Pazar , 11 Nisan 2021

Paradigmayı değiştirmeden olmaz! -Fikret Başkaya

Türkiye toplumu bir dizi krizler sarmalına hapsolmuş bulunuyor.
Artık bu çöküş tablosundan bildik yöntem ve araçlarla çıkmak mümkün değil.
Zira, söz konusu olan sadece ekonomik kriz değil, politik, sosyal, ekolojik,
etik krizi, değerler krizi… söz konusu. Dolayısıyla, politik mücadelenin
zeminini, politika anlayışını, politika yöntem ve araçlarını değiştirmek
gerekiyor. Zira, iflas eden sadece Politik İslamcı AKP iktidarı değil. Kırk
yıldır dayatılan bağnaz ekonomik ve sosyal politikalar. Bu da, AKP öncesine
dönmekle işin içinden çıkmanın mümkün olmadığı anlamına gelir. Fakat bir şey
daha var: Neoliberalizm öncesini, 1980 öncesini ihya etmek de mümkün değil. Artık
radikal bir paradigma değişikliğini dayatan zaman gelip çattı…  

Tek adam rejiminin alternatifi  ‘parlamenter demokrasi’ değil… AKP’nin zaten
parlamenter demokrasinin iflası üzerinde yükseldiği ekseri gözden kaçıyor. Aslında
parlamenter demokrasi denilenin demokrasiyle bir ilgisi yok ama olduğuna
inananlar çoğunlukta. Parlamenter demokrasi, demokrasiyle değil, mülk sahibi
sınıfların ‘nasıl yöneteceğiz’ sorusuyla ilgili… Kitleleri aldatmanın,
oyalamanın bir aracı… Kaldı ki, bidayette, şimdilerde ‘Batı Demokrasisi’,
‘Temsili Demokrasi’ denilen, gerçek demokrasinin önünü kesmek, kitlelerin
politik sürece müdahalesini engellemek amacıyla peydahlanmıştı. Zira, dört-beş yıl
aralıklar kurulan sandığa oy atmak, hiç bir zaman şeylerin seyrini
değiştirmiyor. İnsanlar, egemen sınıfların devleti tarafından
kurulan/kurdurulan siyasi partilere oy vererek, süreci etkilediklerini
sanıyorlar. Oysa, gerçek anlamda bir temsil hiç bir zaman söz konusu değil.
Seçilenler seçenleri değil, egemenleri, tabii biraz da kendilerini temsil
ediyorlar… Sahte bir oyun tekrarlanıp duruyor… Seçimler “görünen
yöneticileri” değiştirebilir ama asla ‘asıl yöneticileri’, ‘gerçek
iktidarı’ değiştirmez… Öyle bir şey ancak radikal bir politik-sosyal-
kültürel devrimle mümkündür… İleri sürüldüğü gibi siyasi partiler ve seçimler
burjuva demokrasisinin vazgeçilmezleri değildir. Gerektiğinde her zaman ‘vazgeçilebiliyorlar’…
Aslında seçimlerde insanlar ‘daha iyiyi’ değil, ‘daha az kötüyü’ seçiyorlar…
Zira nesnel olarak iyisi mümkün değil… O zaman halkın sürece gerçekten
müdahale etmesini sağlayacak yöntem ve araçların oluşturulması gerekiyor. Başka
türlü söylersek, halkın kendi kendini yönetmesini sağlayacak, ‘doğrudan
demokrasiyi’ olabildiğince hayata geçirmek gerekiyor ve bu mümkün… Bu dünyada
her sorunun bir cevabı olduğuna göre… Zira, soru sormak, o soruyu cevaplayacak
yüksekliğe çıkıldığı anlamına da gelir…

Birincisi, şimdilerde tam bir yıkım tablosu ortaya çıkarmış
olan neoliberal politikaları mahkûm etmek yeterli değil, asıl kapitalizmi de
sorun etmek gerekiyor. Bundan sonra radikal olarak antikapitalist olmayan hiç
bir hareketin ve siyasetin başarı şansı yok… Sadece kitleleri aldatmaya,
oyalamaya yarayabilir… Lâkin bir şey daha var: Artık sorunlar ertelenebilir
olmaktan çıktı…

İkincisi, yeni ve farklı bir şey yapmak, verili paradigmanın
dışına çıkabilmek, resmi tarihle, resmi ideolojiyle ve egemen burjuva ideolojisiyle
radikal bir hesaplaşmayı gerektiriyor. Zira, yüz yıllık ‘resmi ideoloji’
toplumun kendi hakkında düşünmesini engelliyor. Resmi ideolojiyle, resmi
tarihle hesaplaşmak, toplumu oluşturan farklı kimliklerin ‘gerçek yurttaşlar’
oldukları bilincini de güçlendirir. Aksi halde başta Kürt Sorunu olmak üzere
hiç bir sorun kalıcı çözüme kavuşturulamaz…

Üçüncüsü, dini devletten arındırmak gerekiyor. Türkiye’de
laiklik söyleminin gerçek bir karşılığı yok. Devletin göbeğinde Diyanet İşleri
Başkanlığı [doğrusu, Diyanet İleri Bakanlığı] diye devasa bir kurum var iken,
laiklikten söz etmek abesle iştigaldir… Din dersinin zorunlu olduğu laik bir
rejim olabilir mi? Laiklik demokrasinin olmazsa
olmazı
olduğuna göre...

Dördüncüsü, ekolojik yıkımı ve iklim krizini tüm kaygıların
önüne koymak ve gereğini yapmak gerekiyor. Zira, sürece vakitlice ve etkin bir
tarzda müdahale edilmezse, işlerin hızla sarpa sarması ve kritik eşiğin
aşılması kaçınılmaz olacak. Zira, halen yaşananlar neler olabileceği hakkında
bir fikir veriyor. Oysa, burjuva politikacılarının gündeminde ekolojik yıkım,
iklim krizi diye bir şey yok… 

Beşincisi, Türkiye 1952 de NATO’ya üye olduğu günden beri adı
konmamış bir Batı uydusu. Daha doğrusu kolektif emperyalizmin bir uydusu.
Türkiye o tarihten beri ‘bağımsız dış politika’ yapma yeteneğini kaybetti.
Malûm, NATO denilen militer örgüt, başkomutanı ABD’li bir general olan emperyalist
 bir saldırı paktıdır. Eğer öyleyse, Türkiye
gibi bir ülkenin emperyalist bir saldırı paktında ne işi var denmesi gerekmiyor
mu?  Bir de  neymiş efendim, ABD bizim “stratejik
müttefikimizmiş”… Oysa hegomonik-emperyalist bir devletin hiç bir zaman
‘stratejik müttefiki’ olmaz. Sadece, stratejik
çıkarları
olur… Biraz tarih bilgisi olanlar öyle olduğunu bilir…

Politik İslamcı, şeriat sevdalısı AK iktidar, geride kalan
17 yılda tam bir çöküş tablosu yarattı, toplumun geleceğini kararttı. Çöküş
sadece ekonomiyi değil, insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerini angaje
ediyor. Özelleştirilmemiş, metalaştırılmamış, paralılaştırılmamış hiç bir şey
bırakılmadı. Esasen özelleştirme demek, herkesin olan, topluma-kamuya ait olan,
olması gereken varlıkları, kaynakları, hizmetleri, müşterekleri özel şahıslara, sermayeye peşkeş çekmektir… Oysa,
her şeyin özelleştirildiği bir toplumsal yaşam mümkün ve sürdürülebilir değildir.
Zira, müşterekler, toplumu bir arada
tutan tutkaldır. Önümüzdeki dönemde muhalefetin öncelikli hedeflerinden biri, halktan
çalınanı ona iade etmek olmalıdır.

Hiç bir saldırı karşılıksız kalmaz. Saldırı- savunma ve karşı saldırı diyalektiği diye bir şey var.
İnsanlar sömürüye, yağma ve kalana, haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe keyfiliğe,
sınırlı özgürlüklerin de yok edilmesine, kamusal alanların dincileştirilmesine,
2013 Gezi Parkı kalkışmasından başlayarak itiraz ediyorlar. 2015 Haziran
seçimleri, 2017 Anayasa referandumu, , 2018 cumhur başkanlığı ve genel seçimler
ve  Adalet Yürüyüşü nihayet 31 Mart 2019 belediye
seçimleri sürecinde bardak dolmaktaydı. Yenilgiyi kabuk etmeyen iktidar partisinin
gayri hukukî , gayri ahlâkî ve gayri mantıkî müdahalesiyle İstanbul seçimlerinin
geçersiz sayılıp, seçimin yenilenmesiyse  23 Haziranda taştı… Muhalefet moral üstünlük
sağladı. Bu önemli bir başlangıç. İnsanlar politik sürece etkili bir müdahale
yapmayı başardılar. Elbette her şey güzel
olacak
demek önemli ama neler yapılır-neler yapılmazsa, hangi radikal
önlemler alınırsa  güzel olur sorusunun da sorulması ve gereğinin yapılması kaydıyla…
Artık radikal dönüşümlerin gerekli olduğu bir zamandayız. Bundan sonra şeylerin
seyri, muhalefetin basiretine bağlı olacak. Haysiyetli insanlar olarak yaşamanın,
toplumun geleceğini kurtarmanın yolu, mücadeleyi derinleştirmekten geçiyor… Artık
politika yapma  ‘işini’, ‘şeyini’ profesyonel
politikacılara emanet etmemek gerekiyor ki, bu da insanların politik özneler
olmasıyla, yeni, orijinal etkin politik araçlar ve yöntemler üretebilmesiyle,
velhasıl, perspektifi ve paradigmayı değiştirmekle, yeni bir şey yapmakla mümkün!..