Pazar , 17 Ocak 2021

“ÖRTÜLÜ ÖDENEK”, “KAPALI OTURUM”, “DİN SOSLU FAŞİZM”! FİKRET BAŞKAYA

                                Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir!

Örtülü ödenek, kanun dışı,
ahlak dışı, gayri meşru, insanlık suçu kategorisine giren işler için bütçeye
konan ödeneğe deniyor. Velhasıl, ‘üstü örtülmesi gereken’ ‘karanlık’ işlerin
finansmanı için ödediğimiz vergilerden ayrılan pay… Parlamento’da [Mecliste] halkın duyması, bilmesi istenmeyen ‘işlerin’ kapalı kapılar ardında
konuşulmasına da ‘kapalı oturum’ deniyor… Vekil, müvekkilden bir şeyleri
‘gizlerse’ müvekkilin ne yapması gerekirdi? Avukatınız, sizden bazı
bilgileri-belgeleri gizlerse, ne yapardınız?

İyi de, gayri meşru işleri
kotarmak için bütçeden kaynak aktarılmasını, gizli kapaklı işler çevirmek için
kapalı oturum yapılmasını nasıl ‘gerekçelendiriyorlar’? Bu işi ‘devletin yüksel
çıkarları’ [ raison d’état] gereği yaptıklarını söylüyorlar… Eğer bu tür
netameli işler ‘devletin yüksek çıkarları’ için yapılıyorsa, demek ki, devletin
iki türlü çıkarı vardır: “yüksek çıkarları” ve “alçak çıkarları”… Bizim, “yüksel
çıkarların” ne olduğunu bilmemizi istemiyorlar… Siz ‘alçak çıkarları‘ bilseniz
yeter diyorlar… Bir devletin halktan gizleyeceği ne olabilir, onun gıyabında
‘gayri insanî, gayri ahlâkî  işlere
tevessül etmenin mantığı nedir?

Yurttaş demek, ödediği
vergilerin hesabını sorabilen de demektir… Neden örtülü ödenek var?
dediğinizde, “ o bütün devletlerde vardır” deniyor… Bu, o sorununu cevabı mı?
Hani sui misal emsâl olmazdı?  Durum böyleyken, bir de ‘hukuk devletinden’,
‘hukukun üstünlüğünden’, ‘demokrasiden söz ediyorlar… Sanki hukuku olmayan bir
devlet olurmuş gibi… Hukuk tamam da ‘kimin hukuku’, ‘nasıl’? En ilkel kabilenin
bile bir ‘hukuku’ olduğuna göre… Aslında kelimelerin, kavramların önüne konan
niteleme sıfatları, kafa bulandırmak, yanılsama yaratmak, bir şeyi olduğundan
farkı göstermek, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek içindir ki, ona oxymore
deniyor…2020 bütçesinde örtülü ödenek miktarı 5 milyar, 410 TL. Tabii
istenirse ‘yedek ödeneğin’ yolu da açık… Velhasıl bu yıl örtülü işlerin finansmanı
için 5 milyar 410 milyon TL harcanacak… Her halde ‘devletin çıkarları büyüdükçe,
‘örtülü işler’ de artıyor ve tabii harcamalar da… Asgarî yasallığın bile
olmadığı bir yerde, hiç bir şeyin sınırı yoktur… İstediklerini istedikleri
kadar, istedikleri yerde, istedikleri şeyler için harcayabilirler. Artık hesap
soracak bir odak da olmadığına göre…

Kapitalist toplumda mülk
sahibi sınıfların [burjuvazinin] beş yönetim tarzı vardır: ‘Klasik’ parlamenter
demokrasi, asker-polis diktatörlüğü, faşizm, bonarpartizm ve sosyal demokrasi…
Esasen sosyal demokrasi II. Emperyalist savaş sonrasının ‘özel güç dengeleri’
sonucu ortaya çıkmıştı… Neoliberal küreselleşmeyle de gündemden düştü… …

O halde bu gün Türkiye’deki
rejimi nasıl bir şey, nasıl tanımlanabilir- nasıl adlandırılabilir? Bir kere
‘klasik’ parlamenter demokrasiye benzer bir tarafı yok… Asker-polis
diktatörlüğü da değil… O zaman geriye iki seçenek kalıyor: Bonapartizm ve
faşizm… Tayyip Erdoğan’ın kendini ‘tüm toplum kesimlerinin’ babası olarak sunma
şansı yok… Açıkça toplumun en geniş kesimini ‘iç düşman’ ilân eden ve öyle
muamele eden birinin halk nezdinde ‘baba sayılmasının’ imkânı yok… Geriye
‘faşizm’ kalıyor… Aslında Türkiye’deki rejimi ‘din soslu-alaturka faşizm’
olarak tanımlamak, öyle aldandırmak gerçeğe daha uygun görünüyor… Bu vesileyle
bir hatırlatma yapmak uygun olur… ‘Genel karakteristikleri’ baki kalsa da, tarihte
toplumsal olaylar kendilerini her zaman aynı şekilde tekrar etmezler… Bu
günün faşist rejimlerinin 90 yıl öncesindekine benzemediği gibi, her ülkede
aldığı biçim de aynı olmaz…

Ekseri “tek adam rejimi”
deniyor… Bu uygun bir tanım değil… Bu dünyada hiçbir ‘tek adam’ boşlukta
durmaz… Tarih ‘tek adamların’ oyuncağı değildir… Mesela Hitlerin arkasında
büyük Alman sanayicileri, büyük bankacılar, büyük toprak aristokrasisi olamasaydı,
dünyayı kana bulayabilir miydi? Tayyip Erdoğan boşlukta durmuyor… Arkasında
komprador oligarşi var, benim asıl devlet partisi dediğim iktidar odağı var…

Tabi buna itiraz edenler
olacaktır… Parlamento açık, sendikalar yasaklı değil, basın her şeye rağmen
tamamen susturulmuş değil, mahkemeler ‘yerli yerinde duruyor, vb… Aslında
parlamento epey zamandır kapalı… Reel olarak açık değil… şeklen açık! Bizde
TBMM, Saraydan gelen torbaları boşaltmakla meşgul. TBMM milleti temsil etmiyor.
Öyle bir parlamentoda muhalefetin de hiçbir etkinlik sağlama yeteneği yok. İçi
boş midye kabuğu… Gerçi sendikalar yasaklı değil ama zaten yasaklamalarına da
gerek yok… Zira, DİSK, KESK Konfederasyonları ve belki bir iki küçük sendika
dışındakiler zaten iktidarın safında, faşizmin hizmetinde… Kaldı ki, sendikalara
kayıtlı  işçi sayısı çalışanların çok
küçük bir bölümünü kapsıyor… Medya yasaklı değil ama zaten yaklaşık %90’ı rejimin
medyası, medyadan başka her şeye benziyor… Gazeteler ve televizyonlar -birkaç
küçük istisna dışında-  iktidarın
propaganda merkezlerine dönüşmüş durumda… İktidarın her yaptığını öve öve
bitiremiyorlar. Bunlar Saray’ın basını, gazetesi, televizyonu… Dayısıyla,
gazete, basın tanımına uygun değiller…Oysa gazetelerin, basının bir tarifi
olmalıdır… Eğer basın, gazeteler, televizyonlar, vb. sessiz emekçi çoğunluğun
sesiyle, vicdanıysa, o tanımı hak edebilirler… Bizde medya kimlerin neden hapse
atılması gerektiğine bile karar verir halde… Gerçi bu kepazeliği kısmen de olsa
‘ödünleyen‘ bir sosyal medya var -iyi ki, de var- ama, yalan ve tahrifat
bombardımanını püskürtmesi zor… Nihayet, ‘kuvvetler ayrılığı‘ denilenin de
yerinde yeller esiyor… Yargı da artık külliyen ‘iktidarın yargısına dönüşmüşken
bu rejime uygun bir ad vermek gerekirse, ona yakışan nedir?

Eğer şeyleri ‘adıyla çağırmak
gerekiyorsa’, bu rejime ‘din soslu faşizm’ demek uygun düşüyor… Varlığını
içerde ‘kutuplaştırmaya’, dışarda ‘savaşa’ borçlu… Başka türlü yapamaz. Lâkin o
yolun sonu yok… Zira, bu rejimin hiçbir sorun çözme yeteneği yok… Tam tersine,
her seferinde her türden sorunları ağırlaştırıyor. Zaten ‘Siyasal İslamcıların’
fıtraten sorun çözme yetenekleri yoktur… Ayakları yere basmaz… Yaptıkları ve
yapabildikleri yegâne şey, bütçeyi, hazineyi, müşterekleri, canlı doğayı yağmalamak,
yağmalatmak, talan etmektir… Doğrusu haklarını yememek gerekir: O işi çok iyi
beceriyorlar… O konuda kimse onlarla yarışamaz…

Bu din soslu faşizmden
vakitlice kurtulmak gerekiyor  ama o
kadarı yeterli olmaz. Yeni bir paradigmaya ihtiyaç var… Eski, bildik yöntem ve
araçlarla yola devam etmek artık mümkün değil. Zira, içine hapsolduğumuz durum,
bildik krizlerden biri daha değil… Söz konusu olan bir ‘uygarlık krizi’… İnsan
ve toplum yaşamının tüm veçhelerini kapsar halde. Dolayısıyla, verili çerçevede
sorunlar çözülebilir değil. Burjuva uygarlığı potansiyelini tüketti, yolun
sonuna geldi… İnsanî-toplumsal mahiyetteki sorunlara ekolojik yıkım eşlik
ediyor… Yeryüzünün egemenleri -küresel oligarşi- çatışmalar, savaşlar
çıkararak, faşizmin değişik versiyonlarını dayatarak varlığını korumak istiyor
ama bu tür zorlamalar sorunları daha da büyütmekten başka işe yaramayacaktır…
Üstelik fatura, işçi sınıfına, ezilen-sömürülen sınıflara, yeryüzünün
lanetlilerine
ve doğaya çıkıyor, çıkacaktır… Artık eskisi gibi, düşünmemek,
eskisi gibi davranmamak, eskisi gibi yaşamamak, sorumlu insanlar, yurttaşlar
gibi davranmanın gerekli olduğu bir zamandayız… Velhasıl ‘ sayın seyirci’
olmaya son verme zamanı… Bu dünyada bizim irademizin bir karşılığı yok mu? Hep
itilip-kakılmaya mahkûm muyuz?