Cumartesi , 10 Nisan 2021

RUSYA’DA DEVRİMDEN TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜNE REHA ALPAY

1917 Rus devrimi yüzüncü yılında yeniden tartışmaya açıldı
ve günümüze kadar da bu tartışmalar derinleşerek sürüyor. Bunda son 20-30 yılda
tarihçilerin bir çok detayı ortaya dökmesi de etkili oldu. İkili iktidar yerine
“üçlü iktidar” terimi ortaya atıldı; taban örgütlenmelerinin
devrimdeki rolü daha detaylı irdeleniyor.

Bu tartışmalara bir katkı da Eylül ayında yayınlanan
“1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne” adlı
kitabıyla Gün Zileli’den geldi. Fikret Başkaya’nın önsözüyle başlayan kitap,
1917 Şubat devriminden 1921’de Kronstadt isyanına kadar gelişen olayları
yorumluyor. Daha ilk bölümlerden resmi tarihten farklı bir bakışı görüyoruz:
Şubat ve Ekim devirmlerini “burjuva demokratik” ve
“sosyalist” devrimler olarak sunan yaklaşım yerine halkın özgürlük
arayışındaki patlamayla ortaya çıkan toplumsal devrim sürecini izliyoruz.

Birinci bölüm Şubattan Ekim’e kadar gelişen süreci
özetliyor. Ekim devriminin, ayaklanan “işçi, asker ve köylü kitlelerinin,
kendi mücadelelerinin ürünü olarak yaşattıkları Sovyetler aracılığıyla”
gerici sınıfların geçici hükümetine son vermesi olduğu ortaya konulurken; onun
aynı zamanda Bolşeviklerin, iktidarı kendi partileri adına gasp etmeleri
sürecinin başlangıcı olduğu saptanıyor (s. 121). “Nicholas Werth bu durumu
‘Geçici bir süre için, on yıllar süren diktatörlük sırasında yolları ayrılmadan
önce siyasi Devlet darbesi ve sosyal devrim aynı yönde ilerler. Daha doğrusu
birbirine karışır’ diye izah eder” (s. 122) Burada tek parti diktatörlüğü
belirginleşene kadar gelişen iki sürecin 
birbiriyle iç içe geçmiş olduğunu saptamak çok önemli ve yığınların
nasıl olup da böyle bir diktatörlüğü desteklediğini anlamayı kolaylaştırıyor.
Onun ötesinde aslında tek parti iktidarı yerleştikten sonra bile devletin
toplumsal devrimin taleplerini karşılamayı öncelikli hedef olarak
benimsemesinin altında da bu süreç yatıyor. Herkese iş ve ücretsiz sağlık ve
eğitim gibi hizmetlerin sağlanması bu taleplerin karşılanmasına yönelik
politikalardı. Öte yanda toplumu özgürleştirici devrimler ise bastırılmıştı.

İkinci bölüm Ekim devrimini izleyen üç ayda Bolşeviklerin
Sol Sosyalist Devrimcilerle(Sol SR) koalisyona son vermeleri ve tek parti
yönetimini kurmalarını ele alıyor. Burada Kurucu Meclise ilişkin farklı
yaklaşımlar tartışılıyor ve olası senaryolar değerlendiriliyor. Resmi SBKP(B)
Tarihi kitabında Kurucu Meclisin Ekim devriminden önce seçildiği yalanı yer
alıyor (s. 150). Ancak burada bir nokta gözden kaçmış gibi. Lenin, Kurucu
Meclisin halkı temsil etmediğini iddia ederken dayandığı nokta, en çok oy almış
olan Sosyalist Devrimcilerin(SR) aday listesini Ekimde belirlemiş olması, ancak
partinin Kasım ayında Sol SR ve sağ SR olarak ikiye bölünmüş olmasıydı. Bunun
sonucunda eski partinin kabaca yarısının katıldığı ve Sovyet seçimlerinde de SR’ye
verilen oyların yarısını alan Sol SR partisi Kurucu Meclis’te küçük bir grupla
temsil ediliyordu. Bu yüzden de Sol SR partisi Bolşeviklerin Kurucu Meclisi
kapatmasını destekledi.

Yazar “Devrimi ilerletecek olan iki meclisli, çoğulcu
bir sistemdi” diyor ve bu tezi savunuyor. Ancak Ocak 1918’de toplanan
Kurucu Meclis halkın içindeki eğilimleri gerçekçi biçimde temsil etmiyordu.
Belki seçimin yeni sol ve sağ SR aday listeleriyle yenilenmesiyle böyle bir yol
açılabilirdi. Yoksa halkın tercihlerini yansıtmayan bir meclise meşruiyet
kazandırmak muhtemelen daha büyük sorunlara yol açardı. Aslında belki de
tartışılması gereken Bolşeviklerin ve Sol SR’in bu şekilde Kurucu Meclis
seçimlerine gidilmesini neden kabul etmiş olmaları. Lenin daha sonra bunu
meclisi kapatmak için bahane olarak kullanmayı hesaplamış olabilir. Sol SR
partisi ise belki bu sonucu öngörecek kadar deneyimli değildi. Ama Ocakta
toplanan Kurucu Meclisle Sovyet hükümetinin birlikte çalışmasını beklemek
gerçekçi değil.

Bu bölümde “Sovyetler, 1917 yılında Geçici Hükümetlere
karşı direndiği gibi, Bolşeviklerin tek parti yönetimine karşı da direnemez
miydi?” sorusu da ele alınıyor. Ancak “Çeka gibi baskı organlarının
kurulmasından sonra bu oldukça güçtü” (s. 154). “Bolşevikler,
Sovyetleri, ‘Sovyet iktidarı’ imajına dayanarak etkisiz hale getirmek gibi son
derece kurnazca bir yola başvurmuşlardı” (s. 155). Bu noktada yazar kurucu
meclisle sovyetlerin nasıl birbirleriyle birlikte çalışabileğine ilişkin
spekülasyonlara yer veriyor. Ben şahsen temsilcilerin oluşturduğu meclislere
yasama gücü verilmesi yerine sovyetlerin doğrudan demokrasi temelinde
örgütlenmesinin, devrimin gerçekten yığınların devrimci taleplerini
karşılayacak şekilde ilerlemesinin tek yolu olduğunu düşünüyorum. Nitekim gerek
işçi komiteleri gerek Kronstadt gibi komünal anlayışla örgütlenmiş sovyetler bu
yönde baskı yapıyorlardı. Ama o tarihte bu gerçekleşebilir miydi? Buna ilişkin
spekülasyon yapmak çok anlamlı olmayabileceği gibi temsili kurumların nasıl
çalışabileceğine ilişkin de spekülasyon yapmak çok anlamlı değil. Önemli olan
sonuçta tek parti iktidarının bürokratlaşmaya yol açtığını ve “devrimci
işçi ve askerlerin elinden her türlü mücadele olanağını alarak onları sesiz ve
pasif yığınlar haline getir”ildiğini saptamak (s. 157).

Üçüncü bölümde tek parti diktatörlüğünün kullandığı
yöntemler ve bunların nasıl kurumsallaştırıldığı detaylı olarak inceleniyor.
Faşist rejimlerle karşılaştırılabilecek bir korku toplumunun nasıl
yaratıldığını bu detaylarda görüyoruz. Sözgelimi “Çeka, elbette
Sovnarkom’un emriyle, rejim karşıtlarının ya da doğrudan rejime karşı
savaşanların ailelerini rehin almak gibi, en adi ve acımasız yöntemlere bile
başvurmaktan çekinmedi. …Bolşevik iktidara karşı çıktıkları düşünülenlerin
eşleri ve çocukları da aynı şekilde suçlu kabul edilecek ve kurşuna
dizilecekti” (s. 176)

Kırsal kesime ilişkin de bize resmi tarihte anlatılanın
aksine bir tanıklık aktarılıyor: “Köylüler aslında ‘merkez’le komiserleri
aracılığıyla ilişki kurmak istememişlerdi. Onların kendi Sovyetleri vardı, işçi
Sovyetleriyle doğrudan bağ kurmakta ısrar ediyorlardı. …’Devrimin başlarında’
dedi Spridonova, yani köylü Sovyetleri var olduğu sürece, köylüler ellerinde ne
varsa kentli yoldaşlarıyla paylaştılar. Ancak ne zaman Bolşevik Hükümeti bu Sovyetleri
dağıtmaya başlayıp 500 köylü delegeyi tutukladı, işte o zaman köylülerin
tavırları değişti.” (s. 187) Bu Bolşeviklerin neden köylülerden ürünlerini
almak için ağır bir baskı rejimi uygulamak durumunda kaldıklarını da açıklıyor.

Kentlerde ise işçi komitelerinin dağıtılması, işçi
muhalefetinin zorla bastırılması, Mart 1919’da “iktidarın derhal serbestçe
seçilen İşçi ve Köylü Sovyetleri’ne devredilmesini” talep eden Putilov
işçilerine makinali tüfeklerle donatılmış askerlerin saldırması Bolşeviklerin
işçi sınıfından ne denli koptuklarını gösteriyor.

Lenin’in “Yaklaşan Felaket” adlı makalesindeki
sözleriyle devlet kapitalizmini benimsediği de sergileniyor: “…
sosyalizm, tüm halkın çıkarlarına hizmet etmeye koşulmuş ve o ölçüde kapitalist
tekel olmaktan çıkmış devlet-kapitalist tekelinin ta kendisidir” (s. 207).
Buradaki tüm halkın çıkarına bir partinin karar verdiği gözönüne alınınca, bu
tekelin halkın özgürleşmesini değil yalnızca o partinin iktidarını sürdürmeyi
ve güçlendirmeyi amaçladığı ortaya çıkar. Bu amaçla Almanya’daki devlet
kapitalizmini kopye etmek için “diktatöryel yöntemlerden kaçınmamak”
da mübahtır (s. 208).

Gün Zileli’nin kitabı çok kalın değil ve akıcı diliyle kolay
okunuyor. 1917 Rusya devrimine ilişkin tartışmaların en temel noktalarına
açıklık getiriyor. Şubat ve Ekim devrimleri arasındaki dönemde işçi komiteleri
ve köylü sovyetleri gibi doğrudan demokratik taban örgütlenmelerinin ortaya
çıkışını; ardından bunların Bolşevikler tarafından dağıtılmasını ve devrimin
sonlandırılmasını açık bir dille gözler önüne seriyor. Umarım bu ve benzer
katkılar Marx’ın düşüncelerinin özgürlükçü yorumlarının önünü ülkemizde de
açar.

—————-

Kaynak:

Gün Zileli (2019), 1917 – 1918 Rusyada Devrimden Tek Parti
Diktatörlüğüne, Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları