Çarşamba , 14 Nisan 2021

Bilimcilerin mesnetsiz imtiyazları* Aydın Ördek

Daha çok bilen, bilgisi toplum için daha hayati olan, daha
becerikli olanın neden daha az bilenden, daha az becerikliden iyi şartlarda
yaşamaya hakkı olsun? Peki, bilim gibi hakikat aşkından başka hiçbir dayanağı
olmayan bir uğraş nasıl olur da bunca mesnetsiz imtiyaza zemin teşkil eder?

Bilimciler imtiyazlıdır. Yerleri medeni dünyanın
başköşesidir. Ne olmuşsa, ne oluyorsa fedakâr bilimciler sayesindedir,
gördükleri hürmet baştan ayağa kadar haklarıdır. Bilmek işinin doruğu olan
bilim sayesinde insanlığın her sorununun üstesinden geliyorlar, dünya
bilimciler sayesinde daha hür bir yer. Bilimcilerin gerçeği bilmek arzularının
önünde kapitalizm öncesinin, hatta sonrasının muhafazakâr iktidar şebekeleri
olmasa insanlığın, baştan beri peşinde olduğu dünya cenneti, kat edilecek
mesafeler, aşılması gereken aşamalar meselesi olurdu. Peki, ama belli ki sorun
çözmedeki üstünlüğü nedeniyle diğer uğraşlardan üstün kabul edilen bilim ve
bilim işiyle meşgul bilimci neden imtiyazlı olsun, bilimci neden başköşede
oturmak istesin?

Gayretleri, emekleri, fedakârlıkları, yaptıkları işin
üstünlüğünün bilimcileri otorite kabul etmeye, onlara fazladan saygı
göstermeye, onlara toplumda kimsenin yararlanmadığı olanakları sunmaya, özetle
onların kıymetlerini bilmeye bir an için yeter nedenler olduğunu kabul edelim.
Üzerinde uyuduğunuz yatağı imal eden marangozu gayret, emek, fedakârlık,
yaptığı işin üstünlüğü bakımından daha az kıymetli kılan nedir ama? Neden
marangozları da bilimciler kadar rahat ettirmeye çalışmıyoruz? Yahut
apartmanınızın kanalizasyon gideri tıkandı; bu elzem sorunu çözmek için
çağırdığınız (çoğunda asgari ücretle çalışan) kişiyi gayret, emek, yapılan işin
üstünlüğü bakımından bilimciden daha az kıymetli kılan ne olabilir? Kuşkusuz
toplumsal yeniden üretim açısından biri diğerinden daha erdemli, daha üstün
kabul edilemeyecek uğraşların icracılarının karşılaştırılabilir olmayan
gayretleri, birikimleri, emekleri arasındaki farklar değildir dağıtılan
imtiyazların gerekçeleri. Toplumun dağıtılan imtiyazlarla çitlenmiş alanlara
ayrılmak istenmesi gerektirmektedir bu akıl dışı kriterleri. Diğer yandan ille
de karşılaştırılmak isteniyorsa, dünyanın en karşılaştırılamaz, en kıyaslanamaz
varlıkları bile karşılaştırılır; karşılaştırmayı yapmak isteyenlerin üzerinde
uzlaştıkları bir ölçüt bu işi görür. Böylelikle örneğin bilimcinin aldığı
eğitimin süresi, kendisine harcanan para, kendisine aktarılan bilimsel birikim
için insanlığın zaten yapmış olduğu mesainin bir ortalamasını tespit
edebiliyorsak, onun marangozdan ya da kanalizasyon işçisinden neden daha üstün
olduğunu da ortaya koymuş oluruz. Oysa bilimcilerin de bir kısmına diğer
bilimcilerin ya da toplumun yaptığı muameleden anlıyoruz ki imtiyazların asıl
sebebi, yapılan işin imtiyazı sağlayanların bir yarasına merhem olmasıdır.
İmtiyaz bilimcilerle, bilimcileri imtiyazlı kılanlar arasındaki ortaklık
nedeniyle bahşedilir. Bu nedenle örneğin felsefe, sosyoloji, dilbilim gibi ne
işe yaradıkları pek kestirilemeyen alanlar elden gelse imtiyaz listesinden
çıkarılacak. Oysa yöntem bakımından öncekilerden pek az farklı olan tarih,
siyaset bilim, iletişim gibi alanlar görece el üstünde tutulurlar. Eğer imtiyaz
söz konusu uğraşın layıkıyla yerine getirilmesi için sağlanıyorsa, buna
kimsenin itirazı olmaz. Örneğin çalışmanın yapılması için gerekli ortamın,
kaynakların tahsis edilmesi, toplumun geriye kalanına sağlanmadıkları için
birer imtiyazdırlar, ama işin yapılması için gereklidirler de. Diğer yandan
insanca, tasasız geçim şartları belli iken, bir bilimciye aldığı eğitimi kazanç
kapısına dönüştürecek imtiyazlar sağlamanın hiçbir gerekçesi olamaz. Tezgâh
öyle kuruluyor ki bir tıp ya da hukuk profesörü çoğu durumda küçük ya da orta
ölçekli bir rantiyeye dönüşüyor. Aslında becerebilen bütün bilimciler için
durum bu, yeter ki yaptıkları iş para etsin; çoğu, uğraşlarının ileri
aşamalarında küçük birer işletmeye dönüşüyor. Sorulursa, öyle elzem bir iş
yapmaktadırlar ki uzmanlık bilgilerinin, bilimsel birikimlerinin, bin bir
emekle elde ettikleri rütbelerin görece kıymetli olmasında yadırganacak ne
olabilir? Daha çok bilen, bilgisi toplum için daha hayati olan, daha becerikli
olanın neden daha az bilenden, daha az becerikliden iyi şartlarda yaşamaya
hakkı olsun? Peki, bilim gibi hakikat aşkından başka hiçbir dayanağı olmayan
bir uğraş nasıl olur da bunca mesnetsiz imtiyaza zemin teşkil eder?

Nedensellik bağı, sanılanın aksine imtiyazlardan kıstaslara
doğru kurulduğundan, bilim de başka her şey de imtiyazların farazi mesnetleri
kılınabilirler. Toplumsal yeniden üretim için elzem olduktan sonra hiçbir
uğraşın ve uğraş sahibinin bir diğerine üstünlüğü yoktur, diğer yandan insanca,
tasasız geçim en temel insan haklarından olduğu için uğraşları, insanların bu
temel haktan mahrum edilmelerinin gerekçesi olamaz. Uğraşları nedeniyle
imtiyazlı olan kişilerin birer şirket gibi çalışması, imtiyazsız olanların
asgari ücrete talim etmelerine neden olur. Bunlar dışında söz konusu olan bilim
olduğunda, mevcut bilim yönteminin, daha doğrusu bilimcilerin bilim
kavrayışlarının bilimcilere tanınan haksız imtiyazlarda dahli vardır.
Bilimcilere kalırsa, bilim toplum için en nesnel, en güvenilir, en işe yarar
bilgiyi üretir. Ancak bilimciler daha kimin bilimci olup kimin bilimci olmadığı
konusunda anlaşamazlar, bilimin ne olduğu konusu da belirsizdir bilimciler
için. Örneğin beslenme uzmanı bir profesörün iddiaları, diğerleri tarafından
şarlatanlık ilan ediliyor. Bilimcilerin bir kısmı bir yaratıcıya inanıyor, bir
kısmı inanmıyor –bana kalırsa bu anlaşmazlıkların hiçbiri bilimle çelişmez.
Şayet seküler alım-satım dünyasının meşruiyet kaynağı olmasaydı, bilim bu denli
itibarlı olmazdı, bilimcilere de sahip oldukları imtiyazlar bahşedilmezdi.

En keskin, en can alıcı hakikatler bile kimsenin işine
gelmiyorlarsa, egemen iktidar şebekelerinin çıkarlarına aykırılarsa görmezden
gelinirler. Sisamlı Aristarkhos’un 2 bin 300 yıl evvel öne sürdüğü güneş
merkezli evren ve küre biçimli dünya tasarımları, eski ve yeni dünya
düzenlerinin aktörleri arasındaki kavgaya malzeme olmasalardı, modern bilime
dayanak oluşturmayacaklardı. Nitekim bu keskin hakikatin insanlık için ne kadar
önemli olduğunu, dünyanın düz olduğuna inanan çok sayıda insanın yaşamlarını
mutlu mesut bir biçimde sürdürüyor olmalarından çıkarsayabiliyoruz. Gerçek,
çıkarlarımız ne kadarını gerekli kılıyorsa o kadar açığa çıkar, isterse hiçbir
gözün kendini sakınamayacağı denli ortada olsun. Bilim, insan bilgisinin bu
karakterinden vareste değildir. Bilimcilerin bilimin yansızlığına,
güvenirliğine yaptıkları vurgu, imtiyazlarını koruma gayretlerinin eseridir.
Bilimciler bunu bilimi diğer bilme biçimlerine nazaran üstün kabul ederek
yaparlar. Böylelikle mitoloji, felsefe, din gibi diğer bilme biçimlerini de
harfiyen tekrar etmiş olurlar. Aslında kendilerine istedikleri imtiyazların ilk
şartı, uğraşlarını imtiyazlı kılmaktır. Oysa gerçeğin ortaya koyulması motifine
dayanan bir bilim anlayışı kendine de şüpheyle bakar, varlığı kendinden menkul
imtiyazları elden geldiğince ortadan kaldırmaya çalışır.

Modern bilimin yöntemsel açıdan esasını teşkil eden deney ve
gözlem ile rasyonalite modern bilimin icatları değildir. 2 bin 300 yıl evvel
Aristarkhos’a ay tutulmalarını gözlemleyerek Dünya’nın küre biçimli olduğunu
bulduran modern bilimin istisnai yöntemi değildi. Modern bilim gibi bir şeyi
söz konusu eden, giderek dini otoritelerden bağımsızlaşan bir bilimciler
topluluğunun üniversitelerde kurumsallaşmasıdır. Çok sürmeden imtiyazlar
yeniden paylaşıldığı, herkes yerini beğenir hale geldiği için bilimcilerin
hakikat aşkı imtiyazlar tarafından yeniden çitlenmiştir. Güya kavgayı kazanan
bilimciler yansız, güvenilir bilginin yeni kaynağı oldular. Rasyonel deneysel
bilginin üniversitelerde kitlesel olarak üretiliyor olması, bilimi istediği
yere bakan, baktığı yerde de ne görüyorsa onu açıkça dile getiren bir faaliyet
kılmamıştır. Bilimciler, imtiyazlarını muhafaza etmek için toplum, iktidar
şebekeleri neyi görmek istiyorlarsa ona bakıp orada da çoğu şeyi görmezden
gelirler. Denilecektir ki bu sosyal bilimler için mümkünse de doğa bilimleri
için pek mümkün görünmüyor. Doğa bilimleri alanında imtiyazları korumanın açık
yolu bilimin yerine tekniğin geçirilmesidir, böylece asıl sorular sorulmadan
bilim yapılabilir. Ne kadar yanıtlanamaz olursa olsun, bilimci “Neden?”
sorusunu sormazlık edebilir mi? Tek başına bu soruyu sormanın mümkün olması,
sorulmasının da gerekçesi olmalıdır bilim için. Oysa bilimciler “Nasıl?”
sorusunun kâfi olduğunda ısrar ederler. Bilimcilerin yazdıkları ders
kitaplarındaki muhafazakârlığa tanıklık etmek bilimcileri utandırmaya yetse
gerek: Birbirlerini içerik şöyle dursun, pedagojik açıdan bile tekrar eden
kitapları tekrar tekrar yazıyor bilimciler. Yeni nesillerin bu beyhude işten
kazancı ise grafik ve tasarım alanındaki yenilikler olmalı.

Modern bilimin asıl özgünlüğü bir ara Aydınlanma insanı diye
bir ideal-tipi varsaymış olması bana göre. Aydınlanmanın varlık alanı kamudur,
Aydınlanma insanı da kamusaldır. Yani eylemi ve düşüncesiyle apaçık ortadadır.
Yaptığı işin, dile getirdiği düşüncenin açıkça bir yer tutmak, bir yana
meyletmek olduğunu bilir, bunu açıkça beyan eder. Görmezden gelmez. Kendisi
için istediğini esasen bütün insan kardeşleri için istiyordur. Bu nedenle
yalansız, imtiyazsız, özgür bir dünya peşindedir. Bu amacın yansızlık gibi bir
yalanla olamayacağını bilir. Bilimciler Aydınlama insanını örnek alırlarsa,
modern bilimin yanlı bilimciler arasındaki hakikat kavgası olduğunu bilir ve
ondan imtiyaz devşirme hayâsızlığına düşmezler, aslında bu durumda bilimin
herhangi bir imtiyaza dayanak olması da neredeyse imkânsız hale gelmiş olur.

Bugün 2 Temmuz. Bundan
26 yıl evvel Sivas’ta 37 kişi kamu otoritelerinin ve yurttaşların tanıklığı ile
yakılarak öldürüldü. Hatıraları önünde utançla eğiliyorum. Hiçbir ülkü kendisi
uğruna cana kıyılmasına razı gelmemeli.

* Gazete Duvar’da 2 Temmuz
2019′ da yayınlandı…