Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite



GÜNCEL YAZILAR İNSAN MANZARALARI...

 

'Bankaya para var, yoksula yok'
Küresel ekonomik kriz bugün New York'taki Birleşmiş Milletler genel merkezinde düzenlenecek bir toplantının gündeminde.
Pakistan'da yardım kuyruğundaki çocuklar
'Yoksulluğu yok etme konusunda
verilen sözler yerine getirilmiyor'

Toplantı, yaklaşık bir yıldır dünyayı etkilemekte olan küresel resesyonun zengin ve yoksul ülkelerin katılımıyla ele alındığı ilk zirve niteliği taşıyor.  Zirve öncesinde, Birleşmiş Milletler'in bin yıl kalkınma hedeflerinin yaşama geçirilmesi çalışmaları yürüten grubun yaptığı bir çalışma ise, zengin dünyanın yoksullukla mücadeleye bakışındaki çelişkileri de ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler'in bin yıl hedefleri kampanyası, dünya çapında mali kuruluşlara, sadece geçen yıl içinde hükümetler tarafından verilen yardımların, yoksul ülkelere yaklaşık elli yıldır verilen uluslararası yardımların neredeyse on misline ulaştığını açıkladı. Bin yıl hedefleri kampanyası yoksul ülkelere, uluslararası yardım mekanizmasının başladığı yaklaşık elli yıl öncesinden bu yana toplam iki trilyon dolar yardım yapıldığını oysa son bir yılda, dünyanın zor durumda ya da batmakta olan bankaları için, 18 trilyon dolar harcandığını hatırlattı. Birleşmiş Milletler Bin Yıl Hedefleri Kampanyası'nın direktörü Salil Shetty'ye göre, aslında sorun hükümetlerin sözlerini tutmamalarından kaynaklanıyor. 2000 yılında dünya liderleri Birleşmiş Milletler zirvesi için biraraya geldiklerinde, yoksullukla mücadele için kendilerine 2015 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere hedefler belirlemişlerdi. Çocuk ölümlerinin üçte iki oranında, doğum sırasında hayatını kaybeden kadınların sayısının da dörtte üç oranında azaltılması, kız ve erkek çocukların tamamının temel eğitim hizmetlerinden yararlanması ve AIDS başta olmak üzere ölümcül hastalıkların yayılmasının durdurulması gibi. Yine yoksul ülkelere sağlanan yardımların arttırılması; dünya ticaretinde yoksulların lehine olacak serbestleştirme kararlarının alınması ve yoksulluğun yarı yarıya azaltılması bu hedeflerden bazılarıydı. Birleşmiş Milletler yetkilisi Salil Shetty ise; "yoksullukla mücadele adımlarından en önemlisi, yoksul ülkelerin, küresel ekonomik krize ilişkin tartışmalarda söz sahibi kılınması olacaktır" diyor.  Shetty, "Şu anda, önde gelen uluslararası mali kuruluşlarda ve mali konularda karar alma mekanizmalarında yoksul ülkelerin neredeyse hiç söz hakkı yok. Dolayısıyla, yoksullar da, karar alma mekanizmalarının parçası olamadığı sürece, herhangi bir şey değişmeyecektir." diye ekliyor. (bbc, 24 Haziran, 2009)

Kapitalizm, mutsuz etmeye devam ediyor…

BBC Dünya Servisi olarak, küresel ekonominin nabzını tuttuğumuz programlar dizisinde bu kez Amerika Birleşik Devletlerine (ABD) uzanacağız. Konumuz, kredi borcunu ödeyemedikleri için evleri ellerinden alınanlar. Güney Florida, sorunun en yoğun olduğu bölgelerden biri; çok değil, bundan sadece iki yıl önce çok canlı bir konut piyasasına sahipken, bugün evlerinden çıkarılan ailelerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Ancak kriz, kendi çözümünü de yaratmış; …. adlı bir kuruluş, boşaltılan evleri (deyim yerindeyse) ele geçiriyor ve bunları, evlerini kaybeden ailelere veriyor. Tesadüf eseri, atıldığı kendi evine bu yolla yerleşenlere de rastlanıyor. Uygulama tabi ki, yasadışı; ancak bölgede giderek yayılıyor. Mayami’deki  muhabirimiz, bu ailelerden biriyle konuştu: “Adım Mary …... . Annemin, banka tarafından el konulan evinde oturuyoruz. Eşim, iki çocuğu, büyük kızım ve eşi; bir de onların akrabası, toplam on kişiyiz. Başımızı sokacak bir yer bulduk; ama her an, birilerin gelip bizi kapı dışarı atacağı korkusuyla yaşıyoruz.”
Bu aileyi, atıldıkları kendi evlerine yerleştiren kuruluşun bir görevlisi amaçlarını şöyle anlatıyor: “Yapmaya çalıştığımız, konut sahibi olmayı bir insan hakkı haline getirmek. Bu bölgeye baktığımızda, sokağın bir tarafında çok sayıda boş ev olduğunu; karşı tarafında da çok sayıda evsiz insan olduğunu gördük, bunları biraraya getiriyoruz. İşe boşaltılmış, bankanın ya da hükümetin mülkiyetine geçmiş evleri bularak başlıyoruz. Bu evlere girip temizliyoruz ve evini kaybetmiş ya da hiç evsahibi olamamış insanları, buralara yerleştiriyoruz.”
Bu türden yardımlarla başlarını sokacak bir eve kavuşanlar, şikayetçi olmasa da evlerde koşullar çok da iyi sayılmaz. Eşyalar, doğal olarak eski sahipleri tarafından götürülmüş; evlerin yeni fiili sahipleri ise, ‘Bir gün çıkarılırız’ korkusuyla  eşya alamıyor, tamirat yapamıyor. Mary …. evini ve eksiklerini gösteriyor: “Burası oturma odası, yemeğimizi de burada yiyoruz. Gördüğünüz gibi yerde halı yok; çünkü giderken götürmüşler. Banyoda da birçok eksik var; hiç olmazsa suyu akıyor, kapattırmamışlar. On kişi paylaşıyoruz banyoyu. Evi temizlemek çok zamanımızı aldı, tamirata da ihtiyacı var, ama buna para harcamak istemiyoruz; çünkü yarın-öbürgün polis gelip, ‘Dışarı!’ dediğinde çöpe gitmiş olacak. Ve bu, önünde-sonunda olacak; kaçış yok, yine eski günlerdeki gibi minibüste yaşamaya devam edeceğiz. ‘Bizim’ diyebileceğimiz bir ev, hayal!’
Mary ….’ın durumundakilere yardım eden … adlı kuruluş, bu geçici çözümün insanları mutlu etmekle birlikte, onlarda gerginlik yarattığının da farkında. Sunduklarının bir ara çözüm olduğunu kabul ediyorlar; ancak bunun kalıcı bir çözüm haline getirilebileceğine, burada da sorumluluğun hükümete düştüğüne inanıyorlar. Kuruluşun temsilcisine kulak verelim: “Bu ideal bir çözüm değil, bunun böyle olduğunu da iddia etmiyoruz; ama yasadışı da olsa, geçici de olsa boşaltılmış bir eve yerleşmek, bir süpermarketin park yerinde minibüs içinde yaşamaktan daha iyidir diye düşünüyoruz. Biz, evsizlik sorununun hükümet isterse çözülebileceği kanısındayız; öyle uzun zaman da almaz, sorunun kökü bir gecede kazınabilir. Sokaktaki tüm insanları toplar, boş olan evlere yerleştirirsiniz; olur, biter.”
Kuruluşun önerdiği çözüm, hükümet tarafından dikkate alınmıyor; ancak Güney Florida da yaşayan ve borcunu ödeyemediği için evlerinden çıkartılanların öfkesi de giderek büyüyor. Mary ….’in sözlerinin, binlerce insanın ortak sorununa işaret ettiği düşünülürse yakında etkili bir baskı grubuna dönüşmeleri kaçınılmaz gibi görünüyor: “Bir evim olsun istiyorum; endişe etmemek, ayaklarımı uzatıp gevşemek istiyorum. Bu eve ilk yerleştiğimde, elma şekeri alınan ve sonra geri verilen bir çocuk gibi mutlu hissettim kendimi; ama şimdi, elma şekeri elimden yine alınacak diye korku içindeyim. İnsanların sokağa atılması, arabalarda uyumaya mecbur edilmeleri doğru değil; ama bu, burada hergün yaşanıyor, insanlar işten atılıyor ve borçlarını ödeyemiyorlar. İşten çıkarma haberi duymadığım tek bir gün olmuyor; bunu değiştirmenin ise tek bir yolu var, hareke geçmek. Biz, oturup merhamet bekledikçe, kimsenin merhamet falan göstereceği yok.” (bbc, 19.6.2009)

Lübnan Seçimlerini, Gerçekten Kazanan Var mı? 
Lübnan, etnik ve dini açıdan karışık bir yapıya sahip. Ülkenin bu unsurlar arasında bölünmesine engel olmak amacıyla siyasi sistem belli bir kota düzenine oturtulmuş durumda. Örneğin, cumhurbaşkanlık makamı Hıristiyanlara, başbakanlık Sünnilere, parlamento başkanlığı ise, Şii’lere veriliyor. Parlamento sandalyeleri de benzeri kota sistemine göre bölüştürülmüş durumda.
Seçimi “Batı yanlısı” siyasi ittifakın kazandığı söylense de, seçimin galibi gerçekte kim; kaybeden var mı?  Lübnan siyasetinde “Batı yanlısı” ya da “Suriye ve İran yanlısı” gibi ifadeleri kullanmak ne kadar doğru?  Son seçimde en büyük çekişme kimler arasında yaşandı?
Tüm bu soruların yanıtını, Beyrut Amerikan Üniversitesi öğretim görevlilerinden Timur Göksel’e sorduk: “Burda zaten 128 sandalyelik bir meclis var, yüz tane isim biliniyordu zaten; yani bütün bu gürültü, bütün bu seçim, 20 kişi için yapıldı netice olarak. Çünkü dediğiniz gibi paylaşılmış zaten, peşin paylaşıldı; çünkü buranın düzeni böyle. Seçimler Lübnan’ın dışına çıkartılıp işte bir yerde Amerika-İran arası, Batıyla Doğu arası gibi; yani öyle bir hava yaratıldı. Bundan dolayı biraz fazla ilgi yarattı. Bir de, bir geçek de var tabi; bütün bu gözlemciler, gasteciler Ortadoğu’da başka hiçbir ülkeye gidip, burası gibi rahatlıkla dolaşıp sual sorup, resim çekip röportaj yapamadıkları için herkes buraya geldi. Netice olarak bu; yani, netice olarak biraz fazla abartılan bir seçim oldu bence.
Lübnan’da belli koalisyonlar var, partilerden öte; bu etnikliğin, dini grupların oluşturduğu partiler belli koalisyonlar oluşturuyor ve bunlara…
Yalnız etnik, dini gruplar gibi; yani bunların içinde çıkar koalisyonları da var. Ben, bunlara burada aşiretçilik diyorum; yani aşiretçiliğin tam da karşılığı olmuyor ama…  Burada ticari aşiretler var, narkotik aşiretleri var, kaçakçılık aşiretleri var. Bunlar gereğinde öyle unuturlar ki, bu mezhep farkllarını; iş para yapmaya gelince bütün farklılıklar unutulur. Onun için dediğim gibi burayı iyi tanımak lazım; burası böyle bir ülke, böyle kurulmuş. 18-19 tane resmi tanınmış dini grup var. Bunların dört beş tanesinin dışında, diğerlerinin sesi bile çıkmaz; ama çok güzel bir gerekçe oluyor, ülkede bir şey yapmamak için. Kimsenin tek başına bir yönetime geçmesine imkan yok, meclisteki o aritmetik ne olursa olsun.
Mecliste zaten her bir önemli bir kararın alınmasında, önemli bir yasanın geçmesinde üçte iki çoğunluk gerekiyor; öyle değil mi?
E, tabi; tabi, tabi. Bu ülkenin tek bir parti tarafından yönetilmesinin engeli zaten peşin olarak var. Onun da ötesinde, dediğim gibi aritmesi o kadar mühim değil; bu ülkede kimse kimseye kendisini empoze edemeyeceği için bir yerde konsensüs yaratılacak, daima bir pazarlık yapılacak. Bakın, aynı aritmetikle çıktı meclis de, netice olarak. Bakmayın orda iki kişi, burada üç kişi var; ama netice olarak aynı aritmetikle karşımıza çıkıyor. Zannediyor musunuz siz;  71 tane milletvekili var diye, Saad Hariri’nin önderliğini yaptığı grup, meclise girecek ve ülkeyi istediği gibi yönetecek… Hayır, efendim; bundan sonra pazarlık yine başlayacak.
Bu durumda zaten “Batı yanlısı”; ya da işte “İran yanlısı”, “Suriye yanlısı” gibi terimler, nispeten göreceli kalıyor, göreceli adlar oluyor.
E, tabi efendim; dediğim gibi medya şişirmesine geldi. Biraz da İran ve Suudi Arabistan’ın, kendi ihtilaflarını burada oynamaları; Ortadoğu’daki genel Sünni-Şii anlaşmazlığını buraya yansıtmaları, Amerika’nın da bunu İran’a karşı bir mücadele haline getirmesi… Yani buraya bir Cumhurbaşkanı yardımcısı geliyor; gayet rahatlıkla, ‘Biz, bu seçimin sonucuna göre size yardımlarda karar verebileceğiz’ diyebiliyor. Bütün ülkeye hakaret ediyor, farkına varmadan belki de. Onunu dışında da Amerikan Dışişleri Bakanlığı ileri gelenleri de, İşte; ‘Hele bir seçimleri yapın da, ona göre karar verelim’ gibi laflarla büyük baskılar da yaratıldı burada. Çünkü oylar, İran-Amerika çarpışmasına getirildi. Lübnan’da böyle bir şeye ihtiyaç da yoktu; kimsenin de umurunda değil aslında.
Sayın Göksel, bu seçimlerde göze çarpan bir değişiklik, Hıristiyanlar arasında birazcık daha çekişme olduğunu gösteriyor; buna katılıyor musunuz?
Tabi, zaten bu seçimin tek ve tek anlamlı; yani tek önemli tarafı, Hıristiyanlar arasındaki çekişmeydi. Müslümanların, özellikle Şiilerin, Sünnilerin oy sayıları belli; değişmez bu, fiks’tir yani. Dürzilerin de öyle. Hıristiyanlar arasında çok derin bölünmeler vardı, bunun nereye gideceği bilemiyorduk ve bu seçim bunu gösterecek diye tahmin ediliyorduk ve öyle çıktı ortaya. Hizbullah yanlısı olan General Aun, burada kaybetti yani, diğer tarafa karşı. Fakat muazzam bir korku edebiyatı yaratıldı burada; yani biraz da sadece Aun’un değil, burada seçimin son Cumartesi gecesine kadar; ‘İşte Hıristiyanlar, aman dikkat edin; elden gidiyor, burası İran haline döndürülecek’ gibi baskılar da vardı. Sanırım onun da etkisi oldu ve bu yüzden Hıristiyanlar arasındaki tartışma biraz da, Aun’un aleyhine döndü. Burada şimdi herkes, ‘Hizbullah seçimi kaybetti’ diyor. Hizbullah seçimi kaybetmedi; Hizbullah onbir aday gösterdi, onbiri de kazandı.
Bu durumda Aun’un kaybetmesiyle, Hizbullah’ın içinde bulunduğu koalisyon da nispeten zayıfladı.
Zayıflama var, onda şüphe yok; çünkü Hizbullah, Aun’a çok destek verdi, kendi adaylarının sayısını azalttı. Çünkü o Hıristiyanların, onlarla beraber olması Hizbullah için büyük bir kazanç. Şii bağlısı bir örgütün, bir Hıristiyan örgütüyle ortaklık kurması çok önemli bir şeydi, özel bir imaj açısından.  Hizbullah burada çok büyük gayret gösterdi; ama, istedikleri gibi olduğunu sanmıyorum neticenin. (Alparslan Esmer, Amerikanın sesi, 09/06/2009)

  
Yine misket bombaları…
Vietnam Savaşı sırasında, Amerikan bombardımanına hedef olan tek ülke Vietnam değildi; komşu Laos üzerine de uçaklar, yüzmilyonlarca misket bombası bırakmıştı. Bu küçük bombalardan pek çoğu, hala patlamamış halde, Laos topraklarında duruyor ve her yıl yüzlerce sivilin ölümüne veya yaralanmasına yol saçıyorlar. Harekete geçen Laos hükümeti, misket bombalarının tümüyle temizlenmesini ve kurbanlarına tazminat sağlanmasını amaçlayan uluslar arası bir sözleşmeyi hayata geçirmek için bastırıyor. BBC muhabirinin Laos’dan derlediği haberden aktarıyoruz: “Laos, Vietnam savaşı süresince yoğun bombardımana uğradı. Kuzey Vietnam’da Komünistlerin ikmal yollarını kesmeye çalışan Amerikalılar; komşu Laos’u, dünya tarihinde nüfusuna oranla en çok bombalanmış ülke konumuna getirmişti.  Laos’a atılan 260 milyon ufak bombadan bir kısmına, hala kurbanlar veriliyor.
(mayın kurbanı konuşuyor)
Vietnam sınırı yakınlarında bir köyde yaşayan bu adam, ormana meyve toplamaya gittiği bir gün, Vietnam savaşından kalma bir misket bombasının infilak etmesi sonucu iki kolunu ve bir gözünü kaybetmiş; ‘Hayat, benim için şimdi çok zor’ diyor: ‘Karım; hem çocuklarıma, hem de bana bakmak, beni doyurmak zorunda.’
Laos, bu ve benzer kurbanlar için Amerikan hükümetinin daha çok yardımda bulunmasını istiyor. Bomba kurbanlarına destek olan ve kampanyalarına teknik danışmanlık yapan  Mayk Bodington Amerika’nın, sorumluluklarını üstlenmediği görüşünde: ‘Bu sorunu kim yarattı, Laos mu? Hayır! Gelip bu ülkenin üzerine bombalarını atan ve bu soruna yol açan Amerikalılar; fakat Amerika, bombaların temizlenmesine, yaralıların bakımına çok az para yardımında bulunuyor. Vietnam savaşı sırasında bu bombaları Laos halkının tepesine bırakırken, Amerikan hükümeti dokuz yıl boyunca her gün ortalama ikimilyon doları aşkın parayı savaş harcamasına ayırıyordu; günümüzde ise sadece bombaların temizliği için biraz para ayırıyorlar, o kadar.’
Artan baskılara karşın Amerikan hükümeti, bugüne değin misket bombalarının yasaklanmasını ve bu bombalardan etkilenmiş ülkelere de yardım edilmesini şart koşan uluslar arası sözleşmeye imza atmaya direndi. Temizlik çalışmalarına rağmen patlamamış misket bombalarına, ölü ya da yaralı her yıl yaklaşık üçyüz kurban veren Laos; genellikle ücra köylerin halkını mağdur eden bu durumun, yoksul aileleri üretim gücünden yoksun bırakarak binlerce kişinin hayatını aslında olumsuz etkilediğini söylüyor. Hemen hemen bir tenis topu büyüklüğünde olan bu bombalar toprağın yüzeyine oturmuş, yıllardır patlamadan bekleyebiliyorlar. Mayın temizleme şirketinin görevi, bunları teker teker bulup, güvenli şekilde imha etmek.
Başkent Vietnam’de kurulu olan hayır kurumu, yılda ortala bin adet takma kol ve bacak üretmekle meşgul Laos’da. Misket bombası kurbanlarının Laos’da bedavaya yardım görebildiği nadir yerlerden biri burası. Hayır kurumunun proje koordinatörü, bombaların bireysel düzeyde yolaçtığı trajedi bir yana; Laos’un kalkınması yönünde, bütün bir ülke önünde de tehdit oluşturduğu belirtiyor: ‘Genellikle ücra köylerde insanlar, başkentte böyle bir hizmet verildiğinden haberdar bile değil; çok yoksullar, aileden biri bomba kurbanı olduğunda daha da yoksullaşıyorlar. Laos, çok az gelişmiş bir ülke ve misket bombaları bu ülkenin kalkınmasına ciddi bir engel oluşturuyor. Tarım arazisi istenildiği gibi kullanılamıyor. Bu bölgelerdeki insanları yoksulluktan çıkarması bir yana, karınlarını doyuracak kadar tarım yapabilmeleri bile çok önemli; fakat Laos’da bu, giderek zorlaşıyor.’” (bbc, 10.6.2009)


KARINLARINI DOYURABİLMEK KARŞILIĞINDA
BEDENLERİNİ SATAN KÜÇÜK KIZLAR…

Zimbabve, bir zamanlar Afrika’nın en iyi eğitim sistemine sahipti. 1980’de iktidara geldiğinde Devlet Başkanı Robert Mugabe’nin ilk vaadi, ilköğretimin ücretsiz olmasıydı. Ancak aradan geçen yaklaşık otuz yıl zarfında, ülkenin eğitim sistemi çöktü. Geçen yıl çocukların sadece beşte biri okula gidebildi. Çünkü aileleri masrafları karşılayamıyor. Öğretmenlerin de durumu farklı değil; ücretleri çok düşük olduğundan, yüzde yetmişi ülkeyi terk etmiş durumda.  Okul binaları dökülüyor ve birçoğunda kitap, kalem hatta tebeşir bile yok. Zimbabve’de artık 12-13 yaşındaki kızlar sadece okul masraflarını karşılamak için değil, bazen yalnızca karınlarını doyurabilmek için bedenlerini satıyor. BBC muhabirinin haberi: “Başken Harare’nin doğusundaki, yoksul bölgelerden birinde bir okuldayım. Okul, ikibin öğrenciye eğitim verebilecek büyüklükte; ancak birkaç gün sonra eğitim dönemi başladığında bu sıraların birçoğu boş kalacak, ailelerin çoğunluğu çocuklarının okul masraflarını karşılayamıyor çünkü.  Kırsal kesimde ise durum daha kötü; yüz kadar çocuk bir ağacın gölgesine sığınmış, öğretmenleriyle birlikte şarkı söylüyor. Gölgede yer bulamayanlar, yakıcı güneşin altında oturuyor.  Okul binasına girdiğimde, çocukların neden orada ders yaptıklarını anlıyorum; bina o kadar eski ki, büyük bölümü, çökeceği endişesiyle kullanılamıyor. Girdiğim sınıfların birinde tavan yok, duvarlardan birinin yarısı çökmüş, duvardaki deliklere arılar kovan örmüş.  Kullanılabilir durumda sadece beş sınıf var, okulun öğrenci sayısıysa 750.
(su sesi)
Duyduğunuz, muhteşem Viktorya şelalelerinin sesi; bir zamanlar milyonlarca turist çekerdi Zimbabve’ye bu bölge. Bölgede turizm temel geçim kaynağıydı, onun yerini fuhuş aldı. Bölgedeki okullardan birinin müdürüyle konuşuyorum. Okuldaki 750 kız öğrenciden yarısının, bedenlerini sattığını anlatıyor; birçoğu yetim olan bu kızların bazıları, henüz sadece 12-13 yaşlarında: ‘Bedenlerini ne pahaya olursa olsun satmaya hazırlar; yeter ki, karşılığında bir şey alabilsinler Bu, kitap da olabilir, para da; bisküvi de olabilir, cips de, bazıları sıcak bir kucaklamaya bile razı. Bu, geçici bir durum da değil; bu kızlardan en az yüzünün, ileride profesyonel olarak fahişelik yapacağını söyleyebilirim.” (bbc, 12.6.2009)


ILO'nun gündemi işsizlik
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) bu yılın sonuna kadar dünya genelinde işsiz kalacakların sayısını 240 milyon olarak tahmin ediyor. Örgütün Cenevre'deki yıllık çalışma konferansının parçası olan zirveye çok sayıda dünya lideri de katılıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, dünya hükümetlerini istihdam yaratmak için özel girişimde bulunmaya ve işsizleri koruyacak düzenlemeleri geliştirmeye çağırıyor. Uzmanlara göre işsiz oranlarındaki artış, üretim ve hizmet sektörleri krizden ağır darbe gören sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha şiddetli yaşanacak. Amerika Birleşik Devletleri'nde son 1,5 yılda işini kaybedenlerin sayısı 7 milyonun üzerinde. Avrupa Birliği ise, son 10 yılın en ağır işsizlik verilerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. BBC muhabiri Mike Sanders'ın aktardığına göre, Avrupa'da işsizlerin oluşturduğu kuyruklar giderek uzuyor. Euro'yu para birimi olarak kullanan 16 Avrupa Birliği üyesinde yüzde 9,2 civarında. Avrupa Komisyonu'nun açıkladığı verilere göre bu, son 10 yılın en yüksek düzeyi. Avrupa Birliği genelinde işsizlerin sayısının 21 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. İşsizlik oranının en yüksek olduğu ülke ise yüzde 18'le İspanya.  Litvanya ve Letonya ise yüzde 17'yle işsizlik sıralamasında İspanya'nın hemen arkasında. Gençler arasındaki işsizlik de ciddi bir sorun. Avrupa'da 25 yaşın altındaki her beş kişiden biri işsiz. Ekonomik göstergeler, Avrupa'da resesyonun en ağır aşamasının atlatıldığına işaret etse de, istihdam piyasasında durumun daha da kötüleşeceği yönünde tahminler yaygın. Avrupa Komisyonu bu konuda karamsar öngörülerde bulunuyor. Tahminler, Avrupa Birliği'nde işsizliğin ikinci dünya savaşı sonrasındaki en yüksek düzeyine olacağına işaret ediyor. Gelecek yılın sonuna kadar Avrupa'da sekiz buçuk milyon kişinin işini kaybetmesi bekleniyor. (BBC, 15.6.2009)

 

Derleyen: Celal SANCAR

 

 


 

 

 

Untitled Document

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite

 

.................................................................

 

YENİ YAYINLAR

Stalinizm
Bir İdeolojinin İflası

Sayfa: 248
Fiyatı: 14 TL

.................................................................

Kapitalizmden Uygarlığa

Sayfa: 266
Fiyatı: 15 TL

.................................................................

Türk Kimliğinin Yaratılması ve
Ulusal Kimlik Sorunu Üzerin

Sayfa: 144
Fiyatı: 10 TL

..................................................................

Resmi Tarih Tartışmaları 8
Türkiye’de “Azınlıklar”


Sayfa: 390
Fiyatı: 18 TL

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003