Çarşamba , 14 Nisan 2021

SAVUNMA FİKRET BAŞKAYA’NIN 21 MART 2019 DA, ANKARA 21’İNCİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE YAPTIĞI SAVUNMADIR

Mahkemenin sayın
başkanı, sayın üyeler…

7 Kasım 2016’da, Özgür Üniversite’nin internet sayfasında
yayınlanan, “Asıl terör devlet terörüdür, başlığını taşıyan yazıda, ‘terör
örgütü propagandası’ yaptığım ileri sürülerek, savcı Yarcan Mutlu tarafından
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun
7/2
maddesi gereğince, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile  cezalandırılmam talep edilmektedir…

Teröre karşı yazılmış, daha da ötede, terörü lânetleyen bir
yazıda, terör örgütü propagandası keşfetmek,
her halde, sayın savcının ‘yüksel yeteneğiyle’ açıklanabilirdi… Nitekim, 43
sayfalık iddianamenin, 29 sayfasında, PKK’nin tarihi anlatıyor, geri kalan 11
sayfada da ‘Terör örgütü propagandasına” dair bilgilere yer verilmiş. İddianamenin
benimle ilgili kısmı sadece bir sayfa… Dava ile ilgili olmayan o iki parçanın
bir yerlerden alınıp, bir sayfalık iddianın önüne monte edildiği anlaşılıyor…
 Dolayısıyla bu ‘gayri ciddi’ bir
iddianamedir. Hiç bir asgari tutarlılığa ve inandırıcılığa sahip değildir… Üstelik
mahkemenizi de boş yere meşgul etmektedir…    

Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesinde tarif edilen suçun
oluşması için gereken eylemler; “cebir,
şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermek, cebir, şiddet veya
tehdit içeren yöntemlerini övmek, bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde
propaganda yapmak”
olarak tanımlanmıştır… Benim yazımın hiç bir
yerinde söz konusu unsurların zerresi bile bulunmamaktadır… Yazıyı okuyan
‘ortalama biri’ asla öyle bir amacın mevcut olmadığını rahatlıkla teslim
edecektir. Acaba sayın savcı, yazının neresinde bir örgütün eylemlerini meşru gösteren, öven veya o yöntemlere
başvurmayı
teşvik eden bir şeyler bulmuştur?

Oysa benim böyle bir yazı yazmaktaki amacım, terör ve
terörist  kavramlarına açık getirmek,
egemenin söylemini açık etmek, söylemle gerçek arasındaki uyumsuzluğu teşhir
etmektir… Bir örgütün propagandasını yapmak asla söz konusu değildir. Terör
kavramı siyasi literatüre Büyük Fransız Devrimi döneminde girmiştir ve  ilk defa Kasım 1794 de telaffuz edilmiştir.  5 Eylül 1793- Temmuz 1794  arasındaki rejime verilen addır.

Bizim dilimizde terörün karşılığı tedhiştir ve tedhiş, ‘dehşet verme, dehşete düşürme, şaşırtma, korkutma,
yıldırma’ demeye geliyor. Oysa, Bir baskı ve şiddet yöntemi olarak terör,
devletin tanımında vardır, onda mündemiçtir ve devletle yaşıttır. Devlet, şiddet kullanma tekeline sahip yegane
aygıttır. Bidayette  de baskı, şiddet,
korku, yıldırma, korkutmaya sayesinde, zora dayanarak tesis edilmiştir ve
varlığını şiddeti, baskıyı, terörü sürekli kullanarak, manipüle ederek sürdürmüştür…
Fakat egemen söylem devletin kendi şiddetini, kendi tedhişini tedhiş,  kendi terörünü terör saymaz. Zira, neyin
terör, kimin terörist olduğuna devletin adamları, onların akıl hocaları, egemen
ideolojiyi/resmi ideolojiyi üretip yayan bilimi kendilerinden menkul zevat,
“konunun uzmanı” denilenler karar verir… Boşuna, “nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığı
önemlidir
” denmemiştir… Bir devlet ne kadar büyükse, ne kadar
güçlüyse, tedhiş [terör] uygulama, dayatma yeteneği de o kadar büyüktür. Şimdilerde
terörle mücadelenin sembolü sayılan Amerika Birleşik Devletleri en büyük
terörist devlettir. Tabii en büyük teröristin ‘terörle mücadelenin sembolü’
sayılması da rahatsız edici bir ironidir… ABD’nin İkinci Emperyalist Savaş
sonrasında Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da, Orta-Doğu’da 55-60 milyon
insanı hunharca katletmesi ‘devlet terörü’ değil miydi?            

İkinci dünya savaşı sona erdiği halde, ‘uygar dünyanın’
sembolü ABD, ürettiği yeni kitle imha silahını 
denemek amacıyla, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atıp, ilk anda 220
binden fazla insanı öldürülmesinden, geri kalanların da o gün bu gündür
rodyoaktif zehirlenmeye maruz kalmasından, doğanın tahrip edilmesinden daha
büyük terör olur muydu? Aynı şeyi devlet dışı, devletin terörist saydığı
herhangi bir örgüt yapabilir miydi? Bir şey daha var: ABD’nin işlediği bu
utanmaz cinayet, bu insanlık suçu, bir de Uygar
Batı’da
bir “bilimsel devrim”, bir “bilim harikası”
sayılıp kutsanmıştı…

Arjantin’de Amerikancı askeri cuntanın 1978-83 aralığında 20
binden fazla muhalifi uçaklardan okyanusa atması, insan yağmuru denilen de bir devlet terörü değil miydi… Öyle bir
vahşeti herhangi bir terör örgütü gerçekleştirebilir miydi? Siyonist İsrail
Devletinin 1948’den beri Filistin halkına reva gördüğü de bir devlet terörü
değil mi? Başta ABD, AB ve kolektif emperyalizmin uşağı olan devletler
tarafından terör sayılıp hiç lânetlendi mi?.. Öyle bir şey mümkün müdür…
Siyonist rejimin destekçilerinden öyle bir şey beklenebilir miydi?

Kaldı ki, devletler tarafından terör örgütü sayılan
örgütlerin arkasında da ekseri devletlerin olduğu gerçeği gözlerden kaçırılıyor.
Terör Örgütü denilenler, genellikle devletler tarafından, onların istihbarat
örgütleri tarafından peydahlanıyor, manipüle ediliyor, eğitilip-donatılıp
sahaya sürülüyor, finanse ediliyor…

Devletlerin ve mülk sahibi sınıfların medyası, burjuva
siyasetçileri, ‘terör uzmanı’ denilen zevat ve akademinin çok unvanlı
efendileri gerçeği gizlemekte, yalanı büyütmekte kusur etmiyorlar… Mesela,
Afganistan’da Ruslara karşı savaştırılan Taliban,
bir ABD- Suudi ortak yapımıydı. Başlarda ‘Uygar Batı’da onlara “özgürlük
savaşçıları’ deniyordu. Aynı örgüt ve türevleri daha sonra nasılsa katli vacip
‘terör örgütü’ sayıldılar, üstelik Afganistan’a emperyalist müdahalenin
gerekçesi de yapıldılar… Bu, başlı başına terörün emperyalist çıkarlar için nasıl
manipüle edildiğinin, nasıl kullanıldığının tipik bir örneğidir… Dolayısıyla,
“terörle mücadele söyleminin” asıl işlevi, terörü bahane ederek, haklı
direniş hareketlerini etkisizleştirmek, özgürlük taleplerini püskürtmek, sınırlı
demokrasi ve özgürlükleri yok etmek, baskıcı-despotik rejimleri dayatmak, başta
ABD olmak üzere, emperyalistler tarafından ‘muteber sayılmayan’ devletleri
çökertmektir…

Bu vesileyle yasallık/ meşruluk ilişkisini de hatırlamak
gerekiyor. Zira, her zaman yasallıkla meşruluk veya yasal olanla meşru olan arasında
doğru yönde bir ilişki yoktur. Her durumda yasal olan meşru olan değildir. Nitekim bir diktatör: Sıkı yönetim ilan ettiğimize göre,
artık yasal olarak öldürebiliriz”
demişti… 12 Mart, 12Eylül Amerikancı/NATO’cu askeri darbe
dönemlerinde sıkı yönetim koşullarında yapılanlar devlet terörü değil miydi?  Devlet kendi şiddetini, kendi terörünü “yasalara
uyduruyor”. Terör, şiddet, tedhiş yasal olunca sorun çözülmüş mü
sayılıyor?

Esasen, terör, terörist ve terörle mücadele söylemi, devlet
terörünü gizlemeye, görünmez kılmaya yarıyor. Ya da aynı anlama gelmek üzere, devletin
yaptığı terör sayılmıyor! Öyle ya “kutsal devlet” öyle bir şey yapar
mıydı? Terörün faili her zaman başkasıdır… Bu ülkede sayıları binlerle ifade
edilen ‘göz altında kayıplar’, “faili meçhul cinayetler” denilenler
de aslında devlet terörü değil midir? Bir insan ‘göz ününde olsun’ diye göz
altına alınır… Polis, jandarma ve asker insanları göz altına alıyor, bir de
bakıyor ki, göz altına aldığı buharlaşmış… Bu saçmalığa kim ciddiye alabilir?
Cumartesi Annelerine bak anlarsın…
denecektir!
Binlerle ifade edilen ‘göz altında kayıp’, ‘faili meçhul
cinayet’ olur mu? Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir ve
şeylerin gerçeğini söylemek de entellektüelin, misyonu ve varlık nedenidir… Elbette
gerçeği söyleyenin düşmanı da çok olur. Santiago Rámon y Cagal şöyle diyordu: “Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl   mümkün oldu? Her halde ya  gerçeği hiç söylemedin, ya da adaleti hiç
sevmedin!” 

Roboski’de 18’i çocuk, 34 kişinin katledilmesi bir devlet
terörü değil miydi? 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın, bedenine isabet eden 13
kurşunla katledilmesinden daha büyük terör olur muydu?

Harika yazar, dünya güzeli Sabahattin Ali’nin hunharca
katledilmesi bir devlet terörü değil miydi? Bu devlet, bu rejim, özgür
düşüncenin, özgürlüklerin ve demokrasinin iflah olmaz düşmanıdır. Muhalifi düşman, farklı düşüneni hain sayıyor
ve öyle muamele ediyor…  En değerli
yazarlarını, şairlerini, düşünürlerini, sanatçılarını, bilim insanlarını,
gazetecilerini katletmediği zaman, mahpushanelerde çürütmüş, işsiz ve aç
bırakmış, sürgüne zorlamıştır…  Lâkin
bir şey var: Özgür düşünceyi, özgür
tartışmayı, ifade özgürlüğünü yasaklayan bir rejim, önünü göremez, yolunu
bulamaz, çürür ve çöker
…  

Fakat devlet her zaman ‘kendi yasalarına’ uyma gereği de duymaz…
Devlet bütçesinde “Örtülü Ödenek” diye bir kalem vardır. “Örtülü
Ödenek” demek, yasa dışı, ahlak dışı, gayri meşru, insanlık suçu
kategorisine giren, ‘kirli işler’, yapılacak, insanlık suçu işlenecek demektir.
Örtülü ödenek, ‘halkın duymaması, bilmemesi gereken’ kirli işler için ayrılır…
Devletin ‘kendi yurttaşlarından’ gizleyeceği bir şeylerin olması, meşru mudur, kabul
edilebilir bir şey midir? Bu durumu eleştirmeye kalktığınızda da cevap
hazırdır: “O bütün devletlerde
vardır
” … Bütün devletlerde olunca yapılan meşruiyet ve masumiyet mi
kazanıyor? Hani su-î misal emsal olmazdı…  

2009’da, İstanbul’daki KCK eylemlerinde belediye otobüsüne
molotof  atılmıştı. Otobüste bulunan 17
yaşındaki Serap Eser yanmış, 29 gün sonra da vefat etmişti. Dönemin İçişleri
Bakanı İdris Naim Şahin, İstanbul Küçükçekmece’de lise öğrencisi olan Serap
Eser’in İETT otobüsünde yanarak yaşamını yitirmesine  neden olan molotof kokteylini atan kişinin MİT
elemanı olduğunu açıklamıştı… Bu, faili devlet olan bir terör eylemi değil miydi?

 “6-7 Eylül muhteşem bir örgütlenmeydi” diyen,
eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri,emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun: ” Eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini arzu ederseniz, sizin saygın
değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şeyler yaptığını, küçültücü hareket
yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harpte bir kural
vardır: Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere
sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır
mesela…”
General’in
söylediklerinden, devletin bir işinin de ‘topluma tuzak kurmak’ olduğu
anlaşılıyor…

Düşünceyi engellemek de , entellektüeli caydırmak da mümkün
değildir…
 

O halde sadede gelebiliriz… Hiç bir ‘terör örgütü
propagandası’ iması dahi içermeyen bu yazı neden dava konusu yapılmış olabilir?
Aslında amacın düşünceyi yasaklamak, sansürü ve oto-sansürü dayatmakla ilgili
olduğunu söyleyebiliriz. Bu tür yasaklar sadece cezalandırılmak istenen kişiyi
hedef almaz… Benzer şeylere tevessül etme potansiyeli olanların önünü kesmeyi
de amaçlar. Her ne kadar sansür, baskı ve yasaklar sadece aykırı, muhalif, yeni
ve orijinal fikirleri ortaya atanlara yönelse de, kapsam ve etkinlik alanı
sanıldığından daha geniştir. Birilerine yönelik baskı, egemenler tarafından
başkalarını “ehlileştirmenin” bir aracı olarak görülür.
Düşüncelerinden dolayı birilerini cezalandırmak, başkalarını korkutmayı, göz
dağı vermeyi amaçlar. İnsanlar, şunu
yazar, bunu söyler veya resmedersem
başıma
bir iş gelir mi?
sorusunu sormaya başladıklarında artık sansür
‘içselleşmiştir’… Oysa, sansürün ‘içselleştirildiği’,
olağanlaştırıldığı’ bir toplum, bilimsel,
estetik, entellektüel yaratıcılığı ve dinamizmi dumura uğramış bir toplumdur ki,
öyle bir rejimin sorun çözme yeteneği de kaçınılmaz olarak zaafa uğrar…

Entellektüel işlev sadece bazı yeni, aykırı, orijinal
fikirleri ortaya atmaktan ibaret değildir. Entellektüelin gerçek anlamda
entellektüel sıfatını hak edebilmesi için söylediklerinin, savunduğu fikirlerin
gereği olan bir ‘duruş’ da sergilemesi gerekir. Velhasıl, sözünün eri olmayan birinin entellektüel sayılması mümkün değildir.
Entellektüel, hiç bir düşünce yasağına, hiç bir resmi ve egemen ideoloji
kategorisine, hiç bir tabuya itibar etmez. O, hiç bir Kiliseye tâbi değildir.
Julien Benda’nın zarif bir şekilde ifade ettiği gibi: “Entellektüel, tüm dünya yalan karşısında
secde ederken bile, insanlık vicdanını savunabilendir”.
Şöyle de
söyleyebiliriz: Eğer baskı ve yasaklar onun bilincini hapsetmeyi amaçlıyorsa ki,
öyledir, buna mutlaka itiraz etmelidir. Bilincini
hapisten kurtarmak için vücudunun hapsedilmesini göze almalıdır…
Tabii,
gerektiğinde daha fazlasını da…

Entellektüel ‘uzman’ değildir. Uzman, sınırlı bir konuda
bilgi sahibidir ama ‘bütünden’ habersizdir. Ağacı görür de ormanı görmez… Egemenlik
sistemi, sömürü düzeni, uzmanı boşuna yüceltmez. Oysa hakikat [gerçek] bütündedir. Entellektüel bütüne odaklanır, şeylerin gerçeğine nüfuz etmeyi,
şeylerin gerçeğini açık etmeyi amaçlar..

Eğer düşünce ‘gerçek düşünceyse’, onu engellemek,
etkisizleştirmek mümkün değildir. Zira düşünce ifade edilip muhatabına
ulaştığında, insanlar tarafından içselleştirildiğinde artık “gerçekleşmiştir”…
Tabii, insanın kafasında bir şeyi tasarlaması, aklından bir şeyler geçmesi
düşünce değildir. Ya da aklından öylesine ne geçen şeyler düşünce değildir.
Eğer düşünce bir amaç için tasarlanmış, söylenmiş veya yazılmışsa ve muhatabı
olan kitleye ulaşmış ve onlar tarafından içselleştirilmişse, düşünce
sayılabilir. Ancak bu durumda gerçek anlamda düşünceden ve düşüncenin gerçekleşmesinden söz edilebilir… Bu yüzden,  ‘düşünceler,
fikirler kitleler tarafından içselleştirildiğinde, kitlelere mâl olduğunda
maddi birer güç haline gelirler’
denmiştir. Bu niteliğinden ötürü de, gerçek
düşünce baştan sona ‘soyut’ bir şey değildir. Dolayısıyla ‘düşünce özgürlüğü  doğrudan sınıf
mücadelesini angaje eden bir şeydir…

Nasıl çocuk doğmadan çocuk değilse, düşünce de ‘gerçekleşme
olmadan’ düşünce değildir. Aynı kapitalist toplumda ‘artı-değerin’
gerçekleşmesinde olduğu gibi… Nasıl, kapitalist toplumda ‘gerçekleşme’ ancak
üretilen mal satıldığında gerçekleşiyorsa, düşünce de hedef kitleye
ulaşıp-içselleştirildiğinde gerçekleşmiş olur.  Artık o aşamadan sonra yazılanı, söyleneni,
resmedileni, vb. yasaklamanın, cezalandırmanın bir kıymet-i harbiyesi, bir
anlamı yoktur…

Her halde “düşüncenin gerçekleşmesi” dediğime en
çarpıcı, en öğretici örnek, Galileo Galilei’nin serüveni olabilir., XVII’inci
yüzyılda yaşamış olan Gelileo Gelilei, bilimsel araştırmalarının sonunda geçerli
hakim düşünce sisteminin, dönemin egemenlerinin asla kabullenemeyeceği bir şey
söyledi, yeni bir tez ortaya attı: “Sabit
olan, hareketsiz olan dünya değil, güneştir, güneş dünyanın etrafında dönmüyor,
dünya güneşin etrafında dönüyor”
dedi. Böylece dönemin egemen
ideolojisinde, egemen düşünde sisteminde büyük bir gedik açılmış oluyordu… Katolik
Kilisesinin Kardinalleri bunu kendi düşünce sistemlerine ve egemenliklerine yöneltilmiş
büyük bir saldırı saydılar ve harekete geçtiler. Galileo Galilei, 22 Haziran
1633’de, Roma’da, Santa Maria Sopra
Minevra
kilisesinde kurulan Engizisyon Mahkemesinde, Kardinaller tarafından
yargılandı. Gerçi Galileo, mahkemede geri adım attı, iddiasını geri aldı, inkâr
etti ama artık iş işten geçmiş, ok yaydan çıkmış, su köprüyü bölmüş, , “düşünce
gerçekleşmişti”. Galileo Galilei, mahkemede entellektüele yaraşır bir
tavır ortaya koyamasa da, insanlık ve uygarlık tarihinde yeni bir çağın
habercilerinden biri olacaktı… Böylece, modernite
ve aydınlanma devrimine giden yol
aralanmış oluyordu…

Dava konusu yazıyı bahane ederek beni cezalandırmak beyhude
bir çaba olur, zira ‘düşünce gerçekleşmiş”, amaç hasıl olmuş bulunuyor… ‘Düşünceyi
engellemek mümkün değildir” derken söylemek istediğim budur…

Maruzatım bundan ibarettir… Saygılarımla…