Pazartesi , 12 Nisan 2021

ENTELLEKTÜEL HİÇ BU KADAR GEREKLİ OLMADI… FİKRET BAŞKAYA

Türkiye “aydın”ın harman olduğu bir ülke. Dünya’da
herhalde bu kadar “aydını” olan başka bir ülke yoktur. Bir eğitimden
geçmek, diploma sahibi olmak ‘aydın’ sayılmaya yetiyor. Okumuşlar, söze,  ‘bir
aydın olarak’
diye başlıyor… Velhasıl burası ‘aydını’ bol ama nedense ‘aydınlatanı
kıt’ bir ülke… Peki neden? Aydın olmak, bir okuldan, üniversiteden mezun
olmaksa, bir diploma sahibi olmaksa, o diplomayı almak için hangi bilgiler,
nasıl ediniliyor? Bu okullardan mezun olanlar eğer ‘bilgi sahibi’ oldukları
için ‘aydın’ sayılıyorlarsa, bilgi tek başına aydın sayılmanın yeterli
koşuluysa, o zaman bu dünyada ‘aydından’ bol bir şey yok demektir…

Aydın, entellektüel
değil…

Sosyolojik bir katman olan diplomalılar, ‘mektepliler’,
sömürü düzeninin devamını sağlarlar. Onu yeniden üretirler. Bir bölüğü
egemen/resmi ideolojinin oluşturulmasında da rol alır. Tam da entellektüel
işlevin karşısında konumlanmışlardır. Aslında bizde aydın denilenlere, Tanzimat
döneminde münevver denirdi ki, münevver,
tenvir edilmiş, nurlandırılmış,
aydınlatılmış, ışıklı
‘anlamındadır…
 Önceki döneminin uleması’nın işlevini devralmışlardı ve ‘bu devlet nasıl kurtulur’
sorusuyla ilgiliydiler… Verili sömürü ve egemenlik ilişkilerini sürdürme
misyonuna koşulmuşlardı… Cumhuriyet döneminde, münevverin yerini aydınlar aldı…
Cumhuriyet döneminin aydınları, köşeli/
bağnaz bir resmi ideoloji oluşturmaya memur edildiler. Resmi ideoloji
üreticilerine aydın denilip, onlara
ilerici bir misyon vehmedilmesi, Cumhuriyet döneminin bir ironisiydi… Resmi
ideolojinin, resmi tarihin geçerli olduğu yerde de özgür düşünceye, özgür
tartışmaya, eleştirel düşünceye yaşama şansı tanınmaz…

O halde neden ‘egemen ideoloji’ değil de ‘resmi ideoloji’
deniyor? Zira, Cumhuriyet Rejimi, Batı’daki burjuva rejimlerinde olduğu gibi
bir ‘egemen ideoloji’ üretebilir durumda değildi… Egemen ideoloji, kitlelerin
bilincinde bir yanılsama yaratma, rıza üretme, gönüllü kabullenme yaratma yeteneğini varsayar… Başka türlü
söylersek, güçlü bir ekonomik temeli varsayar… Cumhuriyetin egemen
sınıflarının öyle bir ‘rıza üretme’ kabiliyeti yoktu. Ekonomik temel cılızdı…
Geriye köşeli bir resmi ideoloji peydahlayıp dayatmak kalıyordu… Resmi
ideolojinin geçerli olduğu bir ülkede, bir rejimde, ‘doğrular’ bizzat devlet tarafından
belirlenir… Neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü olduğuna
devletin adamları karar verir.

İşte okumuşlar, mektepliler, bağnaz resmi ideolojinin tedris
edildiği, okullardan mezun oluyorlar… Beyinleri dağlanmış, düşünme, muhakeme
yetenekleri aşınmış, hizaya getirilmiş olarak diploma sahibi oluyorlar ve
onlara bir de  ‘aydın‘ deniyor… Bu okullardan ‘aydın’ çıkmaz ama entellektüelin
inkârı pekâlâ çıkıyor, çıkabiliyor… Elbette her yerde ve her durumda olduğu
gibi istisnalar vardır ve iyi ki de vardır… Aksi halde durum daha da vahim
olurdu… Tabii, ‘istisnalar,  kuralı
doğrulamak içindir’ de denmiştir…

Başka türlü söylersek, bizde ‘uzman’a ‘aydın’ deniyor… Uzman
bir konuda bir şeyler bilene denir. Maddi-sosyal gerçekliğin çok küçük bir
veçhesine dair bilgi sahibidir. Ağacı
görür de ormanı görmez…
Oysa, “gerçek” bütündedir.
“Hakikat’ bütündedir… İşte, uzmanın bu niteliği, onun bilgisini egemen sınıfların, sömürü düzeninin hizmetine
sunulmasını kolaylaştırıyor. Sömürü düzeni ‘uzmanı’ boşuna yüceltmez… Elbette
bunu söylemek, herkes her şeyi bilmeli demek değildir… Sadece
uzmanlık aşamasında kalanın, resmin bütününden habersiz olduğunu, dolayısıyla
sınırlı bir ‘bakış’ ve ‘kavrayış’ yeteneğine sahip olduğunu hatırlatmaktır…

Nitekim, bir uzman da pekâlâ gerçek bir entellektüel
olabilir. Albert Einstein, bir fizikçiydi, yetkin bir uzmandı ama aynı zamanda
bir entellektüeldi… Onu aynı tavrı göstermeyen meslektaşlarından ayıran ve
entellektüel yapan, sahip olduğu bilimsel bilgi değil, etik duruşu, insanî  toplumsal,
evrensel sorunlar karşısında aldığı tavırdır…
Nitekim Jean Paul Sartre: “Atom fizikçisi nükleer denemelere karşı
bildiriyi imzaladığında entellektüeldir”
derken, aradaki farkı ifade
etmiş oluyordu… Sartre ve diğerleri bilgili oldukların için entellektüel
sayılmıyorlardı. Her ne kadar sosyolojik ‘aydın’ tanımına girenlerle ortak yanları
‘bilgili’ olmaları olsa da, onları entellktüel yapan, egemen ideoloji, resmi
ideoloji ve devlet karşısındaki tutumları, açıkça ezilen ve sömürülen
sınıfların tarafında saf tutmalarıydı… Resmin bütününü görme, kavrama
istidadına sahip olmalarıydı… Entellektüel
kavramının mucidi olan Emil Zola, son derecede parlak bir yazar, aynı
zamanda bir entellektüeldi… Bir uzman Nobel Ödülünü kazanabilir ama bu onu
entellektüel yapmaz.. . Nitekim, Nobel Ödülü alanlar arasında ağacı görüp,
ormanı görmeyen çok sayıda uzman vardır… Bilim ve teknoloji fetişizminden
yakayı kurtaramayanları çoktur. Kapitalizmin hizmetindeki  bilimin ve teknolojinin yıkıcı sonuçlarını
ısrarla görmezlikten geliyorlar…

1992 Rio, Çevre ve
Kalkınma Dünya Zirvesi
arifesinde, aralarında 59 Nobel Ödülü sahibinin de bulunduğu
400 ünlü bilim adamı [uzman densin], bir bildiri yayınlayarak: ” XXI’inci yüzyılın arifesinde irrasyonel bir
ideolojinin ortaya çıkmasından duydukları kaygıyı”
dile getirmişlerdi…
Çevre ve ekolojik sorunlara duyarlı bilim adamlarını “gericilik” ve
“irrasyonellikle” suçlamışlardı… Bildirinin öncülüğünü  Dr. Michel Salomon’un yaptığı Heidelberg
Grubu’nun bu tavrı, iki konuda düşünmeyi gerektiriyor: Birincisi, Nobel Ödülü’nün değerinin
tartışılmasını; ikincisi de, ‘bilim insanlarının’ yüceltilmesinin saçmalığına
kafa yorma gereğini… Burjuva toplumunda bilim insanlarının ‘yüceltilmesini’…
Dikkat edilirse, çokuluslu şirketlerin kârlarının düşmesi olasılığı bile ‘bilim
erbabını’ kaygılandırıyordu…

Fransız genetisyen. Andre Langenay’ın Rio Konferansına karşı
bildiri yayınlayan ünlü bilim adamlarıyla ilgili yazısının başlığını: ” Bir Devekuşu Çetesinin Mutlak Körlüğü” koyması
gerçekten yerindedir… Yazar, François Jakob’un, sık, sık ünlü bilim adamları arasında da herhangi bir sosyal grupta olduğu kadar
ahmak ve pis herifin bulunduğundan söz ettiğini
yazıyor… Burjuva
dünyasında ağacı görüp, ormanı görmeyen adamlar da pekâlâ Nobel Ödülü
alabiliyor ve tabii otorite sayılıyorlar… Tabii, her söylediklerinde de bir
keramet bulunacaktır…Mesela ‘iktisat dalında’ hayli zamandır Nobel Ödülü
veriliyor… Lâkin, “iktisat bilimi” denilip pazarlanan ve burjuva
akademilerinin, üniversitelerin vazgeçilmez disiplinleri arasında yer olan söz
konusu ‘disiplin’ aslında  burjuva
ideolojisinden başka bir şey değildir. Bilimle de, bu dünyanın gerçekliğiyle de
bir ilgisi yoktur… Ve bu güne kadar tek bir Marksist düşünce insanının Nobel
ödülü aldığı görülmemiştir…

Aslında, eğitilmişlere, diplomalılara ‘aydın’ demek
saçmadır. Tabii bu, okumuşlar arasından entellektüel çıkmaz demek de
değildir… Bilakis en çok onlar arasından çıkar ama her diplomalı entellektüel
olmaz. Diploma bir uzmanlık belgesidir sadece… Bir ustaya çırak olan biri,
bir kaç yıl içinde işi öğrenir ve ‘usta olur’. Bir okulu, üniversiteyi bitiren
de diploma alır ‘uzman’ olur… Bu ikisi arasında özde bir fark yoktur. Fakat,
okula, üniversiteye giden, entellektüel olmak bakımından, ustaya çırak olana
göre daha avantajlıdır. Nitekim, bilgiye ulaşma, eleştirel düşünceye ulaşma
imkânına ve potansiyeline daha çok sahiptir. Elbette söz konusu olan sadece
‘potansiyel bir avantajdır’.

Fakat sadece avantaj değil. Okul, üniversite ortamı kimi
avantajlar sağlasa da, okullar, üniversiteler, egemen ideolojinin, resmi
ideolojinin üretildiği, yeniden üretildiği ve yayıldığı kurumlardır… Bu yüzden
avantajın dezavantaja dönüşme ihtimali büyüktür… Entellektüel, eğitimli,
yüksek düzeyde bilgili  olduğu için
entellektüel değildir. Paul Baran; “Entellektüel
denilen kişi, böylece yaptığı işin özü ve esası bakımından bir toplum
eleştirmeni. daha güzel, daha insanca ve daha akla uygun bir toplum düzenine
giden yolu tıkayan engellerin ne olduklarını arayıp bulmayı, incelemeyi ve bu
yoldan bunların aşılmasına yardımcı olmayı kendisine dert edinmiş kimsedir. O,
bu nitelikleriyle toplumun vicdanı ve toplumun belli bir tarih döneminde içinde
yaşadığı ilerici güçlerin sözcüsü haline gelir. Ve bu nitelikleriyle  o, status
quo’
yu korumaya çalışan egemen sınıf tarafından ve bu sınıfın emrinde olup,
entellektüelleri en hafifinden hayalcilik ya da metafiziklikle, en kötüsü de
yıkıcılık ya da bozgunculukla suçlayan kafa işçileri tarafından bir “dert
yaratıcısı’ bir ‘baş belası’ olarak görür”
, derken  entellektüel denilenleri, sosyolojik aydın
tanımına girenlerden farkını vurgulamak istemişti…

Egemenlik sisteminin, sömürü düzeninin devamı, ideolojik
egemenliğin, ideolojik yanılsamanın, ideolojik köleliğin sürdürülmesine, hurafelelerin
etkin kılınmasına bağlıdır. İşte entellektüel, egemen sınıfların gizli
kalmasını istediklerini açığa çıkarmaya çalışan, gerçeğin saptırılmış [reifiye
olmuş] versiyonunu sineye çekmeye, kabullenmeye razı olmayan, iktidardakilerin
empoze etmekte çıkarı olduğu “bir toplumsal değerler sistemine”
başkaldıran, yaşandığı varsayılan gerçeğin çarpıtılmış, ya da “resmî”
versiyonunun uyumsuzluğunu açığa çıkarmayı kendine iş edinen kişidir… Egemen
sınıfların ve onların devletinin her türlü politika ve uygulamalarını
eleştirebilen, bu alanda hiç bir tabuya, yasağa, inkârcılığa itibar etmeyen,
sorunları sadece mahalli, ulusal planda değil, evrensel planda ele alıp
kavramaya çalışandır… Lâkin bir şey var: Gerçeği söyleyenin düşmanı da çoktur.
Nitekim, Santiago Rámon Y: “Hiç düşmanın
yok mu? Bu nasıl   mümkün oldu? Her halde
ya  gerçeği hiç söylemedin, ya da adaleti
hiç sevmedin!”
derken, gerçeği söyleminin bedelini hatırlatmak istemişti…

Entellektüel’in yalan cephesinin karşısında, doğrunun, gerçeğin safında konumlanması
demek, onun gerçeğe ihtiyacı olanların safında konumlanması demektir ki, bu
niteliğinden ötürü, fıtraten devrimcidir…
Oysa, sosyolojik aydın olarak nitelendirilen mektepliler, okumuşlar
taifesi, tam da entellektüelin karşı kutbunda mevzilenmiş durumdadırlar… İşlevleri, misyonları, varlık
nedenleri egemen ideoloji, duruma göre resmi ideoloji üretip, ideolojik
bulanıklığın devamını sağlamaktır… Misyonları ve varlık nedenleri  yalan üretmek, yalanı büyütmek ve yaymak
olanların bir de aydın [entellektüel] sayılmaları saçmadır…

Fakat bir şey var: Hiç bir toplumsal hareketin veya muhalefetin
entellektüel yokluğunda başarı şansı
yoktur. Her türlü devrimci hareketin, toplumsal isyanın veya sınıf hareketinin
verili durumu dönüştürebilmesi, eskiyi yıkıp, yeniyi yaratabilmesi ancak bir
ütopyanın varlığıyla mümkündür… İdeali, ütopyayı oluşturup-formüle edenler de
entellektüellerdir. Onlarezilen/sömürülen sınıfların organik entellektüelleridir… Entellektüellerin
organik entellektüel‘ adını hak
edebilmek için bir örgütün üyesi olması gerekmez… Zira, fıtraten ve tanımları
gereği zatenezilen/sömürülen sınıfa
dahildirler. Buraya kadar söylenenler bir yanlış anlamaya meydan verilmemelidir…
Burada entellektüeli yüceltmek asla söz konusu değildir. Zaten bizzat
entellektüelin varlık nedeni de, her türlü yüceltmeye karşı olmaktır. Zira, bu
dünyada hiç bir şey yüceltilmeyi hak etmez. Entellektüel
yüceltildiğinde varlık nedeni ortadan kalkar…

Entellektüelin işlevi kritik durumlarda ve dönemlerde daha
çok önem kazanmakla birlikte, toplumda politizasyonunun, politikleşmenin,
bilinçliliğin büyüdüğü, sınıf mücadelesinin yükseldiği durumlarda ‘sosyolojik
aydınların‘ hiç değilse bir bölüğünün ‘gerçek entellektüel işlevine kazanılması
kolaylaşır. Nitekim, 1960’lı 1970’li yıllarda dünya ölçeğinde ‘sosyolojik
aydınların’ bir bölüğü ilerici-devrimci mücadeleye katılmıştı…

Kapitalist dünya sistemi,  burjuva uygarlığı, artık potansiyelini tüketmiş
bulunuyor… İnsanlığın ve uygarlığın kritik bir eşiğe gelip-dayandığı tarihsel
kavşakta, entellektüel işlev hiç olmadığı kadar büyük önem
taşıyor. Başka türlü söylersek, radikal eleştiri
hiç bir tarihsel dönemde bu kadar önemli ve gerekli olmadı…
Zira, artık
sorun sadece bir sömürü, yağma ve talan düzeni olan kapitalizmi aşmaktan öte bir
nitelik kazanmış bulunuyor… Sanayi kapitalizmi eni-sonu 250 yıllık bir zaman
diliminde sadece insanî-sosyal mahiyetteki sorunları kötülükleri azdırmakla
kalmadı. Ekolojik yıkıma da neden olarak, bir gezegen riski de yaratmış
bulunuyor… Dolayısıyla insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış
bulunuyor. Artık, ‘Büyük İnsanlığın’
önündeki ivedi sorun, sadece komünist toplum perspektifine endeksli bir
sosyalist toplum düzeni kurmakla sınırlı değil, insanlığın ve uygarlığın
geleceğini kurtarmakla da ilgili…