Pazartesi , 12 Nisan 2021

GÜN ZİLELİ’NİN, 1917-1918 RUSYA’DA DEVRİMDEN TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜNE KİTABINA* FİKRET BAŞKAYA’NIN ÖNSÖZÜ

                                                   “Devrim anında tarih yeniden yürümeye başlar” Arnold Toynbee

1917 Şubatında Rusya’da büyük bir devrim oldu. Aslında 1905
Sovyet Devriminin görkemli bir tekrarı, muazzam bir emansipasyon şöleniydi.
İşçiler, köylüler, askerler, Çarlık rejimi tarafından ezilen halklar ayağa kalkmıştı…
Devrimler her zaman bir ‘iktidar ikiliği’ yaratır. Şubat devrimi Romanof dinastisinin
300 yıllık iktidarını sonlandırmıştı. Sekiz ay sonra, Ekim 1917’de  Bolşevik parti iktidarı ele geçirerek ‘ikili
iktidar’ durumuna son verdi. Gün Zileli, elinizdeki kitapta Şubatla Ekim
arasındaki sekiz aylık devrimci durumun harika bir tasvirini ve tahlilini
yapıyor. Yüzyıl sonra ‘gerçekte ne oldu, nasıl oldu’ sorusuna odaklanıyor.

Şüphesiz Rus devrimi XX. yüzyılın en önemli olaylarından
biriydi. Sadece Rusya’da değil, dünyanın her yerinde ezilen-sömürülen sınıfların
moralini yükselmiş, büyük bir umut yaratmıştı. Bir ücretli kölelik sistemi olan
kapitalizmin aşılabilir olduğuna, “başka şey” yapmanın, yaşanabilir
bir dünya düzeninin” mümkün olduğuna dair umudu büyütmüştü.

Kapitalizmi aşmayı, ‘başka şey’ yapmayı amaçlayan ilk anti-kapitalist
devrim olan Paris Komünü’nün sadece 73 günlük ömrü oldu. Esasen kapitalizm
yükselişini sürdürdüğü bir tarihsel dönemde devrimin yaşaması zaten mümkün
değildi. Nesnel koşullar henüz yeni bir uygarlığa giden yolu aralamaya izin
vermiyordu. Dolayısıyla başarısızlık Komünarların
‘yanlış politikalarının’ veya militer plandaki beceriksizlikleriyle
açıklanamazdı… Fakat aynı şey Rus devrimi için artık söz konusu değildi.
Zira, kapitalizm genişlemenin tarihsel sınırına ulaşılmış bulunuyordu. Dolayısıyla
kapitalizmi aşmak artık potansiyel bir olasılık haline gelmişti…

Devrim Şubatta oldu, Ekimde Bolşevik Parti iktidarı ele
geçirdi. Lâkin bir şey vardı: Örgüt devrim yapmazdı… Devrim, bir siyasi
partinin, dahası profesyonel devrimcilerin yapacağı bir şey değildir. Devrimi
halk yapar, devrimin ne zaman olacağı bilinemez-ön görülemez, aksi halde
devrimler olmazdı. Devrim, o devrimin özneleri olan geniş kitleler de dahil,
herkesi şaşırtır… Şeylerin seyrini değiştirmek amacıyla ayağa kalkan kitlelerin
hazır bir yol haritası, programı yoktur. Artık eskisi gibi yaşamak, eskisi gibi
yönetilmek, itilip-kakılmak istemedikleri için meydanları, sokakları doldurmuşlardır…
Devrimlerin asıl nedeni, bardağı taşıran
son damla
değil, bardağın dolu olmasıdır… Devrim ‘gerçekleştiği ana kadar imkânsız olandır… Ve devrim, polisin, jandarmanın, askerin halka karıştığı anda gerçekleşir. Egemenlik
sistemini korumaya memur edilmiş polisin, jandarmanın, askerin,
istihbaratçıların, ayağa kalkanlar cephesinde anneleri, babaları, kardeşleri,
yeğenleri, kuzenleri, yengeleri, teyzeleri, halaları, dostları… vardır.
Devrim bir tsünami gibi herkesi kapsar… Bir zaman geliyor, polisler ve
askerler ateş etmeyi reddediyor. Aynı 1789’da olduğu gibi… Aksi halde
devrimler sürekli tekrarlanmazdı… Velhasıl,” Devrimler, milyonlarca sıradan
insanın radikal önderlere dönüştüğü süreçlerdir…”
.

Asıl devrim Şubatta oldu ama Ekimden sonra Şubattan hiç sözü
edilmedi… Bu, Bastille zindanından söz etmeden Fransız Devrimini anlatmaya
kalkmak gibi bir şeydir… O halde Ekim ayının devrimin başlangıç tarihi
sayılmasının sebebi ne idi? Elinizdeki kitapta bu sorunun cevabı var… Ekimde
kurulan yeni rejim, Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği
[SSCB] adını aldı. Ve fakat orada ne Sovyetler vardı
ne de sosyalizm… Adı öyle konuldu diye öyle olması gerekmiyordu… Süratle
adına Markizm-Leninizm denilen,
köşeli, bağnaz bir resmi ideoloji oluşturuldu.

Fakat resmi ideoloji resmi tarihi varsayar. Dolayısıyla resmi
tarih kendi başına bir amaç değildir. Resmi ideolojinin ham maddesidir… Resmi
tarih, yalan, tahrifat, yok saymaya [occultation], adıyla çağırmamaya, sansüre
ve oto-sansüre dayanan bir tarih versiyonudur. Toplumsal bellek yeni egemen
sınıfın ihtiyacına göre ‘yeniden kurgulanır’. Hakim sınıfların ihtiyacına göre
yazılmış tarih, işe geçmişi tahrif ederek, geçmişte yaşanmış olana dair tabular
oluşturarak, bazı olayları öne çıkarıp önemini abartarak, bazılarını yok
sayarak, değilse önemsizleştirilerek, karartarak, silikleştirerek, kişiyi
yüceltip kişiye tapınmaya dayalı bir kişi kültü yaratarak, ama hepsinden
önemlisi geçmişin bilinmesi istenmeyen kısımlarını unutturup, hafıza  kaybı [amnésie] yaratmakla mümkün oluyor.
Kimi zaman da yok saymaya yok etme eşlik eder… Kitapların yakılması,
kütüphanelerin ateşe verilmesi, o toplumun geçmişini çağrıştıracak araçların
tahrip edilmesi, tarihi eserlerin yok edilmesi gibi… Kimi zaman yaşanmış olan
bir olay efsaneleştirilir, yaşanmış başka
bir olay yok sayılır veya bir tek şahsiyete [lidere] mâl edilir… Kişiyi yüceltmek, kişi kültü yaratmaktaki
amaç da, sadece tarihi tahrif etmek, kafaları bulandırmak değildir.
Böylece,
tarihin gerçek öznesi olan kitlelerin
rolü yok sayılır.
Öyle bir ‘anlayış’ yerleştirilir ki, sanki tarih büyük
adamların elinde bir oyuncaktır… Böyle yazılmış tarih de kaçınılmaz olarak elitist, erkek merkezli ve militaristtir… Dolayısıyla,
bize dayatılan tarih, ‘gerçek tarih’ değil, aracın direksiyonundakilerin ‘uygun’
ve ‘gerekli’ gördüğü ısmarlama  üzerine üretilmiş bir tarih versiyonudur…[1]

Lâkin, Sovyetler Birliğinde peydahlanan adına Marksizm-Leninizm denilen resmi tarih
ve ona dayanan resmi ideoloji, sadece Rusya’daki rejimi angaje etmiyordu… Bir
bütün olarak dünya sosyalist hareketinin de ‘resmi ideolojisiydi’, dolayısıyla tahribat müthişti… Bağnaz
resmi ideoloji dünyanın başka yerlerindeki sosyalist mücadelenin içini boşaltmış,
iğdişleştirmişti…

Gerçi Sovyetler Birliğinde üretilen ve dayatılan Marksizm-Leninizm’deMarx yoktu ama işin evveliyatı vardı: Marx’ın
teorisi onun sözde sürdürücüleri, ‘çırakları’ tarafından bir dogmaya
dönüştürülmüştü. Bilimsel-devrimci özünden arındırılıp, bir örgüt, aygıt, ya da
devlet dinine indirgenmiş durumdaydı.
Birincisi, Marksizm denilende Marx yoktu ve ikincisi, oluşturulan öğreti Marx’a
yabancıydı, ona karşıydı… Bu iş de
esas itibariyle, işçi örgütleri, sol siyasi partiler, daha sonra da Sovyet
devleti tarafından bir iktidar aracına, ‘resmi ideoloji’ kategorisine indirgenmişti…
Başka türlü söylersek, genel bir çerçevede Marx’ın düşüncesi  emansipasyonun
değil, iktidarın, egemenliğin aracına indirgenmişti… Bir kere tüm bu
sapmalar, olumsuzluklar ve tahrifatlar Marksizm
sayılıp, Marx’ın öğretisiyle özdeşleştirilince,
artık onun öğretisi saldırıya da açık hale gelmişti. Yazık ki, o aşamadan sonra
tüm olumsuzlukların, başarısızlıkların, yanlışların, katliamların, ihanetlerin
Marx’a ve onun öğretisine fatura edilmesi kolaylaşmıştı… [2]

Şubat’ın ‘burjuva devrimi’, Ekimin de ‘sosyalist devrim
oluğunu söylemek  bir egemen ideoloji,
kategorisidir. Stalinist resmi ideolojinin bir yakıştırmasıdır. Elinizdeki
kitapta Zileli duruma açıklık getiriyor: “Şunu da belirtmeliyim ki, Şubat’ı “burjuva devrimi”, Ekim’i “proleter
devrimi” olarak kavramsallaştıran Ortodoks Leninist yaklaşım tam bir
çarpıtmadır. Şubat ve Ekim diye iki ayrı devrim yoktur. Şubat Devrimi, Temmuz
Ayaklanması ve Ekim Devrimi, yaklaşık bir yılı kapsayan kesintisiz bir devrimci
süreçtir. Şubat’ta otokrasiye karşı özgürlük için ayağa kalkan işçi, asker ve
köylüler, Temmuz’da savaşa; Ağustos-Eylül’de Kornilovcu karşıdevrime, Ekim’de
de karşıdevrimci güçlerle işbirliği halindeki Geçici Hükümete karşı ayağa
kalkarak devrimini gerçekleştirmiştir. Bu devrim, ne bir “burjuva demokratik”
ne de salt bir “sosyalist devrim”di. Bu, toplumsal özgürlük ve eşitlik yolunda
bir ezilen sınıflar devrimiydi. Kendi Sovyet organları aracılığıyla yeni
devrimci süreçlerde ilerleme potansiyeline sahipti. Eğer yolu Bolşevik
karşıdevrim tarafından kesilmeseydi, girilen yeni süreçte, büyük ihtimalle,
kendi Sovyetleri aracılığıyla oluşturduğu “sosyalist koalisyonu”, Şubat’tan
sonra olduğu gibi, özgürlük, barış ve eşitlik yolunda önüne katıp iteklemeye,
bu “koalisyon”la bazen işbirliği, bazen mücadele halinde devrimin daha ileri
aşamalarına ilerlemeye devam edecekti. Bu anlamda Bolşevik karşıdevrimin, Rus
işçi, asker ve köylülerinin ve onların Sovyetlerinin, sosyal devrimin yolunu
kesip, tek parti diktatörlüğü kurması, 1917 Büyük Rus Sosyal Devrimi açısından,
gerçekten de çok talihsiz bir olay olmuştur”
.

Bu aşamada söyle bir sorunun akla gelmesi normaldir: Devrim
neden başarısız oldu. 1980’lerin sonunda çöken aslında ne idi ve rejim neden
‘aslına, kapitalizme rücu etti? Çöken tabii ki, sosyalizm değildi… Sosyalist
olmadığı için çöktü… Lâkin Çöküş öncesi 73 yıllık dönemde hala orada
sosyalizmin var olduğuna inananların sayısı az değildi… Stalinist resmi ideoloji ve resmi tarih
etkiliydi… Başta türlü söylersek,  dünyanın
başka yerlerindeki insanlar oradaki rejimin ‘sosyalist’ olduğuna inandırılmıştı.

O halde devrim neden rotasından saptı, sosyalist toplum
perspektifine yabancılaştı? Bir tarihsel-toplumsal olayı, her hangi bir olguyu anlamak,
bilince çıkarmak için bir dizi neden sıralamak adettendir. Lâkin o kadarı
şeylerin gerçeğine nüfuz etmek için yeterli değildir. Bir nedensellik hiyerarşisi de oluşturmak, asıl nedenleri ayırt etmek,
öne çıkarmak gerekir.  Bana göre devrimin
yolundan sapmasının başlıca üç nedeni vardı: Birincisi, Bolşevik/Leninist örgüt
modeli sosyalizmin mantığıyla çelişiyordu. Her şeyin doğrusunu bilen, bu
dünyanın gerçekliğini cebine koymuş, kitle adına hareket eden, her şeye karar
veren bir örgüt, belki iktidarı ele geçirebilirdi ama asla sosyalist inşanın
bir aracı olamazdı ve olamadığı görüldü. İnsanlar adına sadece
‘profesyonellerin’ konuştuğu bir sosyal sistem sosyalizme doğru ilerleyebilir,
dahası komünist toplum ‘düzenine’ giden yolu aralayabilir miydi? Siyaset yapma ayrıcalığı
 profesyonellerin “işi”,
“şeyi’ olması, kitlelerin siyasetin dışına itilmesi demektir. Kaldı ki,
siyasetin bir meslek sayılması abestir. Siyasetin ve siyaset yapma ‘işinin’ bir
anlam ifade edebilmesi için, herkesin “işi”, “şeyi” olması
gerekir… Komünist toplum perspektifine endeksli bir “sosyalist geçiş
süreci”, devletin sönümlenmesi doğrultusunda
ilerleyebilirdi… Oysa, Rusya’da tam tersi oldu. Sosyalizm adına devlet daha
da güçlendi ve bağnaz bir tek parti otokrasisine dönüştü….

Üretim araçlarının, yaşam araçlarının devletleştirilmesi,
sosyalizmi kurmanın yeterli koşulu değildir. Devletleştirme durumunda da
işçilerin, bir bütün olarak emekçi sınıfların üretim ve yaşam araçlarına
yabancılaşması devam eder. Oysa, üretim araçlarının devletleştirilmesi değil, sosyalleştirilmesi, müşterekler alanına
taşınması, sahiplenmenin komüncü bir
nitelik kazanması gerekirdi…  

İkincisi, demokrasi, ‘burjuva demokrasisi’ sayılıp
lânetlendi. Oysa demokrasiye yabancılaşmış bir rejimin sosyalizm diye bir
iddiası olamazdı. Kaldı ki, öyle bir söylem olsa da, ‘burjuva demokrasisi’ diye
şey yoktur, mümkün de değildir. Zira, kapitalizm ve demokrasi antinomik kavramlardır. Biri olursa
diğeri olmaz… Demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik ve sosyal
eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki tamamlayıcılık ve karşılıklı
belirleyicilik ilişkisi hayatî öneme sahiptir… Bu yüzden demokrasi ve
kapitalizm yan yana getirilmesi uygun olmayan kavramlardır. Zira, kapitalizm
böler, kutuplaştırır ve dışlar. Oysa demokrasi her türlü hiyerarşiyi ve
ayrımcılığı reddeder… Öyle bir kabul,  mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin kendiliğinden demokrat olabileceği anlamına
gelir. Aslında burjuva demokrasisi denilen, emekçi sınıfların mücadeleyle
kazandıkları, egemen kapitalist sınıftan kopardıkları sınırlı mevzilerin,
hakların ve özgürlüklerin toplamından ibarettir… Lâkin bir şey var: O sınırlı
haklar, özgürlükler dahi nihai kazanımlar
değildir. Sınıfsal güç dengelerinin seyrine göre, her zaman geri de
alınabilir ve alınabiliyor… Tarihsel bir perspektiften bakıldığında ‘temsili
demokrasi’ denilen aslında, yeni egemen sınıf katına terfi eden kapitalistlerin/burjuvaların
, bundan sonra nasıl yöneteceğiz sorusuna
verdikleri cevap olduğu görülecektir.[3]
Sovyetik rejimin tarihi hatası, düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın
özgürlüğünü, özgür tartışmayı yasaklamasıydı. Oysa eleştiri daha doğrusu
radikal eleştiri vazgeçilmezdir… Özgürlüklerin yasaklandığı bir rejim, içten
içe çürür ve çökerdi… Ve çöktü…Özgürlük
ve ‘demokrasi’ bahsinde SSCB’nin Kapitalist Batı’nın bile gerisine savrulduğunu
söylemek asla bir abartma değildir…   

Üçüncüsü, Sovyet yöneticilerine musallat olan ‘Batıyı
yakalayıp aşma’ saçma saplantısı ve perspektifiydi. Batıyla yarışa girerek
sosyalizm inşa edilebilir miydi? Batıyı taklit etmek demek, onun yöntem ve
araçlarını da taklit etmek demektir… İyi de, kapitalizmin ayakları sizi sosyalizme taşır mıydı? Aslında
yapılması gereken, Batıyı taklit etmek değil, onu aşmak, daha ötesine gitmek
için de başka şey yapmaktı… Adında sosyalizm olsa da, SSCB’deki rejim, bir kapitalistsiz kapitalizmdi… Kapitalistlerin
yerini, devlet ajanları, parti üyeleri veya yandaşları, profesyonel devrimciler denilenler almıştı… Dolayısıyla işçi
sınıfının ve bir bütün olarak emekçi kitlelerin konumu ve statüsü, önceki
durumdan veya Batıdaki kapitalist ülkelerdekinden özde farklı değildi…
Üstelik, Gün Zileli’nin ifade ettiği gibi, SSCB’de işçiler daha da kötü
durumdaydılar… Hiç bir hakları yoktu… Parti
onların iyiliği için gereken her şeyi yaptığına göre…
 

Elbette bunları söylemek, yeni rejimin yüz yüze geldiği bir
dizi olumsuzluğu, işte  emperyalist kuşatma, ambargo, iç savaşın
tahribatı, vb. yok saymak demek değildir ama bunlar rotanın şaşmasının mazereti
sayılacak şeyler değildir. Sapmanın asıl nedenleri, yakarda kısaca
değindiklerimdi…

Dünya devrimi için 1919 da Bolşevik Parti, önderliğinde kurulan,
III. Enternasyonal, Komintern [Komünist
Enternasyonal], dünya sosyalist devriminin değil, SSCB’nin bir iktidar aracı
olmanın ötesine geçemedi. Kuruluş amacı müflis II. Enternasyonalin yerini
almaktı. Her ülkede adı komünist olan yeni tip bir devrimci parti kurulmasını öngörüyordu.
Aslında II. Enternasyonalin zaaflarıyla malûldü… Enternasyonale katılmak için
21 ilke vazedilmişti. Onlardan biri komünist partilerinin sosyalizmin
anavatanını [SSCB] korumak /desteklemekti… Kurulacak komünist partileri Bolşevik
parti modelini, demokratik merkeziyetçiliği esas alacaktı. Aslında Avrupa’da.
Asya’da Amerika kıtasında ve Afrika’da kurulan komünist partileri, Sovyetler
Birliği Komünist Partisinin [Bolşevik partinin) oralardaki uzantısıydılar… Gerçek
bir varlığa sahip değillerdi. Bir çokuluslu şirketin şubeleri gibi Moskova’dan
yönetiliyorlardı. Misyonları ve varlık nedenleri, Sovyetler Birliği Komünist
Partisi tarafından alınan kararları onaylamak/desteklemekti. Kendi ülkelerinde
devrim yapmak değil, devrimin anavatanı olan SSCB’yi savunmak/korumaktı. Sovyetler Birliğinde alınan her kararın,
yapılan her şeyin ne kadar gerekli olduğunu söylemekti… Bunun dışında yaptıkları
bir şey de resmi geçit töreninde boy göstermekti…

Aslında Komintern, dünya
devriminin değil, SSCB’nin bir örgütü olmanın ötesine geçemedi, genel bir
çerçevede Stalinist otokrasinin diplomatik bir manipülasyon aracıydı… Adına
layık bir enternasyonal hiç bir zaman
olmadı…[4]

Bir dizi tekerleme de peydahlanmıştı: Devrimci, komünist
parti üyesidir; parti ve partiye mutlak itaat esastır; Parti
demokratik-merkezciliği esas alır; parti çelik disipline sahip olmalıdır; halk
kendiliğinden bilinçlenemez ona devrimci bilinç ancak profesyonel devrimciler
tarafından taşınabilir; devrimi parti yapar; devrim halka bırakılmayacak kadar
önemlidir ve mesleği devrim yapmak olan profesyonellerin
işidir, Bolşevik Partiyi model alamayan örgütler muteber değildir, vb…  

1990-91’de SSCB çöktü ama sol hiç bir zaman “neden
çöktü” sorusunu sormadı, tartışmaya cüret etmedi. Soru soracak mecali
kalmamıştı çünkü… Zira, vaktiyle sorulması gereken soruyu sormaya
yanaşmamıştı… Sovyetik otokrasi tarafından üretilen resmi tarihi ve resmi
ideolojiyi zamanında sorgulamaya cüret etmeyenler o soruyu sorabilirler miydi? Bağnaz
otokrasiyi ‘sosyalizm’ sayanlar öyle bir şey yapabilir miydi? Elinizdeki bu kitapta
Gün Zileli ne oldu, nasıl oldu sorusundan hareketle, çökenin aslında ‘ne
olmadığı’ sorusuna odaklanıyor… Hesap baştan yanlış yapılmıştı bir kere… Bizi
kurtaracak olan yegane şey radikal
eleştiridir
ve radikal olmayan eleştiri şeylerin gerçeğine nüfuz etmeye
değil, etrafında dolanmaya yarar… Boşuna, devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir denmemiştir…  

Kardelen, 11 Aralık
2018.

*Bilim ve Sanat
Yayınları, Ankara,  Eylül 2018.


[1] Bkz:
Fikret Başkaya, “Neden Resmi Tarih?

[2] Bkz:
Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış Bir
Dünya.

[3] Bkz:
Fikret Başkaya, Yeni Paradigmayı
Oluşturmak.
Yordam Kitap.

[4] Bu
konuda bkz: Fikret Başkaya, Paradigmanın
İflası- resmi ideolojinin eleştirisine giriş,
Yordam Kitap, ss. 122-148.