Pazartesi , 5 Aralık 2022

İletişim uzmanı ve yazar Ayşen Şahin: “Imposter Sendromu”na en fazla maruz kalan toplum kesimi kadınlar

– İstanbul Kadın Mali Müşavirler Derneği’nin konferansında “Imposter Sendromu”ndan söz ettiniz uzunca. Örnek ve istatistikleriniz oldukça ilginç ve zengindi. Sorum şu: Bu sendrom salt kadınlara mı özgüdür yoksa her iki cins için de geçerli ama erkek egemen toplumda kadınlar arasında daha mı yaygındır? Örnek verileriniz var mı?

1978’de ABD’li psikologlar Pauline Rose Clance ve Suzanne Imes tarafından ortaya atılan bu sendromun tam çevirisi “Sahtekâr Sendromu”dur.

Bilhassa toplum tarafından “başarılı” kabul edilen insanlarda görülen; kişilerin başarıyı hak etmediğini, konumuna layık olmadığını, oraya şansından ötürü geldiğini düşündüğü, bu sahtekârlığının anlaşılmaması için de kendini geri çektiği bir psikolojik durum.

Başlarda kadın ve erkek gibi bir ayrıma gidilmese de süregiden araştırmalar bu sendromdan muzdarip olanların genelde kadınlar olduğunu ortaya koyuyor. Pek çok üniversitede bu konuda araştırmalar var.

Örneğin; Almanya Martin Luther Üniversitesi Halle-Wittenberg’in bir araştırmasına göre, kadınların yüzde 30’unda görülüyordu bu sendrom.

Stanford Üniversitesinden (ABD-Kaliforniya) Carol Dweck, sorunun çocukluktan başlayıp başlamadığını araştırıyor ve eğitim sisteminin de oldukça büyük etkisi olduğunu gösteriyor.

10 yıl önceki bir araştırma, çalışma hayatında yönetici pozisyonundaki kadınların yüzde 67’sinin bu sendrom sebebiyle hakları olan kıdem ve maaşı talep etmediklerini gösterirken, 2020 başlarında Amerikan IG’nin yaptığı araştırmaya göre, bu oran pandemiyle birlikte yüzde 87’ye çıkmış görünüyor.

Çünkü kadınlar, evden çalışırken bir yandan evin ve çocukların da sorumluluğunu üstleniyor, iş hayatında eksik kaldıklarına inanıyor, mevcut pozisyonlarını koruyabildikleri için dahi kendilerini şanslı hissediyorlar.

Sendromu Türkçeleştirirken uzmanlar“okumuş kadın sendromu” tabirini de kullanıyorlar. Çünkü toplum bir kadının başarısında emeğinden, zekâsından, çalışkanlığından öte bir destek, bir erkek izi ya da bir kolaylaştırıcı arıyor.

Birileri kadının elinden tutup yolunu açmadığında o başarıya erişmesi imkânsızmış gibi davranılıyor. Bu öyle güçlü bir toplumsal fısıltı ki ne kadar çaba gösterdiğini bilse dahi, kadının kendisi de bir süre sonra “şans ondan yana olduğu için başardığına” inanıyor.

Buradan sonra, “Ya şansım beni terk ederse?” korkusu başlıyor. Kendi zekâsı ve emeğiyle kazanan insan geleceğe de güvenli adımlar atar. Ancak sendrom, bunu şansla eşlediği için kişide “Bir gün tüm foyam ortaya çıkacak, şans beni terk edecek ve herkes aslında ne kadar yeteneksiz, beceriksiz ve bilgisiz olduğumu anlayacak” şeklinde temelsiz bir kendine güvensizlik baş gösteriyor.

Bu da kişileri öne çıkmamaya, hakkını talep etmemeye, daha asosyal olmaya itiyor.

Siyasetin, kurumsal yönetimin bir “erkekler kulübü” gibi görülmesinin, sanatsal üretimde erkek ağırlıklı kliklerin karar mercii gibi algılanmasının; hatta restoran şeflerinin bile ağırlıklı erkek olmasının altında yatan temel sorunlardan biri de bu olabilir, diye düşünmeden edemiyor insan.

Zira bunca erkek ağırlıklı bir yerde bir kadının, erkekleşmeden ya da erkek desteği almadan başarılı olması toplumda kolay kabul göremiyor.

Feminisit Yazar A. Şahin bir söyleşide kadın haklarını savunuyor.  .JPG
Feminisit Yazar Ayşen Şahin bir söyleşide kadın haklarını savunuyor

 

– Bir iş ilanında istihdam için belirlenmiş 10 kadar şarttan söz ettiniz. Kadının bu şartları yerine getirme noktasında ürkekliği, tereddüdü ve özgüven eksikliği var. Buna karşılık erkek anılan şartların belki de yarısını yerine getirebileceğini bilmesine rağmen gözü kara biçimde hemen iş için başvurabiliyor. Benzer bir şey eğitim veya farklı sınav süreçlerinde de yaşanabiliyor. Sebebi nedir? Bu alanda yapılmış istatistikler olmalı. Ayrıntılayıp, çeşitlendirebilir misiniz?

Imposter üzerine de çalışan Stanford Üniversitesi’nden Psikolog Carol Dweck, “Akıllı kadınlar genellikle mükemmelliği başarıyla eş anlamlı görür” diyor.

Toplum kadında hatasızlık arıyor, makbul sınırlarda olmasını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinden çıkmadan yeni bir başarı inşa etmesini bekliyor.

Siyasetçilerin, global şirket yöneticilerinin ya da işini başarıya ulaştırmış girişimcilerin gazetelerde yayımlanan röportajlarına bakarsanız, özne erkek ise, muhakkak ne kadar çok çalıştığını, gecesini gündüzüne kattığını ve tek pişmanlığının çocuklarına zaman ayıramamak olduğunu mutlaka açıktan ya da satır aralarında göreceksiniz.

Aynı konudaki özne bir kadınsa, tam tersine, çocuklarını ihmal etmemeyi başardığını da izah etme kaygısını röportaja yansıtır. Çünkü toplum, ailesini ihmal etmiş ya da aile kurmayı reddetmiş bir kadının başarısına saygı duymuyor.

“Women Don’t Ask: Negotiation and the Gender Divide” kitabının yazarı ve (ABD-Pensilvanya’daki) Carnegie Mellon Üniversitesi’nde Davranış Ekonomisi Uzmanı Linda Babcock, kadınların ‘Doğru zamanda, doğru yerdeydim ve şanslıydım!’ diye düşündüğünü, bunun da bir yerde hile yapıyormuş ve bulunduğu yeri aslında hak etmiyormuş gibi hissetmelerine neden olduğunu söylüyor. “Erkekler ise aksine, terfi ettiğinde bunu hak ettiğini düşünüyor” diyor.

Yapılan araştırma bir iş ilanında istenilen 10 özelliğin onunu da karşılamayan kadınların ilana başvurmakta çekimser kaldığını, erkeklerin ise 10’da 3’ü bulduklarında ilana başvurduklarını gösteriyor.

Demek aslında o işi tam layıkıyla yapacak kadınlar var ama talip olmadıkları için koltuklar en büyük kozları özgüvenleri olan erkeklere kalıyor.

Amerikalı iki sosyolog Jessica Collet ve Jade Avelis, ‘Neden birçok kadın akademisyenin vites küçültüp, yüksek statülerden daha az hırs gerektiren pozisyonlara kaydıklarını’ araştırmak istiyor.

460 doktora öğrencisini inceliyorlar ve sebep olarak “Imposter Sendromu” ile karşılaşıyorlar.

Sadece akademide ya da iş dünyasında değil, sanat ve edebiyatta da geçerli bir durum.

Bakın mesela bir dönem Türkiye’nin en çok okunan romanlarından olan “Genç Kızlar”ın yazarı Nihal Yeğinobalı genç bir kadının yazmasına ihtimal verilmeyeceği ya da bir kadın adıyla basılmayacağına inandığı için “Vincent Ewing” mahlasını kullanmıştı.

Koskoca Halide Edip, eşinin siyasi pozisyonundan ötürü bir dönem köşe yazılarını Halide Salih adı ile yazdı, çünkü makbul sınırlardan taşmak bir kadın için riskli görülüyordu.

Reklam dünyasında Effie ödülleri her sene “toplumsal cinsiyet eşitliği karnesi” hazırlıyor.  2021 yılı araştırmasına göre, reklamlardaki orta üzeri kiloda kadın karakter yüzde 19, erkeklerde yüzde 48; 20’li yaş oranı erkeklerde yüzde 40, kadınlarda yüzde 46; 40’lı yaşlarda çalışan kadın karakterler yüzde 94, beyaz yakalı erkekler yüzde 76.

Yani bir kadın ancak ofiste çalışabilir ve onda da temel koşul bakımlı, fiziği düzgün ve güzel olmaktır.

Bunu “mansplaining”den bağımsız düşünmeyelim. Man ve explaining kelimelerinden türetilen bu kelimenin Türkçeleştirme çabasında en çok “açükleme” (psikolojide açuklama veya erkekleme, bir anlamda erkeklerin kadına karşı küçümseme, büyüklenme ve üstenci tavır takınmaları-F.B.) kelimesi kabul gördü.

Bir erkeğin, karşısındaki kadının daha bilgili, daha deneyimli, daha uzman olduğunu dahi göz önüne almadan konuyu basitleştirerek, ısrarcı şekilde savunması, kadının söz hakkını gasp olarak da açıklanabilir.

Kadına söz hakkı vermemek, sözünü kesmek, fikrini değersizleştirmek, konuyu tartışmaya kapatmaya çalışmak ya da konunun uzmanı bir kadın olduğunda bunu bir bilgisize anlatırcasına basite indirgemek gibi tutumlar şeklinde genişletilebilir.

 

Amerikalı yazar Rebecca Solnit’in “Men explain things to me” başlıklı blog yazısına dayanan bu kavramın en iyi örneklerinden biri de Solnit’in kendi tecrübesi.

Yayımlanmış pek çok kitabı bulunan Solnit’e bir ev partisinde kod adıyla “Bay Çokbilmiş” bir ilkokul çocuğuyla konuşur edasıyla neler okuduğunu sorar.

Ve The New York Times gazetesindeki tanıtımını okuduğu “River of Shadows: Eadweard Muybridge and theTechnological Wide West” kitabı üzerine ne kadar önemli olduğunu anlattığı uzun bir söyleve başlar.

Solnit’in araya girip kitabın yazarı olduğunu söylemesine fırsat bile tanımaz.

Bir kitabı, kendi yazarına tavsiye edecek bir özgüvendir erkeğinki.

Toplum erkekte başarı için fiziksel güzellik, hatasızlık, toplum nezdinde makbullük gibi koşullar öne sürmüyor. Bir erkek hangi alanda çalışıyorsa o alandaki işi ile değer görüyor.

Ancak kadın bir mükemmellik paketi ile ortaya çıksa dahi başarısında başka parmakların izi aranıyor.

Bir gün eğitim sisteminde devrim niteliğinde adımlar atılabilirse, toplumsal cinsiyet eşitliği adına da ders konulmasını gerçekten çok içten diliyorum.

Çocukluktan da geliyor bu erkek üsttenciliği.

Kız çocuklarını sokakta, parkta, oyunda, okulda ve evde oğlanlar kadar özgür bırakmadığımız sürece, susmalarının edep olduğunu dayattığımız sürece de üstesinden gelinebilecek bir sorun değil bu.

Kadın Mali Müşavirler Derneği Başkanı Gülüzar Özev ile arkadaşları ve  davetli konuşmacı Ayşen Şahin .jpg
Kadın Mali Müşavirler Derneği Başkanı Gülüzar Özev ile arkadaşları ve davetli konuşmacı Ayşen Şahin

 

– Pandemi döneminde “Imposter Sendromu”ndan ötürü kadının şükürcü haliyle, erkeğin umarsız ve hatta aşırı talepkâr hali arasındaki farkı somutlaştırabilir misiniz?

Yukarıda bahsettiğim gibi, elimdeki son veri 2020 yılında IG’nin yaptığı bir araştırma, çalışan kadınlarda imposter etkisinin yüzde 87’ye ulaştığını gösteriyor.

Aynı araştırmada kadınların yüzde 70’i iş yerinde ciddiye alınmadıklarını düşündüklerini belirtmiş.

Pandemide yapılan araştırmalara baktığımızda dünyada bile kadın emeğinin sömürüldüğü bir durum söz konusu oldu.

Avustralya Melbourne Üniversitesi’nin “COVID-19 Zamanındaki Çalışma ve Bakımı” anketine göre, kadınların bakım süresi artmış. Burada bakımdan kasıt, bakım vermek işi…

Her yaştan çocuğu olan annelerin dönem içinde mesleki çalışma sürelerini azalttığı da bir başka sonuç.

Okul öncesi çocuğu olanlar haftada ortalama 1,8 saat daha az çalışırken, okul çağındaki çocuğu olanlar haftalık çalışma süresini 1,9 saat azaltmak zorunda kalmış.

Lise ve üniversite döneminde çocukları olan kişiler bile çalışma süresini haftada 1,5 saat kısaltmışlar.

Babaların çalışma saatleri ise büyük ölçüde aynı.

Ankete göre kadınlar, bakım verme süresini sadece işe ayırdıkları zamandan değil, üç misli süreyi de dinlenmeye ayırdıkları zamandan kesmişler.

Bu da bir yandan işlerindeki sorumlulukta eksik hissetmenin yanı sıra, dinlenememenin getirdiği tükenmişlik sendromuna da sebep olmuş.

Bizdeki verilere baktığımızda ise Yeni Çözümler Derneği‘nin yayımladığı Kadının İnsan Hakları raporuna göre, pandemide kadınların yüzde 73’ü ekonomik zorluk yaşamış ve yine yüzde 73’ü şiddetin en az bir türüne maruz kalmış; psikolojik, fiziksel, ekonomik, dijital…

Eşi ya da partneri ile yaşayan kadınlarda ise şiddetin en az bir türüne maruz kalma oranı yüzde 96 ve bu korkunç bir oran.

Aynı rapora göre, her 10 kadından 7’si ev işlerinde zorluk yaşamış. Salgından önce ev işlerine 4 saat üzeri zaman ayıranların oranı yüzde 16 iken pandemide bu oran yüzde 42’ye çıkmış.

Eşit Adımlar Platformu raporuna göre, kadınlar salgın sürecinde küresel çapta ev ve bakım işlerini; erkeklere oranla üç kat, Türkiye genelinde ise beş kat daha fazla üstlenmişler.

Türkiye’de Kadın ve Erkeklerin Zaman Kullanımı, UNDP’ye göre, kadınların işlerine ve ev işlerine ayırdıkları toplam zaman, haftalık 80 saate kadar çıkmış.

Bir hafta zaten 168 saat ve bunun ortalama 56 saatinin uykuda geçtiği düşünülürse, insani ihtiyaçlar için kadına kalan süre günlük 4,5 saat.

Bir duş alıp, saçınızı tarayıp, sosyal medya hesaplarına, kitap okumaya, telefonla görüşmeye, bir kahve molasına toplam günlük 4,5 saat kalmış. Film izleyeyim dese yarısı bitiyor. Kadına yaşamak için kalan süre bu.

Bir de evde kalmak zorunda kalan kadın ve erkeğin arasındaki uçurumu ortaya koyan çok iyi bir data var:

Pandemi döneminde kadın akademisyenlerin makale üretimi yüzde 50 azalırken, erkek akademisyenlerin makale başvuru oranlarında yüzde 50 artış görülmüş.

Yani kadınlar işlere yetişebilmek için bilimi bir kenara bırakmak zorunda kalırken, erkekler zaman bolluğundan daha rahat çalışabilmişler.

 

– Bir kadın yönetmenin ödüle layık görülen bir filmi hakkında medyada haber-yorumlar yayımlanırken, babasının “fabrikatör” veya “büyük iş adamı” olduğu ibaresi araya sıkıştırılmıştı. Böyle hallerde başarılı bir erkek yönetmenin arkasındaki güçlerden (zengin baba, anne, aile, şirket, kurum vs) söz edilmezken, niçin başarılı kadınların arkalarında farklı bir destekleyici güç aranıyor?

Kadının başarısına kulp takma hevesinin en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti bu olay. Nomadland filmi ile 2021 yılı En İyi Yönetmen Ödülü‘ne layık görülen Güney Koreli Chloé Zhao 93 yıllık akademi tarihinde en iyi yönetmen ödülü alan ikinci kadındı. Asyalı ilk kadındı.

Ancak ödülün açıklanmasından on dakika sonra tüm dünya, Zhao’nun babasının fabrikatör olduğundan bahsetmeye başladı.

93 yıllık Oscar tarihinde bir ilkti. Hiçbir sinefil sanmıyorum ki bir yönetmenin daha babasının mesleğinden haberdar olsun.

Zhao, henüz sadece üç uzun metrajlı film çekmiş, senaryosunu yazdığı ve yönettiği üçüncü filmi ile de Oscar almıştı, tamamen ayakta alkışlanacak bir başarı; üstelik hem siyaset bilimi hem de film prodüksiyonu eğitimi var.

Sanki her babası zengin olan Oscar ödülü alabilirmiş gibi, bir kadın Oscar aldı diye babasının ekonomisinin görece iyi olması gibi bir sonuca bağladılar.

Oysa Zhao’nun geçmişte yapmak zorunda kaldığı işler arasında emlakçılık, parti organizatörlüğü, barmenlik gibi şeyler de var.

Bir kadını, Oscar dahi almışken nasıl kendi ayakları üzerinde durduğunu açıklamak zorunda bırakmak büyük ahlaksızlık, insanlardan ar etmeleri beklenirdi.

Bu durum birçok meslek grubunda da görülen bir şey. Ödül alan yazarın yayıncılık dünyasından bir erkekle ilişkisi ortaya atılır, Yeşilçam’dan bu yana başrole giden yolun “yönetmenin yatağından geçtiği” söylenir, her başarılı girişimci kadının babasının ya da kocasının serveti sorgulanır.

Toplum kadının kendi zekâsı, çabası, sabrıyla başardığına inanmak istemiyor.

Ataerkil sistem, bununla yüzleşmektense kadının başarısına kulp takmayı tercih ediyor.

Erkeğin kusurlarına rağmen özgüveniyle kolayca var olabildiği patriyarkal düzenin hegemonyasını korumak adına yüz yıllardır sürdürdüğü bir strateji bu.

 

– Çiftlerin ev hallerinde “Imposter Sendromu” nasıl yaşanıyor?

Bununla ilgili bir araştırma okumadım açıkçası. Ancak toplum genelinde kadının eşinden fazla kazanmasının ailedeki huzuru bozacağı genel algısı hep vardır. Bunu söyleyebilmek için bir araştırmaya ihtiyaç dahi yok.

Ataerkil düzen kadının ekonomik olarak hane içinde daha güçlü durumda olmasını tercih etmez. Aile içinde mesleki ve akademik eğitime yapılan yatırım genelde erkek üzerine olur.

Disk-Ar’ın ve pek çok kadın örgütünün raporu gösteriyor ki doğum yapan kadınların yüzde 25’i istihdamdan düşüyor.

İktidarın sürekli aile kavramını yüceltmesi, anneliği kutsaması, ücretsiz kreş yetersizliği, okul öncesi eğitimde politikasızlık, doğum ve süt izni süreleri, tamamı kadını iş yaşamından, ekonomik özgürlüğünden ayırma ve bir erkeğin hegemonyasına mecbur bırakma çabası.

Bugün savunduğumuz İstanbul Sözleşmesi dahi aslında kadının ekonomik özgürlüğünü sağlayabilmesi açısından hayatiydi.

Ev içinde de kadının evi döndürebilmek için harcadığı emek görülmüyor, hiçbir karşılığı yok.

Çocuk iki kişiyle yapılıyor ancak yetiştirme sorumluluğu anneye veriliyor. Anne çalışan kadın olsa bile bakımdan, sağlıktan, okuldan, veli toplantılarından, ödevlerden ve öğretimden sorumlu.

Kadının hem tam zamanlı bir işte çalışması, hem iyi bir anne olması, ailesini düzenli ve sağlıklı beslemesi, ev ekonomisini gözetmesi, evin toplu ve hijyenik olmasını sağlaması; yetmezmiş gibi kendini bırakmadan ilişkideki tutkuyu ve heyecanı yüksek tutmak için eşine ya da partnerine küçük sürprizler yapması, muhafazakar kesimdeyse tam itaati bekleniyor.

Bir insana bunca sorumluluk verip toplumsal yaşamda azıcık yetki sunmak zaten yetersizlik hissini besliyor.

Dolayısıyla hiçbir şeye yetememe hissi çoğu kadında var. Ve başarılı olacakları şey için uğraşmak istediklerinde gerideki yüklerin, sorumlulukların domino gibi dağılacağı endişesi haliyle paçalarından çekiyor.

Kadınların cinsiyet ayırımına karşı protesto yürüyüşü .JPG
Kadınların cinsiyet ayırımına karşı protesto yürüyüşünden bir kare

 

Bakın bu ülkede büyük yüzde, annesini “cefakâr”, “çilekeş”, “sevecen”, “yemeden yediren, içmeyip içiren insan” olarak tanımlar, sonraki sırada da muhakkak meşhur bir yemek adı gelir. “Annemin şu yemeği bir başkadır” diye.

Çoğu insan annesinin zevklerini bilmez, hobilerini, en sevdiği şarkıcıyı, hayallerini, tutkularını ve ukdelerini bilmez.

Filmlerdeki oyuncular kadındır ama anneler, sadece annedir bu toplum için. Her şeyden önce anne…

Bu nasıl bir ezberdir; her insanın nevi şahsına münhasır olduğu düşünülünce?

Çizgiyi aşan kadına ise topyekûn yüklenirler -sanatçı Gülşen‘e yaşatılanlar gibi-, illa muktedir değil, toplum da hemen anneliğinden yargılar, “kocasına layık olup olmamakla” sınava sokar.

Namus dünyanın en saçma kavramı, kadına ait kullanıyorlar ama bir erkeğe zimmetliyorlar. Kimin bu namus belli değil.

Dolayısıyla aile içinde roller genelde, büyük bir oranda eşit değil.

Özetlersek; evlenerek evin, kendisinin ve çocuğun bakımını bir kadına devreden erkek mesleğinde rahatça ilerler.

Kadınsa her gün artan yüküyle sürekli yetersizlik hissiyle boğuşur ve düşünecek dahi zaman bulamazken, evlendiği için, eşinin bir işi olduğu için, evde iyi kötü bir düzen sağlayabildiği için şanslı olduğuna inandırılır.

Bu düzen en çok kadınlara tembihler “şükürcü”lüğü.

– İş yerlerinde veya hayatın farklı alanlarında (spor, okul, kültür-sanat dünyası, basın ve medya) buna dair örnekler vermeniz mümkün mü?

Akademiden, kültür sanat ve iş yaşamından yukarıda örnekler vermiştik.

Spora baktığımızda kadın ligleri ile erkek ligleri arasındaki bütçeleri oranlamanız yetecektir.

Seneler önce tenis sporunda kadın oyuncuların da aynı sayıda seyirciye ulaşmasına rağmen, bire yedi oranında değişen gelir adaletsizliğini ortaya seren Billy Jean King, Wimbledon şampiyonu olan Bobby Riggs ile maça çıkıp kazanmış ve spordaki adaletsizliği bir kez daha ortaya sermişti.

Bir de bunun dışında profesyonel olmak isteyen genç kadınlara “bedeninin bozulacağı (!)” gibi bir baskı olduğunu biliyor muydunuz?

Basket oynayan pek çok kız çocuğunun “çok uzarsa evde kalacağı”yla, futbol oynayanlarınsa “bacak kaslarının beğenilmeyeceği”, yüzme sporuyla uğraşanların “göğüslerinin küçüleceği gibi” söylemlerle yüzleştiğini?..

Hangi erkek bir spor dalında uzmanlaşırken estetik kaygıların sınavına sokuluyor?

Basında ise son hatırladığım MedAr raporuna göre, sahadaki muhabirlerin yüzde 42’si kadınken medyadaki yöneticilerin sadece yüzde 12’si kadındı.

Tabii ki “Imposter Sendromu”nun da katkısı vardır. Diğer mesleklerde olduğu gibi, burada da kadının başarısı birçok “rağmen”le mümkün olabiliyor.

– Bu “rağmen” tutumuyla başa çıkma yolunda geleceğe ilişkin özet bir vizyon sunabilir misiniz?

Bugün kadının başarısı birçok olumsuzluğa rağmen gerçekleşiyor, başarısızlığı ise onca emeğine rağmen.

Hayat “rağmen”lerle yaşanıyor. Her alanda olduğu gibi bunda da öncelikli mücadele örgütlü olandır.

Kadınların örgütlü mücadelesi genel kazanımlarda bir güç olduğu kadar her bir kadını, kendisini makbullük sınavına sokmayacak, mükemmellikle sınamayacak kız kardeşleri ile buluşturduğu için özgürleştirir.

Ayşen Şahin, kadınların protesto hareketinde   .JPG
Ayşen Şahin, kadınların protesto hareketinde

 

Mücadelede de çıtayı toplumsal cinsiyet rolleriyle, muktedirin çizdiği makbul sınırların tam önüne koyarak değil beklentiyi arşa çıkararak kurmalıyız diye düşünüyorum.

Haklı olmak için mağdur, makbul, hatasız olmamıza gerek yok. Hak bir gerçeklik ve herkes için geçerli. Hakkımızı elde etmek için de mükemmel olmamıza gerek yok.

Aysel Gürel’in “Sevgililer Günü’nde ne yapıyorsunuz?” sorusuna 60’lı yaşlarında “mastürbasyon” yanıtını verebildiği dönemlerde daha geniş oyun alanımız vardı. Geceleri ve sokakları istiyorduk.

Kadınlar, gece dışarı çıkma ve sokakta dolaşma  hakkı için de mücalede ediyorlar.  .jpg
Kadınlar, gece dışarı çıkma ve sokakta dolaşma hakkı için de mücalede ediyorlar

 

Şimdi öldürülmemek talebini haykırıyoruz.

Bizim; hayatlarını çembere alan çizgileri aşan, aykırı gitmekten korkmayan, işinde iyi olduğunu bilen, kendini ispat derdine düşmeyen kadınlara da ihtiyacımız var.

Hayattan beklentilerimizi, iktidardan taleplerimizi, hayallerimizin eşiğini yükseltmek gerek.

Kendimize güvenimizi yıkmaya çalışan, emeğimizi sömüren, hayatımızı köleleştiren, şükürcülüğünde boğan bu patriyarkal (ataerkil-erkek egemen-F.B.) düzenin üzerine basıp yürümemiz lazım.

Aslında muazzam bir şey kadın olmak… Vardık, varız, var olacağız.

– Böyle düşünen kadınların sayısının artması dileğiyle, size teşekkür ederiz.

Ayşen Şahin, Bir ödül töreninde-Kaynak-Evrensel .JPG
Ayşen Şahin, bir ödül töreninde / Fotoğraf: Evrensel

 

Ayşen Şahin kimdir?

İzmir Bornova Anadolu Lisesi 1997,  İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 2001 mezunu. Mbsays İletişim Ajansı kurucu ortağı.

2013’ten itibaren Evrensel gazetesinde, ilk sayılarından bu yana Bavul Dergi, İstasyon Dergi ve Rağmen Kitap Dizisinde yazmaya devam ediyor.

Yazar Ayşen Şahin'in bir kitabı.jpg

2016’da yayımlanan ilk kitabı “Lakin İyi Yaşadık” ile Balev Beyaz Yorum Ödülü’ne layık görüldür. İkinci kitabı “Olay Şöyle Oldu” ise 2020’de yayımlandı.

Siyasal İletişimci Ayşen Şahin bir TV programında-Kaynak-KRT kültür TV.jpg
Siyasal İletişimci Ayşen Şahin bir TV programında (KRT kültür TV)

 

Hayat TV’de “Ben Olsaydım”, KRT TV’de Siyasal İletişim Uzmanı Şeyda Taluk ile  “Aslında Ne Dedi?”, Gazeteci Ümit Alan ile “Ne Yaşadık Biz?” programlarından sonra halen KRT TV’de Bengü Şap Babaeker moderatörlüğündeki “Olağan İşler” programında gazeteci Mustafa Hoş, Bahadır Özgür ve Hakkı Özdal ile birlikte yer aldı.

Siyasal iletişim ve pazarlama iletişimi üzerine çalışıyor.

Nisan ve Güney’in annesi.

 

© The Independentturkish