Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


GÜNCEL YAZILAR

      

SOL ve RESMİ İDEOLOJİ 1*

Tolga Ersoy

Üç yıla yakın bir zamandan bu yana “resmi tarih polemikleri” başlığı altında sürdürdüğümüz tartışmalarda/polemiklerde zaman zaman güncelinde zorlamasıyla Türkiye Solu’nun durumu ağırlıklı olarak ana konu başlıklarımızdan birini oluşturdu. Çizmeye çalıştığımız tabloda her fırça darbesinde tuvalimize bulaşan ve bu bulaşıklıkla bizleri şaşırtan “renkler”, sol’un farklı bir başlık altında irdelenmesinin zorunluluğunu ortaya çıkarıyordu; gerek dergi üzerinden yaptığımız yazılı, gerekse çeşitli panel, konferans ve sunumlar aracılığıyla yaptığımız sözlü tartışmalar sonucunda Türkiye Solu’nun resmi ideoloji-resmi tarih karşısındaki duruşunu, mevzi alışını ya da etkilenişini-etkileşimini bir alt metin düzeyinde tartışmaya karar verdik. Yöntemimiz bundan öncekinde olduğu gibi, “serbest vezinli bir deneme” şeklinde özetlenebilir, kimi zamanlara tırnak içinde olmak kaydıyla solun resmi ideolojiyle olan ilişkisini irdelemeye çalışacağımız bu dizi yazıda –tefrika olarak adlandırılmasında hiçbir sakınca yok...!- kimi zamanlarda güncelden yola çıkıp geçmişi tartışıp anımsatırken, kimi zamanlarda da tümüyle geçmişe dönüp oldukça dar bir alanı anlatmak yolunu deneyeceğiz ve “bu ne” derseniz “deneme yazıyoruz” diye yanıtlamaktan da çekinmeyeceğiz! Yaptığım yazı planı sonuç itibariyle bir bütünselliğe ulaşmayı amaçlıyor, ancak tarihin karşımıza neler çıkartabileceğini kim bilebilir ki? İşte eleştirel katkılarında önemi burada başlıyor ve bireysel üretim birlikte üretime dönüşüyor.

“Resmi Tarih Polemiklerini” yaparken yolumuz “sol” ile kesiştiğinde -ki söz ettiğim gibi çok sık oluyordu- bazı temel önermeleri ve durum saptamalarını tekrarlamak zorunluluğunu duyuyordum. Öyle sanıyorum ki bu başlık altında onları daha sık anımsatmak zorunda kalacağım, işte birkaçı; “ulusalcı ise sol değilsindir”, “kapitalizme karşı olmadan emperyalizme karşı olmak sadece bir retoriktir ve bu haliyle o ancak kapitalizmin bir programıdır”, “sömüren sömürülen ilişkisini görmezden gelerek tarih okunmaz ya da yazılmaz ve bizim tarihe yönelik yargılarımızda temel eksenimiz sınıf ilişkilerinin biçimi olmalıdır”, “cuntacı/orducu duruş Türkiye solunun bir geleneği olabilir mi?”... uzayıp gider ne yazık ki; ve her geçen gün, pratiğinde zorlamasıyla –bir kez daha ne yazık ki- yeni bir saptama veya postulatı eklemekte zorlanmayız. Ve unutmayalım “ne yazık ki” üzüntülerimiz, arınmanın –doğru ideolojik duruş- verdiği güce dönüşür...

Çeşitli veçheleriyle –doğal olarak geniş kapsamlı olarak- solu ele alacağız demiştik ya elimize geliveren ilk puzzle yine bir masala ait resimden ibaret; onu ne kadar önemsiz addedip sıradan bir döneklik öyküsüne indirgesek te, yaptığı ideolojik önermeleriyle ve resmi ideolojinin özellikle kimi “sollar” tarafından iştahla benimsenen kavram tanımlamalarıyla ve resmi ideolojiye yaptığı katkılarıyla kuşkusuz ayrıca anımsanmayı hak ediyor; ve bir ara not: ilk sırada yer almasıyla “önemlilik” arasında doğrudan bir ilişki yok...           

bir “kadrolaşma” masalı
Otuzlu yıllarda TKP, yayın organlarında muhbirleri ve işbirlikçileri sempatizanlarına tanıtmak için kara listeler yayınlar. Şimdi bunlardan birinden kısa bir bölüm okuyalım; “Bu namussuzları herkes bilmelidir. Bu suretle bir daha içimize ve içinize girmesinler. Bu hainleri rezil etmek lazım. Bu suretle, başkalarına ders ve ibret olsun. Bunun için, onların isimlerini yalnız kendiniz öğrenmekle kalmayın, diğer bütün arkadaşlarınıza da söyleyin. Sonra, onlarla merhabayı kesin, imkan düştükçe yüzlerine tükürün, kahvede ve iş başlında namussuzluklarını yüzlerine vurun ve hatta tenhada sıkıştırdıkça pataklayın bile.” Ve bir iki isim: Vedat Nedim: matbuat umum müdürü: kısa boylu, cılız, mıymıntı, iktisat doktoru, mütekait erkanı harp miralayı Nedim beyin oğlu. Şevket Süreyya: Ankara Ticaret Lisesi müdürü. İsmail Hüsrev Tökin: iktisat vekaleti neşriyat müdürü.”(1) –Altlarını ben çizdim...!-

Sol ile resmi ideoloji ilişkisini irdeleyen çalışmalarda otuzlu yılların tarihinde yapılacak bir yolculuğun en önemli duraklardan birisini Kadro Olayı oluşturur. Kadro’yu tanımadan, tanımlamadan yapılacak bir okuma yalnızca dönemin algılanabilmesinde değil, sol ile resmi ideoloji arasındaki ilişkinin tanımlanabilmesinde de yetersizliklere neden olacaktır. Tüm amatör ya da “profesyonel” tarih okurlarının az çok “kadro”dan haberdar olduklarını düşünüyorum. Ancak bu metin içinde onun vurgulanması zorunlu, çünkü o yukarıda saydığımız temel nedenler dikkate alındığında çizmeye çalıştığımız tablonun en önemli parçalarından biri.

Klasik soruyu sorarak yola çıkalım: “Kadro nedir?” Kısa yanıtımız “kadro, otuzlu yıllarda Kemalist “rejimin” ideoloji arayışının -ideolojik değil- bir unsurunu oluşturmak üzere çıkarılan bir derginin adıdır” şeklinde olacaktır. Özellikle devletçilik vurgusunun tartışılması ve tartışmalarda naiv bir sol argümana sahip olunması nedeniyle Kadro’yu, “devlet ideolojisinin sol’a olan uzaklığını ve esnekliğini gözden geçiren bir deneyim” olarak tanımlamak da olanaklıdır. Bu şekilde bir tanım “sol’un” Kadro ile olan ilişkisi göz önüne alındığında paradoksal olarak gözükebilir. Onu bir “deney” olarak tanımladığımızda kimi sol yaklaşımların ya da -her ne demekse- “sol-Kemalistlerin” yaptığı gibi bir değer yüklemekten kaçınılması sağlanabilir. Ancak “kadro” okumalarının, bugünün kimi “solcularının” Türk tipi nasyonal sosyalizmine kaymalarını açıklayabilecek açılımları da içerdiğinin tekrar tekrar dile getirilmesinde yarar var. “Sol eğilimli” resmi tarihin ulusalcı ve hatta yurtsever solcularımızın Kadro olayına verdiği aşırı önem, onun bu bağlamdaki değersizliğinin bir işareti olabilir.

1932-35 yılları arasında yayınlanan “aylık fikir dergisi” Kadro hakkında yapacağımız kısa analize geçmeden dönemi resmetmedeki temel belirleyenleri sıralayalım; derin bir yoksulluk ve sefaletle birlikte yönetimden hoşnutsuzluk, icazetli dahi olsa her hangi bir muhalefete duyulan özlem, dünya ekonomik bunalımı ve tercihleri nedeniyle bu bunalımda dünya kapitalist sistemine entegre olmaya çalışan ve bunu da devletçilik yolu ile sermaye aktarımında bulunarak yapmaya koşullanmış totaliter yönetim altında bir ülke... İşte “Kadro” bu konjonktürde “devletçilik” adı altında yapılanların ya da yapılamayanların realizasyonuna yönelik bir arayışın denemesidir. Yalnızca o.

Diğer taraftan “kimi” olmak kaydıyla sol’un devletçilik/Kemalist devletçilik saplantısı da tarihsel perspektifte ayrıca dile getirilmelidir.

Dergi, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Belge, İsmail Hüsrev Tökin tarafından çıkartılmaktadır ancak imtiyaz sahipliğini Yakup Kadri Karaosmanoğlu üstlenmiştir. İsimler bu deneyin niteliğini göstermesi açısından çok önemlidir, daha sonra kısaca değinmeyi umduğum gibi anılan kişilerin, bu masalın kahramanlarının nereden gelip nereye gittikleri bilgisi bu deneyi daha net algılamamızı sağlayacak açılımları, verileri içermektedir. Temel yazar kadrosunun yakın geçmişlerinin sol soslu olması ve dergi yazılarında bu sos bulamacının izlerinin yoğun bir şekilde görülmesi 12 Eylül ardından, öncesinde sol lafazanlıkta mangalda kül bırakmayan “şahsiyetlerimizin”, “küreselleşmeci ideolojinin” en has sahasına, reklam dünyasına balıklama dalmalarını anımsatmaktadır; fazlasıyla hatasız bir teşbih... Bu ilk dönerlerimizin biyografilerini bir yana bırakıp bu üç sene boyunca ne dediklerini ya da ne diyerek neyi onarmaya ya da neyi gizlemeye çalıştıklarını özetleyelim, çabaları fazlasıyla beyhude ve sonuçta gereksiz görülse bile ödüllendirildiler, nasıl ödüllendirildiklerini sonlara bırakalım.

Kadro’da özetle şu görüşler dillendirildi: 1) Türkiye’de sermaye yeterince olgunlaşmamıştır.  2) Sermayenin yeterince gelişmemiş olması sınıflarında batılı anlamda oluşmadığının göstergesidir. 3) Bu şartlar altında bir sınıf mücadelesinden söz edilemez. 4) Devlet sermaye aktarımında bu ilişkileri korumak zorunda olmalıdır. 5) Kendimize özgü bir kapitalizm neden olmasın... vesaire.

Dergiler, yazılanlar arasında yolumuza devam ettiğimizde; Yapısı itibariyle ortak bir amacı paylaştıkları için ne dediklerinde diyenin imzasının ne olduğunun aranmaması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin Belge’nin “Türkiye’nin çatışma yaratacak kadar sınıfsal farklılaşma içermediği” tezi sonuçta Kadro Dergisinin çıkış amacına uygun bir şekilde “bize özgü” devletçilik anlayışını biçimlendirmeye yönelik bir yaklaşımdır ve diğer yazarları da bağlar. Bu “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” faşizan yaklaşımının daha sofistike bir hal almış biçiminden öte bir şey değildir. Burada duyumsanan çelişki, yazarları faşizmi tanımlaya itmiş ve faşizmi, “özgün burjuvazinin otoritesi” olarak tanımlayarak yönetimi aklamaya çalışmışlardır. Bu yaklaşım tarzının özellikle sol-Kemalist akademisyenler arasında yaygın olduğunu anımsayalım. Dolayısıyla bu türden “teorik” yaklaşımlarıyla Kadro, “özgün bir sol” yaratma çabasını 30’lu yılların “özgün” faşizmini realize etme hareketi olarak da değerlendirilebilir. Bu çabasının hedefi, İtalya’dan kopyalanan halkçılık/korporatizm birlikteliğinin oluşturulmaya çalışılan devletçi modelle uzlaşması için gerekli argümanları oluşturmaktır. Kuşkusuz bu türden bir çaba tek parti otoritesinin -her ne kadar faşizm olarak tanımlamasalar da- kutsanması için zorunludur, sorun kutsallığı bilimsel-teorik bir çerçeve içine yerleştirebilmektedir. Alt alta sıralanan bu “yükümlülükler”, dergiye yazmaları -tartışmaları?- gereken konular konusunda bir sınırlama getirildiğini okuyucuya düşündürebilir, gerçekten de dergilerde yapılacak okuma-tarama okuyucuya otoriter kısıtlamanın ipuçlarını da vermektedir. Ismarlama bir durumun ortaya çıkardığı ideolojik bulanıklığın, konjonktürel olarak ideolojik bulanıklaştırma işlevini iyi bir şekilde yerine getireceği düşünülmüş olmalı. Toplu bir okuma bu bulanıklaştırma-bulanıklaşma sürecindeki kirliliği gözler önüne serebilir. Zamanında komünizmle ilgilenmiş isimlerin oluşturduğu yapı, primitif bir eklektik yapıdan başka bir şey değildir ve bu yapı, ondan şunu alalım, bundan şunu alalım ama hepsi tek parti-tek adamın gözetiminde ve onun onayı ile olsun ve onu kutsasın şeklinde resmedilebilir. Lozan’la birlikte emperyalist kampa biat eden Türkiye’nin kapitalizme ve kapitalist devletlerle-siyasetlerle olan tüm ilişkileri onanmakta, ancak diğer taraftan da Sovyetlerdeki ekonomik programlara ilgi gösterilerek bu programların öznel dönüşümü önerilebilmektedir. Bu ikili yapının özgün bir form olduğunu ileri süren Kadro, Türkiye’yi ve yönetim tarzını sosyalizm ile faşizm dışında bir yere oturtmaya özen göstermektedir ki, bu özeni kısmen Şefik Hüsnü’de görmek de olanaklıdır. Bu özendeki dengenin ilerleyen yıllarda, her şeyleriyle Kadrocu yazarları örnek alan “sol Kemalist resmi” tarihçiler tarafından faşizm aleyhine bozma çabalarının anımsanması bu denemedeki yaklaşımımız açısından önemlidir, faşizmler arası çatışmada temel retoriği, diğerinin faşistliğinin mahkûm edilmesi durumunun oluşturduğu unutulmamalıdır. Kadro yazarlarının bu bağlamda burjuvaziyi halk kavramınının dışında tanımlaması çabası ilginçtir. Bu, sınıfsızlığı-kaynaşmışlığı sermaye oluşturmak lehine dayatan tek parti-tek adam ideolojisini aklama çabasından başka bir şey değildir. Bir taraftan “devletçilik” maskesi altında burjuvazinin oluşumuna sermaye aktarımı ile katkı yapılmaya çalışılırken, diğer taraftan halkın çıkarlarının burjuvaziye karşı korunduğunun iddia edilmesi bir aklama harekatından başka bir şey olamaz. Kadrocularda tıpkı birçok faşizmler gibi sınıflar üstü bir “durumun” sınıf savaşlarını engelleyebileceğini iddia etmektedir. Diğer taraftan palazlandırılan burjuvaziyi ve bu süreçteki kapitalist entegrasyonu, ulusal bağımsızlığın mutlak göstergesi olan ekonomik bağımsızlığın olmazsa olmazları saymakta, “sol” müdahale ile yaratılmaya çalışılan bulanıklığın bir örneği olarak ele alınmalıdır. Başka hiç bir şey değildir. Bunun “başka bir şey” olduğunu iddia etmek tümden bir aklamanın aracı olmaktan başka bir işe yaramaz. Kemalist retoriğin dillendirdiği anlamda antiemperyalizm kavramı-yaklaşımını kabullenilmesi ya da kapitalizme karşı olunmadan antiemperyalist olunamayacağın dile getirilmiyor olmasının “sol bulaşık” Kadro dergisi için anlamı en iyi olasılıkla cehaletle korku arasında bir yerde durmakta ya da her ikisini birden kapsamaktadır. İdeoloji cilalama işlevini es geçiyoruz!

Kadro dergisinde yapılan tartışmalarda kimi zamanlarda gelinen nokta günümüz okuyucusu için oldukça şaşırtıcı olabilecek düzeydedir; onlara göre Kemalizm Türkiye’de Marx’ın öngörülerini aşarak sınıfsız bir toplum kurabilecek kapasiteye, yeğinliğe sahiptir. Sorun bu süreçte burjuva sınıfının oluşumunu engellemekte yatmaktadır... Ferdiyetçi ancak kapitalist olmayan bir sermaye birikimi de mümkündür...

Oysa otuzlu yıllarda ilk kuşak burjuvazi çoktan oluşmuş ikinci kuşağın hazırlıkları da zor yoluyla da olsa (!) başlamıştır. Bu aynı zamanda “rejimin” devletçilik vurgusunu sunmadaki sıkıntısını da gösteren bir durumdur, “ideologlarımızın” oldukça sıkıntılı bir üretim süreci geçirdiklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Ne yapılsa yapılsın ya da ne yazılırsa yazılsın diğerlerinden, diğer beş ok’tan farklı olarak devletçiliği tanımlamak ve yapılan tanımların arkasında durmak oldukça zor olmaktadır; tıpkı diğer birçok yerde karşılaştığımız gibi Kadro’da da bu sıkıntı had safhadadır: ılımlı devletçilik, sosyalist olmayan devletçilik, özel teşebbüsçü devletçilik, korporatist devletçilik, kapitalist olmayan devletçilik, ferdi koruyan devletçilik... (Okuyucuda isterse ekleyebilir ve hiç şaşırmasın kendi eklediğine herhangi bir tarih okumasında rastlayabilir.) Ve gene iyimser yorumumuza dönelim ve Kadro’cuların bu bol sayıda “devletçilik” arasında yalpalamalarının “kişisel” bir tavır olduğu yorumunu yapalım! Ne var ki zaman ya da “”somut durum” adı verilen şey bu kişiselliğin dayatmacı bir kişiselleştirme olduğunu açığa çıkarmaktadır. -İyimser yolda devam...!-  Kadroculara göre; hakimiyet kayıtsız şartsız millette olduğuna göre -onlar ulu önderlerinin -artık- çok iyi söz dinleyen öğrencileridir- hakim olan milletten faşizm devletçiliği değil çıksa çıksa ulusal bağımsızlığını kazanmış ve bu olguya bağımlı özgün bir devletçilik çıkacaktır. (“Ulusal bağımsızlık” kavramının ise burjuvazinin sözlüğünden çıkan bir kavram olduğunu ve bu kavramın hiçbir şekilde sınıf vurgusu içermediğini şimdilik bir ara not olarak kaydedelim.) Bundan sonrası kadrocuların iyimser niyetleri ve beklentilerinden başka bir şey değildir; böyle oluşan devlet bir sınıfı temsil etmemelidir, ulusun tümünün çıkarlarını temsil eden ve bu çıkarları ulus adına düzenleyen ve tüm ulusal faaliyetleri kurgulayan bir devlettir onların beklentileri. Bir taraftan devlet aracılığı ile harıl harıl sermaye aktarılıp “yeni” bir sınıf milyonların açlığı-sefaleti pahasına palazlandırılırken, onlar bu gerçeği yok sayarak, görmeyerek ya da zor veya zorsuz görmezden gelerek devletin doğrudan o “yeni sınıfın” işlevini üstlenmesini bekliyorlar ya da olup bitenleri bu sanıyorlardı. Devlet kendileri gibi aydın ideologlar tarafından yönetilir ve yönlendirilirse imtiyazsız sınıfsız kaynaşmışlığın dört dörtlük devam edeceğini dile getirebiliyorlardı. İşte ülkenin başına yüz yıldır musallat olan “özgün” elitizm hastalığı... Ve her “özgün” bizimist elitistlerin kaval eşliğinde söyledikleri türkü: maval... [Bir diğer anlamı: yalan, uydurma söz.]

Ve tüm kadro artıkları ile Kadro artıkları bu beklentilerinin karşılandığını sanarak ya da bu sanrı ile -hastalıklı bir durumdur tabii ki söz konusu olan- yaşamlarını ve varlıklarını sürdürmüşlerdir ve sürdürmeye devam etmektedirler. Bu gerçeklikten kopuş durumu tüm Kadro analizlerinde üzerinde durulması gereken bir unsuru oluşturmaktadır. Ve kanımca bu aşamaya geçildiği andan itibaren, gelenekselleşip kuşaktan kuşağa bu türden bir mirasın aktarılması garanti altına alındığı andan itibaren Kadro’ya gereksinim kalmadığı düşünülebilir, düşünülmelidir. [Kadro-Ulusal Sol-Aydınlar Ocağı-Kızıl Elma-Vs.]                                  

Kadro’nun bir “devrim ideolojisi” yaratıcılığına soyunduğunu savunmak, aradan geçen zamanın ve kalıcı etkilerinin ışığı altında “en azından kaydıyla” yapılanı bir devrim saymak anlamına gelir ki kuşkusuz bu da resmi ideolojinin bu cenahta yarattığı etkinin iyi bir örneğidir. Kadro çıkışında dile getirilen bu yaklaşımın devamlılığının kuşaklar boyu sağlanması “devrim” retoriğinin korunması açısından önemli olmuştur. Ulusal bağımsızlık kavramına takılıp kalmış bir “sol” diğer kavramlara yaklaşımında da sınıftan uzaklaşmaya mahkum olmuş demektir. Sınıfsızlık ve kaynaşmışlıkla ulaşılan-kotarılıveren bir devrim; bu “biz bize benzeriz”ci yaklaşımla da üst üstü çakışan bir olgudur: 1-Ortada bir devrim olduğu sanılmaktadır 2-Bu devrimin ideolojisinin olmadığı sanılmaktadır. 3-Sorun durumu bize özgü olmak üzere bize benzetmekten ibarettir. Üçüncü maddeyi saklı tutmak kaydıyla ilk iki maddeyi kendi içinde tersyüz edersek yapılmak istenileni daha iyi algılamak olanaklı olacaktır. Ortada bir devrim yoktur, ancak olup bitenin bir ideolojisi vardır. Şimdi yapılması gereken bu durumu tersyüz etmektir ve ekibiyle birlikte Kadro bunun araçlarından birisidir.

İşte bu haliyle oldukça güdük “devrimci” Kadro’nun birçok resmi araştırmacı yazar tarafından gözden kaçırılan ya da kaçırılmaya çalışılan bir diğer özelliğini onun ırkçı yapısı oluşturur. Orta Asya steplerinde su aramaya ya da kızıl elma yemeye yola çıkan Kadro yazarları, uygarlığı başlatan bağımsız ve kavgasız Türk Milleti övgüsü ile bu ideoloji dergisinin sayfalarını doldurmaktan çekinmeyeceklerdir. Ergenekon efsanesinin sadece Türk faşistlerinin değil Türk “nazilerinin de” temel modellerinden birisi olmasının kökenini-nedenini bu derginin sayfaları arasında bulabiliriz. Bu öyle bir modeldir ki onun için bilime ve özgürlüklere karşı durmaktan geri kalınmamalıdır! Gerçeklikten, toplumsal  gerçeklikten uzaklaşan her düşüncenin, her bireyin mutlaka uğradığı ya da sığındığı barınaklardan birisidir ırkçılık. Şöyle bir söz mü vardı; “ırkçılık aptalların son sığınadır” diye?

Bir üçüncü yol ideolojisi üretmek, kemalizmi sol’dan tanımlamak gibi yükümlenilmiş bir misyonla yola çıkan Kadrocular yeniden ürettikleri ideolojinin/Kemalizmin diğer sömürge-yarı sömürge ülkeler içinde bir model oluşturduğu iddiasını Kadro imha edildikten sonra dahi ısrarlı bir şekilde sürdüreceklerdir. Bu öncü pozisyonu primitif bir sol elitizmi de örnekleyebilir. İmtiyazsızlıktan, sınıfsızlıktan söz edenler halka doğru yolu gösterecek bir kadronun zorunluluğuna inanmaktadırlar. Onlara göre Kemalizmin bu öncü kadrosu tüm hizmetini devlete sunacak ve böylece sınıf çatışmaları ta en başından önlemiş olacaktı. Bugün kendisini sol olarak tanımlayan grup ve kurumların devletle olan samimiyetlerinin köklerinden birisinin başlangıcının bu yaklaşımlar olduğunu iddia etmek abartılı olmayacaktır. Sınıfı yok sayan ve daha da ötesinde bu yolda devlet zor’unun meşruluğunu onaylayan bir hareketin “sol” olarak tanımlanmasını ideolojik bir yanılsama olarak tanımlamak da resmi ve egemen ideolojiler tarafından kurulan tuzaklara düşme anlamını taşır. Kadro’nun sınıf yerine koyduğu “toplumsal uyum” dur ve bu aynı zamanda Kemalist totalitarizmin temel retoriğini oluşturan bir kavram olarak otuzlardan bugüne dek yalnızca ulusal solcuların tarafından değil seksenleş yıllık tüm Kemalist hükümetlerin/yürütmelerin –ve ayrıca yasama ve yargıların- –seksenleş yıldaki tüm ayrışamamış kuvvetlerin ez cümle kayıtsız şartsız Kemalist olduğunu düşünüyorum- zor uygulamalarına meşruiyet sağlamıştır. Ne zaman “istikrar” kelimesi gereğinden fazla telaffuz ediliyorsa bilin ki orada emekçi sınıflar üzerindeki baskı daha da yoğunlaşmıştır, daha da yoğunlaşacaktır.

Kadro hareketinin sonu ise yok saydıkları sınıf ilişkileri aracılığıyla gelmiştir. Tarihte böyle ironiler çoktur, Türkiye tarihi ise bir ironi taşkınlığını örnekler. Devletçilik saplantılarını fazla ileri gören sermaye gruplarının eleştirileri ve önerileri doğrultusunda hareket ve harekât sona erdirilmiş ve kadrocular vatan ve millet sevgilerini ve bu sevgilerinden doğan yükümlülüklerini/görevlerini başka alanlarda yerlerine getirmişlerdir.

Bu alt bölümün sonunda nereye doğru yol aldıklarını tahmin etmekte zorlanmayacağımız “meşhur” Kadro yazarlarının kısa biyografilerinden dersler çıkarmaya çalışalım; çünkü onlar bugünün ulusal solcuları ya da nasyonal sosyalistleri ve kimi yurtseverleri tarafından her fırsatta baş tacı ediliyorlar:

Şevket Süreyya Aydemir; Klasik biyografilere göre eğitimci, diğer taraftan bir putlaştırma mimarı. 1897’de doğdu, muallim mektebinde Turancı görüşlerle tanışıp bu heyecanla 1915’de doğu cephesinde savaşmaya gitti ve uzun yıllar Anadolu’ya dönme gereği duymadı. Sovyet Devriminin ardından Bakü’de öğretmenlik yaptı, Marksizm’e ilgi duymaya başladı (!). Bu ilgisi sonucunda TKP’ne girdi ve 1921 yılında Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde -KUTV- “eğitim” gördü ve Komintern toplantılarına katıldı. 1923 yılından itibaren Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasına girerek Aydınlık dergisinde yazmaya başladı. 1925 yılında tutuklanarak 10 yıl hapis cezası ile “korkutuldu”, bir buçuk yıllık bir yatışın ardından affedildi. 1927 yılında tekrar tutuklandı ancak bu sefer tutukluluğu kısa sürdü ve ardından devletine biat ederek hizmet etme talebinde bulundu. Hapis yattığı yıllarda yazdığı “eğitim raporu” ilgi çekmiş olmalı! Biat teklifi kendisine Ankara Ticaret Lisesi müdürlüğü verilerek kabul edildi ve izleyen yıllarda resmi ideolojinin inşasında ve resmi tarih oluşturulmasında önemli roller üstlendi. Kemalist bürokrasi aygıtında olabildiğince yükseldi. Atatürk devrimlerinin yılmaz savunuculuğuna adanan ömür 1976 yılında sona erdi.

Burhan Belge; Yüksek bir Osmanlı bürokratının oğlu olarak (!) 1899 yılında doğdu. 1924’e kadar yurt dışında mimarlık eğitim gördü ve bu sürede “sol” çevrelerle “ilişki” kurdu. Bu ilişkiyi kurarken Anadolu Ajansının Bükreş temsilcisi olarak çalışıyordu. 1925 yılında TİÇSF’na katıldı ve türünün diğer örnekleri gibi Aydınlık’ta yazdı. Mahkûm olmasının ve hemen affedilmesinin ardından sol düşünmekten vazgeçerek, dış işleri bakanlığı, cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği ve basın yayın gibi kurumlarda –ve ayrıca zsa zsa olayında- görev alarak bir dizi vatani hizmetini yerine getirirken diğer taraftan da “derin devletle” olan samimiyetini perçinledi ve ardından Demokrat Parti’ye girip partinin başyazarlığını üstlendi, Menderes diktatoryasının kalemşorluğunu yaptı; diğer başyazarlarımızı okuyucu bulsun! 1957’de milletvekilliği ile ödüllendirildi ve bu görevi 60 darbesine kadar devam etti. Darbeden sonraki mahkumiyeti af edilince tekrar Almanya’ya gitti ve 1967’deki ölümüne kadar burada çalıştı. Bir başka belgeyi Türk soluna miras bıraktı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Osmanlı “aristokrasisinin” evladı olarak 1889 yılında Kahire’de doğdu. Sınıfsal konumunun etkisiyle oldukça iyi bir eğitim gördü. 1918’e kadar yurtdışında kaldı ve “Atatürk’ün tavsiyelerine uyarak” milli mücadeleyi İstanbul’dan yazılarıyla destekledi. 1923-1934 yılları arasında milletvekilliği yaparken Burhan Belge’nin kız kardeşi ile evlendi. Kemalizmin elçiliği görevini yurt dışında da sürdürdü. Diğerleri gibi sol bulaşıklığı yok. Kadro’nun imtiyaz sahibi, ancak daha çok devlet adına derginin gözetimcisi, deneticisi ya da kontrolörü olarak çalıştı. Yediği önünde yemediği arkasında çeşitli platformlarda resmi ideolojinin pek de kuvvetli ve estetik olmayan savunuculuğunu yaptı yazdığı çeşitli romanlarla bir taraftan putlaştırma operasyonunun en yetkin mühendislerinden biri olduğunu gösterirken, diğer taraftan da resmi tarih yazımının oluşumuna romanları aracılıyla katkıda bulundu. Bu yazım tarih bağlamında desenformasyona ve falsifikasyona aracılık ediyordu. Bu becerileriyle “resmi roman” kavramının da oluşumunda önemli rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunlarla birlikte kendisine verilen milletvekilliği, elçilik, basın uzmanlığı gibi şekil görevlerini başarıyla yerine getirdikten sonra 1974 yılında öldü.

İsmail Hüsrev Tökin; 1902’de doğan Tökin İstanbul Avusturya Lisesi’ni bitirip Sovyet bursu ile KUTV’da öğrenim gördü. Bu süreçte TKP ile ilişkisi oldu sonra da TİÇSF’na yakınlık duydu: bu cümle diğer anılardan bir alıntı. Kendisinin bu ilişkileri reddettiği yazılıyor. 1926 yılında Türkiye’ye dönerek bürokrasinin farklı nitelik ve nicelikteki kadrolarında görev yaptı, ayrıca kendisine verilen bursu boşa çıkartmak istercesine Alman ihracat firmalarının Türkiye temsilciliklerini üstlendi, büyük ticaret firmalarıyla Anadolu köy emekçileri arasında iş bağlantıları (!) yaptı. Bu arada “kadro” masalında bir başoyunculuğu da var. Görevlerini yerine getirme sürecindeki başarıları taktir toplamış olmalı; “derin” sermayenin has örgütlenmelerinden biri olan Kazım Taşkent’in bankasında (Yapı Kredi) danışmanlık görevi de yaparak üstlendiği sol misyonun hakkını başarıyla yerine getirdi! İki ayrıntıyı unutmamak gerekir: masonlara yazı yazdığı: bu bir. İkincisi: sol’un saplantılarından ve onun resmi ideoloji ile olan sapkın ilişkisini niteleyen kurumlardan biri olan halkevlerinin öncü-kurucularından olması. 1993 yılında öldü.

Vedat Nedim Tör; 1897 yılında doğdu, 1916’da Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Berlin’deki iktisat eğitiminin ardından Aydınlık dergisi ve TKP ile ilişki kurdu. 1925 yılında ilk kez, 1927 yılında TKP yöneticisi olduğu iddiasıyla ikinci kez tutuklandı. Parti dokümanlarını polise teslim ederek kurtulma yolunu seçerken, bir çok komünistin on yıllar boyu sürecek olan mahkûmiyetinde başat rol oynadı. [Muhbir: Arapça-Osmanlıca’dan; haberci, suçtan zarar gören bir kimsenin suçluları ihbar etmesi... eski tıpta bir anlamı daha var ki konumuza bence daha uygun; bulaşıcı bir hastalığı haber veren ilk belirti.] Kuşkusuz iyi bir ödülü hak ediyordu; emperyalizm ve yerli iş birlikçileri tarafından ödüllendirilerek Arkos ticaret şirketinde görevlendirildi. Birçok benzeri gibi bu dönüşünün ardından bürokraside önü açıldı; Ankara Radyosu müdürlüğüne kadar yükseldi. Devlet bürokrasisine hizmetinin ardından arkadaşı gibi Yapı Kredi bankasında çalışarak derin sermayeye kültür danışmanlığı yaptı, ardından aynı görevi Sabancı’larla tekrarladı. 12 eylül faşizminin mutluluğuna ancak beş yıl dayandı.

[Başkasorular: 1) “Solculuk” kalkamadığı için yatan “aydınlarımızın” ve özellikle bugüne gelirsek özellikle genç “akademisyenlerimizin” bir hobi faaliyeti midir?
2) Döneklik ya da dönmüşlük ne demektir. Onlar hakikaten dönmüşler midir?
3) Kimi sol’un bu özel türe ısrarlı bir biçimde değer biçmesinin nedeni a)özenti midir b) ideolojik zafiyet midir c) yoksa sol değerlerin getirdiği sorumlulukları yüklenme korkusu mudur d)...
4) “Eski solcularımızın” varsıllaştıkça sol’a düşmanlaşmalarının nedeni salt etik ya da sosyolojik bir mevzuu mudur? ]

-devam edecek: otuzlu yıllarda devletçilik, Kemalist devletçilik üzerine okumalar, yurtseverlik...

  1. Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar II (1925-1936), BDS yy., 1.baskı, 1992, ss.375

 

*Sorun Polemik Dergisinin Kasım 2007 tarihli 28.sayısında yayınlanmıştır.           

 

Untitled Document


Özgür Üniversite
Çukurova Kitap Fuarında

Gıda yardımı alan bir kadın

Özgür Üniversite 10-18 Ocak tarihleri arasında Çukurova Kitap Fuarında 409 C standında yer alacaktır.

17 Ocak 2009 Cumartesi
Konferans:
Rejim "Aydınlar" ve Resmi İdeoloji

Konuşmacı: Fikret Başkaya
Konferans Salonu I
Saat:12.00-13.00
Düzenleyen: Özgür Üniversite Yayınları

Fuarın Wep adresi
http://www.cukurovakitapfuari.com

.............................................

 

Özgür Üniversite Cumartesi Konferansları
.............................................

Kapitalizmin Krizleri

Küresel Mali Krizin Aktörleri 
Sinan Sönmez


Tarih: 10 Ocak 2009
Saat: 14.00
Yer: Ankara Özgür Üniversite

.............................................

 TÜRKİYE’DE SİYASAL REJİMİN NİTELİĞİ ve GÜNCEL TARTIŞMALAR


Konuşmacı:
MEHMET TÜRKAY

Tarih:  3 Ocak  Cumartesi 2008 – 15.00

Yer: İstanbul Özgür Üniversite

.............................................

KRİZİN DEĞİŞEN YÜZLERİ

“Sanal Piyasaların” Gerçek Kriz

Konuşmacı:
Gaye YILMAZ

Tarih: 5 Ocak Pazartesi
Saat: 19.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite

.............................................


:: YENİ YAYINLAR

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket

:: Marksist Ekonomi El Kitabı

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4

:: ULUSALCILIK

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK

::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II

 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003