) üsteğmen (Oberleutnant) rütbesiyle ordudan ayrılan Feldman, Almanya′da aktif siyasete girmiştir. 1920-1933 yılları arasında, milliyetçi-mahafazkâr Alman Nasyonalist Halk Partisi (Deutschnationale Volkspartei)’nin bölgesel başkanlığını yapmıştır. Bu dönem içinde Paul von Hindenburg’un 1932 devlet başkanlığı (Reichpräsident) seçim kampanyasında onun  sekreteryasını yönetmiştir.

Feldman, 1933’ten sonra Nazi diktatörlüğünün göstermelik parlamentosunun, Nazi parti fraksiyonu konuk üyesi olarak 2. (1933-1936) ve 3. (1936-1938) döneminde görev yapmıştır. 

Sylvester Boettrich (1869-1940)

1869 yılında Sorau (Polonya)′da doğan Boettrich, 1888 yılında, Prusya ordusunda yüksek okul bitirenlerin yaptığı, ′bir yıllık-gönüllü (Einjährig-Freiwilliger)′ asker olarak Prusya Ordusu’na katıldı. 1914’te binbaşı (major) oldu. 1914-1917 yılları arasında Alman Askerî Misyonu’nda görev yaptı. Savaş yıllarında üsteğmen rütbesiyle (Oberleutnant) Osmanlı’nın en üst kumutasında demiryollarının sorumluluğunu üstlendi.

Boettrich, Anadolu Demiryolları Şirketi Genel Müdür Yardımcısı Franz Günther’in, Bağdat demiryolları yapımında çalışan Ermeni işçilerin sürgününü değişik gerekçelerle engellemesinin aksine, sürgün emrini 17 Ekim 1915’te imzalamıştır. İşlerine son verdiği Ermeni işçilerin sürgün emrini sadece düzenlemekle kalmamış, uygulanması için gereken bütün çabayı da göstermiştir. Böylece, Ermeni soykırımında, Osmanlı’nın İttihatçı soykırımcılarıyla alenen işbirliği yapmıştır.

Almanya’ya döndükten sonra ise, piyade tabur komutanı olarak Batı cephesinde görevlendirilmiştir.

Hans Humann (1878-1933)

1878 yılında İzmir’de doğan Humann, Bergama Zeus Sunağı (Pergamonalter)′nı bulan Alman arkeolog Carl Humann’ın oğludur. Çocukluğunun ilk 12 yılını Osmanlı’da geçiren Humann, geleceğin paşası olacak olan Enver Bey ile bir ömür boyu sürecek dostluk ilişkisinin temellerini o zamanlar atmıştı. Birbirlerine karşı her zaman yakın ilişkide ve sadık kalmışlardı. Humann, her zaman Türk′ten çok Türkçü olmuştu. Malte Fuhrmann (1969 – ) gibi tarihçiler, 1914-1917 yılları arasında Almanya ile Osmanlı arasında en önemli aracı olarak Humann’ı görür. 

1890’da Almanya’ya dönen Humann, eğitiminin ardından subay olarak Donanmaya katıldı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Alfred von Tirpitz’in himayesine girdi ve subay kariyerinin basamaklarını hızla geçmeye başladı. Bunun nedeni olarak, onun, Tirpitz’e olan ideolojik yakınlığı, pangermen ve monarşist düşünceleri gösterilmektedir. 

1913′ün sonbaharında Alman Deniz Kuvvetleri tarafından İstanbul′a gönderildi. Ancak bu dönemde kendisinin sorumluluğu/görevi kamu tarafından bilinmemekteydi. 1914′te fiili olarak Deniz Kuvvetleri Ateşesi gibi çalıştığı halde, resmi olarak böyle bir görevi de yoktu. Daha sonra Enver Paşa’nın emriyle Karadeniz’de Rusya gemilerine ve limanlarına saldıran ve Rusya’nın Osmanlı’ya savaş açmasına neden olan, Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemilerinin Osmanlı tarafından (satın) alınmasının planlamasında rol oynamıştı (2). Hatta, 4 Ağustos 1914’te Berlin’den gelen emirle İtalya’nın Messina limanından İstanbul’a gitmek üzere ayrılan söz konusu gemilerin geliş planını da Humann’ın yaptığı yazılır (3).     

Humann, Temmuz 1915’te tuttuğu bir kayıtta, ′Ermenilerin, Ruslarla giriştikleri komplo nedeniyle, şimdi öyle ya da böyle kökleri kazınıyor. Bu çok sert, ama faydalıdır.′ diye yazıyordu.

1917’de Almanya’ya döndü. Orada Osmanlı İmparatorluğu ve savaş cephesi meselelerinde raportör ve danışman olarak çalışmaya başladı. Humann, 1920 Kapp Darbesi’yle işbirliği yapmış; basının üzerine gitmesiyle de Savunma Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda kalmıştı. Kapp Darbesi, burjuvazinin, işçi sınıfının devrimci kalkışmasına karşı kullandığı sosyal demokratları (sonradan) devre dışı bırakmak için planladığı bir karşı devrim hareketeydi.

Bundan sonra, bir arkadaşının şirketinde basın müdürü olarak çalışmaya başladı. Onun yönetimindeki Alman Genel Gazetesi (Deutsche Allgemeine Zeitung), devlet biçiminin tekrar monarşiye dönmesi için çok çabaladı. Humann bu gazete aracılığıyla, Ermeni soykırımını savundu. Ve siyasette tutucu merkez sağın önemli politikacılarından (1938 yılında Nazi partisine katılan)  Franz von Papen’e yakın oldu. Ekim 1933’te ölen Humann’ın cenaze töreni konuşmasını, Hitler’in Başbakanlığındaki hükümetin Başbakan Yardımcısı olan Papen yapmıştı. Humann, Almanya’nın Wiesbaden şehrinde Von Papen ile birlikte okumuş ve askeri ateşe olarak, Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliğinde birlikte çalışmıştı. Daha sonra da Papen’in siyasi danışmanı olmuştu.

Hans Humann, Ermeni soykırımı sürecinde, soykırımın Almanya tarafından eleştirilmemesi için, Almanya Dışişleri Bakanı olan Richard von Kühlmann’ı sıkıştırıyordu. Sürgüne karşı çıkan Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi (19 Kasım 1915 – 3 Ekim 1916) Paul Graf Wollf-Metternich’i ′Ermeni Büyükelçisi′ diye suçlamış ve yaptığı baskılarla Büyükelçinin Almanya’ya geri çağrılmasını sağlamıştı. 

Humann, Ermeni meselesinde, Almanya’nın politik çıkarları için ′Türklerin′ tutumunun eleştirilmemesi gerktiğini savunuyordu. Eleştirinin, ′Türklerin′ uzaklaşmasına neden olabileceğini, bunun da Almanya’nın Orta Doğu’daki çıkarlarını doğrudan tehlikeye sokacağını söylüyordu.

Gerçi, Richard von Kühlmann da, Humann gibi Osmanlı doğumluydu; İstanbul’da doğmuş, çocukluğunu orada geçirmiş ve orada bir Alman okuluna gitmişti. Daha sonraki eğitimini Almanya’da tamalayan Kühlmann, Ekim 1916’da Büyükelçi olarak İstanbul’a gönderildi. 5 Ağustos 1917 ile 9 Temmuz 1918 tarihleri arasında, bugünkü tanımıyla Almanya Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu. En azından diplomat olarak İstanbul’da bulunduğu 1916’da Ermeni soykırımına ilişkin birçok bilgiye sahip olmuştu.

Notlar:

(1) Nazilerin Osmanlı Deneyimi 1, https://sendika63.org/2009/05/nazilerin-osmanli-deneyimi-gungor-senkaltoplum-ve-siyaset-32022/

(2) Sait Çetinoğlu’nun, Özgür Üniversite’nin Resmi İdeoloji Sözlüğü’ndeki Yavuz ve Midilli başlıklı yazısının sonunda (s. 682) anılan amiralin, Breslau (Midilli) adlı geminin kaptanı Karl Dönitz olması gerekirken, bir yanlışlık eseri Amiral Souchon olmuştur. Düzeltiriz. 

(3) https://deacademic.com/dic.nsf/dewiki/577829