'İnsan Manzaraları...'
Anuta: Paylaşmanın adı şefkat
Huw Cordey/Anuta adası
Solomon Adaları'ndaki Santa Cruz'dan yola çıkıp tekneyle Anuta'ya varmak, beş gün sürdü. Yaptığım en can sıkıcı yolculuklardan biriydi. Sürekli sallanan yatta ne okumak mümkündü, ne de yazmak. Bu yüzden Anuta adası ufukta bir nokta gibi belirdiğinde, rahat bir nefes aldım. Ancak adaya yaklaştıkça, 300 kişinin nasıl olup da bu kadar küçük ve ıssız bir yerde yaşayabileceği sorusu, kafamda büyümeye başladı. Bizi bir kano karşıladı. Kanodaki üç adamdan ikisi kürek çekiyor, biri kanoya dolan suyu boşaltıyordu. Suyu boşaltan adam, adının Joseph olduğunu söyledi. Anuta'dayken bize o bakacakmış. Joseph adanın liman reisi olduğunu söylüyordu. Aslında bu sıfat pek de doğru sayılmazdı; çünkü adada liman yoktu. Hatta demir atmak öyle zordu ki, teknemiz bizi bıraktıktan bir kaç saat sonra ayrılmak zorunda kaldı. Liman reisliği işi, Joseph'in fazla zamanını alan bir iş sayılmazdı: İki yıldır adaya gelen ilk ziyaretçiler, bizlerdik. Ancak bu dünyadan kopmuşluk hissi, Joseph'in tişörtünü gördüğümüzde bir anda gölgelendi: Tişörtte "Planet Hollywood, Las Vegas" yazıyordu. Las Vegas'taki ünlü bir lokantanın adı... Herhalde birbirinden daha farklı iki yer, olamaz. Her şeyde aşırıya kaçmanın başkenti Las Vegas ve bir aynanın bile bir lüks olduğu küçük Anuta.
Aropa ya da şevkat
Anuta'nın ücra konumu, adadaki tüketim maddelerinin sayısını sınırlasa da, eşine herhalde dünyada pek az rastlanacak bir dayanışma ruhu yaratmıştı. Anuta dilinde bu ruha "aropa" diyorlar. Sevgi ve şefkat anlamına geliyor. Hemen her yaptıklarına uyguladıkları bir ilke bu. Örneğin, yemeklerini ve yapılacak işleri nasıl paylaştıklarında görebilirsiniz bu ruhu. Ama dahası da var: Birbirlerinin çocuklarını evlat ediniyorlar. Joseph'in en büyük kızını, bir başka çift evlat edinmiş. Birkaç yıl sonra onlar da Joseph'e bir oğul vermişler. Joseph'e bu konuda sorular sorduğumda, Anuta toplumunda bunun bir mesele olmadığını çünkü zaten çocukların tüm topluma ait sayıldığını söyledi. Önemli olan, çocuk isteyen herkesin çocuğunun olmasıydı. Yani bir çiftin herhangi bir nedenle çocuğu yoksa, rahatlıkla bir akrabalarından ya da arkadaşlarından "Bir sonraki çocuğun benim olabilir mi" diye rica edebiliyorlardı. Çocuğun evlatlık verilmesine hem anne hem baba razı olmalıydı - ama ricaların reddedildiği de, pek görülen bir şey değildi. Aropa, yabancılar için de geçerli. Adada kaldığımız iki hafta boyunca, 24 evin hepsinde en az bir defa yemek yemişizdir. Her kulübede yere çöküp, herkesle beraber ağaç yapraklarına sarılmış balık ile, taro ya da manyok lapaları yiyorduk. Kadınların hazırladığı bu yemekler, hemen her kulübede birbirinin aynıydı ama amaç aropa'ydı, paylaşarak şefkat gösterme. Anutalılar, aropa ile Hıristiyanlığın "komşunu sev" gibi öğretileri arasında güçlü benzerlikler olduğuna inanıyor. Bu da adaya gelen ilk Anglikan misyonerlerin işini çok kolaylaştırmış. Herhalde onlar da bu kadar kolay kabul edilmeyi beklemiyorlardı. Günde iki kez, büyük bir deniz kabuğundan çıkan ses Anuta ahalisini kiliseye çağırıyor. İnsanların bazen bir ayinden kaytardığı oluyor ama katılım o kadar iyi ki, İngiltere'deki tüm Anglikan rahipler kıskanabilir. Kilisede kadınlar solda, erkekler sağda oturuyor; sebebini sorduğumda "Çünkü her zaman böyle yaparız" yanıtını veriyorlar. Anlayacağınız Anutalılar, geleneklerine son derece düşkün. Örneğin adadaki tüm kararlar hala tek bir şef tarafından veriliyor. Şefin seçimle işbaşına gelmesi, sözkonusu değil.
Joseph'e son 20 yılda gördüğü en büyük değişikliğin ne olduğunu sorduğumda, "Gençlerin dört telli gitar çalması" dedi. Pasifik Okyanusu adalarında çalınan, bir tür mini-gitardan söz ediyordu. Şakacı bir tavırla "Bu da sorun mu yani" dedim. Ciddiyetle yanıt verdi: "Bu gitarlar ortaya çıkmadan önce, gençler her gece dans ederdi. Şimdiyse 40 yılda bir dans ediyorlar." Aynı yanıtı 5-6 yetişkinden daha duydum. Çok önemsiz gelebilecek bu sorun, beni kendi, görünürde "gelişmiş" toplumumuz hakkında düşündürdü. Bizler çocuklarımızın yanlış arkadaşlar edinmesinden, uyuşturucu kullanmasından, alkol almasından, yaşıtları tarafından bıçaklanmasından endişe ediyoruz. Anutalılar ise çocuklarının el yapımı dört telli gitar çalmasından dertli.
Ayrıldığımız gün, bir grup adam yatımıza gelip "pat" diye bir veda şarkısı söylemeye başladı. Şarkının adı, "Hüzün Bastı." Nakarat bölümündeki bir dize "Yüzlerinizi bir daha göremeyeceğimize üzgünüz" diyordu. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Fakat bu dizenin ardında yatan bir gerçek var: Anuta öyle ücra bir yer ki, ziyaretçilerinden pek azı adaya yeniden geliyor. Ama herhalde böylesi de daha iyi. Hayat tarzlarının güzelliğini, yabancı etkilerin nispeten az olmasına borçlular. Ayrılırken, 300 kişilik ada halkının burayı neden sevdiğini artık biliyorduk. Emektar bir gezgin olarak şu sözleri inanın kolay kolay söylemem: Ama Anutalılar, hayatımda gördüğüm en uyumlu ve en misafirperver insanlardı.(bbc,1.8.2008)
İsveç’in “inançları!”; depolitizasyon ve New Age
İsveç’te sosyal demokrasinin bir süredir erozyona uğramakta olduğu pek çoklarının malumu. Ekonomik düzeydeki bu dönüşüm, etkisini sosyal ve bireysel düzeyde de gösteriyor ve giderek bilindik manzaradan çok farklı bir İsveç ve İsveçli portresi ortaya çıkıyor. Stokholm’den Osman İkiz, giderek artan bir biçimde “Yeni Çağ” olarak adlandırılan bir dizi ezoterik inanca yöneldiklerini anlatıyor: “ [Temmuz’un ikinci haftasında İsveç’in batı bölgesinde bir çiftlikte 1000 dolayında kişi bir haftalığına bir araya geldi. Onları birbirine bağlayan yeni ruhani akımdı. Bir hafta boyunca kent yaşamından uzakta, doğanın huzurlu ortamında, konferanslar dinleyecekler, seminerlere katılacaklar, meditasyon ve yoga yaparak ruhlarını pozitif enerji ile depolayıp, iç dünyalarında harmoni sağlamaya çalışacaklardı. Yağmur sağanak halinde yağıyordu ama kara bulutlar iç harmonilerini akort etmeye kararlı topluluğun umurunda değildi.]
Dagen adlı gazeteden bir kısmını aktardığımız yeni ruhani akımlarla ilgili yazı dizisinde 12 yıldan beri düzenlenmekte olan Ångsbacke festivaline katılanların ortak düşünce enerjisiyle dünyadaki gelişmelerin seyrini etkilemek istedikleri anlatılıyor. Yeni bir araştırma da gösteriyor ki halk arasında bu eğilimler giderek yaygınlaşmakta. İnsanların daha çok cenazelerde ya da teselliye ihtiyaç duyduğunda uğradığı kiliselerin yerini de günümüzde New Age diye adlandırılan değişik ruhani örgütlenmeler alıyor. Marjinal gibi görülse de genel de oldukça hacimli bir ruhani endüstrinin oluştuğu görülüyor.
Yukarıda söz ettiğimiz festival bunlardan sadece biri. Dolayısıyla etki-tepki diye açıklanabilecek bir süreç içinde, kendilerini Hıristiyan olarak tanımlayanlar arasında, tanrıyı yeniden ve farklı şekilde algılama eğiliminin yaygınlaştığı anlaşılıyor.
Yeniden doğuşa inanıyorlar
Çoğunluğu kendisini Hıristiyan olarak tanımlayan ve yüzde 60’nın bir kiliseye bağlı olduğu 923 kişi arasında yapılan bir ankete göre İsveçliler arasında yeniden dünyaya geleceklerine inananların oranı yüzde 33. Yaşı 24 ve daha küçük olanlar arasında ise bu oran yüzde 42. Bu da yeni akımların gençler arasında daha hızlı yaygınlaştığını gösteriyor. Ruhani akımlara katılan gençlerin üçte biri arasında tanrıyı algılayış da çok farklı. Gençlerin İslam tasavvuf felsefesini hatırlatan inanışına göre tanrı dışarıda değil, insanın içinde. Yine yaygın bir inanışa göre yaşamımızı da yıldızlar yönlendirmekte. Bir kesim ölülerle temas kurulabileceğine de inanıyor. Dahası bunlara göre Maya takviminin sonu olan 2012 de kıyamet yılı olacak.
Din bilimleri yüksek okulu hocalarından Liselotte Frisk’e göre, tek tanrılı Hıristiyan dininden uzaklaşıp yeni ruhani akımlara katılanların bu ölçüde artışı şaşırtıcı. Din bilimleri uzmanına göre bu tür akımların yaygınlaşmasının nedeni küreselleşme. Bilindiği gibi New Age ve yeni ruhani akımlar, Hıristiyanlık çok güçlü olmasına rağmen önce ABD’de ortaya çıktı. Ancak yeni manevi inanç hareketlerinin yaygınlaşmasını sosyo-politik nedenleri görmeden sadece küreselleşmeyle açıklamak yeterli mi?
Depolitizasyon süreci etkiledi
İnsanların eskiyi temsil eden kilise yerine yeni ruhani akımlara yönelmeleri toplumda depolitizasyon süreciyle başladı. Özellikle kitlesel protestolara rağmen Irak’ın işgal edilmesi, politikacılara olan güveni sarstı, insanları politikadan uzaklaştırdı. Politik iktidarlar üzerinde etkili olamadığını gören birey ’’Kozmik adalet’’, ’’Kozmik güç’’ gibi kavramlarda teselli aramaya başladı. İsveç gibi demokratik katılımın çok güçlü olduğu ülkelerde bile Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana sivil toplum örgütlerinin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Siyasi partilerin seçmen kitlesiyle ilişkisi ise dört yılda bir sandığa gidip kendilerine oy vermelerini istemekten öte gitmiyor. Bunun sonucu hem siyasal arenada, hem de yeni ruhani akımların yaygınlaşmasında görülüyor. Bir zamanlar seçime katılımın yüzde 96 olduğu İsveç’te son seçimlerde oy kullanma oranı yüzde 80’e düştü. Küreselleşmenin yol açtığı istikrarsızlık ortamında güvenecek bir dal bulamayan bireyin yeni söylemlerle ortaya çıkan ruhani akımlara yönelmesi fazla şaşırtıcı olmasa gerek.” (bbc,1.8.2008)
PKK ile randevu
Kuzey Irak'daki PKK mevzilerine yeni hava akınları yapılırken, yakınlarda bölgeye giden BBC muhabiri Clive Myrie, örgüt liderlerinden Murat Karayılan'la yaptığı görüşmeyi anlatıyor. Sabahın erken saatlerinde tam olarak nereye gideceğimizi bilmeden Kandil dağı yönüne doğru yola çıktık. Şu anda dünyanın en uzun ömürlü silahlı örgütlerinden biri konumunda olan PKK'nın üslendiği bölge burası. Beraberimizde televizyon kamerası götürmememizi söylemişlerdi. Tahmin edersiniz ki bir BBC televizyonu muhabirini ve ekibini çok mutlu eden bir talimat değildi bu. Ama bağlantıyı sağlayan kişi, "merak etmeyin, orda her türlü teçhizatı sağlayacaklar size" dedi. Afganistan'da Kuzey İttifakı liderlerinden Ahmet Şah Mesud'un 2001 yılında bir televizyon kamerası içine yerleştirilen patlayıcıyla öldürülmesinden ders çıkaran PKK, hiç bir şeyi şansı bırakmıyor.
PKK'nın üslendiği bölgelere gidebilmek için Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin denetlediği kontrol noktalarından geçiyor ve bu kontrolün dışında kalan PKK bölgesine giriyorsunuz. Kontrol noktalarından mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışarak geçtik ve Erbil'den dört saatlik bir araba yolculuğu ardından sonunda PKK'nın denetlediği bölgeye geldik. Bir süre sonra arkamızda aniden beyaz bir kamyonet belirdi ve kenara çekmemizi işaret etti. Aracın içindeki PKK'lı sürücümüze birşeyler anlattıktan sonra kamyonetine binip öne geçti ve hareket etti. Onu takip ediyor ve kenarlarında derin kayalıklı uçurumlar olan dar ve dolambaçlı yollardan Kandil dağlarına tırmanıyorduk. Yol engebeli, sıcak bayıltıcıydı. Yol bitmek tükenmek bilmiyordu. Bir süre sonra küçük bir köyde konakladık. Köyün ismini veremiyorum. burada başka bir beyaz kamyonet belirdi. İçinde gri üniformalı, AK-47'lerle silahlanmış PKK militanları vardı. Bu, PKK lideri Murat Karayılan'ı taşıyan araca eşlik eden konvoyun ilk aracıydı.
Karayılan'la çay
Bir an 1960'ların Latin Amerikasında sandım kendimi. Bu yemyeşil güzel köyün her bir köşesinde üniformaları ve omuzlarında Kalaşnikof'larıyla duvarlara yaslanmış kadın ve erkek militanlar görünüyordu. Kalaşnikoflardan birinin tahta kabzasına Che Guevara imajı kazınmıştı. Yakında sebze bahçeleri ve öğlen yemeğine hazır olacak tavukların kesilip yolunduğu bir alan vardı. Bir açıklığın dibine derhal geçici bir televizyon stüdyosu kurdular. Işıklar, kamera, duvarlara asılan Abdullah Ocalan posterleri... Önce öğlen yemeği yendi sonra bir ceviz ağacının altına kurulan hafif esintili bu derme çatma stüdyoya yerleşip, PKK lideriyle özel mülakatımıza giriştik. 60 yaşına yaklaşan ve Öcalan'ın 1999 yılında yakalanmasından bu yana örgütün liderleri pozisyonunda olan Murat Karayılan karşımda çayını yudumlarken, zararsız bir ihtiyar amca görünümünde daha çok. Oturuşunda, duruşunda ise kendi haklılığına kesinlikle inanan birinin sessiz ve derin özgüveni var.
Ama nasıl?
Siyasi amaçlarla şiddet uygulayan başkaları için ölüm kararı verebilen biri bunu nasıl meşru gösterebilir? Ona hemen soruyorum bunu. "Ne kadar haklı sebeplerle de olsa cinayet haklı olamaz" diyorum.
"Hayır" diyor, "asıl bize yaptıkları haksızlık. Biz haklarımız için mücadele ediyoruz. Kürtlerin özgürlüğü için... Türkiye'nin büyük gücüne karşı başka hiç bir seçeneğimiz yok.
İkinci sınıf vatandaşlar
Avrupa Birliği ve ABD PKK'yı terörist bir örgüt olarak tanımlıyor. Örgütün eylemleri şu ana kadar, sadece Türkiye'nin güney doğusunda görev yapan Türk Silahlı Kuvvetlerini değil, Türkiye'nin büyük kentlerinde ve turizm beldelerindeki sivilleri de hedef aldı. PKK'nın silahlı mücadele başlattığı 1984 yılından bu yana 30 bini aşkın insan öldü. Ama Karayılan asıl saldırgan olanın Türkiye'nin yetkilileri olduğunu söylüyor: "Türk ordusu bizim halkımıza, Kürtlere saldırıyor, öldürüyor, işkence uyguluyor. Bir savaş yaşıyoruz. Evet, bazen hatalar yaptığımız doğru... Bundan dolayı üzgünüz. Ama bizim sivillere saldırmak gibi bir politikamız yok" diyor Karayılan.
Türkiye'de çok kişi bu sözleri inanılır bulmuyor kuşkusuz. Hatta daha bu hafta başında İstanbul'da patlayan bombalardan sonra bile ilk suçlanan PKK oldu. PKK bu saldırıyla hiç bir ilgisi olmadığını açıklamış olsa bile... Ama diğer yandan Türkiye'nin Kürt nüfusunun çok uzun bir süre ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü de bir gerçek. 2000 yılından bu yana bazı gelişmeler sağlandı ama Kürtçe hala okullarda okutulmuyor, ve televizyonların Kürtçe yayın yapmasına ilişkin bir çok sınırlama var. PKK Kürt kültürel mirasının reddedildiğini, ve Kürtlerin haklarını savunanların sürekli baskı altında tutulduğunu savunuyor.
Yeni eylem tehdidi
Türkiye toprak bütünlüğü ve egemenliğine yönelik bir tehdit olarak gördüğü PKK'yı ortadan kaldırmaya kararlı görünüyor. Bu yılın başlarında binlerce Türk askeri savaş uçakları eşliğinde Kuzey Irak'a geçerek PKK'ya yönelik bir haftalık bir kara ve hava harekatı yapmış, o günden bu yana da hava akınlarını zaman zaman sürdürmüştü. Ama ABD Kuzey Irak'a yönelik uzun süreli bir Türk askeri harekatının, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden bu yana Irak'da istikrarını koruyan tek yer olan bu bölgede dengeleri bozmasından kaygı duyuyor. Murat Karayılan Türk kara harekatının kısa sürmüş olmasını kendi savaşçılarının başarısı olarak yorumluyor ve Ankara'ya yönelik yeni bir tehdit dile getiriyor: "Eğer Türk ordusunun bize yönelik saldırıları devam ederse, Türkiye kentlerinde askeri ve ekonomik hedeflere yönelik bir dizi saldırı başlatmamız mümkündür. Buna hazırız." (bbc,31.7.2008)
Meksika'da 'kirli savaş' kazısı
Meksika’da karanlık bir dönemin uzun zamandır hasıraltı edilen anıları su yüzüne çıkmaya başlıyor. Ortadan kaybolanlar, dağlarda ölenler, başkent Meksiko City’nin ortasındaki katliam ve işkenceyle dolu bir dönem. Meksikalılar artık 1960 ve 70’li yıllarda yaşanan ve ‘kirli savaş’ olarak adlandırılan bu dönemde yaşananları ortaya dökmenin zamanının geldiği kanısında. BBC muhabiri Duncan Kennedy’nin, Meksika’nın batısındaki Akapunko’nun kuzeyinde bulunan Atoyak kasabasından izlenimleri: “Güzel ama fakir, tipik bir Meksika kasabası olan Atoyak'a eski bir askeri üssü bulmak için gittim. Sora sora doğru yolu buldum ve sonunda üssün kapısına vardım. Bu kapı bir zamanlar, arzuları hilafına buraya getirilmiş olanların ilk gördüklerinde kanlarını donduran bir manzara olmalı. İçerde, bir meydanın etrafında on tane kadar, tek katlı beyaz duvarlı beton kulübe vardı. Üssün ötesinde ise zümrüt yeşili ağaçlarla kaplı dağlar uzanıyordu. Bu nefes kesen manzaranın korkunç olaylara, aldatıcı bir giriş olduğunu biliyordum. Üssün arka tarafındaki tuğla duvarın üzerinden baktığımda, sarılı beyazlı çiçeklerle kaplı bahçeyi kazan yirmi kadar kişi gördüm. Yıllar önce başkalarının, çok daha kötü emellerle, küreklediği toprağa kürek sallıyorlardı. Burası bir toplu mezardı; kazıcılar da insan kalıntıları arıyordu. İnsan Hakları örgütlerine göre burası 1960 ve 70'li yıllardaki kirli savaşta ölüm kampı olarak kullanılmıştı. Sadece burada işkence görenlerin sayısının 470'i bulduğu düşünülüyor; tabi bunun diğer başka kamplar da var... Meksika'da yapılan ilk toplu mezar kazısıydı bu ve hükümeti bu kazının yapılmasına ikna etmek yıllar aldı.
Meksika, Ölüm Kampı ve Kirli savaş ifadelerini aynı cümlede görmek bazılarımıza şaşırtıcı gelebilir. Arjantin, Şili, El Salvador ve Guatemala’da olanlar bilinir ama Meksika'da olanlar nedense göz ardı edilmiştir... Kasabanın yerlisi ve bu üsse 1974'te getirilmiş bir kişi olan Rosendo Radiyya'nın ailesiyle tanıştım. Askerler Rosendo'yu tutukladığında, aynı adı taşıyan oğlu on yaşındaymış. Şu anda kırklarında olan oğul Rosendo, gözleri yaşlar içinde, babasının belediye seçimleri için politika yaptığını ama iddia edildiği gibi solcu bur anarşist olmadığını anlatıyor. Rosendo ve 11 kardeşi babalarını bir daha görmemiş; onun cesedinin de kazısı yapılan toplu mezarda olduğunu düşünüyorlar.
Meksika’daki kirli savaş sadece ücra askeri üslerde yürütülmedi. En kötü nam salmış olaylardan biri başkent Meksiko City'nin ortasındaki bir öğrenci gösterisi sırasında meydana geldi. 1968 yılının 2 Ekim günüydü. İktidardaki sağcı parti gösterilerin ulusal bir tehdit olduğuna karar vermiş ve sivil görevlilere kalabalığa ateş açma emretmişti. Bu olayda en az 300 kişinin öldüğü tahmin ediliyor; ölü sayısının 800 civarında olduğunu düşünenler de var. Cesetlerin çoğu gizlice başka yere taşınmış. İnanılmaz gibi gelecek ama bu katliam, aynı kentin 1968 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmasından sadece on gün öncesine meydana geliyor. Basının gözü korkutularak olayı görmezden gelmeleri sağlanmış ve olimpiyatlar hiç bir şey olmamış gibi başlamış.
Meksika'nın güvenlik güçleri Amerikan ordusu tarafından eğitilmişti; o dönemde diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi... Atoyak kasabasındaki kazı sürüyor; bir süre daha da sürecek... Diğer bazı yerlerde olduğu gibi gerçekle yüzleşme ve yaraların sarılmasına yönelik bir komisyon talebi yok. Olanlar çok zaman önce oldu; suçluların kim olduğuna ilişkin kanıtlar da zayıf. Kirli savaş döneminde kaybolanların iki bin kadarı belgelenebilir durumda. Ama bu güzel ama felaketlerle dolu mekanda ne kadar zaman geçirirlerle geçirsinler, başlarına ne geldiğini, aileleri muhtemelen hiç bir zaman öğrenemeyecek.”(bbc, 28.7.2008)
Açlık hayvan yemi yediriyor!
Artan gıda fiyatları, aşırı kuraklık, çatışmalar ve yoksulluk, Afrika’nın Kuzeydoğusunda ondört milyon insanı açlıktan ölmenin eşiğine getirdi. BM’in yayınladığı bu ürkütücü rapor karşısında harekete geçen İngiliz yardım kuruluşu OXFAM’sa bölgeye yapılan yardımların, büyük bir insanlık felaketi yaşanmadan acilen artırılması çağrısı yapıyor. BBC’nin bölge muhabiri Elizabet Duant, bu durumdan en fazla etkilenen yerlerden birini, Etiyopya’nın kuzeyinde insanların hayatta kalmak için hayvan yemleriyle beslenmeye başladıkları Hafar bölgesini ziyaret etti; işte izlenimleri: “Hafar bölgesinin merkezindeyiz; toprağn sıcaktan kavrulduğu bir yer burası. Geçen yıl içinde sadece iki sefer yağmur yağmış, bu yılsa tek damla düşmemiş. Varolan çiftlik hayvanlarının, nasıl hayatta kalmayı başardıklarıysa hayrete düşürüyor insanı. Ufacık bir ot büyümüş tek bir yer bile yok, ağaçların tümü dikenli dallardan ibaret. Ziyaret ettiğim köylülerin sadece birkaç keçileri kalmış; ne bir inek, ne bir koyun, ne de develeri var. Kaldıkları yeri kahvaltı vakti ziyaret ediyoruz. Bir kadın bir kenarda mısır dövüyor, çocuklar kapının kenarında dizilmiş sessizce izliyorlar. Hasırdan barakanın hemen dışında elli kilogramlık bir mısır çuvalı var. Hemen yanında büyük turuncu renkte çuvallar dizili. Hamlet Mahe’ye, içlerinde ne olduğunu soruyorum.
Fursa diye bir tahıl kullandıklarını, bunun aslında keçilere verilen bir yem olduğunu anlatıyor; ama insanlar da tüketiyorlar, biraz suyla karıştırıp yulaf lapasına benzer bir yiyecek yapıyorlar. Hamlet çuvaldan bir avuç fursa çıkartıyor, tatmam için. Pursva, insanların ne kadar çaresiz olduklarının göstergesi; çünkü bir çuval mısırın fiyatı, keçi yeminin iki katı. Neden, mısır yiyemediklerinin yanıtı ortada. Barakaya dönüp mısır döven kadına soruyorum; kaç kişi doyacak yaptığı gözlemelerle?
Bir çocuğu var; ama beş kişinin boğazını besliyormuş. Yanında yiyecekleri sebze ya da et; herhangi bir sos, hiçbir şey yok. Dün de aynı gözlemeden yemişler; mısırı da durumlarının kötü olduğunu bilen, başka bir köydeki akrabaları getirmiş. ‘Ancak üç gün dayanır!’ diyor; gerisi Tanrı’ya kalmış. Mısırları olmadığında keçi yemini kullanıyorlarmış.
Peki, nasıl etkiliyor bu yedikleri; çocukların sağlığı nasıl?
Bir yandan hazırladığı hamurun kalanını ateşin üzerine yayıyor, şimdiye kadar hastalanmadıklarını; ama midelerinde yanma hissettiklerini söylüyor. ‘İnsanların bunu yemesi doğru değil ama’ diyor; ‘tek gıdamız bu!’
Etopya’nın kuraklıktan en fazla etkilenen yerlerini ziyaret eden, dünyaca ünlü fotoğrafçı Nik Danzigır da, 1984 yılında yaşanan kıtlığın en önemli sebeplerinden birinin, çiftçilik hayvanlarının aşırı fiyatlara satılması olduğunu söylüyor: ‘Bana kalırsa, eğer uluslar arası yardımlar zamanında ulaşmazsa benzer bir duruma tanık olacağız. Çektiğim fotoğraflardan da görülebilir; insanların açlıktan kırılmalarının eşiğine geldiklerine tanık oldum. Fakat bu kez farklı olan sadece Etiyopya değil, Eritre, Cibuti Somali’de bile çiftlik hayvanlarını alamıyorlar. Tahıl üretmeyi umanlar da bunu yapamıyor; çünkü kuraklık var. Ayrıca eskisinden farklı olarak, kimsenin gıda alacak gücü de yok.’
Nik Denzigır, insanlar ölürken görmekten duyduğu üzüntüyü de şu sözlerle özetliyor: ‘Bir tanesi beni gerçekten sarstı, gözyaşlarına boğuldum. Gözlerimin önünde, benimle aynı yaşta bir kadının yavaş yavaş öldüğüne, son nefesini verdiğine tanık oldum.’” (bbc, 25.7.2008)
Rosenberglerin sırrı açıklanmayacak
ABD'de bir yargıç, Sovyet casusu olmakla yargılanıp idam edilen Ethel ve Julius Rosenberg'in masumiyetini kanıtlayabilecek gizli ifadelerin açıklanması talebini reddetti. Julius ve Ethel Rosenberg 1953 yılında Sovyetler Birliği'ne nükleer sırlar vermekten mahkum olup, elektrikli sandalyede idam edilmişlerdi. Ama çiftin mahkum olmasında önemli rol oynayan bir tanık söylediklerinin uydurma olduğunu kabul edince, Rosenberglerin masum olduğunu söyleyen bir grup, davada verilen gizli ifadelerin açıklanması için başvuruda bulunmuştu. Soğuk Savaş'ın "komünist avı" ortamında bu masum çiftin haksız yere suçlandığını ve idam edildiğini düşünen çocukları ve yakınları kampanyalarını onlarca yıldır sürdürüyorlar. Rosenberglerin çocukları zamanın ABD hükümetinin de çift hakkında verilen idam cezasının sağlam kanıtlara dayanmadığını gösteren bilgilere sahip olduğunda ısrarlı...
KGB'ye notlar
Davayı inceleyen hukukçular, mahkumiyet kararında önemli rol oynayan bazı iddia makamı tanıklarının ifadelerinin, özellikle de Ethel'in küçük kardeşi David Greenglass'ın ifadesinin açıklanmasını istemişti. Şu anda 86 yaşında olan Greenglass, 2000 yılında yayımlanan bir kitapta yayımlanan mülakatında, savcıların baskısıyla yalan ifade verdiğini kabul etmiş ama ifadesinin gizli kalmasını istemişti. Sovyetler Birliği adına casusluk yaptığını kabul eden Greenglass, kızkardeşi aleyhine tanıklık yapmayı kabul etmesi karşılığında vatana ihanet suçuyla ölüm cezasına çarptırılmaktan kurtulmuş ve yalnızca 10 yıl hapis cezası almıştı. Greenglass kızkardeşi Ethel'in, Sovyet gizli istihbarat servisi KGB'ye iletilmek üzere hazırladığı Amerikan nükleer sırlarıyla ilgili notları daktiloya çektiğini ileri sürmüştü. Gizli ifadenin ayrıntılarının Greenglass öldükten sonra yayınlanması konusundaki bir başvuruyu karara bağlayan New York'da Bölge Yargıcı Alvin Hellerstein Büyük Jüri'nin gizliliği geleneğinin bu olayda kamunun bilgi edinme hakkından daha ağır bastığına karar verdi. Yargıç Hellerstein, Greenglass için, "alçağın, sahtekarın, yalancının biri olabilir" dedi ama bütün bunların Büyük Jüri'nin gizliliği ilkesini bozmak için yeterli olmayacağı sonucuna vardı. (bbc, 23 Temmuz, 2008)
Besi hayvanlarında ve sebzelerde kullanılan hormonların
insan sağlığı üzerindeki yan etkileri
Tornadan çıkmış gibi muntazam bir örnek, aynı rengin aynı tonunda domatesler; ama tatları bir tuhaf. Koyu kırmızı ila mor karışımı, yine cetvel ve pergelle dizilmiş gibi duran bir örnek kirazlar; ama ya tatsız ya da kiraz gibi değil tadı pek. Kesildiği zaman suyu akan, iştah kabartıcı görünen kavunlar; ama yendiğinde de ağızda tuhaf bir kimyasal tat bırakıyor. Evet, nüfus artışına paralel olarak, artan talebi karşılamak amacıyla yapay yöntemlerle geliştirilen sebze ve meyveler bunlar. Doğal gelişme ve serpilme sünecini tamamlayamadan yapay ışıklandırmayla, yapay nem, yapay gübre;kısaca yapay bir ortamda büyütülen ve piyasaya çıkartılan sebze ve meyveler artık alışılmış bir görüntü. Renk ve şekil bakımından dörtdörtlük; ama tat ve yapı bakımından yapay sebze ve meyvelerin yanı sıra etler de aynı pazarlamanın içinde. Bu yapay yöntemler arasında bir tanesi daha var ki, henüz sözünü etmediğimiz, insanda hastalıklara dahi yol açacak nitelikte. Bu da hormonlar; evet konumuz, hormonla yetiştirilen sebze, meyve ve kesim hayvanlarının ürünleri, yani etler.
BBC: Vitamin ve sağlık kaynağı olarak bilinen taze meyve ve sebze, protein ve diğer temel gıdaların kaynağı olarak bilinen etler hormonlu elde edilirse bunun acaba insanlara ne etkisi olur?
Türk basınında ara sıra ortaya atılan, tartışıldıktan sonra bir başka sefere kadar unutulan ve toplum gündeminden çıkan bu konu aslında sürekli ve her gün gündemde; manavda, kasapta, bakkalda her gün. Tıp dünyasında bu kez bir uzman Veteriner’e danışıyoruz konumuzu. İstanbul Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Ana bilim dalı Profesörlerinden Süleyman Şener sebze, meyve ve et ürünlerinde, et üretiminde hormon kullanımının temel ilkelerini özetliyor:
“Hayvansal üretimde hormonlar, gelişme hormonları yani semirtici hormonlar olarak kullanılırlar ki, bu grup hormonlar içersinde antrojenler, östrojenler ve progesteron hormonu bulunur. Bu hormonların doğal olan bileşikleri kalıntı yönünden pek sorun yaratmazlar. Ancak bunların sentetik türevleri, özellikle bu hayvanların etlerini tüketen insanlara yansıyan kalıntı miktarlarıyla önemli olumsuz etkilere neden olabilmektedirler. Şunu vurgulamakta yarar var, bitki hormonlarıyla bu semirtici hormonları birbirinden ayırmak lazım. İkisi de birbirinden çok farklı bileşikler. Bitkilerde kullanılan büyütme hormonları memeli vücudu için, dolayısıyla insan için yabancı olan kimyasal sentetik maddelerdir. Oysa hayvanlarda kullanılan semirtici hormonlar, insanlarda da hayatın değişik süreçlerinde cinsiyete bağlı olarak erişkinlik ki, “libido ve menapoz dönemi gibi” çok küçük miktarlarda vücuttan salınan ve önemli fizyolojik fonksiyonları bulunan maddelerdir. Ancak bunlar dışardan besinlerle ek olarak alındığından erkeklerin, gençlerin dişilik hormonlarını; genç kızların,kadınların da erkeklik hormonlarını alması konusudur. Böylelikle olumsuz etkileri elbette daha ağır boyutta karşımıza çıkmaktadır.”
BBC: Bir diğer başvurulan katkı maddesi ise antibiyotiklerdir. Bakterilerin sebep olduğu hastalıklarda kullanılan antibiyotikler,yine belli dozlarda ve belli biçimlerde hayvanların yemlerine karıştırılıyor. Hayvan daha kısa sürede besleniyor ama, kesilip yendiği zaman acaba bu maddelerin insana ne gibi zararı dokunuyor?
“Özellikle hayvancılığın endüstriyel bir özellik kazanmasından sonra klasik ilaçların dışında bazı maddelerin, biraz önce sözünü ettiğimiz hormonlar gibi üretime katkıda bulunması amacıyla kullanımı gündeme geldi. Ellili yıllara kadar klasik diye tanımladığımız penisilinler, kloronfenikoller ve streptomisin gibi antibiyotikler çok düşük dozlarda evcil hayvanlarda yeme ve içme suyuna katılarak gelişmeyi stule etmek amacıyla kullanılmaya başlandı. Ancak bunun çok kısa bir süre sonra olumsuz etkisi ortaya çıktı. İki önemli olumsuz etki söz konusu:
Birincisi, bu sağıtma değeri olan enfeksiyöz hastalıklarının sağıtımında etkin mücadele aracı olan antibiyotiklere karşı dirençli bakteriler gelişti. Dolayısıyla bu antibiyotiklerin etkinliği azaldı.
İkincisi, hayvansal ürünlere akseden antibiyotik kalıntıları ve ürünleri tüketen insanlarda basit allerjik reaksiyonlardan anafilaktik şoka varan düzeyde ağır bozukluklara neden olduğu, ortaya çıktığı kanıtlandı.1966 yılında İngiltere’de bir komite toplandı ve bir rapor hazırlandı. Evcil hayvanlarda gelişmeyi stumile etmek amacıyla hangi antibiyotikler, hangi koşullarda kullanılmalı?
Bu komitenin hazırladığı raporda bu konuya açıklık getirildi; şöyle ki, özellikle bakteriyel hastalıkların sağıtımında kullanılan antibiyotiklerin evcil hayvanlarda bu amaçla, yani gelişmeyi stumile etmek amacıyla kullanılmaması gerekliliği vurgulandı. Bunların yerine oral yolla, evcil hayvanlarda içme suyu ya da yeme karıştırılarak kullanılan fakat evcil hayvanların sindirim kanalında emilmeyen dolayısıyla hayvansal ürünlere aksetmeyen antibiyotiklerin kullanılması önerildi.”
BBC: Tıp dünyasında temel ilkemiz Türkiye’deki koşullara da değinmek olduğuna göre; ‘acaba Türkiye’de bu sözü edilen öneriler ne ölçüde dikkate alındı?’ diye sormak gerekiyor. Ve acaba halen durum nedir?
“Türkiye’de yine bu konuda da bir karmaşa var. Biraz önce sözünü ettiğim antibiyotiklerden, özellikle tetrasiklinlerin ve kloronfenikolun ki, -klorofenikol bu konuda en tehlikeli antibiyotiktir- bu amaçla kullanıldığı bilinen bir gerçek. Çünkü yerli ilaç sanayi tarafından bu aktif maddelerden, bu amaçla kullanılacak preparatlar halen Türkiye’de piyasada mevcut. Antibiyotik olarak kloronfenikol, gerçekten terapetik değeri çok iyi olan, dolayısıyla ideale yakın sayılabilecek antibiyotiklerden ancak kloronfenikol kalıntı düzeylerinde, özellikle kan yapan organlar üzerinde olumsuz etkiye sahip. Bu, kematolojik etkisi ya da eritroborezin depresyonu, bir de modüller apilazi yani apilastik anemi şeklinde ortaya çıkıyor. Bu sözünü ettiğim ilk bozukluk sağıtılabilir tarzda bir bozukluk; ancak modüller apilazi ya da apilastik anemi kloronfenikol kullanılmış hayvanların etlerini tüketen insanlarda 1/40000 oranında bile olsa ortaya çıkan ve sağıtımı mümkün olmayan bir bozukluk. İşte bu nedenle çoğu ülkede kloronfenikolün, eti sütü, yumurtası tüketilen hayvanlarda kullanılmaması gerekiyor. Çünkü bu sözü edilen antibiyotik vücutta bir tür kansızlığa dahi yol açabilecek bir terslik ve bozukluk yaratabiliyor.
Evet, Türkiye’deki duruma yeniden dönüyoruz: Türkiye’de az önce de söylediğim gibi kloronfenikolün preparatı var ve bu, kanacılık işletmelerinde, hayvancılık işletmelerinden yaygın bir kullanım alanına sahip; işte bu konuda da inceliği yakalayamamış durumdayız. 1966 yılında hazırlanan bir raporda kullanmamamız gerektiği belirtilen, kullanımı çoğu ülkede önemli ölçüde denetim altına alınmış olan antibiyotikler, bizde halen evcil hayvanlarda gelişme ve verim artırmada ne yazık ki, kullanılmaktadır.”
BBC: Peki, Türkiye hükümetleri tarafından alınan önlemler acaba nedir; ya da acaba böyle önlemlere hiç başvuruldu mu?
“Bu konuda hükümetin etkin bir önlem aldığından söz etmek pek mümkün değil. Hormon konusu gündeme geldiğinde Türkiye’de konu üzerinde yetkili ağızlar, gerekli kontrollerin yapıldığını açıkladılar; ancak bu gün Türkiye’de uygulanan durum şudur: Hormon analizleri sadece ithal ve ihraç edilen et ve et ürünlerinde yapılmaktadır. Oysa iç piyasada tüketime sunulan hayvansal besinlerde bu tür bir analizin yapıldığından söz etmek olası değil.”
BBC: Demek ki, kullanımda aslında denetim yok. Yalnız denetimsizlik sadece başıboşluk anlamına değil, bu tür katkı maddelerinin belli sınırlar içinde kullanılıp kullanılmadığına bakmak anlamına da geliyor.
“Elimizde bir ölçü olmalı; bu ölçü içinde tolerans limitlerinin belirlenmesi gerek, her ülkede ve toplumun değişik kesimlerinde. Hatta beslenme alışkanlıkları farklı. Dolayısıyla bu kalıntıların zararsızlık düzeyleri bazılarında ki, bu sıfırdır, hiç bulunmaması gerekir. Bunun belirlenip ortaya konması gerek ki, kontrollerin, denetimlerin buna uygun bir şekilde yapılması lazım. Türkiye’de bu da yapılmıyor. Bunun dışında elbette ilaç endüstrisi de suçlu bize göre; şöyle ki, dışarıda ana firmanın ürettiği fakat tüketemediği hammaddeler bizim gibi ülkelere kayıyor, oralarda yasaklandığı için çünkü. Bizde bu hammaddeler tüketilinceye kadar gündemde kalıyor.” (bbc, 20.10.1991)
Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR