Untitled Document
|
|
| |
| :: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE FORUMU |
| |
|
|
| :: DUYURU |
| |
|
|
|
|
|
|
|
TOTEM, TABU, MUSTAFA KEMAL VE ATATÜRKÇÜLÜK*
Mete K. KAYNAR
GİRİŞ
Ne mucize ne efsun
Ne örümcek ne yosun
Kabe Arabın olsun
Çankaya yeter bize
Kemalettin Kamu
Bu yazı ne Atatürkçük/Kemalizm ile ne de Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı ve onun Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda oynadığı rolle ilgilidir. Bu nedenle Kemalizm’in içeriği, onun mevcut siyasal sistem içerisinde hala uygulanabilir olup olmadığı veya Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk siyasal hayatındaki önemi vb. ile ilgili herhangi bir fikir beyan etme iddiasında değildir. Bu çalışma, aksine, Mustafa Kemal ve Kemalizm imgelerinin algılanışıyla ilgilenmekte, Mustafa Kemal’in ve Kemalizm’in nasıl bir “totem/baba”, bir tabu/yasak/kutsal haline geldiği/getirildiği ve bunun nedenleri üzerinde durmayı hedeflemektedir. Bir başka açıdan belirtmek gerekirse bu çalışma, olan değil, yaratılan, kurgulanan, tasavvur ve tahayyül edilen Mustafa Kemal ve Kemalizm’i konu edinmekte, Atatürk’ün nasıl –tıpkı Ş. Süreyya Aydemir ünlü biyografisindeki gibi- “tek”, “yalnız”, “münferit” ama doğaüstü, tanrısal bir güç haline getirildiği ile ilgili örnekler sunmaya, bu totemleştirme ve tabulaştırmanın nedenlerini sorgulamaya çalışmaktadır.
Bu amaçla ilk başta totem ve tabu kavramları ile ilgilenilecek, ardından, Mustafa Kemal ve Kemalizm’in Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze nasıl bir totem ve tabu haline getirildiğine ilişkin örneklere yer verilecek, son bölümde ise bu tabulaştırmanın nedenleri ve süreçleri tartışılmaya çalışılacaktır.
TOTEM VE TABU
Bakışların inanmayanı ezerdi,
Sağ kolun bir orağa benzerdi:
Başlardı yurt tarlasında,fikrin ve hissin hasadı
Cümlelerin, ya örsden kalkardı,
Ya çıkardı kından.
...
Tam sustuğun an kıyamet,
Tam konuştuğun anlarsa Mahşerdi:
Rab, gökte “Dinleyin” derdi meleklerine
Behçet Kemal Çağlar (Nöbetçi Millet)
Freud(1984:13) totemi, grubun bütünüyle özel bir ilişki içindeki kutsal simge olarak tanımlamaktadır. Totem, Wundt(1933)’un da belirttiği gibi, her şeyden önce içinde yer aldığı grubun atasıdır; sonra da onun koruyucu ruhu, iyilik yapıcısı. Totem gruba kehanetlerini bildirir, evlatlarını tanır ve koruma altına alır. Totem, hem topluluğun adı, hem de soyadıdır ve bu haliyle mitolojik bir anlam taşır. Yine tam da bu nedenle totemler, seremonik birer tapınma öğesidirler.
Totem, yine Freud (1984:145)’tan öğrendiğimize göre, hem dinsel, hem de toplumsal bir sistem özelliği taşır. Bir din olarak totemizm, insanla totemi arasındaki saygı ve itibar ilişkilerini; toplumsal bir sistem olarak ise, toplumun üyeleri arasındaki karşılıklı yükümlülüklerle, diğer toplumlar, klanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Levi-Strauss (1996:124) da totemizmin bu özelliğini vurgular: Totemizm olarak adlandırılan şey “…basit dil çerçevesini aşar; göstergeler arasında bağdaşım ve bağdaşmazlık kuralları koymakla yetinmez; aynı zamanda bir aktöre kurarak kimi davranışları buyurur, kimi davranışları yasaklar”.
Darwin’de ise totem, bütün dişileri kendine saklayan ve oğuları büyüdükçe onları klandan kovan baba figürüyle ilişkilendirilir. Darwin’in tartıştığı şekliyle bu baba, kadınlarıyla beraber olmalarına izin vermediği oğulları tarafından iktidardan uzaklaştırılmış ve öldürülmüştür. Babalarını öldüren oğullar, babalarının yerine ikame ettikleri- simgeleştirdikleri- totemin öldürülmesini, ona saygısızlık edilmesini ve klan içi cinsel ilişkiyi yasaklayarak kendi yaptıkları bu işi lanetlemiş; böylesi bir suçun tekrar işlenmesini önlemişlerdir. Böylece, babanın öldürülmesinin yarattığı suçluluk duygusu ile totemizmin ilk temel tabusu da doğmuş olur. Nitekim tabunun, toteme ilişkin yasak ve sınırlamalar şeklinde tanımlanması da buradan kaynaklanmaktadır. Tabu, bir yönüyle, bir suça; o suçun tabulaştırılarak toplum içinde tekrar işlenmesinin önüne geçilmesine dayanmaktadır: Freud(1984:54)’tan yararlanarak söylemek gerekirse, örneğin tecavüzün suç olması, tecavüz suç olmadığında toplumun diğer bireylerinin mütecavizle aynı suçu işleme eğiliminde olmasıyla yakından ilgilidir.
Tabu sadece, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, “suç”a, “tehlikeli”ye ve “kaçınılması gereken”e indirgenerek ele alınamaz. Kutsallık da tabunun önemli bileşenlerinden birini oluşturur. İster kaçınılması gereken ve tehlikeli olarak tanımlansın, isterse de kutsal, tabu, insanlığın yazılı olmayan en eski kuralı olarak bir yasaklamaya, bu yasağın etrafında örülmüş, yapılması ve yapılmaması gereken davranışlar, ritüeller bütününü kapsayan bir kurallar dizgesine referans verir.
Tabu yasakları, hiç bir somut nedene dayanmazlar ve işin ilginci tabunun ifade ettiği yasakların somut, belirgin, tanımlı işlevleri de yoktur. Bu haliye tabularımız, ahlaksal ve dinsel yasaklardan ayrılırlar; tabular, tıpkı Kant’ın kategorik emperatifleri gibi duyularımızla algıladığımız dünyadan edindiğimiz şeylerin ötesinden kaynaklanırlar.
Kant’a göre doğal bir varlık olarak insan heteronomdur; bir diğer deyişle, kendisi dışındaki nedenler tarafından belirlenmiştir. İnsan ancak kendi koyduğu bir yasa altında, yani irade sahibi bir kişi olarak faaliyette bulunduğunda özgür olabilir. Eylemlerimizi, özgür irademizle kendi kendimize koyduğumuz bir emperatife dayamayı deneriz. Ancak bu emperatif -temel buyruk- bu koşullardan bağımsız, yani koşulsuz, kategorik bir geçerliliğe tekâbul eder. Özetle bu yasa, koşulsuz bir buyruk, kategorik bir emperatiftir. Bu yasayı kategorik haline getiren şey, onun hiçbir doğal nedene dayanmaması; onu buyurucu, imperatif kılan ise, eylemi yönlendiren bir yasa (ama özgürce kendimize koyduğumuz bir yasa) olmamasıdır. Bu yasa, her tür belirlenimden sıyrılmış salt formel bir yasa olmak zorundadır. Tabularımız da tıpkı Kant’ın emperatifleri gibi doğal bir nedenden türemez; eylemlerimizden, fenomenler dünyasından yola çıkarak tanımlanamazlar. Bir başka deyişle tabuların nedensiz yasaklara dayanması, onların gerçekten hiçbir nedene sahip olmamalarından değil, tıpkı emperatifler gibi, nedenlerini doğadan, duyumlardan almamalarından kaynaklanmaktadır . Tabular, tam da bu nedenle, toplumların kendi kendilerine boyun eğdikleri kısıtlamalar, sınırlamalar şeklinde ortaya çıkarlar. Toplumlar bu sınırlamalara, bu sınırlamaların, yasakların nedenlerini hiç tartışmadan uyarlar ve zaten bu sınırlamaların nedenlerinden de habersizdirler.
Freud(1984:39) ile devam edecek olursak, totem dolayımı ile konulan tabu yasakları bazı durumlarda akla mantığa uygun sınırlamalar getirseler dahi, koydukları yasaklar bir çok durumda tamamen anlaşılamazdır; çünkü bu yasaklar genellikle değersiz bir takım ayrıntılarla ilgili ve çoğu zaman da seremonik niteliktedirler. Bu özellikleriyle tabu yasakları bir yandan bireylerin yapma eğilimde oldukları davranışları kapsarlar, diğer yandan ise o davranışı yapmaktan kaçınma dürtüsü, onu gerçekleştirme eğiliminden çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkar. Yasağın neden çiğnenmemesi gerektiğinin akla uygun bir açıklaması yoktur. Lakin bu yasağın çiğnenmesi güçlü bir toplumsal cezayı ve feragati de beraberinde getirir. Bir diğer ifade ile insanlar bu yasakları çiğnemekten mutlu olacakken, tabu yasakları nedeniyle bunu yapmaktan korkarlar ve korkuları isteklerinden büyüktür (Rox, 1968:163) .
Tabu ve totem sadece ilkel toplumlarda kalmış, bir hayvan, ya da bitki totemine ilişkin bir tapınmaya ve onun etrafında tanımlanan tabulara indirgenemez. Freud(1984:9)’un da belirttiği gibi totem(izm), modern toplumlarda ilkel toplumlarda var olduğu şekliyle yer almaz, fakat dinsel ya da sosyal kurumlar içinde şekil değiştirmiş, bu kurumlar içinde erimiş halde bulunur. Aynı şey tabular için de geçerlidir. Nitekim dinin toplum içindeki rolünü tanımlamaya çalışan Durkheim da benzer sebeplerle Elementary Forms of Religious Life (1961)’datotem kavramı ile ilgilenir. Durkheim’e göre din dünyayı iki temel parçaya böler: Mukaddes (sacret) ve cismanî (profane). Mukaddes kavramı, ilahî (divine) kavramı ile aynı anlama sahip değildir. Mukaddes olan sadece Tanrı vb. değil, aynı zamanda ağaçlar, kayalar, bir bez parçası, ya da herhangi bir şey de olabilir. Neyin mukaddes olarak kabul edilebileceği, bir şekilde onun ilahîliği ile de ilgilidir. Bir şeyin yasaklamaya konu olması, cismanî olarak tanımlanabilecek bir şeyi radikal bir şekilde diğerlerinden ayırarak onu mukaddes haline getirir (Durkheim, 1961:165). Avustralya yerlilerinin totemik birliğini sağlayan totem amblemi üzerinde duran Durkheim (1961:112-117) totemik amblemin, neyin mukaddes neyin cismanî olduğunun belirlenmesinde önemli bir işlevi olduğunu belirtmektedir. Durkheim’in aslında ilgilendiği, toplumu nelerin bir arada tuttuğu sorusudur ve ona göre totemizm, toplumsal dinin gözle görülebilir temsilcisidir. Daha da önemlisi totemizm, Durkheim(1961:183)’a göre, kamusal (public) bir kurumdur. Totem kolektiviteyi cisimleştirir ve dinin asıl objesini oluşturur. Durkheim’in kelimeleri ile söylemek gerekirse “Klan üyelerinin taptığı şey ne hayvan, ne bitki, ne insan, ne damga, ne de armadır. Belki bunların hepsinde bulunan, ama hiç birine karışmayan adsız kişiliksiz bir güçtür. Bu gücü kimse bütünüyle edinemez. Bu güç, özel şeylerden de bağımsızdır. Bireyden önce varolduğu gibi bireyden sonra da sürecektir. İşte, totem dininin taptığı Tanrı da bu güçtür” (Durkheim, 1961:183-184). Totem, bu kişiliksiz ve madde dışı gücün çeşitli varlıkların içine girmiş maddi biçimidir ve bu yüzden de totem bir mabuda dönüşür. Kabilenin üyelerine göre totem onların yüce atasıdır. Dinsel tapma, toplumsal tapmadan ibarettir. Her kabile, diğer kabilelerden bağımsız ve müşahhas olmaya ihtiyaç duymaktadır. Totem bunların her ikisini birden yerine getirmektedir. İlkel dönemde kişileşmiş bir üstün güç yoktu. Tersine, toteme tapma, hayvana, bitkiye, eşyaya yayılmış, biçimi olmayan, bulanık bir güç halindeydi. İşte dinlerdeki kişileşmiş güçler de hep bu yaygın ve bulanık mana gücünden çıkıyordu.
Freud ve Frazer’in kral/hükümdar tabusu ile ilgili düşünceleri de Durkheim’in din ve toplum arasındaki görüşlerini ve hükümdarın (kişiselleşmiş gücün) manasına verdiği rolü çağrıştırır. Freud (1984:64) toplumların şefleri, kralları ve rahipleri karşısındaki tavırlarının birbirine karşıt olmaktan çok birbirini tamamlayan iki temel ilke tarafından belirlendiğini belirtmektedir: Hükümdarı korumak ve ondan korunmak. Grup üyeleri bir yandan hükümdar ile temasa, ilişkiye, irtibata geçmemek; irtibata geçmek zorunda kaldıkları durumlarda da özel bir takım ritüller ve seremoniler aracılığıyla ya da belirli bir jargon kullanarak hükümdarın manasından, yani totemin, sahip olduğu gizli ve kutsal güçten korunmak zorundadırlar (Roy, 1969:91-92). Bunun hükümdarlar gibi son derece “tehlikeli” bir kimseyi, başkalarından, sıradan insanlardan ayırmak, hükümdarı sıradanlar için erişilmezleştirilen duvarlarla çevirmek ihtiyacından kaynaklandığı kuşkusuzdur.
Hükümdar tabusunun bir ayağı, hükümdar ve onun manasından korunmak ise, öteki ayağıda hükümdarı korumaktır. Hükümdar, totem korunmalıdır; çünkü sadece onun sahip olduğu mana sayesinde toplum birliği korunur, sosyal hayat onun sayesinde düzenlenir. Hükümdarın korunması bir anlamda, hükümdar tabusunun tabuluğunun garanti altına alınmasının da yoludur. Tabunun yıkılması aynı zamanda toplum birliğinin yıkılması anlamına da gelecektir. Bu, hükümdara, aynı zamanda, toplum için yaşama görevi de yükler. Hükümdar, manasını kullanarak koruma, kollama, düzenleme görevini yerine getirmediğinde kovulur ve yerine yeni bir hükümdar getirilir.
Özetleyecek olursak, en genel tanımıyla Totem, grubu bir arada tutan ve kendisine bir mana, bir gizil güç atfedilen simgedir. Tabu ise toteme ilişkin yasakları, ritüleleri, seromonileri ve totem etrafında örülen toplumsal bir sistemi ifade eder. Tabu, bir totemle alakalı olarak ortaya çıkmak zorunda değildir. Ama totemizm kendi içinde bir tabulaştırmayı barındırır. Toteme ilişkin bir ayrıntının daha altını çizmek gerekmektedir. Totemin sahip olduğu mana, gerçekte onun kendinde var olan değil, dışarıdan ona yüklenen bir özelliğidir. Totemi tabu ile birlikte ele almamızı kolaylaştıran da totemin bu özelliğidir. Totemin sistemi bir arada tutan, onu koruyan kollayan, ona yol gösteren gücünün sürekli kılınması ve kuşaklardan kuşaklara aktarılması tabular ile gerçekleştirilir. Bu açıdan, tabunun ifade ettiği yasakların da herhangi bir pratik nedenden türemeyip, Kant’ın emperatifleri gibi nedensiz olduklarını da bir kez daha vurgulamak yerinde olacaktır.
Son, fakat oldukça önemli bir noktayı daha belirtmekte fayda var. Her ne kadar totem ve tabu ile ilgili çalışmalar salt ilkel toplumlarla ilgili bir tartışmaya indirgenemese, modern toplumlar içinde de hala tabulardan ve totemlerden bahsetmek mümkün olsa da, bu, totem ve tabu ile ilgili tartışmaların, bizi bir şekilde toplumların primitif halleri ile ilgili bir tartışmaya doğru götürmekte olduğu gerçeğini görmezden gelmemize neden değildir. Bu nedenle bu çalışmada totem ve tabu tartışmaları, antropolojik değer, önem ve anlamları dışında ele alınmaya, bir simge olarak Mustafa Kemal’i ve Kemalizm’i anlayabilmek için bir kavramsal araç olarak kullanılmaya gayret edilecektir. Bir başka ifade ile bu çalışmada totem ve tabu kavramları ile Mustafa Kemal ve Kemalizm arasında kurulmaya çalışılan ilişki kategorik değil, analojiktir ve bunun dışında hiç bir anlam taşımamaktadır.
TABULAŞTIRMA, TOTEMLEŞTİRME
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi
Her zaman ırkıma büyük baş Atam
Tanrılaş gönlümde Tanrılaş Atam
Nurettin Artam
Yukarı Gündeş Köyü Atatürk Gölgesi, Gömeç Ayvalık Karayolu Atatürk Kayaları ve Cizre İlçesi Atatürk Burnu
Atatürk'ün silueti olduğuna inanılan gölge, her yılın 15 Haziran–15 Temmuz tarihleri arasında 17.55-18.10 saatlerinde Ardahan İli'ne bağlı Damal İlçesi Yukarı Gündeş Köyü sınırları içindeki Karadağ sırtlarına düşmekte ve bu tabiât olayı 1996 yılından bu yana Atatürk'ün İzinde, Gölgesinde Damal Şenlikleri adı altında kutlanmaktadır. Karadağ sırtlarına düşen Atatürk gölgesi ilk kez 1954 yılında çoban Adıgüzel Kırmızı tarafından farkedilir; silüetin, 1975 yılında Erdoğan Kumru tarafından çekilen fotoğrafları Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilir. Kumru, 1988 yılında bir gazetenin amatör fotoğrafçılık dalında düzenlediği yarışmanın birincilik ödülünü de kazanır bu fotoğrafıyla.
Damal Şenlikleri 2003 yılında da düzenlenir. Şenliklere halkın yanı sıra dönemin Ardahan Valisi Mustafa Yiğit, 22. Dönem CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve AKP Ardahan Milletvekili Kenan Altun, Tuğgeneral Naci Bayram Kırpınar, dönemin Kaymakamı Yücel Gemici ve Belediye Başkanı Gülcemal Fidan da katılırlar. Şenliklerin başladığı yerde ve tam da Atatürk siluetinin Karadağ sırtlarına düşmeye başladığı saatlerde bir çoban da yörede hayvanlarını otlatmaktadır ve çobanın otlattığı bu hayvanlar, Karadağ sırtlarında beliren Atatürk silueti üzerinden geçerler. Bu olay devlet erkânını çok kızdırır ve çobanın Atatürk’ün gölgesi üzerinden hayvanlarını geçirmesi, Atatürk’e bir hakaret, vatana bir ihanet olarak yorumlanır. CHP Milletvekili Öğüt de bu olayı TBMM’ye taşır. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun cevaplaması isteğiyle TBMM Başkanlığı’na sunduğu Yazılı Soru Önergesi’nde Öğüt, “Dünyada eşi benzeri olmayan bu canlı tablo”nun, “tabiatın Atatürk'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne verdiği bir mükâfat” olduğunu belirtir; “Bu mükâfatı koruma, gözetme”nin, “her Türk vatandaşının olduğu kadar bölgenin yetkili amirlerinin de en önemli görevi” olduğunun altını çizer ve soru önergesi aracılıyla İçişleri Bakanı’ndan bu konuda hassas davranmayan yöneticiler hakkında bir soruşturma açıp açmayacağını sorar.
Ensar Öğüt sadece Soru Önergesi vermekle yetinmez, 54 arkadaşı ile birlikte bir Kanun Teklifi hazırlayarak TBMM’ye sunar ve bölgenin Milli Park haline getirilmesini önerir . Siluetin belirdiği bölgede hayvan otlatılmasına izin verilmesini ihanet olarak değerlendiren Öğüt, konu ile ilgili olarak basına şunları söyler: “Böyle rezalet olamaz. Bu dağda hayvan otlatılması büyük terbiyesizlik. Bugüne kadar bu mucizenin çıktığı Karadağ neden koruma altına alınmamış. Ama ben 56 arkadaşımla birlikte Meclis’e bu bölgenin Milli Park olarak ilan edilmesi için kanun teklifi verdim. Şimdi bu kararın kısa sürede çıkmasını diliyoruz. Çünkü buradan geçen hayvan sürüleri zamanla siluetin çıktığı alanı yok edecek ve bu mucizeyi bir daha göremeyeceğiz” (Hürriyet, 01.07. 2003).
Oysa Öğüt’ün bu tabiat harikasının yok olması konusundaki endişeleri boşunadır. Çünkü bölge zaten Kültür ve Turizm Bakanlığı Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 21.09.1995 Tarih ve 709 Sayılı Kararı ile doğal sit alanı ilan edilmiştir. Bölge sadece sit alanı ilan edilmekle kalmamış, bu tabiat olayının layıkıyla seyrini mümkün kılabilmek için bir “izleme seyir sahası”nın yapılmasına da karar verilmiştir. Ardahan İl Turizm Müdürlüğü, bu izleme sahasının yapılabilmesi için 25.01.2001 tarihinde Devlet Bakanlığı Tanıtma Fonu’na başvurarak ödenek talep etmiş, sahanın yapım çalışmalarına o tarihten sonra başlanmıştır .
Damal’daki Atatürk gölgesi, ülkemizdeki Atatürk ile ilgili tek doğa olayı değildir. Ayvalık-Edremit karayolu üzerinde yer alan Atatürk Kayaları da bu konuda bir diğer örnek olarak verilebilir. Damal’dakinin tersine buradaki Atatürk silueti kayalara nakşolmuş halde izleyicilerini beklemektedir. Gömeç İlçesi’nin arka kısmında yer alan yüksek dağların üzerinde yer alan bu doğa şeklinin en iyi şekilde seyredilebileceği noktaya Gömeç Belediyesi, Atatürk Kayaları İzleme Noktası inşa etmiş, burayı ışıklandırmış ve bir de kafeterya inşa etmiştir. Atatürk Kayaları, Gömeç Belediyesi’nin ambleminde de yer almaktadır.
Damal ve Gömeç'tekine benzer bir diğer doğa olayı da Şırnak İli, Cizre İlçesi sınırlarındaki Cudi dağında yer almaktadır. Cudi dağındaki Kaşik Boğazı ya da İkizce mevkilerinden Cudi'ye bakıldığında Atatürk Burnu adı verilen bu tepe ve bu tepede de Mustafa Kemal Atatürk yüzü silüet olarak görülebilmektedir. Bölgenin askeri harekât alanı içinde yer almasından olacak, burası henüz “politik turizme” açılmamıştır.
Madame Tussaud Mumya Müzesindeki Atatürk Mumyası'nın Heybeti
Madame Tussaud mumya müzesi, dünya üzerindeki ünlü insanların bire bir mumyalarının yapıldığı ve teşhir edildiği bir müzedir. Müzenin merkezi Londra’da Marlybone Road ile Baker caddesinin kesiştiği kavşakta bulunmaktadır. Bu müzenin ayrıca Amsterdam, Las Vegas, Shangay, Hong Kong ve Washington DC gibi şehirler de şubeleri bulunmaktadır.
Müzenin özelliği, sergilediği mumyaların, temsil ettiği gerçek kişilerin tüm fiziksel özelliklerini bire bir taşımasıdır. Hatta mumyaların üzerindeki elbiseler de ya o kişiye aittir ya da gerçeğine bire bir uygun olarak yeniden üretilmiştir. Müzede Mustafa Kemal Atatürk'ün de balmumundan bir tasviri yer almaktadır. Fakat müzede sergilenen Atatürk mumyasının fiziksel özellikleri ciddi bir tartışma konusu olmuş; ününü, her bir mumyasını gerçeğinin bire bir kopyası olarak üretmesinden alan müzedeki Atatürk heykelinin Atatürk’ün gerçek karizmasını, ihtişamını, ışığını yansıtmayan ebatlarda olduğu birçok kez dile getirilmiştir. Hatta bu tartışmalara ünlü isimlerde katılmış, bir çoğu gazetelerde düşüncelerini açıklamayı tercih etmiştir. Zülfü Livaneli de bu isimlerden birisidir. Livaneli, Vatan Gazetesi'ndeki (07.12.2002) köşe yazısında müzedeki Atatürk’ün heykelinin bir türlü doğru dürüst yapılamadığını, bunun nedeninse müze yetkililerinin kafalarındaki ön yargılar olduğunu dile getirmiştir. Çünkü Avrupalılara göre “Mustafa Kemal adlı bir Türk beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olamaz. Bu yüzden Atatürk'ü bazen Pakistanlıya, bazen Hintliye benzetmek için uğraşır dururlar”.
Madame Tussaud müzesindeki Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının kafasında yaratılan Atatürk’e göre daha ufak tefek tasvir edilmesi sadece Zülfü Livaneli’yi değil, Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına’yı da rahatsız etmiştir. Hatta eski heykelin, daha karizmatik bir Atatürk mumyası ile değiştirilmesi düşüncesi de ona aittir.
Gittikçe artan daha karizmatik bir Atatürk mumyası talepleri karşısında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, 2004 yılında müze yetkilileri ile temasa geçerek yeni bir mumyanın yapılmasının masraflarını karşılamayı önerir. Anıtkabir Komutanlığı’nın da teknik ve malzeme desteği sayesinde yeni, heybetli ve karizmatik bir Atatürk mumyası 10 Kasım 2005 tarihinde müzedeki yerini alır. Mustafa Koç, yeni mumyanın yerleştirilmesini müteakip yapılan törende “Tüm dünyanın Cumhuriyetimizin kurucusu Atamızı, her birimizin aklında ve kalbinde taşıdığı biçimde, yani gerçek hatlarıyla tanımasını” istediklerini ifade etmiştir. Yine Koç'un ifadesine göre, konunun Türk kamuoyunda yarattığı hassasiyet ve bazı değerli büyüklerin onları cesaretlendirmesi, holdingi harekete geçirmiştir. Mustafa Koç, heykelin yapım sürecini de şöyle özetlemektedir: “Müze adına heykeli yapacak ekip Türkiye’ye geldi. Yapılacak olan eserin Ulu Önder Atatürk’ün hem görsel heybetini, yakışıklılığını, hem de karizmasını, ışığını yansıtabilmesi için pek çok görsel, yazılı materyal kendilerine sunuldu. Araştırmanın sonucunda elde edilen verilerle yeni balmumu heykel yapıldı.” (Hürriyet, 11.10.2005)
Peki Madame Tussaud müzesi yetkilileri, neden Türklerin kafasındaki Atatürk’ü yapmayı becerememişlerdi. Ya da şöyle soralım. Bizlerin kafasındaki Atatürk nasıldı: Bu soruya Yakup Kadri Karaosmanoğlu Ergenekon (1981)’da şöyle cevap veriyor: “...orta boylu zayıf bir zattır. Gazetelerde gördüğünüz resimlerden hiç birine benzemiyor. Kendisi bu resimlerin hepsinden daha sevimli, daha canlı, daha müstesna bir simadır. Yüzü renk ve hudut itibariyle bir tunç parçası üzerine oyulmuş eski bir madalyonu andırır. Elmacık kemikleri çıkık, ağız kemikleri kuvvetli ve alnı serttir. Bu yüzden heyeti-i umumiyesinde çok zahmet görmüş, çok uğraşmış, çok düşünmüş kimselerin çehresindeki ifade var; fakat hiç bir yorgunluk emaresi gözükmemek şartıyle...Kısık ve sıcak bir sesle konuşuyor, mavi gözleri muammalı nazarlara bakıyor, vücudunun kımıldanışları genç bir parsın kımıldanışları gibi”.
Halide Edip de Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962:119–120)’nda Mustafa Kemal’in fiziksel özelliklerinden şöyle bahseder: “Trenin kapısı açılınca, Mustafa Kemal Paşa yaklaştı. Bana merdivenlerden inerken yardım etti. Bu elin çevik hareketi ve kudreti, bana Mehmet Çavuş’la milli mücadelenin, yolda arkadaşlık etmiş olduğum şahsiyetlerini hatırlattı. Fakat bu kudretli el şekil itibariyle ötekilerden bambaşkaydı. Anadoluluların elleri umumiyetle kocaman, geniş ve zalimlerin gırtlağından yakalamaya kaadir görünür; Mustafa Kemal’in gergin derili, uzun parmaklı eli, Türk’ün bütün hususiyetleriyle birlikte aynı zamanda hakim bir vasfa sahipti”
Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya (2004)’sında da onun kişisel özelliklerinden ve dış görünüşünden bahsedilir. Atay (2004:553), Mustafa Kemal’in giyimine ve dış görünüşüne hayli önem verdiğini belirtir: “...giyinişine ev içi düzenine pek meraklıydı. On beş yıl yanında bulundum. Hususi odalarına girdim, günün çeşitli saatlerinde evine gittim: kendisini bir defa bile traşsız...titizce, itinasız görmedim”
Selahattin Batu (1963: 228) ise Atatürk’ün özellikleri hakkında şu bilgileri verir: “Dağ gibi bir yiğitti, yenilme nedir bilmemiş. Eli neye dokunsa altın olurdu. Bakışı kime değse büyülenirdi. Bir masal kahramanıydı o, yüz kapılı beldelerin önünde, yüz başlı yırtıcıları yenmişti”.
Şeref Kitabı
Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yılı olan 1933'te ve 15. yılı olan, 1938'de iki kez yayınlanan bir kitap Şeref Kitabı. 1938 yılında yayınlananı İstanbul'da Cumhuriyet Matbaası tarafından basılmış. Kitabın yayınlanma amacı, giriş bölümünde şöyle ifade edilmektedir: “Cümhuriyetin onbeşinci yıldönümünde Türk çocuğunun, Türk gencinin Cümhuriyet için ve onu kuran Ulu Şefimiz Atatürk için duyup düşündüklerini” bir araya getirip toparlamak.
Kitap o dönemde ilk, orta ve liselerde eğitim gören gençlerin inkılâp, Mustafa Kemal ve yeni Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili nesir ve şiirlerinden oluşuyor. Yine giriş bölümünden öğrendiğimize göre, Cumhuriyet Halk Partisi Kültür Bakanlığı ile irtibata geçmiş ve ilk, orta, lise ve kız enstitüleri öğrencileri arasında bir yarışma düzenlenmiştir. Bu yarışmada öğrencilerden “Cümhuriyet rejiminin memleketin hayat, istiklal ve istikbali yoluda vücude getirdiği eserlerle onun kurucusu ve koruyucusu Büyük Önderimiz Atatürk'e karşı duyduğu sevgi, saygı minnet duygularıile candan bağlılığını, temiz yüreğinin bütün safvetile” ifade etmesi istenmiştir.
Yarışmaya katılan gençlerin gönderdikleri eserler komisyonlarda değerlendirilmiş, en son aşamada ise, Büyük Seçim Komisyonu eserler üzerinde nihayi değerlendirmesini tamamlamıştır. Böylece, ilkokullardan 12, orta okullardan 19, sanat ve ticaret okullarından 3, sivil ve askeri liselerden 14, öğretmen okullarından 1, azınlık ortaokullarından 1 ve yabancı ortaokulardan 1 eseri seçerek kitaba dahil edilmesine karar vermiştir.
Necdet Evliyagil, Atatürk'ün 100. Doğum Yılı Etkinlikleri kapsamında çıkarttığı Kemal Atatürk: Söyleşi ve Seçme Şiirler Antolojisi (1988) isimli derlemesinde Şeref Kitabı'ndan “Bundan 43 yıl önce Cumhuriyet'in 15. yılında Yayınlanan Önemli Bir Eser” başlığı altında bahsetmektedir. Evliyagil (1988: 259-260) şöyle devam ediyor: “Bu kitabı okuduktan sonra...çocuklarımızın, Atatürkçü ve milliyetçi duygularını, şiirin onurlu diliyle, kültürlü bir dünya görüşüyle, ne güzel bir şekilde dile getirdiklerini yürekten duydum... 12 Eylül'den önce unutturulmak istenen yüce Atatürk'e yeniden kavuşmanın mutluluğunu milletçe yeniden duyduğumuz şu günlerde her geçen gün yozlaştırılan ve sanat anlamını yitiren şiirimizin kurtarılmasını nasıl başaracağız?”
Şeref kitabından bahseden, hatta kendi kitabına Şeref Kitabı'nın bir tıpkı basımını koyan Abdurrahman Dilipak ise bu konuda Evliyagil'den oldukça farklı düşünmektedir. Dilipak (1993:29)'a göre bu kitaptaki şiirlerin çoğu öğrenciler tarafından kaleme alınmamıştır. Kitapta ismi geçen çocuklar muhtemelen yörelerindeki CHP üyelerinin çocuklarıdır. Kitabı CHP çıkarmasına karşın, kitapta parti ile ilgili bir yazıya rastlamak mümkün değildir. Kitaptaki herşey Atatürk ile sınırlı ve onunla kâimdir.
Kitapta 50 isimden oluşan bir “şeref listesi” yer almaktadır. Bu liste aynı zamanda kitabın fihristi gibidir: Yazının başlığı, yazarının adı soyadı ve hangi okulda kaç numaralı öğrenci olduğu yer almaktadır.
Malazgirt İlkokulu 5. sınıf öğrencisi M. Zeki Altın “Türk Çocuğuna” başlıklı şiirine şu dizelerle başlamaktadır: “Ey Ulusunu seven Türk kızı/ Önünde parlayacak büyük Devrim yıldızı/ Sana veriyor Atam yenilmeyen bu hızı/ Durmadan atıl da koş, devrime katılda koş”
Kütahya Merkez Birinci İlkolulu 5.Sınıf öğrencisi Yavuz Tuğcuoğlu'nun “Atamızın Yolunda” başlıklı yazısında ise şu satırlar yer almaktadır: “Atama karşı duyduğum minnet, saygı ve sevgiyi anlatacak kelimeler bulamıyorum. Kalbimin en derin köşelerinde yaşayan Yüce Atamın açtığı yolda, her zaman ilerleyeceğim. Yücelme yolunda karşıma ölümde çıksa dönmeyeceğime Türklüğüm namına and içer ve Ulu Atamızı başımızdan eksik etmemesi için Tanrıya yalvarırım”
Savur İlkokulu 5. sınıf öğrencisi Kazım Ökmen'in “Gençlikten Atatürk'e” isimli yazısı da Atatürk sevgisiyle doludur: “Ey Büyük Ata!, Ey Tanrının Oğlu. On yedi milyon yetiştirdiğin, yokken varettiğin Türk gençliği senin ve yurdun için her vakit isteyerek canını vermeye hazırdır. Hepsi senin gittiğin yoldan gitmeye, hepsi uğrunca can vermeye and içmiştir”.
Giresun Merkez Necatibey İlkokulu 5. Sınıf öğrencisi 513 numaralı Şükran Sarıbayraktar'ın “Atama Saygım” başlıklı yazısındaki temennileri de aynı doğrultudadır: “Osmanlı devletinin yüzlerce yıl yapamadığı şeyleri 10, 14 yıl içinde dev adımları atarak başardı ve bizi Avrupalılaştırdı. Memleketimizde bir çok devrimler yaptı. Dilerim ki Tanrı onu binlerce yıl yaşatsın, benim bütün ömrümü onun ömrüne katsın”
Okuduğu okul belirtilmeyen 5. sınıf öğrencisi A. Tercan da “Atatürk'e Karşı Duygumuz” başlıklı yazısında şu görüşleri dile getirir: “Ben Atatürk çocuğuyum, Evet beni böyle bilgili yapan, yurdumu sevdiren, bu yurdu bana armağan eden o dur. Ben herşeyi kendisinden öğreniyorum. Onun hayatı en büyük hazinelerden zengindir. Doğruluk onda, Yurtseverlik ondadır...Türk evladı, daima yükselmek, hürriyetine kavuşmak, Cümhuriyeti yaşatmak, amacına kavuşmak için Ulu Şefimizin göstereceği yollardan yürüyelim. Onun yolu bizi yalancı ahret cennetine değil, hayata kavuşturacaktır”
Van Ortaokulu 1. sınıfından Ali Kapıcı'nın Atatürk isimli şiirinde ise şu satırlara yer verilir: “Yurdumun sevgisidir, parlayan nur gözünde/ Hayatın menbaını biz sende bulduk Atam, Tanrı sözüne benzer bir sihir var sözünde/onları dinledikte işte kurtulduk Atam!”
Uşak Orta okulu I-B sınıfı öğrencisi Belma Ürgenç'in “Atatürk ve Cümhuriyet” yazısında da şu düşünceler dile getirilmektedir: “Türk bekliyordu. Solgun ufuklardan, gökün sönen kandillerinden elemli güneşten “imdat” bekliyordu. Nihayetsiz denizlerin dalgaları sahillerde uğultulu sesler çıkararak “Artık yeter, bu kadar zulüm ve işkence yeter” diye haykırıyordu...Ey yücelerin yücesi, Atatürk. Yüksek dehanla ulusumu medeniyet ve hürriyetin bol ışıklı, nur saçan yollarına kavuşturan sensin”
Kastamonu Sanat Okulu 5. sınıfından Yusuf Önder'in Atatürk'e isimli şiiri de coşku dolu: “Sana güneş mi desem, Tanrı mı desem sana?/ Ey Atam, kıvılcımlı gözlerinle bak bana. Önünde eriyerek ışığına kanayım/ Beyaz bir çiçek gibi nurunla yıkanayım. Göğsümü gere gere nasıl ufka haykırmam/Çünkü bütün dünyada en büyük insan Atam”
Benzer imgelere Trabzon Lisesi'nden M. Özdemir Ağaf'ın “Onun Ağıtı” şiirinde de rastlamak mümkündür: “Selanikten yükseldi ilahların bir eşi/Doğuşuyla kararttı gökte sanki güneşi... Bütün millet bir olup sarılmalı silaha/Kurtulmak, kurtarmakta hacet yok Allaha!”
Edebiyat bölümü 6. sınıf öğrencisi Remzi Kaygulu da “Atatürk-Cümhuriyet” şiirinde aynı duyguları dile getiriyor: “Bin dokuz yüz yirmi üç, yirmi dokuz ilk teşrin/Cümhuriyet kuruldu, hakkımız bayram yapmak/Ey gökteki melekler, siz de gökten inin/Yılda bir borcunuzdur, Cümhuriyete tapmak”
Ardından Yazılanlar
Ölümünün ardından kaleme alınan bir kaç yazıya göz atmak, yaşamış Mustafa Kemal’i değilse de, kurgulanan, totemleştirilen Atatürk’ü ve bu totem etrafında kurgulanan Atatürkçülük tabusunu anlamak için önemli bir deneyim olacaktır. Bu güne kadar Atatürk ile ilgili yayınlanmış yazıların tamamını bu kategoriye sokmak elbette mümkün değil, fakat aşağıda ard arda sıralanan örneklerin sayısını kat be kat artırmanın kabil olduğunu da ayrıca ifade etmek gerekiyor. Seçilen yazıların tamamının ortak noktası, doğaüstü özelliklere sahip, kurtarıcı, ebedi, tanrısal, yaratıcı, ata, baba sıfatlarıyla tanımlanmış, kısaca totemleştirilmiş bir ata Türk portresi çizmeleridir. Nitekim, daha önce de belirtildiği gibi, Atatürkçülük/Kemalizm tabusunun kurgulandığı, bu tabunun dilinin, içeriğinin, referanslarının, gramerinin oluşturulduğu nokta da burasıdır.
11 Kasım 1938 tarihinde Kurun’da yayınlanan yazısında Hakkı Süha Gezgin, Mustafa Kemal ile ilgili düşüncelerini şu sözlerle dile getiriyor: “Atatürk, tarihimizin göğsünde kâh bir kahraman gibi, kâh bir kurtarıcı gibi, bazen bir inkılâpçı olarak, fakat en çok da bir yaratıcı olarak dolaştı...Biliriz ki, Atatürk ikidir. Biri etten kemikten Atatürk, bir beşikle bir mezar arasına atılmış ömür köprüsünden geçecek ve doğduğu gibi ölecektir. Öteki Atatürk ise, ölümle mezarla hiç bir alalası yoktur. O, ebedidir. Türkiye için, Türk milleti için olduğu kadar dünya için ve insanlık için de ebedidir. Atatürk’ün manevi şahsiyeti, bu vatanın topraklarında nurdan bir tohum gibi girmiş, başak filiz vermiş, çiçek açmış, ülkeyi baştan başa yoğurmuştur”
Faruk Nafiz Çamlıbel ise 15 Kasım 1938’de “Atamız Bir İdealdir, Ölemez” başlıklı yazısıyla Yedi Gün’den şöyle sesleniyor: “Memleketimizde doğru, güzel, her şeyin tarihi hemen onunla başlıyor.. Türk tarihinin asırlardan beri asık duran yüzüne ilk tebessümü işleyen, o yüzden gözyaşlarını silen ve onun gözlerine en aydınlık ufukları işaret edeb kudretli el O’nun eliydi”
Yaşar Siyah ise 17 Kasım 1938 tarihinde Uyanış’tan seslenmektedir “Atatürk’ün Ardından” isimli yazısıyla: “Büyük Ata! Yedisinden yetmişine hepimiz senin ulu ölünün arkasındayız...Ata. Büyük Ata. Değil yalnız biz Türkler, bütün garp, uzak şark, bütün beşeriyet dünyası senin için ağlıyor. Biz Türkler Ata’mızı kaybettik diye ağlıyoruz. Garplılar ise büyük bir Şef, uzak şarklılar sembolümüzü ve bütün dünya büyük bir inkılâpçıyı kaybettik diye ağlaşıyorlar. Mukaddes ölünün arkasından yürüyen…herkes ağlıyor. On beş yıldan beri senin açtığım refah, saadet, barış ve eserlerine parlıyan gözler bugün senin için kan çanağına dönmüş bulunuyor”
Aynı gün Ateş’te yazan Kemalettin Tuğcu ise şu kelimelerle ifade ediyor düşüncelerini: “O’nun bize öğrettiklerini, O’nun iyiliklerini değil biz ve bizden sonraki nesiller, yüzyıllarca sonra yeryüzüne gelecekler bile hayranlıkla söyleyecektir. O başlı başına bir tarih, başlı başına Türklük, başlı başına bir öz, bir alemdi”.
Resimli Hafta’da yazan Nurullah Ataç, 19 Kasım 1938 tarihli Atatürk başlıklı yazısında şöyle diyor: “Atatürk oldu. Öldü, bedenî varlığından ayrılmakla Türk’ün ruhu oldu. Kemal Atatürk bu toprağın her zerresinde, bu memleket insanlarının hepsinin kanında yaşıyor. Teneffüs ettiğimiz hava O’dur, yediğimiz ekmek O’dur, üzerine bastığımız toprak O’dur, gözümüzün görebildiğinden öte gönlümüzün sezebildiği ufuk O’dur, hakikatımız O’dur.
Aynı gün Son Telgraf’da yazan İzzet Ulvi Aykut ise “Tanrılaşan Atatürk” başlıklı yazısında şunları yazıyordu: “ Yürekte, içte öyle bir cehennem var ki gönüller eriyor da sanki gözlerden yakıcı bir yaş halinde solgunlaşmış ve keder çizgili yüzlerde durmayıp akıyor. Bugünlerin en çok işitilen sesi, ancak hıçkırık ve inilti oldu. Ah Ata’m, kendi gibi matemi de büyükmüş!...Ah Atatürk, ümit neş’e, güneş, her şey, meğer ki hep sen imişsin. Tabiatten insana geçen ve kemalleşen büyük sırrı, tılsımlı kudret ve Tanrısal dehâyı senin varlığında görmüştük. Kâinatta ondan üstün ne olurdu ki. Cihanın en büyük milleti olan Türk’ten ancak dünyanın en büyük dehâsı olan Atatürk çıkardı; öyle bir varlık ki binlerce yılda bir gelen”.
19 Kasım 1938 tarihli Cumhuriyet’te yazan Cefer Seno’nun “Kabe” başlıklı yazısına kulak verelim: “...yüzünde ilahların güzelliği vardı. Bir deniz kadar engin, mavi gözlerinde, fecrin ümit dolu ışıkları yanıyordu. Doğuşunu asırlaca beklemiştik. Aramıza nurdan bir hâle ile girdi. Yüksek irade, erişilmez zekâ, derin duygusuyla her dokunduğu yerde, hayatın en coşkun ve en parlak pınarları aktı... Kendi iclâlinden azamet vererek O’nu yaratan Rab; meydana getirdiği en mükemmel eserini hiç mahveder mi?...Fanilikten kurtarmak istediği içindir ki O’na fikrin, dehânın en yüksek cehverini verdi....Ankara bundan böyle Türk’ün Kâbesidir. Orada yatmakla, O’nun toprağını mukaddes kılan yüce ölü lâyemut fikri orada düşündü, orada muvaffak oldu. Orada ebedileşti”.
Aslan Tufan Yazman’da Atatürk ve dönemin siyasi ve sosyal gelişmeleri ile ilgili anılarını Atatürk’le Beraber (1969) başlıklı eserde toplamıştır. Yazman’ın kitabına aldığı kimi ayrıntılar oldukça ilginçtir. Mudanya’da imzalanan mütareke ile savaş sona ermiş, ülke Lozan Konferansı’na kimin gideceğini tartışmaktadır. Konferansa hem Ankara, hem de İstanbul hükümetleri bir arada çağrılmıştır. Bu arada 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılır. Yazman da babası ile birlikte haberleri yakından takip etmektedir. Saltanat kaldırılmıştır ya peki Padişah ne olacaktır?: “Bu merakımız 15 günden fazla sürmedi. Son Padişah Vahdettin, düşmanlara sığındı ve...yurt dışına kaçtı. Saltanatın kaldırılmış olmasına seviniyor, fakat nedenlerini bilmiyorduk (Mustafa Kemal’in yaptığı her iş iyidir) den başka bir bilgimiz veya duygumuz yoktu. O hafta öğretmenlerimiz bir çok derste bu konuya değindiler”(Yazman,1969:47).
Yazman benzer duyguları Cumhuriyet’in ilanı sürecinde de yaşar. Cumhuriyet’in ilan edildiği gündür. Ankara’da ilan edilen Cumhuriyet, yurdun tamamında top atışlarıyla kutlanmaktadır: “Biz İzmir Karşıyaka’da dolaşırken…birden topların patlamaya başlamasından evvela korkmuş “acaba tekrar savaşa mı gidiyoruz” diye endişelenmiştik. Biraz sonra herkezin ağzında: Cumhuriyet ilan edildi Yaşasın Cumhuriyet sesleriyle koşuştuğunu gördük. Biz de çok sevinmiştik. Fakat Cumhuriyet ne idi. Neden dolayı bu kadar sevinmemiz lazımdı? İşte bunu pek bilmiyorduk. Yalnız bizi o anda sevindiren şey, Atatürk’ün Cumhurreisliğine seçilmiş olmasıydı. Onu o kadar çok seviyorduk ki, ne olursa olsun O büyüsün, şerefi ve kudreti artsın, O yükselsin, O yaşasın istiyorduk” (1969:61-62).
İsmail Hakkı Baltacıoğlu (1969: 25-26), Türk Dili Dergisi’nde 1964 yılında yayınlanan bir yazısında Atatürk’ün temel özelliğinin yaratıcılık olduğunu belirtmektedir. Yaratıcılık, Baltacıoğlu’na göre, zeka ile alakalı bir şeydir: “Atatürk’ün zekasının özellikleri arasında en çok göze çarpanı açıklık ve kesinliktir. Atatürk olmakta olanları, bütün açıklığı, bütün kesinliği ile görürdü. Bu gerçeklerin sınırlarını çok kesin olarak çizmek isterdi... Hiç bir insan zekası Türk gerçeğini onun kadar yakından, onun kadar içinden tanımış değildir. Hiçbir gönül Türk sevgisini bu kadar büyük olarak taşıyamamıştır. Hiç bir varlık, Türk halkı ile onun kadar kaynaşamamıştır.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu(1981:71)’na göre ise Mustafa Kemal bir dahiydi ve onun dehası “Türk vatanının topraklarından çıkmış, Türk vatanının topraklarına kök salmış bir heybetli ağaçtı...Onun içindir ki bu ağaç; milli istiklal hasadını takip eden mevsimlerde, milli iklime has yemişlerini vermekte devam edecektir”.
Selahattin Batu (1963:228) ise “Büyük Atatürk’e Övgü” isimli makalesinde Atatürk’ü şu kelimelerle tanımlamaktadır: “Bir tapınak ne kadar güzelse o da öyle, acılar içimizi burkunca onun aydınlığına koşmalı, Atatürk bizi yurdumuzda, yuvamızda her zaman teselli edebilir. Yaramıza her zaman merhem olabilir Öyle ulu gönüllü; ışığı bitmez, yardımı, tesellisi sona ermez. Bir baba, bir ana ne kadar azizse, o da öyle.
Kur’ân, Atatürk ve 19 Mucizesi:
Cenk Koray’ın Kur’ân İslamiyet, Atatürk ve 19 Mucizesi (1994) isimli kitabı, hem Kur’ânda hem de Atatürk’ün hayatında 19 sayısının özel bir öneme sahip olduğu tespitinden hareketle, Atatürk’ün Tanrı tarafından gönderilmiş kutsal bir şahsiyet olduğu düşüncesini işlemektedir.
Koray(1994:39), Kur’ândaki 19 mucizesinin akıllara durgunluk verecek bir matematiksel hesaplama olduğu düşüncesindedir. Açıklamalarına Müddesir Suresi’nin 30. Ayeti ile başlar Koray: Kur’ân’daki sureler sondan başa doğru sayıldıklarında 19. Sure, Müddesir Suresi’dir ve bu surede 30. Ayeti “üzerinde 19 vardır” yazmaktadır.
Peygambere gelen ilk vahiy Alak Suresi’nin ilk 5 ayetidir ve bu 5 ayetteki kelimeler toplandığında da 19 sayısına ulaşılmaktadır. Bu beş ayette yoplam 76 kelime vardır ve bu da 19’un 4 katına denk gelmektedir. Nitekim Kur’ânda bulunan 114 ayette 19 sayısının 6 katını oluşturmaktadır (Koray, 1994:40).
Yine Kur’ânda “Allah” kelimesi 2698 kez (yani 19’un 14 katı), “Rahman” kelimesi 57 kez (19’un 3 katı), “Rahim” kelimesi ise 114 kez (19’un 6 katı) geçmektedir. “Bismillahirrahmanirrahim” kelimesinde de 19 harf bulunmaktadır. Kur’ânda Tövbe Suresi hariç bütün süreler besmele ile başlamaktadır. Dolayısı ile 113 sure bu kelime ile başlamaktadır. 19 kuralı bozulacağı için Tanrı, Neml Süresi’nin içerisine de bu kalıbı koyarak Kur’ânın matematiğini bozmamıştır. Süleyman’dan kendisine bir mektup geldiğini söyleyen Belkıs, Surede, “O, Süleymandan geliyor ve Bismillahirrahmanirrahim diye başlıyor” diyerek besmelenin 114 kez tekrarına imkan tanımıştır (Koray, 1994:41).
Kur’ânda matematiksel bir mükemmeliyetin olduğunu ve 19 rakamının da bu mükememmeliyetin temsilcisi olduğunu belirten Koray, aynı sayının Atatürk’ün hayatında da önemli bir rol oynadığını belirtir. Atatürk 1881 (19’un 99 katı) yılında doğmuş, 57 (19’un 3 katı) yaşında, 1938 (19’un 102 katı) yılında vefat etmiştir. 19. yüzyıl içerisinde sadece 19 yıl yaşayan Mustafa Kemal, 19 Temmuz’da Mareşal olmuş, ilk askeri görevini de 19. Kolordu’da almıştır. 19 Mayıs 1919’da onu Samsun’a getiren gemide de toplam 19 yolcu bulunmaktadır.
Kur’ânın matematiksel şifresi olan 19 sayısı ile Mustafa Kemal’in hayatındaki 19’lar arasında bir ilişki aranması boşuna değildir. Koray (1994:47) Mustafa Kemal’in Tanrı tarafından seçilmiş bir kişi olduğunu, onun hayatındaki 19 rakamının ancak böyle açıklanabileceğini de belirtmektedir: “Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki; sanki Allah’a inanan insan, Atatürk’e düşman olmalı ya da Atatürk’e bağlı kişi, dinsizliği seçmeli gibi bir yanlış anlayışın bayrak edildiğini görüyoruz. Aslında yobazlarla inançsızların nasıl fikir birliği içinde olduklarını göstermesi bakımından bu durum ilginçtir. Oysa, işin doğrusu, eğer bir insan gerçekten Allah’a yürekten bağlı ve Hazreti-i Muhammed’in getirdiği dine gönlünü açmışsa, Atatürk’ü baş tacı yapmak ve onun ilke ve inkılâplarına sahip çıkmak zorundadır. Çünkü Mustafa Kemal, bizim gibi rastlantıyla Türkiye’de doğup yaşamış bir insan değildir. O, Allah katından görevli olarak Türkiye’ye yollanmış, belli bir misyonu yerine getirdikten sonra da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Görevli olduğuna nereden hükmediyoruz. Ata’nın hayatında da 19’lar egemendir. Hayatta hiç bir şeyin rastlantı olamayacağı biliniyor. Allah’ın izni olmadan sineğin kanadı bile kımırdamıyor. O zaman Atatürk’ün hayatındaki 19 olayı da yine Allah’ın bilgisi dahilinde olmuştur”.
Cenk Koray’ın kitabının yazıldığı dönem, Türkiye’de siyasal İslam tartışmalarının had safhaya çıktığı, Kemalizm’in İslamla ilişkisinin eleştirel tarzda ele alınmasının hayli yaygınlaştığı bir dönemdir. 1987 seçimlerinde %7,2 oy alarak TBMM’ye giremeyen Refah Partisi, 1991 seçimlerinde oylarını %16,8’e yükseltmiş ve giderek de popülaritesini artırmaktadır. Nitekim Refah Partisi 1995 seçimlerinde yani Cenk Koray’ın kitabının henüz raflarda olduğu bir dönemde oylarını daha da artırarak %21,4’e çıkaracak ve bu sonuçlarla TBMM’de 158 milletvekili ile temsil edilecektir.
Nutuk’taki Gizli Hitabe ve Yine 19 Mucizesi
Muammer Yüksel ve Erhan Kızıltan’ın Nutuk’taki Gizli Hitabe 19 Rakamının Sırrı (2006) kitabının yazıldığı dönemin konjüktürü ise tamamen farklıdır. Milliyetçi/ulusalcı ideolojilerin sağda ve solda yaygınlaştığı ve 1990’lı yılların tersine kentli orta sınıf gençlerin yaygın olarak bilgisayar kullanmaya başladığı bir dönemdir 2000’li yıllar. Muammer Yüksel ve Erhan Kızılhan da Cenk Koray’ın bıraktığı yerden devam ederler.
Muammer Yüksel ve Erhan Kızılhan pozitif eğitim almış genç birer tabip, öğretim üyelesidirler. 2003 yılında bir gece Nörosinaptik Kavşak Potansiyellerinin Ölçümü, Sinyal Yorumlaması konusu üzerinde birlikte çalışmakta; konuları ile ilgili bilgisayar programı yazmaktadırlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde programlarını denemek için –her nedense (!)- Nutuk’u kullanmaya karar veririrler. Bu amaçla Nutuk paragraf kodundan kurtarılıp salt metin koduna dönüştürülür ve programın işlerliğinin denenmesi için kullanıma sokulur.
Program işlemeye başladığında kitabın yazarları çay içmek amacıyla mutfağa geçerler. Bilgisayar yaklaşık 25 dakikalık bir süre sonra ne olduğu anlaşılamayan bir takım çıktılar dökmeye başlar. Yüksel ve Kızıltan o gece çok yorulmuşlardır ve istirahate çekilirler. Yazarlar hazırladıkları program ve çalışmalarını kişisel nedenlerle o dönemde devam ettiremezler.
Aradan iki yıl geçer. Muammer Yüksel yeni bir bilgisayar almıştır ve eski bilgisayarındaki bilgileri yeni makinasına yüklemektedir. Dosyaları naklederken gözüne eski çalışma klasörü ilişir. Üzerinde çalıştıkları bilgisayar programının Nutuk ile ilgili dökümlerine gözü takılır. Dosyaya iki yıl sonra tekrar baktığında Yüksel, Nutuk’da bazı kelimelerin tekrarlandığını farkeder. Nutuk içinde sanki belirli sözcükler vurgulanmak ister gibi tekrarlanmaktadır. Dostu Erhan’a durumu açar. Kızıltan bunun normal olabileceğini söyler, fakat -tam olarak Yüksel’in ifadesi ile- bir kurt da içlerini kemirip durmaktadır.
Yüksel 2005 Eylül’ünde Kızıltan’dan bu kez verileri sözcük olarak görebilecek bir program yazıp yazamayacağını sorar. Doçentlik çalışmalarına odaklanmış Kızıltan arkadaşını kırmaz ve kısa sürede böyle bir programı yazar. Programın adını da Arabul koyarlar. Yüksel ve Kızıltan programı çalıştırdıklarında hayrete düşerler. Buna sebep, Nutuk içinde 19 kez tekrarlanan kelimelerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan gizli metindir. Gençliğe Hitabe üzerine çalışmaları da yazarları iyiden iyiye şaşkınlığa ve korkuya sürükler. Kahramanlarımız korkmaktadırlar çünkü “iki tıp doktoru, hayatını pozitif bilimden kazanan iki insan olarak aziz Ata’nın bir ulusun kurtuluşunu birinci ağızdan anlattığı bir metni, Nutuk’u kirletmek”ten korkmaktadırlar. Lâkin ok yaydan çıkmıştır: “Çok fazla tesadüf, tesadüf değildir” çünkü (Yüksel- Kızıltan, 2006:10).
Hazırlanan program aracılığıyla Nutuk cümle ve paragraf yapıları, noktalama işaretleri ve imla kuralları açısından incelenmiş, eski dilbilgisi kuralları ve günümüzde kullanılmayan harfler belirlenerek bu harfler metnin bilgisayar fontları ile uyumlu hale getirilmiştir. Metin içerisinde düzenlemeler de yapılmış, noktalama işaretlerinden sonra bir boşluk bırakılması, paragraf sonuna bir satır boşluğu bırakılması gibi düzenlemeler tamamlanarak metnin standardizasyonu sağlanmıştır. Hasta artık ameliyata hazırdır.
İlk iş olarak Nutuk içindeki her bir tam kelimenin toplam kullanım sıklığı ve metin içindeki ilk görüldüğü yerin belirlenmesi işleri halledilir: Nutuk’ta birbirinden farklı kelimelerin sayısı 32.232’dir. Bunun 8317’si ise “ve” bağlacıdır.
Yüksel ve Kızıltan, Nutuk içerisinde tekrarlanan kelimeleri ortaya çıkardıktan sonra, tekrarlanan bu kelimelerin kullanım sayılarının tesadüf olmadığını ve Atatürk tarafından bilinçli olarak ve belirli olaylarla ilişkilendirilerek belirtilen sayıda tekrar edildiklerini ispata çalışırlar.
Nutuk’ta “Almanya” kelimesi 13 kez tekrar edilmiştir. Bu rakam bizi 14 Aralık 1913 tarihine götürmektedir. Bu tarih Osmanlı ordusunun Alman subaylar tarafından ıslahına izin verilen tarihtir. Atatürk Nutuk’ta 11 kez “Amasya” kelimesini kullanmıştır ve yazarlara göre Mustafa Kemal bu kelimeyi 11 defa kulanarak hem Amasya’nın 11. yüzyılda Danişmentlilerin egemenliğine girdiğini belirtmek, hem de Amasya’da 11 gün kaldığını vurgulamak istemektedir. Nutuk’ta “Amerika” kelimesi takısız olarak 69 defa kullanılmıştır ve Atatürk bu sayıyla bize ABD’de köleliğin kaldırıldığı tarih olan 1869’u işaret etmeye çalışmaktadır.
Yazarların Nutuk içinde belirli kelimelerin tekrarından oluşan rakamların o kelime ile ilişkilerinden oluşan gizli aheng ile ilgili olarak verdikleri diğer rakamlara da kısaca göz atacak olursak: 412 defa kullanılan “Ankara” kelimesi ile 1402 Ankara Savaşı; 204 defa kullanılan “Anadolu” kelimesi ile 1204 yılındaki IV. Haçlı seferi; 21 kez kullanılan “Avrupa” kelimesi ile 12 Mart 1921 tarihine kadar devam eden Lozan Konferansı; 21 defa kullanılan “başkumandan” kelimesi ile 21 Ağustos 1921 tarihinde başlayan Başkumandanlık meydan savaşı; 15 kez kullanılan “Anzavur” kelimesi ile 15 Nisan 1920 tarihinde başlayan II. Anzavur İsyanı; 7 kez kullanılan “Bolşevik” kelimesi ile 7 Temmuzda Lenin’in Kamanev ve Zinovyev hakkında tutuklama kararı çıkartmasını işaret edilmektedir.
Kelimelerin frekansı ve bunun o kelime ile bir ilişkisinin olduğu düşüncesini ispat edebilmek için yazarlar hayal güçlerinden oldukça yararlanmak zorunda kalmışlardır. Örneğin 33 kez kullanılan “Cumhuriyet” kelimesi ile Atatürk, Cumhuriyet’in 1933 yılındaki 10. yılını vurgulamak istemiş; 59 kez tekrarladığı “Bursa” kelimesi ile Mustafa Kemal, Bursa’da 1859’da inşa edilen ve kendisinin de bir kez kaldığı Hünkar Köşkünü işaret etmiş; Çanakkale’yi 11 kez kullanarak, 1911 yılını işaret etmeye çalışmıştır. Nitekim bu yıl onun Genel Kurmay’ın emrinde çalışmaya başladığı yıldır ki bu da onu Çanakkale zaferine götüren yolun başlangıcıdır. Mustafa Kemal’in “Edirne” kelimesini 30 kez kullanma sebebi ise 5 Aralık 1930 tarihindeki Edirne gezisidir. 25 kez tekrarlanan “Ermenistan” kelimesi 5 Mayıs 1925 tarihindeki suikast girişimine referans vermektedir. 23 defa kullanılan “Elazığ” ile Elazığ’ın 1123 tarihinde Selçuklular tarafından fethi vurgulanmak istenmektedir. 16 kez kullanılan “Erzincan” ise Erzincan’ın 1916 yılında Ruslar tarafından işgalini sembolize etmektedir. “Eser” kelimesi 27 ayrı yerde kullanılmıştır ve bu kelime ile Mustafa Kemal doğrudan doğruya kendi eserini okuduğu 1927 yılını ifade etmeye çalışmaktadır. 18 kez kullanılan “hükümdar” kelimesiyle ise 18. yüzyılda demokrasi düşüncesinin yaygınlaşmasına atıf yapılmaktadır. Irak’ın 18 kez kullanılması ile 1918 yılında Irak’ın Osmanlı’dan ayrılması; Vahdettin’in 18 kez kullanılması ile onun 1918’de tahta çıkması; “İstiklal”in 20 kez kulanılması ile TBMM’nin 1920 de açılması; Reisi Cumhur kelimesinin 28 kez kullanılmasıyla da Mustafa Kemal’in 1928 yılında Türk halkına devrimleri anlatmaya başlattığı tarih kastedilmektedir.
Yüksel ve Kızıltan, daha önce Koray’ın kitabında rastladığımız Atatürk’ün hayatı ve 19 rakamı ilişkisine yeni örnekler ilave ederler. Örneğin Nutuk’un sonundaki Türk Gençliğine Hitabesi’nin başlangıç cümlesi ile birlikte toplam 19 cümle olması, “Mustafa Kemal Atatürk” ve “istikbal göklerdedir” ifadelerinde toplam 19 harf bulunması, İsmet İnönü’nün Mustafa Kemal’in vefatı ardından yaptığı konuşmanın da 19 cümleden ibaret olması gibi.
Mustafa Kemal’in hayatına 19 rakamının oynadığı rolden hareket eden yazarlar bu kez, Koray gibi mistik bir yoruma gitmezler; Nutuk içerisinde 19 kez tekrarlanan sözcükleri çıkararak bir alt metin, gizli hutbe bulma arayışına girişirler.
Yazarlar çalışmalarını sürdürürken, bu kez de, Nutuk içerisinde 19 kez tekrar edilen sözcüklerin içerisine karışan 31 rakamı ile karşılaşırlar. İlk önce bunun programın iki metni birbirinden ayırmak için kullandığı bir karakter olduğunu düşünürler. Fakat yaptıkları incelemede, 19 kez kullanılan kelimeler içerisine sızıveren 31 rakamının bir tesadüf ya da program tarafından üretilmiş bir kod olmadığına kanaat getirirler ve Nutuk’ta bu rakamın geçtiği metinleri çıkararak bundan bir şeyler üretmeye koyulurlar. Araştırmaları sonucunda bu rakamın “memleketin bölünmesine yönelik uyarıların arasına Türk Ulusu’nun bu gerçek savaşı kazanmak için neler yaptığıyla ilgili bir metin olarak değerlendirilmesine” karar veririler. Bu uyarı için 31 rakamının kullanılması da yine tesadüfî değildir. Mustafa Kemal bölünmeye karşı uyarılarını 31 rakamı ile vermektedir. Çünkü, “31 Mart vakası nedeniyle, bu anlamdaki bölünmeye yönelik hareketlerin askeri güç kullanarak bastırılması ve yönetimin değiştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır” (Yüksel, Kızıltan, 2006:165).
Yazarlar son olarak Gençliğe Hitabe üzerinde yoğunlaşırlar ve Gençliğe Hitabe içinde geçen her bir kelimenin Nutuk içerisinde kaç kez kullanılmış olduğunu araştırırlar. Gençliğe Hitabe içindeki kelimlerin tekrar sayısı ile, aynı kelimelerin Nutuk içindeki frekans sayılarının birbirlerine oranlarından hareketle 135,77 sayısına ulaşırlar ki bu da tesadüfi bir rakam değildir. Natekim yazarlar 135 sayısını Atatürk’ün doğum tarihine, 1881 tarihine ekleyerek 2016 yılına ulaşırlar.
Yazarlara, onların hazırladığı bilgisayar programının verilerine göre Gençliğe Hitabede kullanılan sözcüklerin Nutuk içindeki kullanım sayılarının Gençliğe Hitabe içindeki kullanım sayılarına oranından ise 129,68 rakamına erişilmektedir. Bu rakama 1881 eklendiğinde ise 2010 sayısına erişilir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen ve Nutuk’ta bizlere işaret edilen büyük tehditin gerçekleşebileceği tarihlerden ikincisi de budur. Bir başka ifade ile, yazarlara göre, Atatürk Nutuk’a koyduğu şifreler yardımıyla 2010 ile 2016 yılları arasında Türkiye’yi bekleyen büyük bir tehlikeyi işaret etmektedir.
Son olarak ise 19 kez tekrarlanan kelimelerden –aslında serbest çağrışım yoluyla- türettikleri metni okuyucuya sunar yazarlar. Mustafa Kemal’in Nutuk’un içine gizlediği ve tehlikenin ortaya çıkma tarihi olarak da 2010 ile 2016 yılları arasında bir dönemi işaret ettiği bu metin şu şekildedir: “Tüm seçkin temsilciler millete hizmet etmek yerine görevlerini yerine getirmemektedirler. Bunların kanunlara bilfiil uymaları gerektiğini belirtiniz. Şunu söyleyiniz: Yakın zamana kadar mevcut faaliyetleri başka gözle görmeye çabalayanlar artık durumun farkındadır. Kumandanların hizmet etmelerine siz engel oluyorsunuz. Olayları tam olarak düşünen her kişi bunun nedeninin hükümet olduğunu görür. Tüm başkanlık sistemi bizce suistimal edilmektedir.Toplanacak taraflar sayıca az bile olsa azami sayıdaki düşmanın karşısında durmalıdır. Bu çağrıyı yapması gereken yüzbaşılardır. Büyük şerefli cephe düşünülmelidir. Maksadın anlaşılıyordu. Tarihi vilayetin ahalisini bölüp Diyarbakır Kürt devletinin kurulmasına yol açmak. Memleketin içinde bulunduğu durum kesinlikle birisinin duruma müdahale etmesini gerektirecektir. İçinde bulunulan somut koşular gereğince bağımsız gruplar harekete geçecektir. Önemli soru yirmi vakit sonrasında bu değerlendirmeyi kim yapacak ve eyleme geçecektir. Düşündüklerini açıkca söyleyen pek çok kişinin ortak fikri; hükümetin bugün dünyaya yakın durmasının asıl nedeninin seçimle kendilerine verilen gücü kullanarak sisteme resmen aykırı fikirleri uygulamaya çalışmasıdır. Gerçek yüzü belli olmayan, azınlıkta olan yönetim merkezi izzetin (gerçek yönetimin, Ankara’nın) dikkatini çekmek zorundadır. Rüşvetçi valiler Cumhuriyet ilkeleri yerine kendi çıkarlarına yönelmeleri müdahaleyi gerektirir”(Yüksel-Kızıltan, 2006: 217-218)
Atatürk’ü Koruma Kanunu
Zafer Gazetesi’nin 30 Haziran 1951 tarihli nüshası “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile bugün büyük bir mitng yapılıyor” başlığı ile çıkar. Bu büyük haberin sol alt köşesinde “Gençliğin hazırladığı mitinge DP teşkilatı”nın da katılacağı bildirilmektedir. Gazetenin birinci sayfasındaki diğer haberlere göreyse, Bir hafta evvel Devlet Demir Yollları Umum Müdürlüğü’nde kırılan heykellerin yerine bugün yenisi konacağı bildirilmektedir. Gazetenin tam orta sayfasındaki kutu içerisinde ise konu ile ilgili başka bir habere yer verilmektedir: “Ticaniler ve CHP”. Haberin alt başlığında ise “CHP seçimlerde Ticanilere nasıl yardım etmişti?” sorusu yer almaktadır. Benzer bir haber aynı gazetenin 26 Nisan 1950 tarihli nüshasında da yer almıştı, fakat, seçimlerin yapılıp, 27 yıllık tek parti döneminin yıkılmasından sadece 12 gün sonra çıkan bu haber pek de dikkat çekmemiş olacak. 26 Nisan’da çıkan haberin CHP’nin 1 Mart 1950’de tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak bazı türbelerin ziyaretine izin vermesinden sadece bir ay sonrasına denk gelmesi ve Atatürk heykellerini kırmak suçundan tutuklanan Ticanilerin tam seçimler öncesinde CHP’ne üye kaydedildikleri iddiası da bu haberi ilginç hale getiriyordu.
Zafer Gazetesi’ndeki bu haberleri tartışabilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Ticani Tarikatı şeyhi Kadir Pilavoğlu, çok partili yaşama geçildiği ve yükselen DP’nin karşısında tutunmak isteyen CHP’nin özellikle tek parti döneminin katı laiklik anlayışından tavizler vermeye başladığı bir dönemde ortaya çıkar ve faaliyetlerini Ankara’nın Çubuk ve Çankırı `nın Şabanözü ilçelerinde yoğunlaştırır. 1943 de, tarikat faaliyetleri suçundan 24 müridiyle beraber mahkemeye verilirse de kısa bir süre sonra serbest bırakılır. Nakşibendî kökenli Ticaniler ve liderleri Pilavoğlu 40’lı yıllar boyunca bazen tarikat faaliyeti yürütmeleri, bazen de Meclis oturumundaki renkli eylemleri ile gündeme gelirler. Pilavoğlu ve şürekasının son faaliyet alanı ise Atatürk büstleridir. 1949 yılından sonra heykellerin put olduğu düşüncesiyle Atatürk heykellerini tahrip etmeye başlarlar. Olay 1951 yılı başlarından itibaren halkın da dikkatini çekmeye/çektirilmeye başlar. Tam da II. Menderes Hükümeti’nin kurulduğu dönemlerde yoğunlaşan protesto mitinglerine DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkararak yanıt verir. İşin ilginç yanı, CHP’nin bu kanunun çıkartılmasına çok da sıcak bakmamasıdır. Muhalifler arasında Zafer Gazetesi’nin 7 Haziran 1951 tarihli nüshasında Atatürk’e ithafen “Bizden imtiyaz değil rahmet bekliyor” diyen DP milletvekili Mümtaz Faik Fenik(1951) ve meclis kürsüsünden düşüncelerini açıklayan Selahattin Adil gibi milletvekillerinin sesleri ise kargaşa da kaybolup gider.
5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu 25 Temmuz 1951 tarihinde kabul edilir . Kemal Pilavoğlu ve 74 müridi tutuklanırlar ve Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce cezalandırılırlar.
Çıkarılan Kanun 5 maddeden oluşmaktadır: Birinci Madde “Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır” şeklindedir.
İkinci Madde “Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispetinde artırılır. Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır” şeklinde düzenlenmiştir. Üçüncü Madde, “Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapı”lacağını emretmektedir; 4. ve 5. maddeler ise kanunun yürürlük tarihi ve kanunun yürütülmesinden Adalet Bakanlığı’nın sorumlu olduğu ile ilgili olduğunu beyan etmektedir.
Kanunun çıkmasından sonra olaylar dindi. Fakat 1951 tarihinde, belirli bir olaya istinaden çıkatılan bu kanun, çıkarılma amacının dışına taşarak resmî tarihin çizdiği Mustafa Kemal portresinin korunmasına yönelik bir işleve bürünmeye başladı. Bir başka deyişle Ticanilerin eylemleri yüzünden çıkartılan bu kanun, bir tabu yasağı, tabu yasağının pozitif hukukta düzenlenmiş izdüşümü olarak sistem içerisindeki görevini sürdürdü. Bu yasaktan nasibini kimler almadı ki, Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz kitabını 1959’da tekrar yayınlayan Tahsin Demiray ve Latife Hanım (2006) kitabının yazarı İpek Çalışlar sadece iki örnek. İpek Çalışlar’ın Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefetten dolayı yargılanması, kanunun 1951 sonrasında ve günümüzde ne tür bir işleve sahip olduğunu göstermesi açısından trajikomik ve güncel bir örnek olarak okunabilir.
Olayın patlak verme nedeni İpek Çalışlar’ın yeni çıkan kitabıyla ilgili olarak Yeni Aktüel Dergisi’nin 15–21.06.2006 tarihli 49. sayısında çıkan yazıdır. Bu yazıda Çalışlar’ın kitabına referansla Atatürk'ün Topal Osman ve kuvvetlerinden çarşaf giyerek kaçtığı belirtilmektedir. Oysa tarihte ne olduğu değil, tabu yasağının ne dediği önemlidir, Atatürk’ü Koruma Kanunu da bir yönüyle de bu tabu yasağını pozitif hukuk kuralı olarak korumaya almaktadır ve Freud’un bize öğrettiği gibi, bu yasağın mantıklı bir açıklama ya da gerekçesinin olması gerekmemektedir: Mustafa Kemal gibi bir liderin çarşaf giymesi mümkün değildir. Tersini iddia etmek bir tabu yasağını çiğnemektir ki, cezai işlemi gerektirir; nitekim gerektirdi de.
Ticani tarikatının Atatürk heykellerini tahrip etmesinin ardından getirilen bu kanunun son olarak, elektronik ortamda işlenen suçlarla ilgili olarak yapılan yeni düzenleme içerisinde de tanımlandığını hatırlatmak gerekiyor. 2007 yılında TBMM’den geçen Elektronik Ortamda İşlenen Suçların Önlenmesi İle İlgili Kanun’la 05/07/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’da belirtilen yasakların elektronik ortamda işlenmesi de yasak kapsamına dahil edilmiş oldu.
DEĞERLENDİRME: TABULAŞTIRMAYA NEDEN İHTİYAÇ DUYULDU
Türk ulusu, yaşamının en büyük talihini
Ulu Önder Atatürk’ü kendisine bahşeden
Tanrı lütfuna borçludur.
Kenan Evren
Tabular, Cemil Meriç (2004: 214) ’in ifadesi ile “her adımda şuura dur emri veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında elinde bıçak bekleyen dilsiz bir harem ağası”dır. Tabu bu anlamıyla, “değerlendirme”nin, “analizin” yerine ikame edilendir. Tabu “söyler” ama asla “tartışmaz”, kendisinin tartışılmasından da hoşlanmaz; tabular ile sonuçlar ortaya konur, ama o ortaya konan sonuçlar ile gerçek nedenler arasında bir illiyetin olması da gerekmez. Tabu kurallarının, yasaklarının mantık süzgeçinden geçmemiş olması, herhangi bir eylemden, fenomenler dünyasından kaynaklanmamış olması da ancak bu şekilde anlaşılabilir. Tabuya “şuura dur emri veren jandarma” niteliği kazandıran da onun bu, vazzettiği içeriğin şartsız koşulsuz kabul edilmesi talebidir. Örnek vermek gerekirse, Mustafa Kemal sıradan bir insan değildir, Allah katından görevli olarak Türkiye’ye yollanmış, belli bir misyonu yerine getirdikten sonra da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Ya da 12 Eylül’den önce toplum, Atatürkçülük dışındaki sapık ideolojilere meylettiği için iç savaşın eşiğine gelmiştir. Bu açıklamaların ne nedeni belirlidir ne de nasılı. Tabuyu kuran söylem (Mustafa Kemal’in kutsallığı, ideolojilerin sapıklığı) bunların tartışılmasını ihanete indirger ve onun kutsallığını sorgulayanı “biz”den dışlarayak şüpheliler listesine, “öteki”lerin sicil defterine ekler. Tıpkı Atatürk’ün gölgesinde koyunlarını otlatan çobanın vatana ihanet ettiğini düşünen milletvekili örneğinde olduğu gibi. Tabunun vaazettiği açıklamanın (her yıl Atatürk’ün gölgesi Karadağ’a düşer) nedenleri ile ilgili bir tartışma, tabu yasağının çiğnenmesidir ve bu yasağın çiğnenmesi, çiğneyenin “dışarıdaki” “öteki”, “biz olmayan” olarak tanımlanması için önemli referanslar içerir: Örneğin, Karadağ’daki gölgenin Atatürk’e benzemediğini söylemek ya da Gömeç Ayvalık Karayolundaki Atatürk Kayalarının sıradan bir coğrafi şekil olduğu şekilde olduğunu söylemek gibi. Bu yolla tabu ve onun totem atası, tam da Freud’un tartıştığı gibi, herhangi bir dinî kutsal olmaktan çok fazla bir işleve bürünür; bir tabu olarak o artık toplumu bir arada tutan bir siyasal kod, “biz”i, toplumun içindekilerini tanımlamaya yarayan, bizi koruyan, kollayan (Atatürk’ün Nutuk’un gizli metinlerinde bizi 2010-2016 arasındaki bir tehlikeye karşı uyarmaktadır) bir kutsal (Atatürk Tanrı tarafından özel bir görevle gönderilmiştir) güç haline gelir.
Atatürk’ün bir kutsal görevle dünyaya gönderilip gönderilmeği veya Madame Tussaud müzesindeki eski heykelin mi yoksa yenisinin mi Atatürk’ün gerçek fiziksel özelliklerini yansıttığı, ya da Şırnak’taki Atatürk Burnu’nun gerçekten Atatürk’e benzeyip benzemediği üzerinden yürütülecek bir tartışma faydasızdır. Faydasızdır, çünkü bize ne niçin Mustafa Kemal’den Atatürk’e geçildiğini, Ataütürkçü tabulaştırmanın siyasal ve toplumsal sistem içerisinde hangi eksikliği gidermeye, hangi işlevleri yerine getirmeye çalıştığını söyler; ne de böyle bir tartışmayı sonuçlandırmak, örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun iddialarını ciddiye alıp Atatürk’ün “vücudunun kımıldanışları[nın] genç bir parsın kımıldanışları”na benzeyip benzemediğini kanıtlamak mümkündür.
Atatürk’ün bir tabu nesnesi haline getirilmesi ile ilgili olarak daha önceki bölümlerde verdiğimiz uzun örnekler de göstermektedir ki bu totemleştirme ve tabulaştırma faaliyeti Mustafa Kemal’in sofrasının müdavimlerine ya da sadece tek parti dönemine indirgenemeyecek bir olgudur; çünkü günümüzde de halen devam etmektedir. Diğer bir ifade ile Mustafa Kemal’in totemleştirilmesini, sadece, Kurtuluş Savaşı’nı onun önderliğinde gerçekleştiren bir kadronun Mustafa Kemal’e hayranlığına, Atatürk’ün etrafındakiler üzerindeki karizmasına, karizmatik otoritesine indirgeyerek açıklayamayız. Eğer yukarıda verdiğimiz örnekler Atatürk’ün yakın çevresiyle ya da o dönemde yaşamış kişilerin söylemleriyle sınırlı kalsaydı bunu totemleştirme ve tabulaştırma ile değil, karizma kavramı ile açıklamak mümkün olabilirdi. Nitekim Weber(2005:75)’in bizlere hatırlattığı gibi, karizma “bireysel olarak bir şahsı sıradan insanlardan ayıran ve onun doğaüstü ya da en azından bazı özel istisnai güçlere ya da niteliklere sahip sayılmasına yol açan” nitelikler anlamına gelmektedir. Ama yine Weber(2005:81)’in vurguladığı gibi karizmatik otorite “geçici bir olay olarak kalmayıp, istikrarlı bir tilmizler topluluğu, bir yandaşlar grubu, bir parti örgütü, ya da herhangi bir siyasal hiyerarşik örgüt biçimini alacaksa, karizmatik gücün niteliğinin köklü bir değişimden geçmesi de şarttır. Gerçekten de saf biçimindeki karizmatik otoritenin istikrar içinde sürmesi imkansızdır. Ya gelenekselleşecek veya rasyonalleşecek ya da her ikisinin bir karmasına dönüşecektir”. Gerçekten de Mustafa Kemal’in karizmatik otoritesi, ölümünün ardından, tam da Weber’in altını çizdiği noktalarda radikal bir değişime uğramış, bir parti örgütü elinde rasyonel ve geleneksel otoritelerin kendine özgü bir yorumu haline gelmiştir. Bu nedenle Mustafa Kemal’in totemleştirilmesini ve bu totemleşme dolayımı ile kurgulanan tabuları, sadece onun karizmasından hareketle açıklamak mümkün değildir. Ancak, ileride değinileceği gibi, tabulaştırma faaliyetleri ile onun karizmatik otoritesi arasında hiç bir irtibatın olmadığını söylemek de mümkün değildir.
Tunçay (2005:332-346) da Mustafa Kemal’in yüceltilmesi, tanrılaştırılması faaliyetlerinin onun henüz hayatta olduğu dönemlerde başladığına dikkat çeker ve Mustafa Kemal’in, Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllarda kendisine yönelik bu faaliyetlere soğuk baktığını, fakat tek parti yönetimi kurumlarının oturmaya başlaması ile birlikte bu yüceltme operasyonuna sessiz kaldığını belirtir. Tunçay’a göre bu tanrılaştırma, yüceleştirme faaliyetini, “laikleşme hareketinin (bu hareketten etkilenen) şehirli kesimlerde yarattığı manevi boşluğun bir yarı din haline getirilen ulusçulukla doldurulmaya çalışılması”nda aramak gerekmektedir. Tunçay, ulusçuluğun erken Cumhuriyette bir din olarak sunulmasıyla aydın despotizmi arasındaki ilişkilerin de bu yüceleştirmeyi anlayabilmek için önemli olduğu düşüncesindedir. Tunçay’ın bu değerlendirmelerine katılmamak mümkün değildir. Ancak, yine de belirtmek gerekiyor ki Tunçay’ın bu değerlendirmeleri en geç tek parti dönemi sonuna kadar süren yüceltme ve tanrılaştırmaları açıklayabilecektir. Nitekim, Tunçay’ın analizleri günümüz Türkiye’sindeki tabulaştırma ile ilgili fazla bir şey söylememektedir. Bugünün Türkiye’si için laikleşmenin bir bağlamı olarak ortaya çıkan bir “yarı-tanrılaştırılmış Atatürk’ten” bahsetmek zordur. Ya da Tunçay’ın değerlendirmeleri örneğin, Cenk Koray’ın İslamî jargon içerisinden Mustafa Kemal’i tabulaştırılmasını tam olarak kapsamamaktadır.
Heper (1985:71) ise bu durumu Atatürk’ün ölümünden sonra Mustafa Kemal’in ve Atatürkçü düşüncenin kendisinin bir dünya görüşünden (weltanschauung) ideoloji haline dönüştürülmesi ile açıklamaya çalışır ve bu ideolojileştirme sürecinin sorumluluğunu İsmet İnönü’nün omuzlarına yükler. Heper (1985:69)’e göre Mustafa Kemal din, eğitim, yeni alfabe gibi, toplumu daha yüksek bir medeniyet seviyesine çıkaracak reformlara kendini adamış bir insanken, İnönü, hükümeti bir arada tutmakla meşguldür. Atatürkle karşılaştırıldığında İnönü, tam da yönetim adamıdır, liderlik değil. İşte rejimin birinci ve ikinci adamı arasındaki bu temel farklılık, Atatürk’ün ölümünden sonra dünya görüşünün adım adım ideolojileştirilmesine, doğruyu arayıp bulma tekniği olarak tanımlanabilecek Atatürkçü düşüncenin, Türk sosyal ve politik dokusunu etkileyen kurumsal dönüşümlerin korunması anlamındaki bir reformizme dönüştürülmesine zemin hazırlamıştır Heper’e göre. Atatürk’ün ölümünden sonra reformların değişen şeklini vurgulamak açısından, Heper’in yukarıda özetlenen düşüncelerinin önemli bir kısmını paylaşmamak da elde değildir. Fakat ideolojiyi ister Marxist anlamda toplumsal sınıfların gerçek yüzlerini gizleyeren, örten fikirler olarak, ister Karl Popper ve Daniel Bell gibi liberallerin, doğrunun tekeline sahip olma iddiasında olan, siyasal düşüncelerin kapalı biçimleri olarak ele alalım, ideoloji dediğimizde en genel anlamıyla Martin Seliger’in de altını çizdiği gibi, sosyal eylemin korumaya, ıslah etmeye, başkaldırmaya, yeniden kurmaya çalıştığı verili sosyal düzenden bağımsız olarak, insanların örgütlü sosyal eyleminin araç ve amaçlarını ifade eden, açıklayan, meşrulayan düşünceler setinden bahsediyorsak bu tabulaştırmayı, Mustafa Kemal’in ve Kemalizm’in ideolojileştirilmesi olarak tanımlamak da pek mümkün görünmemektedir. Aksine, Kemalizm’in, değil bir dünya görüşü, bir ideoloji bile olamama konusundaki sıkıntılarını bizzat bu tabulaştırmanın temeline yerleştirmek gerekmektedir.
Bu nokta da ilk başta Atatürk totemi ve Atatürkçülük tabusunun temel nedenleri üzerinde düşünmek, ardından da bu totemleştirme ve tabulaştırmanın belirli tarihsel kesitlerdeki mahiyeti üzerinde tartışmak gerekmektedir.
Baştan başlarsak, tek parti yönetiminin kurumsallaştığı tarihlerde başlayan ve halen süren bu tabulaştırmanın temel nedenlerini, Cumhuriyet dönemi modernleşmesinin kendi iç sıkıntılarında, yani, Mustafa Kemal’in kutsanmasını (Atatürkçülüğün kendisini) aşabilen bir toplumsal modernleşme saiki bulmak konusunda yaşanan sıkıntılarda ve Osmanlı modernleşmesi ile Cumhuriyet modernleşmesi arasındaki farkı tanımlayabilecek, yeterli kavramsal referanslara sahip olamama sıkıntısında aramak gerekmektedir. Cumhuriyet dönemi modernleşmesi temelde bu iki noktada sıkıntılıdır. “Mustafa Kemal”in “Atatürk”leşmesi ve bu ata-totem etrafında kurgulanan tabulaştırma, bu iki temel problemin üzerinin örtülmesinin, ötelenmesinin, ona palyatif çözümler üretilmesinin yolu olarak gündeme gelmiş; halen de gelmektedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi Cumhuriyet yönetiminin kapsamlı bir cevap üretmekte zorlandığı ve bu açığını da Mustafa Kemal’i totem, Kemalizm’i de tabu haline getirerek kapatmaya çalıştığı problemlerinden ilki, Cumhuriyet dönemi reformlarının özgünlüğünün ne olduğu, onu III Selim’den bu yana devam eden Osmanlı reform hareketlerinden neyin ayırdığıdır. Aslında, bu soruya resmî ideolojinin ağzından doyurucu, kapsamlı bir cevap verilmesi, aynı zamanda Cumhuriyet yönetiminin meşruiyeti nereden gelmektedir, Osmanlı İmparatorluğu yerine yeni bir Cumhuriyet kurulmasının meşruluğu nereden kaynaklanmaktadır sorusuna da cevap teşkil etmektedir. Hatırlanacağı gibi, örneğin Celal Nuri (2002:75) Cumhuriyet’in kurulmasını, Türk devrimini “Türk ulusunun Osmanlılıktan soyunuşu”, Tekin Alp(1998:32) ise “bir diriliş ve yenileşme eylemi” olarak tanımlıyorlardı. İşte Cumhuriyet’in cevaplamakta zorlandığı, kapsamlı bir cevap üretmekte sıkıntıya düştüğü sorunlardan birincisi de tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır: Cumhuriyet Osmanlılıktan bir soyunuş olarak kendini meşrular, ama bu soyunuşun niçin ve nasıl bir soyunuş olduğuna ilişkin genel kabul gören bir açıklama seti sunmak konusunda başarısızdır. Cumhuriyet’in muasırlaşma serüveni niçin bir devrim olarak tanımlanmalıdır; onun muasırlaşma, inkılâbat serüvenini Osmanlı ıslahat/tanzimatlarından ayıran kategorik çizgi nedir? İşte, Cumhuriyet’in resmî ideolojisinin ilk başta bu soruya “toplumda genel olarak kabul gören, paylaşılan” kapsamlı ve resmî bir yanıt üretme konusunda sıkıntıya düştüğü bir vakıadır. Tabulaştırma ise bu sıkıntıyı hafifletmenin, üzerini örtmenin bir metodu olarak gündeme gelmektedir.
Cumhuriyet yönetiminin cevap üretmekte zorlandığı ve cevap üretemediği noktada da bu cevapsızlığını tabuları yoluyla aşmaya çalıştığı ikinci sıkıntısı, problemi ise Cumhuriyet dönemi ile birlikte girilen muasırlaşma evresinde, toplumu böylesi bir modernleşmenin gereklerine ikna, motive ve mobilize edecek bir düşünce setinin ortaya konmasında ortaya çıkmıştır. Toplumun her bir bireyinin “neden, nasıl, niçin muasırlaşmam gerekiyor” sorusuna verebileceği “resmî ideolojinin ağzından üretilmiş ve eğitim sürecinde bireylere öğrettiği” bir cevabı da yoktur. Muasırlaşmalıyız ama neden? Bu sorunun sistem tarafından üretilmiş, “muasırlaşmanın Atatürk’ün çizdiği bir yol olduğu” düşüncesinin ötesine geçebilen açık, sarih, sistemli, kapsamlı, doyurucu ve gerekçeli bir yanıtı kurgulanmamıştır. Bu konuda, eğitim sürecinde bireylere öğretilen şey “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim” söyleminin ötesine geçmekte hayli zorlanmaktadır.
Cumhuriyet yönetiminin yukarıda sıralanan iki soruya cevap vermekte neden zorlandığı ve bu zorluğun neden Atatürk’ün tabulaştırılması ile aşılmaya çalışıldığına biraz daha yakından bakmak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda reform hareketleri III. Selim döneminde başlamıştır. Küreselleşmeye başlayan kapitalizme ve Fransız Devrimi’yle yayılan milliyetçilik hareketlerine koşut olarak Osmanlı’da başlayan tanzim ve ıslah çalışmaları, ilerleyen dönemde, bürokrat ve aydınların öderlik ettiği bir (devleti) muasırlaştırma hareketine dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasının ardından ete kemiğe bürünen işgal, Anadolu’da, yerel ve kendiliğindenci direniş hareketlerinin doğmasına zemin hazırlamış; Osmanlı’nın modernleştirici bürokrat ve aydını bu yerel ve kendiliğinden direnişin merkezileştirilmesinde, direniş hareketlerinin bir merkezi bağımsızlık savaşına dönüştürülmesinde ve bu direnişin siyasal üst yapılarının oluşturulmasında önemli rol oynamıştır. Bu süreçte, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, devamında, kuruluşunda Anadolu’daki direniş hareketlerini bir çatı altında merkezileştiren ve bu direnişin siyasal örgütlenmelerini gerçekleştiren asker ve sivil bürokrat, aydınların önemli bir rol oynadığı Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilanı ile siyasal sistemi kuran ve maniple eden Osmanlı Jön Türkleri, devletin ve onun toplumunun muasırlaşması düşüncesini radikal biçimde hayata geçirme olanağı bulmuşlardır.
Cumhuriyet’in ilanı ile (sadece görünüm itibariyle bile olsa) modern bir “cumhuriyet”in, bir ulus devletin kurulmuş olması, Osmanlı’dan bu yana devam eden reform hareketilerine yeni bir ivme katmıştır. Osmanlı modernleşmesinin ve bu modernleşmenin somut tezahürleri olan reformların temel güdüsü, devletin kurtarılması/modernleştirilmesiydi. Cumhuriyet dönemi reformları ise devletin -ve onunla bölünmez bir bütünlük arz eden- toplumunun modernleştirilmesini hedeflemiştir: Çünkü işgalin bertaraf edilmesi ve Cumhuriyet’in ilanı ile zaten bir modern ulus devletin kurulduğu varsayılıyordu. Sıra, Osmanlı reformlarından farklı olarak, bu devlet ile bölünmez bir bütün olduğu varsayılan toplumun, bu modern ulus devletin yurttaşlarını oluşturacak (yeni) toplumun inşasına, modernleştirilmesine gelmişti. İşte Osmanlı reformlarında mevcut olmayan şey buydu ve inkılâbat/devrimler denilen şeyin içeriğini de bu doldurmaktaydı: Toplumsal modernleşme, ya da farklı bir ifade ile, modern ulus devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olacak modern bir toplumun inşası. Fakat sorun da işte bu nokta da ortaya çıktı: Devrimin ideolojisi, ya da ideoloji kavramının tanımındaki kelimelerle konuşacak olursak, bu örgütlü sosyal eylemin araç ve amaçlarını açıklayan, meşrulayan düşünceler seti neydi; ya da var mıydı?
Mustafa Kemal’in devrimin bir ideolojisi, dogması olmadığı konusunda açık bir tavrı olduğu bilinmektedir. Bu, Cumhuriyet dönemi yazarlarını ya Peyami Safa(1963:9-10)’nın yaptığı gibi, önce reform denilen dönüşümleri hayattan ve kitaptan doğanlar şeklinde ikiye ayırmak, ardından da Kemalist reformları hiçbir kitapta yeri olmayan, hayatın içinden, realiteden doğan reformlar olarak tanımlamaya ya da Kemalizm’i “kendine özgü düşüncelere, ayırıcı ve karakteristik ilkelere, sahip bir sistem” olarak tanımlayan Tekin Alp (1998:38) gibi sosyalizm, komünizm, ırkçılık vb. bilinen, mevcut ideoloji ve düşünce sistemlerinden tamamen ayrı nevi şahsına münhasır bir düşünce sistemi olarak tanımlamaya sevketmiştir. Fakat altı çizilmesi gereken noktalar da işte yine tam da burada yer almaktadır. Tekin Alp (1983:38) gibi Kemalizm’in insanlık tarihindeki yerini açıklamayı hedefleyen bir yazarın bile, Kemalizm’in bilinen bütün ideolojilerin dışında bir sistem, kurucusunun adı ile özdeşleşmiş bir düşünce olduğunu dile getirirken “gerçi şimdiye değin bilim alanında, hiç bir rejim, bir kişinin adı ile anlatılmış değildir” deme gereği hissetmesi bile bu açıdan oldukça manidardır.
Özetle Kemalizm’in, onu Osmanlı reformlarından farklılaştıran özünü ifade edecek ve Cumhuriyet’in reformları ve hala süren muasırlaşma hedefi etrafında kitleleri ikna, motive ve mobilize edecek doyurucu, yaygın kabul gören bir düşünsel açıklamasının yapılmamış olması -her ne kadar dönemin yazarları tarafından bu bir başarı, Mustafa Kemal’in üstün kişiliğinin bir göstergesi, Kemalizm’in dünya üzerindeki özgünlüğünün bir parçası olarak sunulursa sunulsun- sistemde, sistemin kendini tanımlama ve konumlama sorunlarını da beraberinde getirmiştir ve tabulaştırma, bu sorunlara palyatif de olsa bir çare üretme amacı taşımaktadır. Örneğimize geri dönersek, Peyami Safa’nın Cumhuriyet reformlarını kitapta yeri olmayan, hayattan kaynaklanan reformlar olarak tanımlaması nedene ilişkin bir açıklama olarak değil, olsa olsa sonuca ilişkin bir değerlendirme olarak ele alınabilir ve Cumhuriyet reformlarının niteliğine ilişkin soruya böylesi bir cevap verilmesi, aslında böylesi bir cevabın üretilememiş olduğunun da altını çizer. İfade edilmek istenen düşünceyi başka farklı tarihsel örneklerle analoji kurarak açıklamak gerekirse, Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişki, hiçbir zaman (içeriklerinin, felsefî hareket noktalarının veya uygulamalarının doğru ya da yanlış olduğu ile ilgili tartışmalar bir yana) Washington- ABD- liberalizm ya da Lenin- SSCB-sosyalizm arasındaki ilişki gibi olmamıştır. Örneğin sosyalizm, Rus halkına bir yandan SSCB’nin Çarlık Rusya’sından neden ve nasıl bir kopuş olduğuyla ilgili resmî bir söylem sunarken, diğer yandan da Bolşevik yönetimi altında gerçekleştirilen dönüşüm için kitleleri motive ve mobilize eden, Lenin’in kişiliğini de aşan, onu da kapsayan bir açıklamalar dizgesi, bir düşünce seti oluşturmuştur. Oysa Cumhuriyet Türkiye’sinde bu soruları yanıtlarken kullanılacak sosyalizmvari bir düşünce setinin; kurgulanmasında olağanüstü payının olmasına karşın Mustafa Kemal’i de içine alan bir düşünce setinin açık, sarih ve sistematik olarak ortaya konulamaması, boşluğun bizzat Mustafa Kemal’in totemik bir figür, ondan türetilen Kemalizm/Atatürkçülüğün de bir tabu haline getirilmesi ile doldurulması sonucunu doğurmuştur.
Bu konuda hiç bir çabanın olmadığını da söyleyemeyiz. Ne kadar doğru ve doyurucu oldukları, mevcut sorulara ne kadar yanıt bulabildikleri konusu ayrı bir tartışmayı gerektirmekle birlikte, Türk solunun Kadro-Yön-Milli Demokratik Devrimci kanadının böylesi bir çaba içine girdiğini, Kemalizm’i ve Cumhuriyet reformlarını, “Mustafa Kemal Atatürk tarafından gerçekleştirilen reformlar” olmanın ötesinde tanımlamaya çalıştıklarını vurgulamak gerekmektedir. Fakat ne Kadro-MDD çizgisi ne de böylesi bir çabaya girişen diğer siyasi gelenekler, Kemalizm’in ve ona ilişkin açıklamalar bütününün ana damarını oluşturdular. Hatta bizzat Kadro Dergisi’nin yayını sistemin kendisi tarafından durduruldu. Rejim, Mustafa Kemal kültünden bağımsız, onu aşan bir Kemalizm ve Cumhuriyet ideolojisi tanımına ulaşamadı ve buna ulaşamadıkça da Mustafa Kemal Atatürk sistemin önemli ve saygın bir ismi olmaktan çıkarak, sistemi bir arada tutan, ona meşruiyet veren bir totem kişilik haline geldi. Bir diğer ifade ile Cumhuriyet dönemi boyunca, Mustafa Kemal’in kuruluşunda önemli bir rol oynadığı sistem –onun öncesindekinden farkları ve bu siyasal sistemin hedefleri- açık ve net tanımlanamadığı için, sistemin kendisi Mustafa Kemal ile tanımlanmaya çalışıldı ve işte tam da tabulaşmanın başladığı nokta burası oldu.
Cumhuriyet yönetiminin yukarıda iki başlık halinde özetlenen problemleri tabulaştırmanın kök nedenini oluşturmaktadır. Cumhuriyet yönetimi boyunca tabulaştırmanın bu temel, kök nedeni hiç değişmemiştir; fakat mahiyeti, görünümü, işlevi derinliği ve araçları dönemden döneme farklılıklar arz etmiştir. Bu kök neden sabit kalmak kaydıyla Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin belirli tarihsel kesitlerinde bu tabulaştırmanın özgül şekilleri ve izdüşümleri hakkında düşünmek gerekiyor.
Mustafa Kemal ile ilgili övgü dolu satırların yer aldığı ifadeleri, onu metheden yazıları Cumhuriyet öncesine kadar götürmek dahi mümkündür. Örneğin 1921 Eylül’ünde Akşam’da yayınlanan makalesinde Falih Rıfkı “iki buçuk sene evvel bizim hepimizin gönüllerimizde gizli gizli yanan büyük ıztırap, Mustafa Kemal’de infilak etti. Dahilerin ve kahramanların hususiyeti bundan ibarettir” diye yazıyor; 1922’de Açık Söz’de yazan İsmail Habip Atatürk için “İnsan var ki söylediği sözlerle büyür, söz vardır ki söyleyen insan sayesinde büyük görünür. Ben Paşa ile konuşurken şunu anladım ki o hem sözleriyle büyüyor hem de sözler onunla” diyor; 1925 yılında Akşam’da yazan Avam Galanti “Medeniyeyi hakikiye tarihi Mustafa Kemal’in ismini medeniyeyi hakikiyeye en ziyade hizmet etmiş olan ekabirin sırasına, takdiri azim ile” kaydedeceğini söylüyordu.
1923 yılında Cumhuriyet’in kurulması, daha belirgin olarak da tek parti yönetiminin kurumsallaşmaya başlaması ile birlikte bu methiyelerin yerlarini yavaş yavaş bir insanüstüleştirmeye bıraktığını söylemek, Mustafa Kemal’den Atatürk’e doğru bir geçişin ilk izlerini bu dönemde aramak, hatta Mustafa Kemal’in kendisinin de kendinin seçilmiş kişi, lider olduğunu düşündüğünü bile söylemek (Ünder,2006:140-141) olasıdır. Yine de, Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemdeki kutsallaştırılmasını –onun daha yaşarken Mustafa Kemal’den Atatürk’e doğru dönüşümünü- daha sonraki tabulaştırma süreçlerinden ayırarak incelemek gerekmektedir. Çünkü 1938’e kadar devam eden bu dönem, sonrasındaki tüm dönemlerden, Atatürk’ün sağ, siyasal sistemin başında ve Weberyen anlamda o siyasal sistemin karizmatik otoritesini oluşturmasıyla ayrılmaktadır. İşte tam da bu nedenle 1938’e kadarki bu dönemi, bir yandan Kemalizm’in tabulaştırılması sürecinin temellerine yerleştirmek, fakat diğer yandan da yine bu dönemi sonrasındaki tabulaştırma, totemleştirme faaliyetlerinden ayırarak, karizmatik otorite kavramı etrafında tartışmak gerekmektedir. Bu, Kemalizm tabusunun temellerine yerleştirilen, “sistemin cevap üretmekte zorlandığı sorular olduğu ve tabulaştırmanın bundan kaynaklandığı” yargısı ile çelişmez. Çelişmez, çünkü, ilk olarak Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemdeki karizmatik otoritesi de –tıpkı daha sonra bu sorunların Kemalist tabulaştırma yoluyla ötelenmesi, üzerinin örtülmesinde olduğu gibi- sistemin temel sıkıntılarının, sorunlarının örtülmesinin bir aracı olarak kullanılmıştır. İkinci olarak ise Atatürk’ün vefatının ardından ete kemiğe bürünecek tabulaştırmaların grameri ve anahtar kelimeleri tam da bu dönemde kurulmaya başlanmıştır. İşte bu nedenlerledir ki bu dönemde ona atfedilen olağanüstü nitelikler bir yandan kendi özgül kavramlarıyla (karizmatik otorite) birlikte değerlendirilip, diğer yandan da Atatürkçülük tabusunun temellerine yerleştirilebilir.
Mustafa Kemal'in ölümü, bir yandan biçimsel olarak karizmatik otoritenin çözülmesi ve sistemin geleneksel-rasyonel otoriteye doğru evrilmesi ile sonuçlanırken, diğer yandan Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana mevcut olan ve sistemin –Mustafa Kemal sağken de- yanıtlamakta zorlandığı, isteksiz davrandığı, üzerini örttüğü soru(n)ların halen cevapsız bırakılmış olması, Mustafa Kemal karizmasından, Atatürkçülük tabusuna doğru geçişi kolaylaştırmıştır. Böylece Mustafa Kemal’in yaşadığı dönem Atatürkçülük tabusunun temellerine yerleşmiş, ama basitçe tabulaştırmanın ilk dönemi olarak tanımlanamayacak özgün bir dönem olarak tarihe geçmiştir.
Kasım 1938, “teknik anlamda” bu tabulaştırmanın başladığı sembolik bir tarih olarak kabul edilebilir. Fakat bu tarihi birkaç yıl daha geriye almak, Atatürk’ün hastalığının belirginleştiği, artık siyasal sistemde Atatürk sonrasının kısık sesle de olsa tartışılmaya başladığı dönemleri de bu tabulaştırmanın başlangıç yılları olarak kabul etmek mümkündür. Hatta tek parti yönetiminin kurumsallaşmaya başladığı 1920’li yılların ikinci yarısını, tabulaştırmanın Weberyen karizmatik otorite ile bir arada görülmeye başladığı tarihler olarak da kabul etmek mümkündür. Hangi tarih kabul edilirse edilsin, 1938 yılı dramatik bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Bu tarihte İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiş; karizmatik önderin oturduğu koltukta oturmaya başlamıştır. Fakat, Cumhuriyet yönetiminin cevaplamakta zorlandığı soruların üzerini örten, onları cevaplanması acil sorunlar kapsamından çıkartan, onları tâli sorunlar haline getiren karizma perdesi de Mustafa Kemal’in ölümüyle birlikte rejimin üzerinden çekilivermiştir. Mustafa Kemal’in ölümü, özellikle ikinci sorun, bireyleri modernleşmeye ikna, motive ve mobilize edecek kapsamlı bir düşünce seti oluşturma sorunu konusunda ciddi bir krizi de beraberinde getirmiştir. Hiç kuşkusuz ilk soru, sorun da hala varlığını devam ettirmektedir ama karizmanın ölümü, kendisini en çok muasırlaşmanın motivasyonu açısından gösterir. Çünkü Mustafa Kemal’in sağlığında, örneğin “harf devrimi”nin gerçekleştirilmesi için Mustafa Kemal’in 9 Ağustos 1928 günü Sarayburnu’daki eğlenceye katılarak yeni harflerle yazdığı açıklamayı Falih Rıfkı Atay’a okutması ve “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz” demesi –rejimin modernleşmek için halkı ikna ve motive edecek yeterli kavramsal donanımı olmasa bile- yeterli olabilmektedir. Veyahut “şapka devrimi”nin gerçekleştirilebilmesi için Mustafa Kemal’in 23 Ağustos 1925’deki gezisine şapka ile çıkması ve iki gün sonra İnebolu’daki konuşmasında “Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon… ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta siperi şemsli serpuş” giyileceğini söylemesi yeterlidir. Ama Mustafa Kemal’in ölümünün ardından ne Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ne de sistemin başka bir yöneticisi, rejimin temel sorunlarını, sorularını örtecek böylesi bir karizma perdesine sahiptir. Hem resmî ideolojinin muasırlaşmayı motive etmek için ortaya attığı bir düşünce setinin, hem de bu düşünce seti yerine ikame edilebilecek bir karizmanın yokluğu, tam da sistemin eksikliklerinin Mustafa Kemal’in karizması yerine Atatürkçülük tabusu ile doldurulmaya başlandığı noktayı oluşturmaktadır.
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ile başlayan bu dönem 1960 darbesine kadar devam eder. Genel çizgileriyle 1938–1960 arasındaki tabulaştırma serüveni ile aynı kategoride değerlendirilmesi gerekmekle birlikte, çok partili siyasal yaşama geçiş de tabulaştırma sürecindeki kayda değer merhalelerden biri olarak ele alınabilir. 1946 yılında kurulan ve 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin bir yandan öncesindeki iki muhalefet partisiyle aynı akıbete uğramamak için sistemin “içerisinde” “biz”den bir parti olduğunu ispatlaması, diğer yandan da 27 yıllık tek parti ve onun bürokrasi ve ordu üzerinde nüfuz sahibi genel başkanı ile hesaplaşması gerekiyordu. Bu iki amaç bazen birbiriyle farklı vektörlerdeki politikaların aynı anda izlenmesini de zorunlu kılıyordu: Bir yandan sistemin, rejimin içerisindeki bir parti olduğunun, diğer yandan ise sistemi kuran partiden farklı olunduğunun gösterilmesi; bir yandan tek parti politikalarına alternatif politikaların izlenmesi, diğer yandan da bu politikaların tek parti dönemindeki politikaların devamı olduğunun vurgulanması gerekiyordu . Özetle DP’nin bir yandan CHP ve daha da önemlisi İsmet İnönü ile rekabet etmesi, ama diğer yandan da CHP öncülüğünde kurulan rejimin devamı olduğunu, gericilerin ya da komünistlerin partisi olmadığını göstermesi gerekiyordu.
Gerek rejimin kurucu partisinin artık iktidarda olmayışı, gerekse de DP’nin (rejimin içerisinde bir parti olduğunu gösterebilmek için) Atatürk’ü müstesna tutarak, (kendi özgünlüğünü ve tek partiden farklarını ortaya koyabilmek için) CHP ve İnönü’ye sert bir muhalefet yürütmesi, CHP-Mustafa Kemal-rejim arasında karizmatik otorite kurulan ilişkinin dönüşmesine yol açmış; CHP ve rejim arasındaki doğrudan bağ, illiyet bağı da böylece kopmuştur. CHP artık rejimin kurucu partisi değil, 1946’dan sonra kurulan diğer partiler gibi herhangi bir parti, İsmet İnönü de karizmatik liderin yakın arkadaşı, bir manaya, gizil güce sahip hükümdarın -Türklerin atasının- ona değebilecek yoldaşı değil, sadece bir muhalefet partisi lideridir. Mustafa Kemal ise Atatürkleştirilerek sahiplenilir ve DP’yi sisteme bağlayan temel figür olarak işlevselleşir.
Özetle DP, kendi politik ikilemlerini aşmak için zaten var olan tabulaştırma kodlarını zekice kullanır. Böylece bir yandan Atatürk özellikleri vurgulanan Mustafa Kemal’e sahip çıkılırken, diğer yandan da CHP’yi ve “ikinci adamı” yerden yere vurabilecek bir politik manevra alanı yaratılmış olunur. DP’nin bu politikası, Atatürk’ü tam da Freud’un totemi tanımladığı şekliyle “içinde bulunduğu grubun bütünüyle özel bir ilişkiye sahip kutsal bir simge” ya da siyasal topluluğun tamamının atası (ata türk, totem-baba), koruyucu ruhu şeklinde tanımlamayı iyiden iyiye kolaylaştırır. Nitekim henüz 1951 yılında, Atatürk’ü Koruma Kanunu TBMM’de tartışıldığı sırada DP yanlısı Zafer Gazetesi’nde çıkan bir yazı, o dönemde Mustafa Kemal’den Atatürk’e doğru nasıl bir geçiş yaşanmaya başladığını tüm ayrıntıları ile gözler önüne sermektedir. Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun TBMM’de görüşüldüğü meclis oturumunda söz konusu kanun aleyhine söz alan DP Ankara vekili Selahattin Adil konuşmasında Atatürk’ten Mustafa Kemal olarak bahseder. Adil’in bu tavrı ertesi günkü Zafer Gazetesi’nde Sarıçizmeli mahlası ile görüşlerini açıklayan yazarın dikkatinden kaçmaz. Sarıçizmeli, Zafer Gazetesi’nin 7 Haziran 1951 tarihli nüshasında yayınlanan “Mustafa Kemal Değil Atatürk” başlıklı yazısında şu görüşlere yer verir: “Atatürk’ü Koruma Kanunu konuşulurken Selahattin Adil Paşa, bu kanunun şiddetle aleyhinde bulunmuş ve Atatürk’ten yalnız Mustafa Kemal diye bahsetmiş…Mustafa Kemal, Atatürk’ün eşsiz şahsiyetinde ilk merhaledir. Mustafa Kemal ile Atatürk arasında koskoca bir milli mücadele ve inkılâp tarihi vardır. Genç bir asker olan Mustafa Kemal, Çanakkale’den sonra o büyük milli mücadeleyi yapmış, Gazi olmuş, sonra da Türkiye’nin kurtarıcısı ve Türk devletinin kurucusu Atatürk olarak tarihe ve ebediyete intikal etmiştir. Yoksa Selahattin Adil Paşa Mustafa Kemal’den sonraki Gazi’nin ve Atatürk’ün farkında değil midir”
Özetlemek gerekirse Demokrat Parti’nin hem rejimin içinde olma, hem de rejimin kurucu partisine ve ikinci adamına karşı olma politikası rejim, onu kuran parti ve karizmatik önder arasındaki bağları yeniden tanımlamayı zorunlu kılmış; bu süreçte kurucu parti herhangi bir siyasi parti şekline dönüşmeye başlarken, karizmatik önder de artık bu kurucu ve tek partinin karizmatik genel başkanı vasfını iyice yitirmeye (Mustafa Kemal’den çok Atatürk vasıfları belirginleştirilmeye), CHP’den ayrışmaya, sistemi bir arada tutan totem kişi olma özelliği gittikçe daha fazla vurgulanmaya başlamıştır. Bu ayrışmanın Atatürkçülüğün tabulaştırılmasında önemli bir merhale olduğunun altını da bir kez daha çizmek gerekmektedir.
Atatürkçülüğün tabulaştırılmasında askeri darbe geleneğinin de önemli bir rolü vardır. 1960 ile başlayan ve 1980’e kadar devam eden darbeler, tabulaştırmanın derinleşmesinde, toplumun tüm katmanlarına yayılmasında, Kemalizm’in hegemonik bir söylem haline gelmesinde (Çelik, 2006:75-91) önemli köşe taşlarıdırlar. Bu açıdan darbe(ler) ve tabu arasında iki temel ve fonksiyonel ilişkiden bahsedilebilir. Birinci olarak Kemalizm, darbelerin meşruiyet kaynağını oluşturur. Bütün darbeler “ulu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak” ve/veya onun hedef gösterdiği çağdaş uygarlık ve demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla gerçekleştirilmişlerdir. İkinci olarak Kemalizm, askeri darbeleri, siyasal tartışmaların içerisindeki bir taraf olmaktan kurtararak, onlara partiler ve ideolojiler üstü bir referans sunar; darbeleri, sistemin aslına, olması gereken şekline, altın çağına dönüş operasyonu olarak tanımlamayı kolaylaştırır. Böylece darbeler, bir yandan Atatürkçülüğe dayanarak yapılırken, diğer yandan da bu tabulaştırmaya yeni ritüeller, seremoniler, uygulamalar ekleyerek onu daha da derinleştirirler .
Darbeler ve Kemalizm ilişkisinde hatırda tutulması gerken en önemli nokta, darbelerin gerçekten de bozulan Kemalist düzeni yeniden inşa etmek için yapılıp yapılmadıklarının, gerçekten de demokrasiyi tesis edip etmeme amacı taşıyıp taşımadıklarının ya da her bir darbenin partiler ve ideolojiler karşısında tarafsız durup durmadığının önemsiz olduğudur. Bu ilişkide tek önemli olan şey, Kemalizm değil, Kemalizm dolayımı ile kurgulanan tabunun darbelerin meşruiyet ve tarafsızlığının temeline resmî olarak yerleştirilebilme kapasitesidir; gerçekte olan değil, resmî söylemde olduğu iddia edilendir. Konuya bu açıdan bakıldığında örneğin -Şevket Süreyya Aydemir(1999:267)’e göre- askerin darbe yapmasının temel nedeni DP’ye karşı olması değil, “Atatürk’ün işaret ettiği teknik-teknolojik gelişmeler, kendilerini göster”se bile DP’nin “Atatürk’ün gereğince benimsenemediği, irticaa ödün verildiği”, İktidarın “bu meselelere, gereğince hassas görün”memesi ve “İktidarın bu konularda milli şuur mücadelesini ihmal ettiği hakkındaki kanaat” idi. Benzer bir sebebe 1971 muhtırasında da rastlamak mümkündür. Tağmaç, Gürler ve Batur imzasını taşıyan ihtarnamede şu noktaların altı çiziliyordu: “Meclis ve Hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatı ile...Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidi kamuoyunda yitirilmiş ve… Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür”. 12 Eylül darbesi için de benzer şeyleri söylemek mümkündür.
Darbeler, gerekçelerine, meşruiyet tabanlarına Kemalizm’i ve onun vaazettiği demokratik düzeni (yeniden) tesis etmek düşüncesini koyarak, başka herhangi bir temel nedenle siyasal sisteme müdahale etmediklerinin altını çizmek ihtiyacını hissettikleri oranda, Kemalizm’in tabulaştırılmasına da hizmet etmişlerdir. Nitekim Kenan Evren’e tren penceresinden tıpkı Atatürk gibi poz verme ihtiyacı hissettiren motivasyonu da buralarda aramak gerekmektedir.
Darbeler, Kemalizm’in tabulaştırılmasına yaptıkları bu vurgularla, darbelerini topluma “ihtilal, muhtıra, harekat ya da balans ayarı” olarak sunabilme gücü kazanmışlar, yapılan askeri operasyonların ülkeyi gerçek temellerine döndürme amacını taşıdığını vurgulama imkanı bulabilmişlerdir. Her bir darbede, Kemalizm’in hali hazırda mevcut tabulaştırılma düzeyi ile yetinilmemiş, her darbede bu tabulaştırmaya yeni bir katman eklemek zorunda kalınmıştır. Darbeler, gittikçe daha fazla tabu karakteri ön plana çıkarılan Kemalizm ile kendi kutsallıklarını imâ etmişler; totem ve onun toplumsal sistemi olan tabu düzeni ile kurdukları ilişkinin yoğunluğuna göre toplumsal ve siyasal olarak kalıcı ve meşru olabilmişler; Kemalizm ile kurdukları ilişki düzeyi kadar sorgulanamaz hale gelmişler; darbeleri sorgulayanlar da o derece tabu yasağını çiğneyen ötekiler haline getirilmişlerdir.
Daha önce de vurgulandığı gibi darbeler Kemalizm’den, sadece onu kendi temellerine yerleştirerek yararlanma yoluna gitmememişlerdir. Bir yandan darbelere meşruiyet veren Kemalizm’in tabulaştırılmasıyla darbeler sorgulanamaz, sorgulayanlar da ötekiler hale getirilirken, diğer yandan da Kemalizm, darbelerin mevcut siyasal tarafların üzerinde, reelpolitiğin ötesinde olma iddiasını sürdürmesine yardım etmiştir. Asker bu yolla, siyasal sistemin herhangi bir tarafında, siyasal kutuplardan herhangi birinin yanında olmadığını rahatlıkla söyleyebilmiş; darbeleri siyasal sistemin bir tarafının diğer tarafa galebe çalması görüntüsünden kurtararak, sistemin asıl köklerine dönme faaliyeti, meşru ve haklı birer müdahale olarak sunabilmişlerdir. Böylesi bir tabulaştırmaya dayanmayan ve onu kendi uygulamaları ile daha da derinleştirmeyen bir darbe hiç kuşkusuz daha çok rahat eleştirilecek, darbenin meşruiyetinin sorgulanması daha yaygınlaşacak, ordu siyasette taraf olmakla suçlanacak ve belki de örneğin neden “demokrasiyi içine düştüğü buhran”dan kurtarmak için yapılan 1960 darbesinin hemen ardından Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun kuruluverdiği ya da “irticaî ve diğer sapık ideolojiler”den bizleri kurtarmak amacıyla yapılan 1980 darbesiyle hemen öncesindeki 24 Ocak 1980 kararları arasında ilişki daha yüksek sesle sorgulanmaya başlanabilecekti. Tabu işte tam da bu ilişkileri örtmek için kullanılan bir şal görevi gördü.
Atatürkçülüğün tabulaştırılması yoluyla siyasal sistemle kurduğu ilişki sayesindedir ki ordu, darbe ve aktüel politika arasında var olan ilişkiyi örtebilmiş; siyasal sisteme müdahalesinin ekonomik, ideolojik, stratejik, politik nedenlerini geri plana çekerek bu müdahaleyi sistemin tabuları ve totemleri adına yapılan bir görev olarak sunabilmiştir. Ve bu yolla ordu, bir yandan siyasetin dışında duruyor, herhangi bir partiye yakın görünmüyor ve sistemin bekâsından gayrı bir şey düşünmüyorken, diğer yandan da siyasetin belirleyicisi olma gücüne kavuşabilmiştir. Tabulaştırma ise, ordunun hem siyasetin içinde yer alıp hem de siyasette tarafsız ve siyaset üstü gibi görünebilmesine kaynaklık etmiş; Atatürk bu tabulaştırmanın totemik kişisi olarak biraz daha ön plana taşınmıştır. Böylece Kemalizm, ordunun siyasete eklemlendiği nokta olmuş, bu onu aynı zamanda rejimin sigortası olarak tanımlamaya imkan vermiştir. Askerin siyasal sisteme eklemlenme arzusu ne kadar yoğunlaşırsa, tabulaştırma da o ölçüde yoğunlaşmıştır.
Tabulaştırma faaliyetleri içerisinde 12 Eylül darbesinin ayrı bir yeri ve önemi olduğunu belirtmek gerekiyor. 12 Eylül darbesi de diğer darbeler gibi, Kemalizm’i tabulaştırarak onu kendi meşruiyetinin temellerine yerleştirmiş ve yine diğer darbeler gibi onun sayesinde siyasi kutuplardan birinin tarafı olmadığı görüntüsü sergilemeye çalışmıştır. Fakat 12 Eylül ile Atatürkçülük arasındaki ilişki, diğer iki darbeden farklı işlevlere de sahip olmuştur.
12 Eylül darbesinin diğer darbelerden en temel farklılığı ise siyasal sistemi yeniden düzenleme kapasitesi ile ilgilidir. Elbette ki tüm darbeler ile siyasal sistemde bir şeyler değiştirilmiş, bir reorganizasyona gidilmiştir. Fakat darbe sonrası dönemlerdeki hiçbir reorganizasyonun çapı 12 Eylül darbesindeki kadar geniş ve kapsayıcı olmamıştır. Darbenin yöneticileri bu reorganizasyonun yönü ve içeriği hakkında daha ilk günden bir mesaj vermeyi de ihmal etmemişlerdir. Milli Güvenlik Konseyi 1 Nolu Bildirisi’nde Kenan Evren, darbenin neden yapıldığı ile ilgili olarak şunları söylüyordu:“Atatürkçülük yerine irticaî ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi…ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür”.
Yukarıdaki alıntıdan da görülebileceği gibi, Evren’in darbenin yapıldığı günkü Atatürkçülük vurgusu hem 1960, hem de 1971’deki darbelerin bildirilerinden çok daha farklıdır. 1960’da Türkeş radyodan “Büyük Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh prensibi bayrağımızdır” demekle, 1971’de de Tağmaç “Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma ümidinin” kalmadığından bahsetmekle yetinirlerken, Evren, doğrudan doğruya bütün ideolojileri karşısına almayı ve Atatürkçülük dışındaki bütün fikir akımlarını ülkenin içinde bulunduğu kötü durumun sebebi olarak göstermeyi tercih etmiştir. Bir başka ifade ile 1960 ve 1971 darbeleri, kendilerine meşru bir zemin bulabilmek ve tarafsızlıklarının altını çizebilmek için Kemalizm’i tabulaştırmakla yetinirken 1980, bu tabulaştırmayı bir adım daha derinleştirmekle birlikte, bu tabudan bir totaliter tabu-ideoloji yaratmayı ve toplumu bu kapsayıcı ve tek tabu-ideoloji etrafında yeniden örgütlemeyi denemiştir. İsmet Giritli’nin, Atatürk’ün 100. doğum yılı vesilesiyle, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından 1981 yılında yayınlanan ve tüm eğitim kurumlarında okutulması tavsiye edilen kitapta yer alan makalesindeki sözlerine kulak verirsek, darbenin toplumu kendi kurguladığı ve Atatürkçülük adı altında kutsallaştırdığı sistem etrafında reorganize etme konusunda ne kadar istekli olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Giritli makalesine “Atatürk’ün 100 Doğum Yıldönümünde Atatürkçülük-Kemalizm’in bir ideoloji olarak oluşturulması ve ideolojik arayış içinde bulunan toplumumuzun ve gençlerimizin ulusal bir ideoloji etrafında birleştirilerek, Türkiye’ye ve Kemalizm’e düşman çevrelerin ideolojik tuzaklarına düşmekten kurtarılması büyük önem taşımaktadır” cümlesi ile başlar. Giritli’ye göre darbe, Atatürkçülük konusundaki düşünce alışverişini hızlandırmıştır ve bunu Atatürkçü “düşüncenin oluşturulması bakımından bunu çok mutlu ve olumlu bir gelişme olarak” tanımlamak gerekmektedir.
1980 darbesinin kendi tanımladığı Atatürkçülük dışındaki diğer görüşlere karşı nefreti O kadar büyüktür ki, darbe öncesinin Kemalizm’i bile bu Atatürkçülük’ten nasibini almış; Kemalizm bu tabu-ideolojiye, Atatürkçülüğe kimi noktalarda aykırı görülmüş; Atatürkçülük dönemin baskıcı politikalarının kılıfı, siyasal sistemdeki kapsamlı siyasal reorganizasyonun örtüsü haline getirilmiştir.
12 Eylül darbesinin izlediği bu politika –Atatürkçülüğün resmî, tek ve herkesin benimsemesi gereken bir tabu-ideoloji olarak kurgulanması politikası ve Atatürk’ün bu tabulaştırmanın totemik figürü olarak gittikçe daha yoğun ve popüler araçlarla vurgulanması- dönemin Kemalistlerinin bile tepkisini çekecek uygulamalara sahne olmuştur. İlhan Selçuk, darbe yönetiminin Atatürkçülüğünü eleştirmek için Cumhuriyet Gazetesi’nde “Atatürkçülük Muz mudur” başlıklı bir yazı yazmış, bu yazı nedeniyle gazetesinin belirli bir süre kapatılmasına neden olmuş; aynı gazetenin başyazarı Nadir Nadi de dönemin Atatürkçülük anlayışını ile ilgili düşüncelerini “Ben Atatürkçü Değilim” isimli kitapta toplamıştır.
Darbe yöneticilerine göre ülke 12 Eylül’den önce bir iç savaşın eşiğindeydi ve toplumun yabancı menşeli fikir akımlarının tesiri altında kalması da bu iç savaşın temel sebebini oluşturuyordu. Darbe yöneticilerine göre çözüm basitti: İç savaşın temel sebebi olan kökü dışarıda ideolojiler yerine Atatürkçülük ikame edilebilirse, toplumu bölen ve anarşiye sebep olan fikir tartışmaları da kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktı. Fakat askeri emirlerle bir “ideoloji” kurgulanmasına imkan olmadığına göre, gençlerin tabi olacağı bu yerli malı ideoloji (Atatürkçülük) yine bildik usullerle, Atatürkçülüğün tabulaştırılması, süregelen bu tabulaştırmaya yeni yöntemler, unsurlar eklenmesi, Mustafa Kemal’in totemik karaketerinin daha önce keşfedilmedik yöntemlerle vurgulanması ile yapılır. Yapılan şey öz itibariyle yine bir tabulaştırmadır. Fakat bu tabulaştırmanın öncesindeki dönemlerden çok daha derinlikli, kapsamlı, bilinçli ve popüler bir program etrafında örgütlenmesidir ki 12 Eylül darbesini diğer darbelerden daha özgün bir uygulama haline getirmektedir: Atatürk’e ait olduğu hayli tartışmalı sözlerin –ki bu tartışmalı sözlerin en bilineni Atatürk’ün şoförler ile ilgili söylediği iddia edilen “Türk soförü en asil duygunun insanıdır” sözüdür- şehir meydanlarına, okullara vb. asılması; şehirler, okullar ve tüm kamu binalarının Atatürk heykelleri ile donatılması –ki bu amaçla Ankara’da bir Atatürk Heykelleri Fabrikası da açılmıştır- yanında, Atatürk portresi asma uygulamasının tüm işletmelerde hatta kahvehanelere bile fiilen dayatılması; İnkılâp Tarihi derslerinin ilkokuldan üniversiteye kadar zorunlu hale getirilmesi; sapık ideolojilere en çok meyledilen yer olan üniversitelerin zaptu rapt altına alınabilmesi için Yüksek Öğretim Kurumu’nun kurulması; 1982 yılında Nutuk’un dili sadeleştirilerek tekrar yayınlanması; 1983 yılında “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını…tanıtmak ve yaymak amacıyla” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun kurulması bu totemleştirme ve tabulaştırma uygulamalarına örnek olarak verilebilir.
Özetle, Mustafa Kemal’den bir totem-ata, ata-türk, Kemalizm’den de bir tabu yaratılması ile ilgili sürece yakından bakıldığında karşımıza Cumhuriyet yönetiminin cevap üretmekte zorlandığı sorular/sorunlar çıkmaktadır. Bu soruların ilki, Cumhuriyet’i Osmanlı reformlarından ayıran neydi, ya da neden Osmanlı muasırlaşması ıslahat olarak tanımlanırken Cumhuriyet modernleşmesi inkılâbat olarak adlandırılıyordu sorusuydu. İkinci soru(n) ise Cumhuriyet’in neden muasırlaşmak gerekiyor sorusuna karşılık olarak, toplumda kabul görmüş, kitlelerin içselleştirerek kabullendiği, onları rejimin muasırlaşma hedefi arkasında mobilize ve motive edecek bir açıklamalar dizgesi üretememesiydi. Tüm bu sorulara verilemeyen cevaplar, Kemalizm’in tabulaştırılması ile örtülmeye, geçiştirilmeye, ertelenmeye cevap veriliyormuş gibi yapılmaya çalışılageldi. Tabulaştırma bunlara bir cevap üretmedi ama bir yandan bu soruların kangrenleşmesini, cevaplanması zorunlu olan bu sorular karşısında resmî ideolojinin mutlak bir sessizliğe bürünmesini de engellerken, diğer yandan da bu sorunlara gerçek cevaplar arayanların ötekileştirilebilmesini kolaylaştırdı.
Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde bu soruların üzeri, onun karizması ile örtülebiliyor, özellikle muasırlaşma için yapılması gerekenler karizmatik otoritenin iradesine, arzusuna indirgenerek bu sorular rahatça geciktirilebiliyor, örtülebiliyordu. Ama onun 1938 yılındaki vefatı, Kemalizm’in tabulaştırılmasının sistemde daha da gözle görünür hale gelmesinin yollarını açtı. Tabulaştırma çok partili siyasal hayata geçişle birlikte yeni bir işlev ve görünüm kazandı. Kemalizm, DP’nin, CHP’den farklı, fakat onun kurduğu sistemle barışık olduğunu vurgulamasının bir aracı olarak kullanıldı ki bunun için de Mustafa Kemal ve CHP arasındaki organik bağın Mustafa Kemal’in Atatürkleştirilmesiyle aşılması yolu kullanıldı.
1960’dan başlayarak 1980’e kadar devam eden üç darbe de tabulaştırmaya yeni boyutlar, uygulamalar, seremoniler, ritüeller, söylemler ekleyerek onu derinleştirdiler. Kemalizm tabusu bir yandan darbeleri sistemin özüne, aslına dönüşü amacıyla yapılan müdahaleler haline getirerek onları meşrulaştırırken, diğer yandan da ordunun tarafsızlığının, siyaset üstülüğünün sembolü oldu. 1980 darbesi ise diğer darbelerin yaptıklarına ilave olarak bu tabudan totaliter bir tabu-ideoloji üretme yoluna gitti. Bu tabulaştırma serüveninde 2007 yılında geldiğimiz son nokta ise bankalarının kurucusu Mustafa Kemal’i ölüm yıldönümünde anmak isteyen İş Bankası’nın çektiği reklâm filminin senaryosunda, filmde oynayan çocuğun Atatürk’ün eline batan dikenin onun elini kanatabilmesine gösterdiği tepki ve kanaat önderlerinin reklâm metnindeki dil yanlışı hakkındaki değerlendirmeleridir: Bu kanaat önderlerine göre reklâm metnindeki dil yanlışı bir skandaldır, çünkü Atatürk Türkçeyi hatasız ve kusursuz kullanırdı.
KAYNAKÇA
ADIVAR, Halide Edip. (1962), Türkün Ateşle İmtihanı, İstanbul: Çan. |
AKŞİN, Sina. (2000), “Düşünce Tarihi (1945 Sonrası), Türkiye Tarihi 5, Bugünkü Türkiye 1980-1995, İstanbul: Cem. |
ALP, Tekin. (1998), Kemalizm, (Sadeleştiren: Çetin Yetkin), İstanbul:Doğan Kitap. |
ATAY Falih Fırkı. (1992), “Allah Senden Razı Olsun” Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, (Haz: Mehmet Kaplan vd.), Ankara Kültür Bakanlığı, 644-665. |
ATAY, Falih Rıfkı. (1980), Babanız Atatürk, İstanbul: Ayyıldız Matbaası. |
ATAY, Falih Rıfkı. (2004 ), Çankaya, İstanbul: Pozitif. |
AYDEMİR, Şevket Süreyya, (1965). “Atatürk’ün Kişiliği”, Türk Dili Dergisi, Sayı 175, Kasım 1965. |
AYDEMİR, Şevket Süreyya. (1975), Tek Adam, İstanbul: Remzi. |
AYDEMİR, Şevket Süreyya. (1999), İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali, 7. Baskı, İstanbul: Remzi. |
BALTACIOĞLU, İsmayıl Hakkı. (1964), “Atatürk”, Türk Dili Dergisi, Sayı 58, Kasım 1964. |
BATU, Selahattin. (1963),”Büyük Atatürk’ Özvgü”, (Der. Yaşar Nabi), Atatürkçülük Nedir?, İstanbul: Varlık. |
BATU, Selahattin. (1981), “Büyük Atatürk’e Övgü”, Gerçek Atatürkçülük, (Der Kenan Akçay), İstanbul. |
BROWN, James. (1989), “The military and society: the Turkish case”,
Middle Eastern Studies, 25:3, 387 – 404. |
BURRIDGE, K.O.L. (1968), “Levi-Strauss and Myth”, The Structural Study of Myth and Totemism, (Ed. Edmund Leach), London:Tavistock. |
CİZRE, Ümit. (2006), “Egemen İdeoloji ve Türk Silahlı Kuvvetleri: Kavramsal ve İlişkisel Bir Analiz” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, İstanbul:İletişim, 156-179. |
ÇAĞLAR, Behçet Kemal. (1966), “Tutsak Asya Burcunda İlk Başkaldırma”, Türk Dili Dergisi, Sayı 18, Kasım 1966. |
ÇELİK, Betül. (2006), “Kemalizm:Hegemonik Bir Söylem” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, İstanbul:İletişim, 75-91. |
DARWIN, Charles, (2001). Türlerin Kökeni, (Çev: Orhan Tuncay), İstanbul:Gül. |
DİLİPAK, Abdurrahman. (1993), Cumhuriyet’in Şeref Kitabı, İstanbul: İşaret. |
DURKHEIM, Emile. (1961), Elementary Forms of Religious Life, (Trans: Ward Swain), New York:Collier Boks. |
EVLİYAGİL, Necdet. (1988), Kemal Atatürk: Söylesi ve Seçme Şiirler Antolojisi, Ankara:Ajans Türk. |
EVREN, Kenan. (1981), ”Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in 1981 Atatürk Yılının Başlaması Dolayısıyle TBMM’de Düzenlenen Törende Yaptıkları Konuşma” Atatürkçülük 2. Ankara: Milli eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı, 3-11. |
FENİK, Mümtaz Faik. (1951), “Bizden imtiyaz değil rahmet bekliyor” Zafer Gazetesi, 7 Haziran 1951, sayfa 1. |
FREUD, S. (1984), Totem ve Tabu, (Çev: K. Sahir Sel), İstanbul:Sosyal. |
GALANTİ, Avam. (1992), “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Heykeli” Atatürk Devri Fikir Hayatı, C. II, (Haz: Mehmet Kaplan vd.) Ankara Kültür Bakanlığı, 367-370. |
GİRİTLİ, İsmet, (1984). Atatürk Cumhuriyeti, İstanbul:Filiz Kitapevi. |
GİRİTLİ, İsmet. (1981), “Kemalizm İdeolojisi”, Atatürkçülük 2. Ankara: Milli eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı, 59-92. |
HABİB, İsmail. (1992), “Paşa’nın Köşkünde” Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, (Haz: Mehmet Kaplan vd.), Ankara Kültür Bakanlığı,901-907 |
HEIMSORTH, Heinz. (1986), Immaniuel Kant’ın Felsefesi, Kant’ı Anlamak İçin Anahtar Kitap, (Çev: Takiyeddin Mengüşoğlu), İstanbul: Remzi. |
HEPER, Metin. (1984), “A Weltanschauung-Turned-Partial İdeology and Normative Ethics: "Atatürk" in Turkey”, German Journal for Politics and Economics of the Middle East, 25. January, No. 1 (March, 1984). |
HEPER, Metin. (1985), The State Tradition in Turkey, North Humberside: Eothen. |
HÜRRİYET (Haber). (2003), “Ata'nın Silueti Varken Hayvan Otlatmak İhanet”, Hürriyet Gazetesi, 1 Temmuz 2003. |
HÜRRİYET (Haber). (2005), “Koç: Atatürk Heykelini Aslına Uydurduk”, Hürriyet Gazetesi, 11.10.2005. |
İLERİ,Celal Nuri. (2002), Türk Devrimi, İnsanlık Tarihinde Türk Devriminin Yeri, (Sadeleştiren: Özer Ozankaya), Ankara: TC Kültür Bakanlığı. |
KANSU, Ceyhun Atıf. (1962), “ Atatürk’ün İlkleri”, Türk Dili Dergisi, Sayı 134, Kasım 1962. |
KANSU, Ceyhun Atıf. (1963), “ Devleti Yenileştiren Atatürk”, Türk Dili Dergisi, Sayı 146, Kasım 1963. |
KANT, Immanuel. (1989), Pratik Usun Eleştirisi, (Çev: İsmet Zeki Eyuboğlu), İstanbul:Say. |
KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri. (1981), Atatürk, İstanbul:iletişim. |
KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri. (1981), Ergenekon: Milli Mücadele Yazıları, Ankara: Kültür Bakanlığı. |
KAZANCIGİL, Ali. (2006), “Anti-Emperyalist Bağımsızlık İdeolojisi ve Üçüncü Dünya Ulusçuluğu Olarak Kemalizm” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, İstanbul:İletişim, 235-246. |
KORAY, Cenk. (1994), Kur’ân İslamiyet ve Atatürk ve 19 Mucizesi, İstanbul:Altın Kitaplar |
LERNER, Daniel, Richard D ROBİNSON. (1960), “Swords and Ploughshares: The Turkish Army as a Modernizing Force”, Word Politics, 13: 1. |
LÈVI-STRAUSS, Claude. (1996), Yaban Düşünce, İstanbul: Yapıkredi. |
LİVANELİ, Zülfü. (2002), “Oh be Nihayet Türkler Geldi”, Vatan, 07.12.2002. |
MERİÇ, Cemil. (2004), Jurnal Cilt 1 1955-65, İstanbul:İletişim. |
ÖZKAN, Fulya. (2004), “1950’lerin Popülizm Açısından Bir İncelemesi” Journal of Historical Studies, Vol.2 |
ROX, Robin. (1968), “Totem and Taboo Reconsidere”, The Structural Study of Myth and Totemism, (Ed. Edmund Leach), London: Tavistock. |
ROY, Alexander. (1969),. The Religion of the Primitives, New York: Negro University |
SAFA, Peyami. (1963),”Kemalizm Hayat ve İdeal”, Yaşar Nabi, (Der). Atatürkçülük Nedir?, İstanbul: Varlık. |
ŞEN, Serdar. (1996), Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm, İstanbul:Sarmal. |
ŞEN, Serdar. (2000), Geçmişten Geleceğe Ordu, İstanbul:Alan. |
T.C. BAŞBAKANLIK, Cumhuriyet 50 Yaşında, Ankara. |
TUNÇAY, Mete. (2005), Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923-1931, İstanbul:Tarih Vakfı. |
ÜNDER, Hasanç. (2006), “Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, İstanbul:İletişim, 138-155. |
VELİDEDEOĞLU, Hıfzı Veldet. (1981), “Önsöz: Gerçek Atatürkçülük”, Gerçek Atatürkçülük, (Der Kenan Akçay) İstanbul. |
WEBER, Max. (2005),. Bürokrasi ve Otorite, (Çev: Bahadır Akın), Ankara:Adres. |
WUNDT, W. (1933), Milletler Ruhiyatı Esasları, İstanbul:Remzi. |
YAZMAN, Aslan Tufan. (1969), Atatürk’le Beraber, İstanbul: Yörük Matbaası. |
YEĞEN, Mesut. (2006), “Kemalizm ve Hegemonya” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Kemalizm, İstanbul:İletişim, 56-74. |
YÜKSEL, Muammer-Erhan KIZILTAN. (2006), Nutuk’taki Gizli Hitabe 19 Rakamının Sırları, İstanbul:Neden Kitap. |
Kolektif: Sosyal Bilimler Araştırma Topluluğu Üyesi, Dr. Öğretim Üyesi
Kant’ın düşüncesi ile ilgili olarak ayrıca Bkz., (Kant, 1989: 78-89) (Heimsorth, 1986:13-135).
22 Dönem 1. Yasama Yılı 7/967 Esas No. 16/07/2003 Tarihli Yazılı Soru Önergesi.
22. Dönem 1. Yıl, 2/159 Esas No, TBMM Başkanlığı'na Geliş Tarihi 26/06/200 önergenin başlığı, “Atatürk Milli Parkı Kanun Teklifi”, Özeti “Ardahan İli, Damal ilçesi, Yukarı Gündeşler köyünü kapsayan Atatürk Milli Parkı’nın kurulması öngörülmektedir”
Bu bilgilere Ensar Öğüt’ün Soru Önergesi’ne ile ilgili olarak Bkz. İç İşleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’nün TBMM Kanunlar ve Kararlar Dairesi Başkanlığı’na sunduğu 25/08/2003 Tarih, B050PGM071001-Ş/15799 Sayılı belgede yer verilmektedir.
Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 31/07/1951, Yayımlandığı Resmî Gazete Sayısı: 7872.
04/05/2007 Tarih ve 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun 8/b Maddesi.
Konu ile ilgili olarak Ayrıca Bkz., (Heper, 1984). Kemalizmin bir ideoloji olduğu düşünsesi sadece Heper’e ait değildir. Kemalizmi bir ideoloji olarak ele alan yazarlarla ilgili olarak Bkz., (Köker, 2006:97-118), (Cizre, 2006-156-191). Kazancıgil (2006:235) ise kemalizmin bir ideoloji olmaktan çok “mevcut koşullara ve stratejik güç dengelerine göre, bazen birbiriyle çelişen ideolojilere, siyasal tercihlere yönelir gibi” göründüğünü belirtmekltedir.
Farklı ideoloji tanımlarıyla ilgili olarak Bkz., (Heywood, 1992: 6-11).
DP’nin, CHP’nin kurduğu sistemin içinde fakat yine de ondan farklı olduğunu belirtme ihtiyacı, aynı zamanda, Demokrat Parti dönemi popülizminin de kaynaklandığı alandır. Farklı vektörlerdeki bu politikanın aşılabilmesinin bir ayağı Kemalizm’in tabulaştırılmasıyken, popülizm bu politikanın ikinci ayağını oluşturmaktadır. DP popülizmi ile ilgili olarak Bkz., (Özkan, 2004:32-47).
Hiç kuşkusuz, Kemalizm ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki ilişki sadece darbe dönemlerine indirgenerek tartışılamaz. Bu nedenle ordunun siyasal sistemde Kemalizm’in asıl taşıyıcısı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu konu ile ilgili olarak ayrıca Bkz., (Cizre, 2006:156), (Şen, 1996), (Şen 2000), (Lerner, Robinson, 1960: 31), (Brown, 1989:387-404).
Bu Makale İletişim Yayınlarından Çıkan "Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Cilt 9 / Dönemler ve Zihniyetler" adlı kitapta yayınlanmıştır
|
|
|