Cuma , 25 Eylül 2020

Dünya tarihindeki iki Amerikan Devrimi – David North

Bugün, 4 Temmuz 1776’da Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilan edilmesinin 244. yıldönümü. Bildirge yayımlanmadan önce, Amerikan kolonilerinde yaşayanlar, özellikle de Massachusetts’tekiler, Büyük Britanya’nın son derece güçlü askeri kuvvetleri ile 15 aydır savaştaydı. Bağımsızlık için nihai karar henüz alınmamış olmasına rağmen, 11 Haziran’da Philadelphia’da toplanan Kıta Kongresi, bir Bildirge taslağı hazırlama görevini Beşler Komitesi’ne verdi. Bu komite; Pennsylvania’dan Benjamin Franklin, Massachusetts’tan John Adams, Virginia’dan Thomas Jefferson, New York’tan Robert Livingston ve Connecticut’ten Roger Sherman’dan oluşuyordu.

Komite, belgenin ana hatları üzerinde anlaştıktan sonra, ilk taslağın, istisnai zihin gücü ve dikkat çekici edebi kabiliyeti zaten yaygın biçimde bilinen 33 yaşındaki Thomas Jefferson tarafından kaleme alınması gerektiğine karar verdi. Jefferson, taslağını 28 Haziran’da tamamladı ve ardından taslak Kongre üyeleri tarafından gözden geçirildi. Metni düzenleme sürecinde çeşitli değişiklikler yapıldı. En önemli değişiklik, Jefferson’ın Büyük Britanya’yı kolonilere köleliği dayattığı suçlamasının kaldırılmasıydı. 2 Temmuz 1776’da Kıta Kongresi, Büyük Britanya’dan tümüyle kopmayı onaylayan bir tasarıyı kabul etti. İki gün sonra, 4 Temmuz’da, Bağımsızlık Bildirgesi’nin son taslağı onaylandı.

Belgenin doğrudan siyasi sonucu (Britanya’dan resmen kopulması ve ABD’nin bağımsızlığını sağlamak için topyekûn bir savaş başlatılması), Bildirge’ye çok büyük ve kalıcı bir tarihsel önem verilmesi için yeterliydi. Ancak Bildirge’nin dünya tarihsel önemini belirleyen, belgenin doğrudan siyasi etkisinden çok ilan ettiği ilkelerdi.

Belge, şu sözlerle başlar: “İnsanları ilgilendiren olaylar sırasında, bir halkın kendisini bir başkasına bağlayan siyasi bağları çözmesi gerekli hale gelir…” Bu sözcüklerin anlamı şuydu: hükümetler ve onların üzerinde yükselip savundukları siyasal ve toplumsal ilişkiler, ebedi ve değişmez değildir. Bunlar, Tanrı tarafından değil insanlar tarafından yaratılmıştır. Bu sav, monarşinin, aristokrasinin, yani soyun bilmesinlerci bir şekilde yüceltilmesine dayanan bütün siyasi iktidar biçimlerinin din eliyle kutsallaştırılmış temel gerekçesini yerle bir ediyordu. İnsanlar tarafından yaratılmış olan yine insanlar tarafından değiştirilebilirdi.

Bildirge, ardından şu dikkat çekici savla devam ediyordu: “Biz şu gerçeklerin tartışmasız olduğunu savunuyoruz: bütün insanlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları onlara devrolunamaz bazı haklar vermiştir; yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakları bunlar arasındadır.”

Tam olarak deneyimsel anlamıyla, bu “gerçekler”in herhangi biri hakkında “tartışmasız” –yani, daha fazla tartışmayı gerektirmeyecek kadar apaçık doğru– bir şey yoktu. Gerçeklik, koloniler de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde gözlemlenebileceği üzere, Bildirge’nin “tartışmasız” olduğunu iddia ettikleriyle çelişiyordu.

On sekizinci yüzyıl sonlarındaki dünyada, çoğu insan, eğer daha kötüsü değilse, yük hayvanı muamelesi görüyordu. Dünyanın neresindeki mevcut koşullar bütün insanların “eşit yaratıldığı” iddiasının doğruluğunu kanıtlıyordu ki? Monarşiler ve aristokrasiler, doğuştan gelen eşitsizliğin karşı çıkılamaz meşruiyetine dayanıyordu. İnsanların toplumdaki yeri, feodal ilişkilerin yavaş bir şekilde aşındığı yerlerde bile, ilahi bir tasarımın tezahürüydü.

Büyük halk kitlesi için “yaşam” nerede onurlandırılıp korunuyordu? Gelişmiş Britanya’da, altı yaşındaki çocuklar, zengin birinin mendilini çalmaktan dolayı asılabiliyordu. Büyük halk kitlesi, feodal ve yarı feodal hiyerarşinin katı ilişkileri eliyle dayatılan sefil bir yoksulluk içinde yaşıyordu. Bırakın dünya ve Amerika genelinde köleleştirilmiş ve neredeyse insan olarak görülmeyen milyonlarca insanın durumunu, genel halkın yaşamında çok az “mutluluk” vardı.

Jefferson’ın sözünü ettiği “gerçekler”, kaba gözleme dayalı anlamıyla “tartışmasız” değillerdi. Bunlar daha çok; fizikçi Newton’un, John Locke gibi maddeci düşünürlerin ve Aydınlanma döneminin büyük Fransız filozoflarının tarihi ve insan toplumunu araştırmalarının etkisi altında gelişmiş olduğu haliyle, bilimsel düşünceye, yani Akıl’a başvurulması yoluyla ulaşılmış “gerçekler” idi. Neyin siyasi olarak meşru olup olmadığı, Akıl’a başvurularak belirleniyordu. Ne olması gerektiğini belirleyen, ilahi bir düzenin akıldışı ve doğrulanmamış çağrıları değil, bilimdi. İnsanların eşitliği ve “yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama” gibi “devrolunamaz haklar”, bu derin anlamda, “tartışmasızdı.”

Jefferson ve silah arkadaşları, deneysel olarak var olan siyasi ve toplumsal koşulların Bildirge’de ileri sürülen “tartışmasız gerçekler”e uymadığının pekâlâ farkındaydılar. Bu olgudan şu sonuç çıkarıldı: Hükümetler “adil yetkilerini yönetilenlerin rızasından” alırlar. Bu yüzden, “Herhangi bir hükümet şekli bu amaçlar için yıkıcı bir hale gelirse, onu değiştirmek ya da ortadan kaldırmak ve temelleri kendi güvenliklerini ve mutluluklarını sağlamaya en uygun görünecek ilkeler üzerine dayanan, yetkilerini bu biçimde düzenleyen yeni bir hükümet kurmak halkın hakkıdır.”

Bağımsızlık Bildirgesi, böylece, devrimin, baskıcı ve halkın “mutluluğu” açısından zararlı hale gelen hükümetlerin iktidardan indirilmesinin meşru ve hatta gerekli bir aracı olduğunu ilan ediyordu. Jefferson, bu ilkeye bağlı kaldı ve Amerikan Devrimi’nden ilham alan Fransa’daki kitleler, Kral XVI Louis’den ve aristokrasiden kanlı bir intikam alınca, en ufak bir alınganlık göstermedi. Jefferson, Louis’nin “tıpkı diğer suçlular gibi” cezalandırılması gerektiğini ilan etti. Bir arkadaşına yazdığı mektupta, Fransız Devrimi’nin yenilgisine tanık olmaktansa, “Yeryüzünün yarısının terk edilmiş olduğunu görmeyi tercih ederim. Her ülkeye bir Adem ile Havva özgür olarak bırakılsaydı, şimdi olduğundan daha iyi olurdu,” demişti. O, devrimin zafer kazanması olasılığı için dinmeyen bir sevinç gösteriyordu. Bu zafer, “çok uzun süredir insan kanıyla doldurulmuş olan darağaçlarına kralları, soyluları ve papazları getirecek” idi.

Elbette, Jefferson’ın köle sahibi olduğu ve köleliğe tavizler verdiği inkâr edilemez tarihsel gerçeği, onun yaşamının büyük ironisini, hatta trajedisini temsil etmektedir. Bunlar, içine doğduğu dünyadaki mevcut toplumsal koşulların ve çelişkilerin onun kişisel yaşam öyküsündeki dışavurumuydu. Bu, köleliğin, serfliğin ve sayısız kulluk biçiminin geliştiği ve bunların meşruluğunun çok az sorgulandığı bir dünyaydı. Akademi dünyasındaki ahlakçı cahillerin Jefferson’ı kınamaya devam edeceğine kuşku yok. Fakat onların kınamaları, Bağımsızlık Bildirgesi’nin devrimci etkisini zerre kadar değiştirmez.

1775–83 Amerikan Devrimi, kölelik sorununu çözüme kavuşturmadı. Bunun nedeni, Jefferson’ın ya da köle sahibi Washington gibi devrimin diğer önderlerinin çözümü engellemesi değildi. Amerikan burjuva demokratik devriminin ilk aşamasının tamamlanmamış karakteri, var olan –ama sadece Kuzey Amerika’da var olanlar değil– nesnel koşullar eliyle belirlenmişti. Marx’ın sonradan açıklamış olduğu gibi, insanlık, “kendi önüne yalnızca çözme becerisine sahip olduğu görevleri koyar; çünkü daha yakından bakıldığında, bir sorunun, yalnızca çözümü için gerekli maddi koşulların var olması ya da en azından oluşum halinde olması durumunda ortaya çıktığı görülecektir.” Kölelik ile nihai hesaplaşmanın koşulları henüz mevcut değildi. Bunun için hâlâ onlarca yıllık bir endüstriyel gelişme ve Kuzey’de ekonomik olarak güçlü bir kapitalist sınıfın ortaya çıkması gerekiyordu. Dahası, bu sınıf, kitleleri seferber edip uzun ve şiddetli bir iç savaş sürdürebilecek demokratik bir siyasi hareket geliştirmek zorundaydı.

Bu gerekli toplumsal ve ekonomik süreç, Amerikan Devrimi’ni izleyen on yıllarda hızla gelişti. Kuzey’in kapitalist gelişimi, Kölecilerin İktidarı’nın ABD’ye siyasi olarak egemen olmasıyla giderek uyuşmaz hale gelmişti. Bu nesnel uyuşmazlık, ideolojik ifadesini, Bağımsızlık Bildirgesi’nde ilan edilmiş olan insan eşitliği ideallerinin köleliğin dehşet verici gerçekliği ile uzlaştırılamayacağına dair giderek yoğunlaşan farkındalıkta buldu.

Bununla birlikte, İç Savaş’a zemin hazırlayan tarihsel nedensellik sürecinin, sosyoekonomik faktörler eliyle tek taraflı olarak yönlendirilmediği, ideolojik çatışmaların bu faktörlerin önemsiz birer yansıması olmadığı vurgulanmalıdır. Bildirge’de dile getirilen ilkelerin yaptığı etki, Kuzey’deki kitlelerin siyasi bilincini etkilemede ve onları Kölecilerin İktidarı’na karşı uzlaşmaz bir mücadeleye hazırlamada çok büyük ve neredeyse bağımsız bir rol oynamıştı.

Abraham Lincoln’ın entelektüel ve siyasi gelişimi, Thomas Jefferson’ın ve kaleme aldığı Bildirge’nin yaptığı etkinin somut örneğiydi. Lincoln, çok sayıda konuşmasında, tekrar tekrar Jefferson’ın siyasi mirasına başvurdu. Örneğin, 1859’da yazdığı bir mektupta Lincoln, şunları belirtiyordu:

Bütün şeref; tek bir halkın ulusal bağımsızlık mücadelesinin somut baskısı altında, salt devrimci bir belgeyi, soyut bir gerçeği sunacak ve böylece onu ölümsüzleştirecek soğukkanlılığa, öngörüye ve kapasiteye sahip adama, Jefferson’a aittir. Bu belge, bugün ve daima, zorbalık ve baskı alametlerine yönelik bir suçlama ve engel olacaktır.

Lincoln, 1860 yılında başkan seçilmesinin ardından şunları ilan ediyordu: “Siyasi olarak hiçbir zaman, Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan düşüncelerden kaynaklanmayan bir duyguya sahip olmadım.”

Lincoln, başkanlık görevini üstlenmek üzere Washington’a doğru giderken şunları ifade etmişti:

[Devrim] sadece kolonilerin anayurttan ayrılması meselesi değildi; yalnızca bu ülkenin halkına özgürlük vermekle kalmayarak gelecek için tüm dünyaya umut veren Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki düşünceden kaynaklanıyordu. O, vakti gelince ağırlıkların bütün insanların omuzlarından kaldırılacağı ve herkesin eşit bir şansa sahip olması gerektiği sözünü vermişti. Bağımsızlık Bildirgesi’nde cisimleşen düşünce budur.

İç Savaş’a ideolojik ilham veren büyük devrimci bildirgenin yazarı, Jefferson’dı. Nihayetinde on binlerce köleyi Konfederasyon’a karşı harekete geçirip silahlandırmış olan Birlik orduları, Lincoln’ın önderliği altında, köleliği ortadan kaldırdılar.

Kuşkusuz ki, İç Savaş’tan çıkan Amerika Birleşik Devletleri, Lincoln’ın vermiş olduğu demokrasi ve eşitlik sözlerine kısa sürede ihanet etti. “Özgürlüğün yeniden doğuşu”, yerini modern kapitalizmin zorunluluklarına bıraktı. Gelişmekte olan işçi sınıfı ile sanayi burjuvazisi arasındaki yeni bir toplumsal mücadele biçimi, siyasi ve toplumsal manzaraya egemen olmaya başladı. Kuzeyli burjuvazi, bu yeni sınıf mücadelesinde, eski köle sahipleri sınıfının artıklarıyla ittifakın faydasını gördü. Yeniden İnşa dönemi sona erdirildi. Irkçılık, işçi sınıfının birliğine karşı etkili bir silah olarak kışkırtılıp kullanıldı.

Siyasi gericiliğin bu özel biçimine karşı uzlaşmaz muhalefet, sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının merkezi bir görevi haline geldi. Irkçılık belasının ve bütün toplumsal baskı biçimlerinin üstesinden gelinmesinin tek yolu, işçi iktidarının kurulmasından, kapitalizme son verilmesinden ve tüm dünyada sosyalist bir toplumun inşa edilmesinden geçmektedir. Ve bu mücadelede, hem Jefferson’ın hem de Lincoln’ın sözleri ve eylemleri ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Onların eserlerinde tarihsel olarak ilerici olan her şey, modern sosyalist harekette yaşamaktadır.

David North

4 Temmuz 2020 – wsws.org