Cumartesi , 10 Nisan 2021

Prof. Dr. Uğur Eser Özgür Üniversite’nin sorularını yanıtladı: 2020 Yaklaşırken Dünyanın Hali ve Türkiye’nin Krizi 08.11.2019

  • 2019
    yılının sonuna gelinirken Dünya ekonomisinin genel görünümü nedir? Küresel
    ekonominin “uzun durgunluk” yıllarından çıkacağı ve kapitalizmin merkezlerinden
    başlayan ve “yükselen piyasa ekonomileri”ne oradan da gelişmekte olana ülkelere
    yayılan bir büyüme dalgasının yaşanması beklenebilir mi? Yoksa hem ekonomik
    büyümenin yavaşladığı hem de küresel ticaretin daraldığı yeni bir evreye mi
    geçiliyor?

Bu yılın sonuna gelinirken
dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durgunluğun daha bir süre devam edeceğine
işaret eden IMF, Dünya Bankası, OECD ve IIF 
raporları küresel ekonomide ciddi boyutlara ulaşan borç yükünün
durgunluğun uzun sürmesine yol açacağı ve ekonomik büyümeyi daha uzun süre olumsuz
etkileyeceği uyarısını yapıyor. 
Raporlara göre küresel borç2019
yılı ilk çeyreğinde 248 trilyon dolara, dünya GSYH’nın yüzde 320’sina ulaşmış.
Bu borcun 177 trilyon doları ( yüzde 71’i) gelişmiş ülkelere ait. Küresel borç
stokundaki en büyük pay 72 trilyon dolar ile finansal olmayan şirketlerde, bunu
67 trilyon dolarla kamu borcu, 61 trilyon dolarla finans sektörü ve 46 trilyon
dolarla hane halkı borcu izliyor (IIF, 
(Uluslararası Finans Enstitüsü),  Global Debt Report, July 15 2019. Kısaca küresel ekonomi bir borç
kapanına sıkışmış vaziyette. 

Diğer taraftan bu
raporların 2019 ve 2020 yılına ilişkin öngörüleri dünya ekonomisinde ve
ticaretinde belirgin bir yavaşlamanın yaşanacağı yönünde. IMF’nin yeni icra
direktörü Kristalina Georgieva 2019 yılında ülkelerin yüzde 90’nının büyüme
hızında yavaşlama bekliyor ve bunu “senkronize durgunluk” olarak adlandırıyor (https://www.imf.org/en /News/Articles/2019/10/03/sp
1000819). IMF 2018’de yüzde 3.6  büyüyen küresel
ekonominin 2019 yılında yüzde 3.0 büyüyeceğini tahmin ediyor. 2020 yılında
yüzde 3.4 büyüme tahmini ise bir haylı iyimser bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde 2019
ve 2020 yıllarında büyümenin yüzde 1.7, “ yükselen ve gelişen piyasa ekonomileri”nde
ise sırasıyla yüzde 3.9 ve 4.6 olması bekleniyor (IMF, World Economic Outlook, July 2019).
Uzun süre dünya üretiminin üzerinde atış göstererek  2018’de yüzde 5.7 büyüyen dünya ticaretindeki
büyümenin 2019 yılında yüzde 3.4, 2020 yılında yüzde 3.9 tahmin edilmesi
üretimdeki durgunluğun yanı sıra ticarette de bir yavaşlamanın yaşanacağını
gösteriyor. Kur savaşlarıyla başlayan ardından ticaret savaşlarıyla süren
gelişmelerin küresel ekonomide uzun süren bir yavaşlama yaratması pek sürpriz
olmayacak.

Bu tablo Dünya
ekonomisinin merkezinde bulunan ülkelerin borç/finans krizini çözmeye yönelik
uyguladıkları politikaların başarısız olduğunu, parasal gevşeme (faiz indirimi
ve miktar kolaylaşması) politikalarının dünya ekonomisini durgunluktan
çıkarmaya yetmediğini gösteriyor. Küresel durgunluğun “yükselen piyasa
ekonomileri”ni de içine alarak yayılması halinde durgunluğun daha şiddetli ve
uzun süreli yaşanması muhtemel görünüyor. Dünya ekonomisinin son çeyrek yüz
yıllık dönemine bakıldığında büyüme oranları tarihsel ortalamaların altında ve
oldukça istikrarsız. Küresel ekonomide yeni bir büyüme dinamiği yaratılmak
isteniyorsa bu merkezlerdeki kapitalist birikim-büyüme dinamiklerinin değişmesi
ve yeni bir teknolojik yenilik dalgasına ihtiyaç olduğu bu raporlarda sıklıkla
vurgulanıyor.Sürdürülebilir kalıcı
bir büyümenin dinamiğini oluşturan üretkenlik artışının uzun süredir düşük
düzeyde olması durgunluğun, bunun yol açtığı işsizliğin ve üretim/üretkenlik
kayıplarının önünün alınmasının kolay olmayacağını ortaya koyuyor.

Nitekim yakın tarihli
araştırmaların sonuçları üretken faaliyet alanlarında ciddi üretim ve üretkenlik
kayıpları olduğunu ortaya koyuyor. Veriler gelişmiş ülkelerde 2000’li yıllarda
üretkenliğin (saat başına çıktı oranı) belirgin biçimde düştüğünü gösteriyor. Dijital
tabanlı yeni teknolojilerin verimliliğe muhtemelen daha zayıf etkide bulunduğu
ve uzun dönemli sürdürülebilir büyüme döneminin artık kapandığı iddia ediliyor.
ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde üretkenlikte herhangi bir canlılık ya da
“verimlilik mucizesi” görünmüyor. Dünya ekonomisinde değer/artık değer ya da
katma değer yaratacak olan teknolojik gelişme ve yenilik süreçlerinde bir
yavaşlama var. Yatırımlarda aşınmış durumda. Üstelik ekonomik büyümenin yakıtı
işlevini gören ucuz ve kolay borçlanma dönemi de son bulmuş durumda.

  • Geriye
    dönüp bakıldığında küresel ekonomiyi durgunluk içerisine iten nedenler hakkında
    neler söylenebilir? Küresel ekonomideki yavaşlamanın ve borç yüklerinin bu
    boyuta ulaşmasının arka planında ne yatıyor?

Küresel durgunluğun arka
planında kanımca kapitalizmin finansallaşmasıyla birlikte sermayenin üretken
alanlardan uzaklaşması, bu alanların dışında daha yüksek karlar vaad eden  kısa dönemli spekülatif yatırımlara yönelmesi
yatıyor. 1970’lere gelindiğinde geleneksel-Fordist sanayi sektörleri sermayeye
artık yüksek karlar sağlamıyordu. 1980’lerden itibaren küresel
sermaye reel birikimden koparak hayali/sanal bir birikim sistemine sürüklendi. 1990’larda
teknolojik olarak kendisini yenileyen kapitalizm 2000’lerde iktisadi
faaliyetlerin ağırlık merkezinin üretimden finansa doğru kaymasıyla birlikte,
John Belamy Foster’ın “sermaye
birikiminin finansallaşması
” dediği şeye yol açtı ( Monthly Review, Ocak
2017/1). Kapitalizm finansallaştı. Finansallaşmış kapitalizm sanayi
karlarındaki gerilemeyi telafi eden ve üretken olmayan sektörlerde sermayenin
karlılığını artıran muazzam yeni yüksek karlı alanlar yarattı. Küresel sermaye
yeterince karlı bulmadığı için üretken sektörlere yönelmiyor.

Biraz geriye gidersek şu
tespitleri yapabiliriz. 2008 sonunda ABD’de patlak veren ve kısa sürede AB
bölgesine oradan da dünyanın geri kalanı bulaşan kriz bir finans kriziydi. Kriz
yapısaldı ve kısa ürede pek çok ülkeyi istikrarsızlığa sürükledi. Şu
faktörlerin bir bileşimiyle ortaya çıkmıştı. 1980’li yılların sonunda finans
piyasalarının ve finansal kurumların liberalleşmesinin ve kuralsızlaşmanın
ardından, küresel sermayenin dolaşımının önündeki engellerin kalkmasıyla
birlikte, sermayenin dünya çapında serbestçe akışı hızlanmıştı.  Bu süreç borçlanmanın kolaylaşmasına yol
açtı. Kapitalizmin merkezindeki ve çevresindeki ülkeler bol ve ucuz olan sermaye
akışından bu süreçte epey yararlandılar. Kapitalizmin merkezindeki gelişmiş ülke
ve çevresindeki gelişmekte olan pek çok ülkede finans ve finans dışı şirketler,
devlet ve hane halkı borçları hızla arttı. Türkiye de küresel ekonomideki
spekülatif sermaye hareketlerinin yönlendirdiği görece bol ve ucuz dövizden bu
yıllarda alabildiğine yararlandı ve tasarruf açıklarını finanse etmek olanağını
buldu.  2003-2007 yılları arasında yüzde 7 gibi yüksek
bir büyüme hızının yakalanmasında küresel sermaye akışının payı büyüktür.

Küresel kapitalizmi bir
finansal krizle karşı karşıya bırakan ve yüksek orandaki borç ve durgunluk
içine iten bir diğer neden, Costas Lapavitsas’ın ( Üretmeden Kar Etmek, Finans
Hepimizi Nasıl Sömürüyor, Koç Üniversitesi, 2015) işaret ettiği gibi,
kapitalizmin merkezindeki ABD de ortaya çıkan ve yayılan finansın teknolojik
dönüşümüydü. Küresel bilgisayar ağlarıyla küresel bir finans piyasasının
oluşması, finans kurumlarının yüksek hızda elektronik işlem yapmalarına yol
açtı. Finans piyasalarındaki yeni finansal teknolojik yenilikler (Fintech) ve
finansal ürünler ( türev işlemler, opsiyonlar, her türden varlığın menkul
kıymet haline gelmesi) sermayenin sanal hale gelmesine yol açtı, hayali bir
sermaye türedi.  Kısaca kapitalizm
finansallaşmıştı. Gerek devletler gerekse finans-dışı işletmeler ve hane
halkları hızla finans piyasalarına çekildiler. 
Öyle ki pek çok çevre ülkede finansallaşma kısa sürede bir kalkınma
stratejisine dönüştü ve krediye/borçlanmaya dayalı büyüme stratejisi dünya
çapında bir strateji oldu. Küresel finansallaşmış kapitalizmle bütünleşen
ülkeler kısa sürede borç kapanına girdiler. Türkiye de bu ülkeler arasına
tereddütsüz katıldı.

Kısaca özetlemek gerekirse, sermaye
bir değer/artık değer ya da katma değer yaratmayan alanlarda dolaşıyor. Oysa
değer/artık değer üretim alanında yaratılır. Kapitalist bir ekonomide üretim
alanında yaratılan artık değer reel sermaye birikiminin kaynağıdır. Bu faaliyet
alanlarında yaratılan reel birikim sanayi sermayesi eliyle değer/artık değer
üreterek üretken kapasiteyi artıracak olan sermaye stokuna dönüşür. Üretkenliği
artıracak olan teknolojik bilgi ve yenilikler de finans
değil, sanayi kesiminde gerçekleşir. Finans/finansal birikim öncelikle
üretim alanından uzakta, dolaşım alanında yer alır ve ölçülebilir bir değer
yaratmaz. O değer/artı değer ya da katma değer üretmeyen, sadece borç
verilebilir sermaye akışlarıyla ve artık değerin dağıtılmasından doğan finansal
kar ve finansal birikimle ilgilidir. Küresel ekonomide yaşanan
üretim/üretkenlik kayıplarının ardında işte üretken kapasite yaratan sabit
sermaye stokundaki/yatırımlardaki aşınma yatmaktadır. 2000’li yıllarda artan
finansallaşmayla birlikte borçlanarak tüketimdeki artış tasarruf oranlarını
düşürmüştür. Reel birikimdeki bu aşınma pek çok çevre ülkesinde yaşanan
sanayisizleşmenin de nedeni olmuştur.

  • Son 40 yılda
    dünya ekonomisinde çarpıcı değişimler yaşandı. Ana akım yayınlarda bile biri gelir
    ve servet eşitsizliğindeki artış, diğeri çevresel bozulma ve iklim krizi olmak
    üzere iki alanda ciddi uyarılar yapılıyor.  Bu açılardan finansallaşmış kapitalizmin bu
    evresi nasıl karakterize edilebilir?

Önceki
soruyla da bağlantılı olarak, küresel ekonominin durgunluğa girmesinde kapitalizmin
2000’li yıllarda finansallaşmasıyla birlikte finansal birikimin ve finansal
gelirlerin artık değer içindeki payı artarken, emek gelirinin payının
gerilemesinin ve bunun yol açtığı düşük efektif talebin de rolü var. Şirketlerin
borçlarının sürdürülemez düzeylere ulaşması yatırım eğilimini olumsuz
etkilerken, gelir dağılımındaki bozulma tüketici talebini aşağıya çekerek
durgunluğu derinleştiriyor.

Dünya Eşitsizlik Raporu (T.
İş Bankası yayınları, Ocak, 2018)gerek
gelir, gerekse servetlerin dağılımındaki eşitsizliğin 2018 yılı itibariyle
görülmemiş boyutta olduğuna dikkat çekiyor. Rapora göre ekonomik eşitsizliğe
büyük ölçüde özel kişi ya da kurumlara ait sermayenin mülkiyetindeki eşitsizlik
yol açmıştır. Küresel eşitsizliğin coğrafyasının 2007’den bu yana, geçtiğimiz
otuz yılda çok değiştiğine işaret eden bu rapora göre,  dünya gelirinin en üst yüzde 1’lik dilimi en
yoksullardan oluşan yüzde 50’lik dilimin kazandığının 2 katı katını
kazanmıştır.Gelir eşitsizliğindeki
artışın önemli bir kısmı sermaye gelirlerindeki artıştan ( faiz, kar payı, kira
ve şirketlerin dağıtılmamış kazançları) kaynaklanmıştır. 2000’li yıllarda hızla katlanarak artan finansal birikim/sermaye
sahipleri giderek daha çok zenginleşmiştir. Gelirin yeniden
dağıtıldığı bu sürecin kaybedenleri emekçiler olmuştur. Emek gelirlerindeki
kayıplar/aşınma küresel efektif talebi düşürerek küresel ekonominin durgunluğa
girmesinde etkili olmuştur.

Belirtmek gerekir ki,
eğer toplumsal yaşamın bir zamanlar paylaşılan ve toplumsallaşan alanlarının
hızla metalaştığı ve piyasalaştığı dikkate alınırsa, emekçilerin kayıpları
aslında göründüğünden fazladır.

Küresel kapitalizmin coğrafyasında
bir diğer bozulma çevrenin tahribatı ve süregelen iklim krizi ile ilgilidir. Bugün
dünya’da yaşanan kriz iki alanda yaşanıyor. Biri ekonomik, diğeri ekolojik. Karşı
karşıya kaldığımız spekülatif sermaye akışları ve finansal birikime dayalı
büyüme modeli ekosistem üzerinde ciddi tahribata yol açtı. Özel sermayeye/finansal
birikime dayalı büyüme modeli tüketim çılgınlığına neden olan borçlanmayı
artırırken ve küresel finans sisteminin çöküşüne zemin hazırlarken,
gezegenimizin eko sistemini de tehdit etmektedir. Küresel ekonomiye gelişmekte
olan ülkeler açısından yaklaşması ve eleştirel tutumuyla bilinen UNCTAD (
Ticaret ve Kalkınma Konferansı) yakın tarihli 2019 Ticaret ve Kalkınma Raporu raporu
(www.unctad.org) Yeni Yeşil
Düzen çağrısında bulunuyor ve “hiper küreselleşme” olarak tanımladığı sürecin  yol açtığı ekolojik yıkımın (ve iklim krizinin)
yarattığı tehlikenin sanılanın çok ötesinde olduğuna dikkat çekiyor.

İklim krizinin yıkıcı etkilerine
başka pek çok raporda dikkat çekiliyor. Bu yılın ortalarında Avusturalya’da
Breakthrough isimli düşünce kuruluşunun yayımladığı rapora göre ( https://www.newscientist.com) 2050
yılında küresel ısınma artışı 3 dereceyi bulacak. Oysa çevre bilimcileri söz
konusu tehdidi önleyebilmek için bu yüzyılın sonuna kadar gezegenimizin yüzey
sıcaklığının en fazla 1.5-2 derece ile sınırlı tutulması gerektiği uyarısında
bulunuyor.

Kar amacı gütmeyen düşünce
kuruluşlarından Küresel Uyum Komisyonu’nun yayınladığı raporda (http://www.gca.org) eğer önlem alınmazsa küresel tarım
üretiminin 2050 yılında yüzde 30 azalacağı, yeterli su bulamayan insan
sayısının 5 milyarı bulacağı, dünyamızdaki canlı türlerinin her dördünden
üçünün yok olma tehlikesi yaşayacağı ve iklim değişimi nedeniyle gelişmekte
olan ülkelerde 100 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşam sürdüreceği
uyarısı yapılıyor. Çevre bilimciler insanlığın önünde sıfır-karbonlu emisyon
sistemlerine dayalı bir ekonomiye geçmesi için sadece 10 yıl kaldığına dikkat
çekiyorlar.

Kısaca özetlersek; uluslararası
finans kuruluşları/bankalar ve finans dışı kurumlarındaki kontrolsüz kredi
büyümesi pek çok ülkeyi aşırı borçlanmaya itmiş, başı boş bırakılan/
kuralsızlaştırılmış finansal sermaye çarpık sanayileşmeye ve çevre tahribatına neden
olmuştur. “Parasal gevşeme” adı altında uygulanan politikalarla enerji
şirketlerine fosil yakıtlar için verilen teşvikler, çok uluslu gıda
şirketlerine verilen tarımsal teşvikler,  ayrıca bu şirketlere tanınan sermaye transferi
ve vergi muafiyetleri etkisini en çok çevre ve ekonomi üzerinde gösteriyor. Bu
dönemin özelliği hiç kuşkusuz küresel durgunluk, yüksek borç yükleri, yüksek işsizlik
ve gelir eşitsizliği, sanayisizleşme ve ekolojik yıkım olarak karşımıza
çıkıyor.     

  • Türkiye’nin
    krizine gelirsek; ekonomi nasıl bir dönemin içinden geçiyor? 2018 yılı ile
    gelen ekonomik yavaşlamanın nedenleri ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?
    Eylül ayında açıklanan ikinci Yeni Ekonomik Program (YEP) (2020-2022) çok
    tartışıldı. Programın kendi içinde tutarsız ve hedeflerinin abartılı olduğu,
    programın bir IMF programı olduğu eleştirileri yöneltildi. Genel olarak neler
    söylersiniz?

Türkiye’nin krizini, ülkenin
kendi içinde yaşadığı sorunlar fazlaca öne çıkmış olsa da, küresel kapitalizmin
işleyişinden bağımsız ele alamayız. Türkiye’de bugün krizde olan şey dışa
bağımlı, borçlanmaya dayalı birikim ve büyüme modelinin krizidir. Krizin
kökeninde Türkiye’nin bir değer/artı değer yaratmayan, üretemeyen buna karşın
geniş bir kitleyi yoksullaştıran bu birikim/büyüme modelinin, ülkeyi tekelci
küresel şirketlerin yönettiği küresel üretim ağlarına ucuz emek rezervleriyle
eklemlemiş olması ve dışa bağımlı, yüksek borçlu hale getirmesi yatmaktadır. Dış
borca ve ithalata bağımlı bu birikim/büyüme modeli artık tıkanmış, sürdürülebilir
olmaktan çıkmıştır. Bu model istikrarsız bir büyüme ve giderek sanayisizleşen
bir ülke yaratmıştır.

Türkiye kapitalizmi
yavaşlayan büyüme ve durgunluğun, yatırımlardaki gerilemenin, artan işsizlik ve
yüksek borç oranının kıskacındadır. OECD Türkiye ekonomisinin 2019’da yüzde 0.3
küçüleceğini, 2020’de ise sermaye akışının olması halinde yüzde 1.5
büyüyeceğini tahmin etmektedir. Dünya Bankası ise ekonominin 2019‘da “sıfır”
büyüceğini istikrar ve güvenin tesis edilmesi halinde büyümenin yüzde 3
olacağını tahmin etmektedir.

2008 küresel finans
krizinden sonra gelişmiş ülkeler merkez bankalarının sıfıra yakın yurt dışı
faiz oranlarıyla dağıttığı bol para Türkiye gibi tasarruf/döviz açığı olan
ülkelere yurt dışından borçlanarak yüksek büyüme oranını yakalama fırsatını
sağladı. Türkiye dış borç buldukça büyüyen bir ülke haline geldi. Toplam (
kamu+özel) dış borç (2018: 453 milyar dolar, 2001:124 milyar dolar) ve dış
borcun milli gelire oranı (2018: yüzde 56.7; 2001: yüzde 56.4) Cumhuriyet
tarihinin rekorunu kırmış durumda. 2009-2018 yılları arasında yabancı kredi
kuruluşlarının Türkiye’ye sağladığı sermaye akışı 426 milyar dolardan fazlaydı.
Finans-dışı şirketlerin döviz yükümlülükleri bu dönemde 151 milyar dolardan on
yıl sonra 320 milyar dolara yükseldi (www.tepav.org.tr,
Ekonominin Seyir Defteri, Nisan, 2019). Finansal şirketlerin dış borç
yükümlülükleri ise aynı dönemde 79 milyar dolardan 220 milyar dolara çıktı.  Geçen yıl yaşanan kur şokunun ardından Türk şirketleri
300 milyar TL ek borç yükü altına girdiler, şirket bilançoları hızla bozuldu.
Şimdi siyasal iktidar şirketleri bu bozulan bilançolardan kurtarmaya çalışıyor.

Türkiye ekonomisi
büyümesini esas olarak borçlanmayla sağlayan, ithalat yapamadan büyüyemeyen bir
ekonomidir. Son on yılda gerçekleşen reel büyüme oranı potansiyel büyüme oranının
(yüzde 5) altına gerilemiştir. 2018’de GSYH (789 milyar dolar) ve kişi başına
gelir ( 9 693 dolar) 2008 yılı düzeyinin de altındadır. 2019 için tahmin edilen
yüzde 0.5 büyüme oranı ile GSYH (749 milyar dolar) ve kişi başına gelir (9 093
dolar) tahminleri tam 11 yıl öncesinin altındadır. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi bu büyüme üretkenlik artışından çok dış borçlanma artışından kaynaklandı. Türkiye
dış borçlanmasını artırırken bu kaynakları istihdam yaratan ve döviz kazandıran
sektörlerde üretip yaparak dışarıya ihraç eden, böylece döviz açığını azaltacak
alanlarda değil, ticaret ve inşatta ( lüks konut, AVM vb.) kullandı. Dış
sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlamayla birlikte krediye erişim kanallarının
kapanması ekonominin yavaşlaması ve durgunluğa girmesinin de nedenidir.

Siyasal iktidarın 2011
seçimleri öncesinde ilan ettiği 2023 Hedefleri (milli  gelir 2 trilyon dolar, kişi başına gelir 25
bin dolar) boşa çıkmış, 11. Kalkınma Planı’nda 2023 yılı için öngörülen dönem
sonu hedefler (milli gelir 1.080 milyar dolar, kişi başına gelir 12.484 dolar) önceki
10. Kalkınma Planı’nın da ( 1.285 milyar dolar, kişi başına gelir 15.960 dolar)
gerisinde kalmıştır. Hedeften sapmaların büyüklüğü siyasal iktidarın kalkınma
planlarında ne kadar başarısız olduğunu göstermektedir.

Siyasal iktidarın 2020-2022
dönemini kapsayan ve “Değişim Başlıyor” sloganı ile kamuoyuna duyurduğu Yeni
Ekonomi Programı (YEP) ise büyüme, 
enflasyon, cari açık ve dış borçlar ile ilgili hedefler açısından kendi
içinde tutarsızlıklarla doludur ve birçok yönden IMF gözetimi altında
hazırlanmış görünmektedir. Ücret artışlarının gerçekleşen yüksek enflasyona
göre değil, daha düşük olan enflasyon hedeflemesi doğrultusunda belirlenmesi,
emek piyasasında “esnekliği ve beceri uyumunu” artıracağı düşüncesiyle çalışma
hayatının esnekleştirilmesi ve kıdem tazminatının tasfiyesi, ayrıca vergi
yükünün sermaye kesiminden emek gelirlerine kaydırılması krizin faturasının 2020
yılı ve devamında emekçilere çıkarılacağını gösteriyor. 

Sorun işte bu
birikim-büyüme modelinin tıkanması ve krize girmesinden kaynaklanıyor.
Belirttiğim gibi Türkiye ekonomisi dış sermayeye ve ithalata bağımlı, borçlanmaya
dayanan, ticaret ve inşaat odaklı bu büyüme modelinin sınırlarına dayanmış
durumda. Bu yapı ekonominin dış şoklara ve krizlere açık, bir hayli kırılgan
hale gelmesine yol açtı. Bu yapının sürdürülebilmesi artık mümkün görünmüyor.

Türkiye ekonomisinin
“yapısal kriz”ini aşabilmesi için büyük ve kapsamlı bir dönüşüme ihtiyacı var. Krizden
çıkışın kolay bir yolu yok. Küresel ekonomiye çok uluslu şirketlerin yönettiği
meta zincirlerinin düşük değerli aşamalarında uzmanlaşmış olarak katılan,
yeterince üretemeyen ve yeni değer/artı değer yaratmakta zorlanan, sadece
finansallaşan ekonominin rantlarından pay kapmaya çalışan, üstelik küresel finans
sistemine dış borç bağımlısı olarak eklemlenmiş bir ülkeye geleneksel IMF/kemer
sıkma politikaları da çözüm getirmeyecektir. Artık geleneksel para ve maliye
politikalarıyla çözüm üretmek de mümkün değil. Bir başka deyişle her düzeydeki kurumların
ciddi şekilde aşındığı, beklentilerde ciddi bozulmanın yaşandığı ülkede bu
politikaların krizin üstesinden gelmesi beklenmemeli.  

Kısaca özetlersek; küresel
kapitalizmin bu yeni döneminin özelliği yüksek dış borçlar, yavaşlayan büyüme,
yüksek işsizlik ve gelir eşitsizliğine bağlı olarak artan yoksullaşma ve çevresel
bozulmadır. Buna tepkiler giderek artmakta ve halk kitleleri düzen değişikliği
talep etmektedir. Yakın dönemde Şili, Bolivya ve Ekvator’dan Irak, Lübnan ve
Hong Kong’a kadar uzanan bir alanda giderek büyüyen isyan dalgaları bu düzenin
değişmesini isteyenlerin talebini yansıtmaktadır. Bu talep Türkiye’de güçlüdür.
Yoksullaşan ve ezilen kesimlerin kurulu düzene ve neoliberal politikalara karşı
giderek büyüyen karşı hareketleri küresel kapitalizmin yeni bir evresine
girdiğimize işarettir…