Çarşamba , 14 Nisan 2021

Washington, savaş bahanesi olarak Suriye’nin kimyasal silahları propagandasını canlandırıyor* Bill Van Auken

24 Mayıs 2019

Washington, bir kez daha, Devlet Başkanı Beşar Esad
hükümetinin kimyasal silah kullandığı iddiası üzerinden Suriye’ye askeri
saldırı düzenleme tehdidinde bulunuyor.

Saldırının gerçekleşmesi durumunda, bu, Trump yönetiminin
üçüncü saldırısı olacak. ABD, daha önce, kimyasal silah kullanıldığıyla ilgili
kanıtlanmamış iddiaları kullanarak, bu savaştan harap olmuş ülkeye Nisan
2017’de ve Nisan 2018’de füzeler yağdırmıştı.

En son tehdit, Dışişleri Bakanlığı’nın kısa süre önce atanan
sözcüsü Morgan Ortagus’un yaptığı bir açıklama biçiminde geldi. Kendisinden
önceki kişi gibi sağcı Fox News spikerleri kadrosundan gelen Ortagus,
açıklamada, “Uyarımızı yineliyoruz; eğer Esad rejimi kimyasal silah kullanırsa,
ABD ve müttefiklerimiz, hızla ve uygun bir şekilde karşılık verecektir,”
deniyordu.

Bu son olayın, El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra
Cephesi’nin en son hali olan Heyet Tahrir El Şam’ın hakimiyetindeki İdlib
vilayetinde gerçekleştiği iddia ediliyor. Son haftalarda, Rus hava
kuvvetlerinin destek verdiği Suriye birlikleri ve müttefik milisler, İslamcı güçlere
karşı bir savaş yürütüyordu.

Washington’ın kaygısı, Şam’ın bu kuzeybatı vilayetinde
yeniden denetim sağlamasının, yaklaşık sekiz yıllık rejim değişikliği savaşında
sona işaret edecek olmasıdır. ABD’nin ve onun hem NATO hem de bölgesel
müttefiklerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in destek verdiği bu
savaş, yüz binlerce insanın yaşamına mal olmuş ve milyonlarca insanı sığınmacı
haline getirmiş durumda.

ABD, 2014’te, Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale
başlatır, yıkıcı hava saldırıları düzenler; IŞİD’le savaşma ve “terörle
mücadele” etme bahanesiyle 2.000 asker gönderirken, şimdi, Suriye’de El
Kaide’nin son kalıntılarını kurtarma amacıyla saldırılar düzenleme tehdidinde
bulunuyor.

Washington’ın sivil kayıplardan endişe duyduğu bahanesi,
saçmalıktan ibarettir. ABD savaş uçaklarının ve havan toplarının Suriye’nin
Rakka kentini yerle bir edip, binlerce erkeği, kadını ve çocuğu öldürdüğü
sırada bu tür bir vicdani rahatsızlık sergilenmemişti. Bir zamanlar Irak’ın en
büyük ikinci kenti olan Musul’a yönelik benzer bir ABD kuşatmasının yol açtığı
çok daha büyük ölü sayısından bahsetmiyoruz bile.

Suriye’ye yeni bir müdahale tehdidi, ABD’nin, Şam’ın başlıca
bölgesel müttefiki olan İran’a karşı Basra Körfezi’ndeki büyük askeri
takviyesinin ortasında gerçekleşiyor. Pentagon, İran kıyıları açıklarındaki
sulara bir uçak gemisi muharebe grubu sevk etti. Buna, nükleer kapasiteli B-52
bombardıman uçaklarını içeren bir bombardıman görev gücü ve ABD Deniz
Piyadeleri birlikleri ile bir Patriot füze bataryası taşıyan amfibi savaş
gemileri ekleniyor.

Pentagon, açıkça doğrudan istila tehdidinde bulunarak,
bölgeye 120.000 dolayında ABD askeri sevk etmeyi gerektiren planlar hazırladı.
Bu yurt dışı sefer kuvveti, 2003’teki Irak istilasına hazırlık olarak seferber
edilene yakın bir büyüklüktedir.

Gerçek ya da uydurulmuş bir bahane arayışı içinde olan ABD
emperyalizmi, Ortadoğu’yu bir kez daha savaşın eşiğine getirmiş durumda.

Bağdat’ın ağır biçimde tahkim edilmiş olan Yeşil Bölgesi’nin
içine, ABD büyükelçiliğinin yaklaşık yarım kilometre uzağına düşen serseri bir
roketin arkasında, Irak’taki İran destekli bir milis gücünün olduğuna ilişkin
iddialar, Birleşik Arap Emirlikleri kıyısı açıklarında petrol tankerlerine
yapılan sabotajdan İran’ın sorumlu olduğu iddialarının hemen ardından geldi.
Yemen’deki Husi asilerin, Riyad’ın Arap dünyasının bu en yoksul ülkesine karşı
soykırımsal savaşına misilleme olarak Suudi tesislerine düzenlediği insansız
hava aracı saldırılarından da, Tahran sorumlu tutuluyor.

Ve elbette, İran’ın nükleer silah peşinde koştuğu hakkındaki
asılsız ABD iddiaları yerli yerinde duruyor. Bu iddialar, Trump yönetiminin
2015 nükleer anlaşmasını yırtmasını ve ülkeye bir savaş durumuna denk olan
acımasız ekonomik yaptırımlar uygulamasını gerekçelendirmek için kullanılmıştı.

Şimdiye kadar, İran’ı, sonu gelmeyen provokasyonlarına
askeri bir tepki vermeye kışkırtmakta başarısız olan Washington, artık,
Suriye’ye karşı savaşını yeniden canlandırarak yeni bir cephe açmaya
hazırlanıyor gibi görünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Salı günkü açıklaması, ABD’nin
kimyasal silah kullanımı iddiası üzerine misilleme tehdidinin yanı sıra, “Esad
rejiminin ve Rusya’nın, bizzat Esad rejiminin yaptığı kimyasal silah
saldırılarından başkalarının sorumlu tutulacağı bir sahte anlatı yaratma
yönünde süregiden kasten yanlış haber verme kampanyası”na karşı bir uyarı
içeriyordu.

Görünüşe göre, bu bölüm, büyük ölçüde, Kimyasal Silahların
Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) başmüfettişinin hazırladığı bir belgenin sızması
nedeniyle eklenmişti. Söz konusu belge, Nisan 2018’de ABD’nin, Britanya’nın ve
Fransa’nın son füze saldırısının bahanesi olarak kullanılmış olan, Şam’ın Duma
ilçesinde kimyasal silah saldırısı olduğu iddiasına ilişkin resmi hikayeyi
yerle bir ediyordu.

Rapor, Suriye hükümeti uçaklarının bir apartmanın çatısına
attığı iddia edilen ve söylendiğine göre 49 kişinin ölümüne yol açan gaz
tüplerini analiz etmişti.

Raporda, şunlar belirtiliyor: “Tüplerin boyutları,
özellikleri ve dış görünüşleri ve olay yeri, her iki tüpün de bir uçaktan
atılma durumunda olması beklenen durumla uyumsuzdu.” Rapor, tüplerin,
müfettişlerin onları bulduğu yere elle yerleştirilmiş olmasının, “olay
yerindeki gözlemlerin tek mantıklı açıklaması” olduğunu ekliyor. Olay yeri El
Kaide bağlantılı milislerin kontrolü altında olduğu için, bu, olaydan ve
ölümlerden, Şam hükümetinin değil, bu milislerin sorumlu olduğunu anlamına
geliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dolaylı olarak atıfta bulunduğu
bu rapor, şirket medyası tarafından titizlikle görmezden gelindi. Basının geri
kalanına örnek olan New York Times, Bayan Ortagus’un iddialarını uzun uzun
tekrar ediyor ama Washington’ın kimyasal silah iddialarının kirli uydurmalar
olduğunun kanıtını kesin bir şekilde sansürlüyor.

Bunda yeni bir şey yok. Britanyalı tanınmış kıdemli Ortadoğu
muhabiri Robert Fisk, Nisan 2018’deki Duma olayının hemen ardından olay yerini
ziyaret etmiş; çocukların, görünüşte zehirli gaz solumanın acısını dindirmek
için hortumla yıkandığını gösteren, yaygın biçimde tanıtımı yapılan videoların
çekildiği bir klinikteki doktorlarla görüşmüştü. Doktorlar, Fisk’e, olayın,
Batı’nın finanse ettiği “Beyaz Miğferler” tarafından sahnelendiğini ve kliniğe
gaz zehirlenmesine uğrayan hiç kimsenin gelmediğini söylediler.

Fisk’in raporu, Duma’daki olayın Suriye’ye ABD önderliğinde
bir saldırı düzenlemek için tezgahlanmış uydurma bir olay olduğunu saptayan
diğer kanıtlarla birlikte, Pentagon’un propaganda kolu işlevi gören şirket
medyasının geri kalanı tarafından görmezden gelindi.

2017’de, kıdemli araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in
sunduğu kanıtlara verilen tepki de farklı değildi. Hersh, İdlib vilayetindeki
Han Şeyhun köyüne yapıldığı iddia edilen kimyasal saldırının, aslında, El Kaide
bağlantılı milis üyelerinin toplantısına yönelik bir konvansiyonel silah saldırısı
olduğunu kanıtlamıştı. Rus ordusu, bölgeyi, daha önce, Pentagon ile birlikte
tahliye etmişti. Yine de, Trump yönetimi, bunu, Suriye’ye 59 Tomahawk güdümlü
füzesi fırlatmanın bahanesi olarak kullanmış ve haberlere göre dokuz sivil
ölmüştü.

Demokratik Parti, Suriye’ye yapılan önceki iki füze
saldırısını da desteklemişti ve kuşkusuz yenisini de destekleyecek. Dışişleri
Bakanlığı’nın tehdidinden önce, Demokrat kongre üyeleri ve senatörler, Trump’a
hitaben yazılan ve iki yasama organının 400 üyesi tarafından imzalanan bir
mektuba destek verdiler. Mektup, Beyaz Saray’ın, “Suriye’deki faaliyetleri
konusunda İran’a ve Rusya’ya baskıyı arttırmasını” talep ediyordu.

Demokratlar, Trump’ın, İran’ın “resmen sonunu getirme”
konusunda attığı kıyametvari tweet hakkında ne tür kaygılar ifade etmiş
olurlarsa olsunlar, Suriye’deki ABD askerlerini, ülkede rejim değişikliğini
amaçlayan yasadışı savaşı sürdürürken, İran ve Rusya ile karşı karşıya
getirecek bir politikayı teşvik ediyorlar.

Bu konuda, Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nden (DSA),
kısa süre önce tasfiye edilen Uluslararası Sosyalist Örgüt’e (ISO) kadar, sahte
sol da, Demokratik Parti ve ABD ordu-istihbarat aygıtı ile uygun adım yürüyor.
Bu gruplar, “insan hakları”ndan söz ederek, ayrıcalıklı üst orta sınıf
tabakalar arasında görünüşte liberal ama savaş yanlısı bir taban oluşturma ve
CIA’in rejim değişikliği savaşını bir tür “demokratik devrim” olarak pazarlama
peşinde koşuyorlar.

Onların politikası, ABD emperyalizminin, küresel
egemenliğinin gerilemesinin üstesinden askeri yollarla gelme yönündeki amansız
yöneliminin “sol” ifadesidir. ABD emperyalizminin bu yönelimi, özellikle,
İran’dan Venezuela’ya kadar, dünyanın petrol yatakları üzerinde dizginsiz
egemenliğini ileri sürme ve başlıca küresel rakibi olan Çin’in gerek duyduğu
kaynakların kontrolünü ele geçirme girişimi biçimini almış durumda.

Suriye’ye yönelik tehditler ve İran’a karşı savaş takviyesi,
bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi doğuruyor. Bununla birlikte, bu tehlikeye
neden olan Amerikan ve dünya kapitalizminin krizi, karşıtını da üretiyor: sınıf
mücadelesinin yükselişi ve sosyalist devrimin nesnel koşullarının olgunlaşması.
En acil görev, işçi sınıfının, savaşa ve onun nedeni olan kapitalist sisteme
karşı kitlesel bir siyasi hareketinin geliştirilmesidir.

* wsws.org’dan…