68-71 DÖNEMİNİN ANALİZİ ÜZERİNE ÖN NOTLAR
BABÜR PINAR
Adlandırma, tanımlanan olgunun ne olduğuna ilişkin fikrin ve adlandıran insanın ya da topluluğun kimliği hakkında bilgi verir. 1960 yılından başlayarak 1971’lere kadar uzanan süreci, 68 hareketi olarak adlandırmak; toplumsal sürecin sınıflar çatışmasının görüngüsü olduğu gerçeğinden uzaklaşmaktır. Toplumsal dönemi, toptancı bir adla anmak; küçük burjuvazinin tavrına örnek bir tutumdur. Hareketin sınıf karakterini vurgulamaktan kaçmanın en iyi yolu, onu toptancı bir sıfatla tanımlamaktır. Genel bir ad, toplumsal tarihin bir dönemini kendi yararına kullanmanın yoludur. Örneğin 15-16 haziran işçi eylemlerini adlandırırken “15-16 haziran olayları” demek ayrıdır; 15-16 haziran işçi ayaklanması demek ayrıdır. Her sınıf olgulara ve eylemlere kendi sınıf kimliğiyle bakar ve bakışına uygun olarak ad verir.
Aynı tutum sanat alanında da yapılıyor; Türkiye de sanatçılar, 40 kuşağı, 50 kuşağı, 70 kuşağı olarak adlandırılıyor. Bu toptancı adlandırma; söz konusu dönemlerde, burjuva romantizminin, küçük burjuva nihilizminin, küçük burjuva eleştirel gerçekçiliğinin, karamsar gerçekliğinin ve sosyalist gerçekliğinin, birbirinden ayrı duruşunun üzerini örter. Kuşak altında toplama sanatın doğrudan sınıf savaşının yansıması ve fikri unsuru olduğu gerçeğinin inkarına olanak sağlar. Aynı dönemde hayat bulan sanat akımları arasındaki çelişki ve çatışmanın görmezden gelinmesi gerçekleşir. Yanılsama yaşanır. Küçük burjuvazinin her dönemde ve her alanda uyguladığı, toptancı adlandırma yöntemi, sınıf karakterinin bir yönüdür. Egemen sınıf ve emekçiler arasında sıkışan küçük burjuva ideologlarının, siyasilerinin ve sanatçılarının; sürece damgasını vuran sınıf çatışmasının üzerini örtmek ve sürecin içerisinde kendi rolünü abartmak için başvurduğu araçlardan birisi de, sürecin sınıfsal karakterini gizleyecek argümanları kullanmaktır.
Kuşkusuz 1960- 71 dönemi, Türkiye’de sınıf çatışmasının yoğun yaşandığı toplumsal bir süreçtir. Bu süreç içerisinde emperyalist sermaye ihracına bağlı kapitalist gelişme; burjuvazinin tekelleşmesinin yolunu açarken ve egemenliğini güçlendirirken, iktisadi alanda yer alan küçük burjuvazinin, siyasi ve ideolojik alanda da kendini ifade etmesinin zeminini yarattı. Burjuva parlamenter rejim, sermayenin tekelci gelişmesinin koşullarını güçlendirdiği oranda; tekelci sermaye karşıtı toplumsal güçlerin de siyasi ve ideolojik alanda boy göstermesinin önünü açtı. Tekelci sermaye karşıtı küçük burjuvazinin siyasi alana bu dönemde hızla ve yoğun girmesinin nedeni budur. Kapitalist gelişme süreci, işçi sınıfı ve köy emekçilerinin sömürüsünü yoğunlaştırdığı ölçekte; emekçiler de kendi haklarını savunma fikrine ve pratiğine ulaştılar. Büyük sermaye sahiplerine karşı ayağa kalkan küçük burjuvazi ile işçilerin siyasi alanda zorunlu bir araya gelişi, ideolojik ve siyasi teması sağladı. İşçi sınıfının, İdeolojik ve siyasi deneyimi fazla olan küçük burjuvazin etkisi altına girmesi gerçekleşti. Kapitalist tekelleşmenin küçük burjuvaziyi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmesinin yarattığı öfkenin artması küçük burjuva sosyalizminin ( Kürt ve Türk reformist/devrimci tüm hareketlerin ) filiz vermesini sağladı ve 1970’lerde dünya ölçeğinde gelişen küçük burjuva sosyalist hareketin ideolojik etkisi ile hareket ateşlendi. Türkiye’de küçük burjuva devrimcilerinin, egemen sınıfın “milliyetçi devletçi Kemalist” çizgisini aşamaması; hareketin dünyada aynı dönemde gerçekleşen küçük burjuva sosyalist ve özgürlükçü hareketlerden ayrı bir noktada durmasının nedeni oldu. Küçük burjuva hareketin (devrimci ve reformist) fikri ve pratik anlamda baskın durumu, işçi sınıfı hareketinin devrimci rotaya girmesi önünde bir set oluşturdu. Özellikle küçük burjuva aktivist / sosyalist hareketin 1961 anayasasının sağladığı kısıtlı “özgürlükler” temelinde serpilip gelişmesi, işçi sınıfı hareketinin devrimci rolünün geri plana atılmasında önemli rol oynadı. Burjuva kurum ve partilerinin birbirleriyle çatışmasına ek olarak; küçük burjuva sosyalist akımların (reformist ve radikal) filizlenmesi ve eylemi, emekçilerin sınıf bilincinin kirlenmesini daha da artırdı. Küçük burjuva sosyalist hareketin reformist ve devrimci eyleminin ön planda görünmesi, devrimci komünist hareketin de önünü kesti.
68-71 dönemi, toplumsal sürecin bir evresidir ve bu evreyi toptan tanımlamak yerine; diyalektik materyalist yöntemle analizi yapılmalıdır ve bu süreç içerisinde fikri ve eylemiyle yer alan hareketler ayrı adlandırılarak değerlendirilmelidir. Bu analiz yapıldığı zaman, toplumsal evre içinde, hangi sınıfın neden öne çıkarak, eylemi ve fikriyle sürece damgasını vurduğu anlaşılabilir. Ve eğer adlandırılacaksa bu dönem sınıfların eylemi ve fikrini anlatacak içerikte tanımlanmalıdır. Bu süreçte toplumsal görüntünün baskın unsurunun, küçük burjuva eylemleri olması nedeniyle, hareket; 68-71 küçük burjuva devrimci çıkışı olarak adlandırılabilir. İşçi sınıfının kendisi için eyleminin bu süreçte küçük burjuva devrimci çıkışının gölgesinde kaldığı da bir gerçektir. Dolayısıyla sürece, bir bütün olarak, işçi sınıfının devrimci çıkışının damga vurduğunu kastedecek adlandırmalar yapılamaz.
Küçük burjuva sosyalist hareketi stratejik hedefi ve programı ile işçi sınıfının devrimci sosyalist çizgisinden ayrılır. Küçük burjuvazinin asıl stratejik hedefi küçük burjuva demokrasisidir. Ki, küçük burjuva demokrasisi, burjuva demokrasisinin reddi değil, ileri aşamasıdır. Yani küçük burjuvazi kendine de hayat veren kapitalist düzenin yıkılmasını değil, var olan burjuva sistemin demokratikleşmesi hedefler. Bu hedefe yürümenin silahlı ya da, silahsız oluşu hedefin rengini değiştirmez. Küçük burjuva sosyalizminin önüne hedef olarak koyduğu demokratik cumhuriyet programı, olgun burjuva demokrasisidir. Burjuva iktidarının demokratikleşmesi, burjuva sistemin oturduğu ayakları güçlendirir. Anti- tekelci önlemlerin alınması; kapitalist devlet işletmelerinin özelleştirilmesine karşı durulması; Emperyalizme karşı bağımsızlıkçı duruş; Ulusların kendi kaderini tayin hakkının ideolojik ve pratik tanınması; Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması; Özerk üniversite; Eğitimin üretim için yapılması istemi; burjuva demokrasisi içerisinde elde edilebilir. Eylem programına aldığı sorunların, burjuva demokratik nitelikte olması itibarıyla, küçük burjuva devriminin kapsamı burjuva demokratik cumhuriyet içerisine hapsolur. Stratejik hedefinin küçük burjuva demokrasisi olması yanında; küçük burjuva hareketlerinin bir başka vasfı da genel karakteri konusunda ipuçları verir. Küçük burjuva hareketler, işçi devrimlerinden farklı olarak, genellikle fetişleştirilmiş önderlerin adıyla anılır. Küçük burjuva hareketin, önderinin adıyla anılması kaçınılmaz bir durumdur. Bu küçük burjuvazinin toplumsal harekete” kahramanların” yön verdiğine ve tarihi kahramanların yaptığına ilişkin yargıya sahip olduğunu betimler. Oysa işçi sınıfının devrimci kitle ayaklanmaları kahramanların adıyla değil sınıfın adıyla anılır. Çünkü işçi sınıfı kitlesel kahramanlıkla devrime yürür. Hareketin önderin adıyla anılması, eylem içerisinde parti sorunun öneminin inkar edilmesinin yolunu açar. Küçük burjuva “özgürlükçü demokratlar”, küçük burjuva devrimci hareketin bu zaafından yararlanarak; hareket önderlerini öne çıkarıyorlar ve üyesi olduğu partilerin/örgütlerin adlarını dahi anmayarak, küçük burjuva devrimcilerinin, bireysel eylemi kolektif eylemin önüne koyma tarzından yararlanıyorlar. Küçük burjuva “özgürlükçü” demokratlar, emekçilerin, örgüt fikrinden uzak durmasını sağlamak için ellerinden gelen gayreti göstermeleri anlaşılabilir bir durumdur.
Bir sınıf hareketinin reformist ya da devrimci olması o hareketin sınıf karakterini değiştirmez. Yani aynı stratejik hedefe; devrimci tarzda gitmek ya da reformist ilerleme ile yürümek; bu hareketlerin sınıf vasfının değişmesini sağlamaz. 68-71 tarihleri arasında küçük burjuvazi fikren ve pratik anlamda hem devrimci ve hem de reformist kanadıyla süreçte yer aldı. 12 mart askeri darbesi, yalnızca küçük burjuvazinin devrimci kanadını değil, reformist kanadını da dağıttı. Bugün döneme ilişkin tartışma; gerçekleşen dağılma üzerinden, küçük burjuvazinin iki kanadı arasında yürütülüyor. Bu tartışma da, her iki tarafın ortak özelliği; dönemin öne çıkarılan isimlerinin gölgesi altında bu tartışmayı yürütüyor olmalarıdır. Ama dikkat edilirse her iki tarafında özen gösterdiği, sürecin sınıf mücadelesinin somut görüntüsü olduğunu unutturmaktır. Kendilerini özgürlükçü demokratlar olarak adlandıranlar ( Burjuva demokrasisinin has savunucuları); Amaç edindikleri hedefe varmak için “silaha sarılmanın” gerekli olmadığı iddiasındadırlar. Bu iddialarını da hareketin stratejik hedefi üzerine oturtmaktadırlar. Bu zevat, küçük burjuva devrimci hareketin hedeflediği demokratik cumhuriyet hedefinin aynı zamanda kendi hedefleri olduğunu söylerlerken gerçeği dile getiriyor. Küçük burjuva demokratlar; küçük burjuva devrimci hareketin; komünist hareketlerden etkilenerek devrimci maceraya sürüklendiklerini söylüyorlar ve komünist etiketinden arındırarak harekete sahip çıkmayı önemsiyorlar. Bu tutumlarına dayanak yapmak için, bu baylar, hareketin önderlerinin, küçük burjuva idoller mabedinde yerlerini almasını sağlamak çabasındalar. Kuşkusuz bunu yaparken; işçi sınıfı devriminin, “gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olduğunu” vurgulamaktan geri kalmıyorlar. 12 mart askeri darbesinin küçük burjuva devrimci çıkışına karşı bir hareket olduğuna ilişkin iddia var. Bu sav; toplumsal olguların bir bütün olarak sınıf çatışmasının sonucu olduğu gerçeğinin üzerini örtmek isteyenler tarafından ileri sürülüyor. Bu savın arka planında; “işçi sınıfının toplumsal düzenin biçimlenmesinde esas oyuncu olarak yer almadığı” ve bu nedenle de, işçi sınıfının kendi eseri olacak devrimi gerçekleştirme yeteneğine sahip bir sınıf olmadığına ilişkin yanılsamayı güçlendirme arzusu vardır.
Görülmesi gereken şudur; küçük burjuva reformistlerinin, burjuva parlamenter sistemin şemsiyesi altında, kapitalist rejimin içerisinde konumlanış tarzının kendilerine sağladığı iletişim olanaklarını kullanarak, 68-71 yılları arasında gerçekleşen küçük burjuva devrimci çıkışının önderlerine sahip çıkması; bu unsurlarla aynı stratejik, sınıfsal amaca sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu sahip çıkış konusunda ısrar ve başarı, bu unsurların arasında kan bağı olduğuna ilişkin ipuçları veriyor. Küçük burjuva reformistler ve burjuva demokratlar, küçük burjuva devrimci önderlere sahip çıkarlarken; komünist eylem ve fikirlerden ve işçi sınıfı ayaklanmalarından özenle uzak kalmaları bu kanıyı güçlendirmektedir. Kuşkusuz, burjuva özgürlükçülerinin, küçük burjuva hareketi, devrimci vasfından arındırma çabasına karşı çıkmak gereklidir. Ancak, bu karşı çıkışı gerçekleştirirken, küçük burjuva devrimciliğine, işçi sınıfı devrimciliği vasfı kazandırarak sahiplenmek tavrının oportünizme kaymak olduğu da unutulmamalıdır. Küçük burjuva devrimci hareketinin, işçi sınıfının devrim gücünün ittifakı olabileceği fikri; küçük burjuva devrimciliğini, komünist hareketin öncüsü olarak görmek fikrinden esas itibarıyla ayrılır.
68-71 sürecinde sınıf çatışmasının bir boyutunda ortaya çıkan küçük burjuva devrimciliğini işçi sınıfı devrimciliği ile karıştırmak bilinç yanılsaması yaratmaktır. Bu tutum işçi sınıfının yıkıcı gücü konusunda tereddüt yaratarak, işçi devriminin önüne ideolojik ve siyasi barikatlar kurulmasını kolaylaştırır. Doğrusu bu dönemin önderleri kahramandırlar ve devrimcidirler. Ama onlar gerçek anlamıyla, küçük burjuva demokrasisinin tutarlı savaşçılarıdır. İşçi sınıfının kitlesel devrimci gücünden ve yeni bir dünyayı kuracak yeteneğinden kuşku duyan küçük burjuvazinin, ayakta kalmak ve içerisine düştüğü karamsarlıktan çıkmak ve vicdanını rahatlatmak için bu kahramanlara sahip çıkması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, siyasi gerici düzene kafa tutma cesareti, işçi sınıfının devrimciliği konusunda kafa karışıklığına neden oluyorsa; bu duruma karşı çıkmamak, “kahramanlar” üzerinden siyasi rant elde etme bezirganlığına evet demektir. Şu durumu açıkça ifade etmek gerekir; Dönemin küçük burjuva önderlerinin gerçekleştirdikleri eylemin takipçisi ve savunucusu olduğunu iddia eden siyasilerin ve ideologların; bu önderlerin fikri takipçisi ve şakşakçısı olmaktan öte, pratik olarak da onları izlemeleri gerekir. Bu konuda tutarlılık göstermeyenlerin, bu kahramanların ölüleri üzerinden rant sağladıkları açıktır. Çünkü söylemde, küçük burjuva devrimciliğinin övgüsünü yapan çoğu siyasi birey ve grubun; pratik olarak küçük burjuva reformistlerinden farklı türde bir eylemlilik içerisinde oldukları söylenemez. Fikri olarak; “küçük burjuva devrimci eylemcilerin takipçisi oldukları iddiasındaki” örgütler, özgürlükçü demokratlardan ayrılmıyorlar. Bu baylarda; en fazla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını, 301. maddenin kaldırılmasını, üniversitelerin özerk yapıya kavuşturulmasını, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanmasını, üretim için eğitim yapılmasını, işçilerin yaşam standardını sağlayacak önlemler alınmasını (vb.) istiyorlar. Bu taktik hedefler burjuva demokratik cumhuriyette sağlanabilir şeylerdir. Ancak küçük burjuva siyasilerinin bir kısmının, aynı zamanda, işçi sınıfının devriminin örgütlenmesi ve kapitalist sistemin tüm kurumlarıyla yıkılmasının tarihsel bir zorunluluk olduğu fikrini söylemlerinin süsü yapması, onların küçük burjuva devrimcisi olmalarının üzerini kapatamıyor. Çünkü bu siyasiler, ideologlar, işçi sınıfının içerisinde yer alacağı devrimin tarihsel zorunluluk olduğundan bahsederlerken; işçi sınıfının devrimi yönetme yeteneğinden söz etmekten uzak duruyorlar. İşçi sınıfı devriminin, ancak küçük burjuva devrimcilerinin kahramanca giriştikleri savaşla ve önderliği altında gerçekleşebileceğine ilişkin kuruntularından kurtulamıyorlar. Eğer sınıf çatışmasının ifadesi olan süreçte; var olan siyasi gericiliğe kafa tutmak ve silahlı mücadele vermek, devrimci sosyalizmin göstergesi olsaydı; İslami şeriat düzeni kurmak hedefiyle savaşan militanların da devrimci sayılması gerekirdi. Bu örnekleme çoğu insana acıtıcı gelebilir; ama unutmamak gerekir ki, gerçekleri açıklamak her şeye rağmen bir zorunluluktur.
Komünistlerin, bireysel kahramanların cazibesinin yarattığı potansiyelin örgütlenmesine değil; işçi sınıfının yıkıcı gücünün örgütlenmesinin önünü açacak ideolojik argümanlara ve örgüt formuna gereksinimi var. Kahramanlar sınıf savaşının ürünüdür ancak her kutsal fenomen ezilenlerin devrimci gücünü zayıflatır. Eylemini kahramanlara borçlu olduğunu sanan bir halk kendi tarihsel yıkıcı ve kurucu gücüne inancı konusunda yanılsama yaşar. Bu yanılsama burjuvazi tarafından gerçekleştirilen siyasi ideolojik bombardımanın yarattığı bilinç yanılsamasını güçlendirir. Egemen sınıf ideologları tarafından; “sen bir hiçsin” yargısıyla, kendi sınıf gücüne inancı sarsılan emekçiler; toplumsal devrimlerin; kahramanların savaş sahnesinde yer alması ile gerçekleştiği kanısını güçlendiren argümanlar nedeniyle kendi sınıf gücüne inançlarını yitirirler. İşçiler, kendisi için sınıf olarak örgütlenmiş gücüyle, toplumsal devrimin olmazsa olmazı olduğu gerçekliğinden uzaklaşırlar. Kahramanların tarihi yazdığı fikri, emekçilerin devrimci savaşın “dışında”, “izleyen” ya da en fazlasıyla “kahramanların arkasından yürüyen” olma durumunu kanıksamasını sağlar. Devrimci savaşın izleyeni olmak; devrimi kendisi dışında bir eylemlilik durumu olarak görmek, devrimci eyleme yabancılaşmayı beraberinde getirir. “Devrimcilerin izleyicisi” durumunda olan emekçiler; içselleştiremediği eylemi ve fikri izlemekten kolayca vazgeçebilir de.
Devrimci sosyalizm sürecinde işçi sınıfı; egemen sınıf kahramanlarının otoriteyi güçlendirici hegemonyasından ve hareketin önüne geçirilmek istenen küçük burjuva idollerin yabancılaştırıcı etkisinden kurtulmalıdır. İşçi sınıfının komün yürüyüşünde kahramanlar ve tanrılar toplumun yazgısını belirlemez. Proletarya sınıf olarak devriminin yazgısını da kendi elinde bulundurmakla yükümlüdür. İşçi sınıfı bu bilinci kazanmaya yetenekli sınıftır. Küçük burjuva devrimcilerinin en çok ürktükleri durum “tarihin kendilerine yüklediği önderlik ve kahramanlık” rütbesinden yoksunluktur. Tarihin kahramanlar tarafından yapıldığına ilişkin kanının yaygın olduğu toplumlarda; burjuva ve küçük burjuva önderlerin “kutsal iradesi” zorunlu ihtiyaç olarak kabul edilir. Küçük burjuvazi, kendi kahramanlarını fetişleştirirken; bilinçaltında yer eden ve tavırlarını biçimlendiren esas fikir; sürece katılma gerekçeleri olan, “halka önderlik etmek ve toplumun yolunu açmak” payesinden mahrum kalmamaktır. İdoller, fetiş olmalarını, büyük ölçüde yaşayanların ideolojik ve siyasi ihtiyaçlarına karşılık gelen efsane yaratısına borçludurlar.
BABÜR PINAR
Haziran-2008
Devrimci Demokrasi Gazetesi Sayı:134