Pazar , 9 Mayıs 2021

Ermeni-Kürt ilişkileri ve çatışmaları tarihine farklı yaklaşım için bazı tespitler – Faik Bulut

Kolaj: Independent Türkçe

Her 24 Nisan‘da “Ermeni sorunu” bir şekilde ilgili ülkelerin gündemine gelir. Nitekim bu yıl “1915 Olayları” üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı uluslararası bir konferans düzenlemekte.

Ben de bu meseleyle doğrudan ilgilenen TürkiyeErmenistan ve ABD‘nin dışında Arap medya organlarında konunun nasıl ele alınıp işlendiğini merak ettim.

Her şeyden önce bilinmelidir ki, Arap basın/yayın kuruluşlarındaki yorumlar, Türkiye’deki yöneticilerin hoşuna gidecek türden değildir.

Oysa yaptıkları tespitler, Türkiye’ye husumetten ziyade, Ermeni toplumu adına lobi ve propaganda faaliyeti yapan merkezlerin Arap dünyasında etkin olmalarındandır.

Arap basınından alıntı ve yorumlar gayet kapsamlı olduğundan, bunun yerine, bahsi geçen meseleyi ele alan Türkiye’deki bazı kaynakların olumlu ve olumsuz yanlarına değineceğim.

Yazımın ilk bölümü, Ermeni ve Kürt ilişkilerinin tarihine resmi bakışla ilgilidir. Bu hususta yararlandığım başlıca kaynak, iki akademisyen Uğur Bahadır Bayraktar ile Yaşar Tolga Cora imzasını taşıyan, “Sorunlar Gölgesinde Tanzimat Döneminde Kürtlerin ve Ermenilerin Tarihi” başlıklı araştırma eksenli makaledir. 1

Belli başlı tespitlerini mealen aktarıyorum:

* Tanzimat döneminde (1839-1876) Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadığı vilayetlerdeki Kürt veya Ermeni meselesi, sadece şiddetin yoğunlaştığı dönemler olarak incelenmiştir. Sanki bu iki halk Tanzimat’tan önce ve sonra birbiriyle hiç ilişkili değilmiş yahut sürekli çatışma halindeymiş gibi bir izlenim verilmekte; sorun temelli ilişkiler ise sadece Hamidiye Alayları katliamları ve 1915 olaylarıyla sınırlandırılmak istenmektedir.

* Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerindeki tarih yazımı, Osmanlının doğusu, Şark vilayetleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi, tarih yazıcılığının ‘kara deliği’ muamelesi görmüş, bunlara dair bilgiler resmi çerçeveyle sınırlandırılmıştır.

* 19’uncu yüzyılda Osmanlı’nın Kürdistan bölgelerinde yaşanan olaylar, merkezi yönetime itaat-isyan ikilemine indirgenmiştir: Mirliklerin tasfiyesi süreci, Kürt beylerinin (Bedirhan Paşa) isyanları vs. Böylece tarih, merkez (devlet) ile çevre (Ermeni-Kürt gibi) gerilimi ekseninde yazılabiliyordu.

* 1831-1914 arasındaki Irak Kürdistan bölgesinde siyasi, sosyal ve iktisadi ilişkileri olan Türkmenler, Kürtler, Araplar ve azınlıkların birbirine karşı konumlanmaları durağan tarzda veriliyordu.

* Cemal Gürsel tarafından 1961’de tesis edilen “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”, 1980’deki faşist askeri cunta sonrasında Kürt sorununa karşı konumlanmaya yöneliktir:

Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditler olarak kabul edilen Ermeni meselesi, bölücülük ve Alevi-Sünni ayrılığı şeklinde belirlenmiştir.

Bu çerçevede Mustafa Öztürk ve benzerlerinin bu çerçevedeki tarihi yazma anlayışı, öncelikli olarak Türk-İslam sentezinin sonucudur.

* Aynı dönemde Kürtlerin “Türk olduğunu ispatlayıcı” çalışmalar yapılmıştır. Bilimsel niteliği kuşkulu hatta hiç olmayan bu çalışmalar; 1930’larda “Kürtlerin safi Türk (öz Türk) oldukları” görüşü, 1980’lerde coğrafya, din, inanç ve kültür bakımından aralarında benzerlik/birlik olduğu şeklindeki tezlerle süsleniyordu.

Örneğin, Hakkâri merkezli Ertoşi aşiretinin Oğuzların Suriye ve Irak’taki bir boyu, Botan aşiretinin ise Oğuzların Üç Oklar kolundan Türkler olduğu ileri sürülüyordu…

* Türkiye’deki tarih yazıcılığında Ermeniler ve onların yaşadıkları coğrafya neredeyse tümden yok sayılmıştır… Ermeni tarihi yerine Ermeni meselesi ve hoşgörü masalı egemendir resmi tarih tezine.

Buradaki asıl maksat, “Batı Avrupa ve ABD’de soykırımın” tanınmasına yönelik faaliyetlere cevap vermektir. Mesela Osmanlı Ermenilerinin tarihi yerine devlete problem veya bela çıkaran “Ermeni Sorunu” ön plana çıkarılıp işlenmiştir.

Özellikle 93 Harbi’nden (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) başlayarak 1890’lı yıllara kadar uluslararası bir mesele haline dönüşen Ermeni sorunu, “Ermeni Olayları” adı altında, yapılan katliamları meşru göstermek için kriminalize edilmiş; Ermeniler suçlanarak kötülenmiş ve ötekileştirilmiştir.

* Sultan II. Abdülhamit devrinde asker-sivil resmi görevlilerle onların emrindeki Hamidiye Alayları’nın başlattıkları katliamlar, İttihat ve Terakki zamanında 1915’te başladığı varsayılan toplu imhanın zeminini hazırlamıştır.

II. Abdülhamit tarafından kurdurulan Hamidiye Alayları.jpg
II. Abdülhamit tarafından kurdurulan Hamidiye Alayları

* Bu resmi görüşe karşı çıkan liberal ve sol eleştiriler de olmuştur. Şu söylenebilir: İster resmi tezler isterse muhalif sol ve liberal eleştiriler olsun, burada Osmanlı Ermenilerinin tarihi, bilinen anlamda geniş ve çok boyutlu bir tarih yazımı olmaktan ziyade, sadece “katliam-soykırım” veya resmi deyimle “Ermeni isyanları/mezalimi” şeklinde ele alınarak tek boyutlu bir kalıba sığdırılmıştır.

* Osmanlı Ermenilerinin tarihinin resmi tarzda ele alınışının diğer bir yönü, neo-liberal ekonomik politikaları destekleyen ve sınırları çelişkili biçimde devlet tarafından belirlenmiş siyasi bir ortamda gelişen metalaştırılmış çok kültürlülük söylemidir. Arkasından, “Osmanlı hoşgörü toplumudur” masalı devreye sokulmuştur.

Buna göre durum şöyledir: “Osmanlı-Ermeni ilişkileri eskiden beri çok iyiymiş… Hemen hiç sorun yokmuş… Ermeniler, millet-i sadıka (sadık bir cemaat veya toplum) imişler! Gelgelelim güzel ilişkiler ve sadakat, Ermeni komiteciler (silahlı âsi örgütler) ve emperyalist dış mihraklar tarafından bozulmuş!”

* Ermeni meselesinin incelenmesi, esasen o devirdeki devlet zihniyetinin bir ürünüdür. Ömer Turan ve Güven Gürkan Öztan’ın çalışmalarında, Türkiye’de devlet aklına dayanan “Ermeni Soykırımı” kavramını kabullenmemenin geçirdiği evrim ve süreklilik, Mütareke döneminden itibaren çeşitli tarihlerde devletin siyasi, diplomatik ve akademik imkânlarının niçin seferber edildiğini de açıklamaktadır.

1950’lerde yazılan ve İngilizceye de çevrilen Esat Uras’ın “Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi” eseri,  bu hususta tipik bir örnek teşkil etmektedir. 2

* Uras, Lozan anlaşması müzakereleri sırasında Ermeni meselesi uzmanı olarak bulunmuş; “Ermenistan’ın coğrafyadan intikal eden basit bir hatıra olduğunu ve Anadolu’da devamlı bir Ermeni mevcudiyeti olamayacağını” samimiyetle belirtmiştir.

A. Hulki Saral ise, 1915 olayını gerekçelendirme ve kurbanı (Ermenileri) “şeytanlaştırma” konusuna yoğunlaşmıştır. 3

* Devlete göre Ermeni sorunu, her şeyden önce bir diplomatik meseledir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın akabinde Ermenilerin yerleşik oldukları vilayetlerde yapılması öngörülen reformlar, bu meselenin temel eksenini oluşturmuştur.

Akademisyen Bilal Şimşir, İngiliz Konsolosluk raporlarına dayanarak, Osmanlı Ermenilerinin Rus yönetimine meyilli olduklarını iddia etmektedir. 4

* Sovyet dönemi ve sonrasındaki Ermeni tarih yazımı, Marksist bir tarih okumasına dayalıdır. Buna göre:

19’uncu yüzyılda Osmanlı düzenindeki feodal üretim ilişkileri bozulmuştur. Ermeni ve Kürt köylülerinin yöredeki toprak ağalarıyla devlet görevlileri tarafından ezilmesine yol açmıştır. Ayrıca gerici kilise de köylüler üzerinde maddi ve manevi baskı uygulamaktadır.

Sınıf merkezli bu analiz, o dönemdeki Ermeni-Kürt çatışmasını anlatması bakımından dikkat çekicidir.

* Ortak tarih, sadece paylaşılan kültürel ve folklorik özelliklerden (yemek, gündelik yaşam pratikleri, aile yaşamı, cinsiyetler arası ilişkiler vs) ibaret değildir. Aynı zamanda, tarih boyunca farklı grup, topluluk ve toplumların birbirlerini nasıl etkilediklerini ve hangi yollar aracılığıyla iletişim/etkileşim içinde olduklarını bulup yazmaktır.

Örnek vermek gerekirse: Ermenilerle Kürtlerin yaşadıkları vilayetlerde mali ve parasal ilişkiler (sarraflar ve mültezimler arasındaki bağlantılar vb), farklı etnik gruplar arasındaki toplumsal hiyerarşi (gayrimüslim, reis ve kâhyaların bağlı oldukları Müslüman toprak ağaları vb) ve hatta farklı topluluklar arasındaki mülkiyet ilişkileri (ortak veya bireysel kullanılan araziler, mülkler, ticarethaneler vs) ele alınıp incelenmelidir.

Aynı şekilde konargöçer Kürtlerle yerleşik Ermeniler arasındaki şiddet dışı iktidar (idari, hükmetme) ilişkileri bulunup değerlendirilmelidir.

Akademisyen Gürkan Pamukçu ise, Ermeni-Kürt ilişkilerinin arka planındaki dış ve iç etkenleri, siyasal ve sosyal nedenleri ayrıntılı tarzda irdelemiştir. 5 Onun belirleme ve saptamalarına da kısaca yer verelim:

* Ermeni meselesini tek yanlı ele alanların iki tezi var: Ermeni tezleri ve Türk tezleri. Bunlar da daha çok “ölü istatistikleri” (şu kadar insan katledildi vs) üzerinden gidilerek, esasen propaganda amacı taşıyorlar.

Ermeni kadın ölmüş çocuğunun başında.jpg
Ermeni kadın ölmüş çocuğunun başında

* Konuyu çok yanlı ele alma tarzında ise suçlama ve istatistikî bilgiler var; fakat başka açıklayıcı nedenler de ele alınıp irdeleniyor. Nesnel olma gayreti söz konusu: “Türkler barbar”, “Ermeniler hain”, “Kürtler vahşi”, “Rusların kışkırtması”, “İngilizlerin oyunu” gibi peşin hükümlerden yola çıkılmıyor.

* Bu haliyle bakılırsa, Ermeni sorununu ortaya çıkaran belirleyici etkenler sanılandan daha fazladır. Örneğin, Fransız Devrimi’nin zemin hazırladığı yeniçağdaki dünyanın siyasi haritası değişmeye yüz tutmuştu:

Napolyon Savaşları sonrasında tehlikeye giren imparatorluklar değişime direnmelerine rağmen bunu önleyememişlerdi. Bir yanda milletlerin bağımsızlık mücadeleleri için yaşanan devrimler ve savaşlarla sarsılan Avrupa, diğer yanda Rus Çarlığı’nın Kafkasya ve Balkanlardaki faaliyetleri, o bölgelerdeki milliyetçi hareketleri tetiklemeye başladı.

Avusturya İmparatorluğu Alman ve İtalyan toprakları üzerindeki hükümranlığını kaybetti. İngiltere 18’inci yüzyılda en geniş topraklara sahip olduğu Hindistan ve Yakındoğu’daki sömürgeleri üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurdu.

* Dünyada bunlar olurken, Osmanlı İmparatorluğu, topraklarının önemli bir kısmını kaybetti: Yunanistan, Cezayir, Eflak-Boğdan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Kıbrıs, Kars-Ardahan-Batum ve Tunus.

* Emeni Meselesi, Ermeniler ile devlet (veya Türkler) arasındaki bir mesele olarak sunulduğu veya algılandığı için, diğer etkenler (Hamidiye Alayları, Ermeni partileri ve komitecilerinin rolleri) geri plana atılabilmektedir.

Oysa Ermeni toplumunda siyasi bilinci ortaya çıkaran etmenler arasında şunları görebiliyoruz: Misyoner faaliyetleri, yabancı okulların açılması, modernleşme çabaları, Balkanlardaki çözülmeler, 93 Harbi öncesi ve sonrasında Patrikhane’nin uluslararası girişimleri vb.

* İstanbul’daki zengin Ermenilerle Anadolu’daki esnaf-köylü karışımı soydaşları arasında kopukluk vardı. Ermeni toplumunda beşli bir sınıfsal ayrımdan söz edilebilir:

  1. Osmanlı hükümeti üyesi olan veya devlette üst düzey memurluklarda bulunan zengin, etkin ve nüfuz sahibi olanlar.
  2. Genellikle İstanbul veya Anadolu’nun büyük merkezlerinde bulunan banker, tüccar ve sanayiciler.
  3. Anadolu ve Kürt coğrafyasının neredeyse her yanına yayılmış olan kalabalık köylüler.
  4. Sason ve Zeytun gibi korunaklı yüksek alanlarda başına buyruk serbest hayat sürdüren dağlılar.
  5. İmparatorluğun her yanında varlığına rastlanan papaz-piskoposlardan oluşan Ruhban tabakası.

* Batı desteği ve Anadolu’daki misyoner okulları vasıtasıyla bir çeşit Ermeni Rönesansı yaşanmaya başlandı. 16-17’nci yüzyıllarda yurtdışında -dini içerikli olsa da- kitaplar basıldı; okuryazar oranı arttı.

18’inci yüzyılda İstanbul’da Ermeni yayıncılığının temelleri atıldı. Bir yüzyıl sonra ise “milli kurumlarca” yönetilen okullardaki öğrenciler, yüksek öğrenim için yurtdışına çıktı. Bu arada Ermenilere ait gazeteler yayımlandı.

* Neticede kilisenin çatısındaki milli bilinç, zaman içinde siyasal bilince dönüştü. Ermeniler devletin uyruğunda olmalarına rağmen siyasi kimlikleri giderek daha belirgin hale geldi.

* 19’uncu yüzyılın son çeyreğine kadar Kürtler, komşuları Ermenilerin eriştiği ulusal bilince ulaşamamışlardı. Birlikte hareket eden yekpare bir topluluk değildiler.

* 19’uncu yüzyıla girerken Kürtlerin toplumsal yapısında da farklılıklar vardı: Konargöçerler, yarı göçerler, yerleşik sınır aşiretleri ve şehirli yöneticiler. Kuzeyin (Dersim ve Serhat bölgeleri gibi) yüksek yerleşim yerlerinde Ermenilerle Kürtler, sert kış mevsimini birlikte geçirirlerdi.

Konargöçerlerin yaylalara doğru hareketlenmesi ise, hem yerleşik Ermenileri hem de Kürtleri tedirgin ediyordu.

* Ermeniler modernleşme ölçütleri içinde Kürtlerden daha ilerideyken, kalabalık ve silahlı Kürtler otoritelerini rahatça kabul ettirebiliyorlardı.

Hayvancılıkla geçinen bu Kürtler, tahıl ürünleri ve savaş araç gereçlerine olan ihtiyaçları bakımından Ermeni zanaatkârlara muhtaçtılar. Bu yüzden aralarında çatışma çıkması, böylesi bir ortamda çok kolay değildi.

* Toprağa yerleştikçe ve aşiret bağları çözüldükçe, yarı göçebe Kürtlerin savaşçı-isyancı nitelikleri aşınarak kontrol edilebilir hale geliyordu.

* Sınır boylarındaki Kürtlerin temel özelliği savaşçı aşiretler olmalarıydı. Tarım ve hayvancılık gibi faaliyetlerden uzak dururlardı. Başlarında “aşiret reisi, aşiret ağası veya bey” diye tanımlanan yönetici bir zümre vardı.

Savaş döneminde ganimet ve talanlarla, barış döneminde ise köylüyü kaba kuvvetle sömürerek geçimlerini sağlamaktaydılar. Başta Ermeniler olmak üzere bölgedeki Kürt-Türk köylülerine en fazla zarar verenler de bunlardı.

* Osmanlı, sınırdaki bu aşiretlere bir “Bey” atamayı gelenek haline getirmişti. Bu bey, devletten aldığı tam yetki ve güçle, aşiretleri buyruğu altında tutabiliyordu.

Devlet güçlü kaldığı sürece bunlar “iyi ve sadık memurlar” gibi davranıyorlardı. Osmanlı hükümetinin zayıflaması halinde ise aynı memurlar, başlarına buyruk hareket ederek “özerk” hükümdarlar gibi faaliyet gösteriyorlardı.

* Kürt beylerinin savaşçı nitelikleri çok fazlaydı, ancak ekonomik yönleri eksik ve kusurluydu. Dolayısıyla bunların parasal işleri, Ermeni ticaret ve maliye erbabına bırakılmıştı. Beylikleri ayakta tutan gelir, Ermeni çiftçilerle yarı göçebe Kürtlerin ürünlerine el konularak sağlanıyordu.

Eskiden beyliklerden vergi almayan Osmanlı merkezi devletinin hazinesi kötüleşmeye başlayınca, onlardan da vergi alma yoluna gitti. Osmanlının kudretinin zayıflamasıyla birlikte beylik topraklarını genişletip merkezden bağımsız hareket etme eğilimleri giderek artıyordu.

Sözgelimi Botan (Bohtan) Beyi Bedirhan Bey, 1828-1929 Osmanlı-Rus Savaşı’na asker göndermeyi reddetmiş; kendi adına para bastırmış, hutbe okutmuş, mühimmat ve silah atölyesi kurdurmuş, İstanbul’a karşı duran Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşa’yı desteklemiş ve Botan bölgesinin Musul Vilayeti’ne bağlanması kararına isyan etmişti.

Gelgelelim bağımsız beylik demek, parasal bakımdan masraf ve külfet demekti. İşte bu külfet, Ermeni ve Kürt ahalinin omuzlarına yüklendi. Gereken tahsilât yapılamayınca, bu kez Kürt beyleri, özellikle Ermeni çiftçiler ile bazı nüfuzlu Ermenilerin topraklarına el koymaya başladılar. Bölgede toprak sahibi Ermeni neredeyse kalmadı.

Yıkılan evler ve sağ kalmayı başaran Ermeni kadınları.jpg
Yıkılan evler ve sağ kalmayı başaran Ermeni kadınlar

* 19’uncu yüzyıldaki siyasi durumlarına bakıldığında görülen şudur: Kürt beyliklerinin, bazen devlete bazen de Hıristiyan azınlıklara karşı giriştiği eylemler, gerçekte kendi aralarındaki mücadelenin birer parçası gibidir.

Burada somut örnek verelim: Bir Kürt rüyası gören Revanduzlu Kor Mehemed Paşa (Paşayê Kor), bu amacını gerçekleştirmek üzere 1826 yılından başlayarak Irak Kürdistan bölgesinde bulunan irili ufaklı beylikleri birbiri peşi sıra kırıp geçirdi. Onun amansız kılıcından Ezdî, Nesturi ve Asurî topluluklar da kurtulamadı. Osmanlı-İran bir olup kendisini yendiler. Kendisi 1836’da idam edildi. (F.B.)

Adana'da idamlar-foto kaynak-Kuzgun portal.jpg
Adana’da idamlar / Fotoğraf: Kuzgun portal

* Beylik isyanlarında belli oranda milli duygu/bilinç olmasına rağmen, merkezi yönetime karşı her çatışmaya “ulusal mücadele” gözüyle bakılamaz.

Çünkü beyliklerin ufku, hâlâ aşiretlerin geleneksel yapılarına ve Kürt beyinin otoriter kişiliğine bağlıydı. Bu anlamda Hıristiyanlara karşı girişilen eylemler bile, dini ve etnik olmaktan ziyade, güç elde etme güdüsü ve ekonomik durumla ilgiliydi.

* Kürt beyliklerinin tasfiyesi bölgede ve Osmanlı yönetimi nezdinde kısa vadede bir rahatlama sağladı. İdari sistemden doğan 20-25 yıllık otorite boşluğu döneminde beylerin yerini aşiret ağaları aldılar. Her yerde bir ağa türedi.

Kanunsuzluk, düzensizlik ve eşkıyalık baş gösterdi. Kürt ve Ermeni toplumu arasındaki ilişkiler daha da kötüleşti. Aşiretler sadece Ermenilere değil, hem toprağa bağlı köylü Kürtlere hem de kan davaları nedeniyle birbirlerine zarar veriyorlardı.

Meçhul bir kasabanın sokağında yatan sahipsiz Ermeni çocukları-1915.jpg
Meçhul bir kasabanın sokağında yatan sahipsiz Ermeni çocukları, 1915

* Ermenilerin Milli Meclis kanalıyla aktardıkları şikâyetler sadece Kürtlerin baskısıyla sınırlı değildi; devlet memurları ve mültezimlerin usulsüz uygulamalarını da kapsıyordu.

Ermeni tarihçi Garu Sasuni’nin Milli Meclis tutanaklarından aktardığına göre şöyle bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz:

Bu zulümler bütün bölgelerde değil, ancak büyük kısmıyla Kürdistan, Erzurum ve Diyarbakır vilayetlerinde… olmaktaydı. Harput, Erzincan, Eğin, Bayburt, Yozgat ve Bağrewand (Van Gölü) bölgelerinde beylerin, Çerkesler ile Kürtlerin ve diğer İslâm ahalisinin dini bağnazlıkları hakkında da şikâyetler yapılmış… Kürtler ve diğer dağlı halklar ki, bunların üstüne son dönemde bir de Çerkesler eklendi. Yalnız Ermenilere değil, başka halklara da olduğu gibi özellikle devlet hazinesine de çok büyük zararlar veriyorlar. 6

* İngiltere, Rusya, Almanya, Fransa, İtalya ve Avusturya-Macaristan, 1878 tarihinde imzalanan “Berlin Anlaşması” uygulanmıyor gerekçesiyle Osmanlı hükümetine, 7 Eylül 1880’de nota verdiler.

Özeti şuydu: Yerleşik ahali (yani Türkler ile Ermeniler) bir arada olabilecekler; ancak göçebeler (Kürtler) bunlardan ayrı tutulacaklardı. Buna göre Kürtler, “Ermenilere zarar veren toplum” olarak damgalanmıştı.
Verilen notadaki şart, tam bir bomba işlevi gördü; Kürt-Ermeni ilişkilerini patlama noktasına getirdi.

Bu anlaşma gereğince bölgede bir “Ermenistan” kurulacağına dair söylenti (ki bu söylenti daha çok Osmanlı devleti kaynaklıydı), Kürtlerle Ermenilerin siyasi noktada da zıtlaşmalarına yol açtı.

Kürtlerin gözünde Ermeni, artık alışveriş yapılan esnaf, sömürülecek köylü, soyulacak tüccar veya zengin tefeci olmaktan öte bir anlam taşıyordu.

* Berlin Anlaşması sonrasındaki Ermeni varlığının kabulü, Kürtlerin etnik kimliklerinin billurlaşıp ortaya çıkmasına sebep oldu. Nakşibendî tarikatı Şeyhi Ubeydullah Nehrî’nin bu konudaki görüşü gayet açıktır:

Ermeniler, Van’da bağımsız bir devlet kuracaklarmış. Nesturiler de kendilerini İngiliz tebâsı (uyruğu) ilan edip İngiltere bayrağını yükselteceklermiş. Kadınlarımızı silahlandırmak zorunda kalsam bile, buna asla izin vermeyeceğim.

* Aşiretler üstü bir siyaset izleyen ve bağımsız bir Kürt devleti için mücadele eden (1879 ve 1881’de isyan eden) Şeyh Ubeydullah, bölgedeki pek çok kötülüğün kaynağını Kürtlere değil, Osmanlı ve İran yönetimlerinin bölgeyi kötü idare etmesine bağlıyordu.

Ona göre; işte bu kötü idare yüzünden Ermenilerin eline, Kürtleri hükümranlık altına alma fırsatı geçmişti. Kürtler hâkimiyet kurduklarında, bu kötülükler de ortadan kalkacaktı.

* Şeyh Ubeydullah, batılı ülkelerden sağlanacak avantajlar karşılığında ve Osmanlı kışkırtmasına rağmen Nesturilerle Ermenilere saldırmadı; tam tersine, onları mümkün olduğunca himaye etti.

Şeyh, İngiliz-Osmanlı oyununa gelip Nesturileri katleden Bedirhan Bey’in yaptığı hatadan ders çıkardığı için böyle bir taktik izlemişti.

Katıldığım tespitler bunlardır. İlaveten, Kürt mahallesinden yanlış bir saptama ile ona yönelik eleştiriye de yer vermek durumundayım.

Son yıllarda bir mikro tarihçilik modası ve anlayışı yazılara egemen olmaya başladı ki, Ermeni sorunu ve Kürt meselesi de bu bakış açısıyla ele alınıp irdeleniyor.

Dolayısıyla tek yanlılık arz ediyor ve çoğu zaman da yüzeysel okumayla yetiniliyor. “Sorgulama ve irdeleme” adına sübjektif ve indirgemeci tespitler yapılabiliyor.

Sadece 1915 yılı gibi geçici/sınırlı olaylar değil de meydan gelenlere süreç olarak bakılırsa, meselenin on yıllara yayılmış arka planı ve nedenleri de ele alınmış olur. Buna makro tarih anlayışı deniliyor.

Kürt aydını ve yazarı Fuat Önen, Avukat-araştırmacı yazar Fırat Aydınkaya’ya yönelik eleştirel makalesinde şöyle diyor:

“Fırat Aydınkaya yazısının ne hukuk ne de bilimsel araştırmayla alakası yok. ‘Kürtler, Ermeni soykırımına iştirak ettiler mi?’ sorusuyla başlayan yazı, Kürtleri bu soykırımın aktörü, faili ve sorumlusu kılıyor. Büyük harfle başlatıp çoğul eki ile bitirerek, ‘Kürtleri’ millet olarak itham ediyor.

Bu avukat beyefendi, bir hukukçu olarak soykırımların faillerinin devletler olduğunu bilmiyor mu? Soykırım, modern bir fiildir, faili devlettir ve taşeronu kolonyalizm olan soykırım,  kapitalist dönemde ortaya çıkmıştır…

Aydınkaya; Kürtler, Ermenilerin ‘ötekisi’ idi diyor ve daha da ileri giderek, ‘Kürtler olmasa Ermeni soykırımının hedefe ulaşamayacağını’ iddia ediyor… Aydınkaya, Türk ideologlarının bile söylemediği şeyler söylüyor.

Aydınkaya’nın yazısı ne bir araştırma ne de bir analiz yazısı niteliğindedir. Söz konusu metin kaynaklara dayanmadığı gibi tarafsız da değil. Olsa olsa… Kürt değerlerine doğrudan bir saldırıdır.

Örneğin, Ermeniler ile Kürtler arasındaki ilişki ve çelişkiler tek yönlü değerlendiriliyor. Sanki Kürtler Ermenileri öldürmek, mallarını talan etmek istemişler ve Ermenileri ortadan kaldırmayı planlayıp uygulamışlar  gibi gösteriyor yazar, uyduruyor.

Yüzlerce yıl huzur içinde birlikte yaşamış bu iki kavim neden karşı karşıya gelmişlerdir?

Osmanlı devletinin 19’uncu yüzyılın başında Kürt beyliklerini çökertmeye başlaması ve çoğu zaman Ermenileri kullanması tesadüf müdür?

Ermeniler, Osmanlının ‘Millet-i Sadıka’sı değil miydi? 19’uncu yüzyılın sonunda, Rus-Osmanlı savaşı; Ermenilerin, Rusların desteğiyle Kürtlere saldırmasına sebep olmuş olabilir mi?..

Doğrudur, ben de 1915’te  Kürtleri temsil eden bir kurum, kuruluş, resmi bir organizasyon olmadığını söylüyorum. Soykırımı planlamak için bir devlet gücüne ihtiyaç vardır.

Ortada bir soykırımı planlayacak icra edecek Kürtlere ait bir devlet ve kurumsal güç mevcut değilse, Kürtleri soykırımın aktörü, faili ve sorumlusu olarak gösteremezsiniz.

Elbette bu Kürtlerin, Türklerin, Çerkeslerin ve diğerlerinin bu olaya iştirak etmedikleri anlamına gelmez. Buradan çıkarılacak anlam, Kürtlerin aktör, fail, soykırımın sorumlusu ilan edilemeyeceği ve Osmanlının suçunun Kürtlerin sırtına yüklenemeyeceğidir. Sen bu yanlış mantığınla Osmanlıları değil, Kürtleri fail yapıyorsun…” 7

Kendi adıma belirteyim: Aydınkaya’nın “Kürtler” ibaresinin işaret ettiği kapsayıcı bir genelleme yapması sorunlu bir tanımdır.

Kürtlerin ve tanınmış şimalarının, “Ermeni tehciri, katliamı ve imhası sırasındaki rollerinin olduğu” iddiası da özensiz bir toptancılıktır.

Mesela ona göre; Said-i Nursi de bunlardan biridir. Oysa bu konuda araştırma yapmış olan Muhammed Salar, yazdığı üç makalede Aydınkaya’nın görüşünü çürütmüştür. 

Hamidiye Alayı Komutanı Hüseyin Paşa ile kankardeşi Said-î Kurdî, Ermeni sivilleri korudular.jpg
Hamidiye Alayı Komutanı Hüseyin Paşa ile kankardeşi Said-î Kurdî, Ermeni sivilleri korudular

Bedirhan ailesine mensup aydınlar ile Şêx Seid ve Molla Mustafa Barzani’nin Ermeni katliamına karşı çıkan, Kürtlerin bu işe bulaşmaması yönündeki uyarılarını da biliyoruz.

Molla Mustafa Barzani, Peşmerge lideriyken Ermenileri himaye etmişti-fotoğraf-BasNews.jpg
Molla Mustafa Barzani, Peşmerge lideriyken Ermenileri himaye etmişti / Fotoğraf: BasNews

Patnos’ta karargâh kuran Heyderanlı Kor Hüseyin Paşa’nın emrindeki bazı süvari birliği komutanları, 1897’de Adilcevaz’daki Ermenilere saldırı düzenleyince, Paşa 60 atlı milisini gönderip onları engellemeye çalışmıştı.

İki süvari birliği arasındaki çıkan çatışmada onlarcası hayatını kaybetti.

Hamidiye Alayları Komutanı Hüseyin Paşa, Ermeni sivilleri koruma uğruna akrabalarıyla çatıştı.jpg
Hamidiye Alayları Komutanı Hüseyin Paşa, Ermeni sivilleri koruma uğruna akrabalarıyla çatıştı

Arin köyü Ermenileri, kendilerine ziyarete giden dönemin Rus komutanına, “Bizim güvencemiz Hüseyin Paşa’dır, ona ilişmeyin!” diye ricacı oldular.

Buna karşılık Hamidiye Alayı komutanı Muşlu Hacı Musa Beg ise, yöredeki Ermeni köylerinde vahşet uygulamıştı.

Hamidiye Alayı Komutanı Muşlu Hacı Musa Beg, Ermenilere zulmetmişti.jpg
Hamidiye Alayı Komutanı Muşlu Hacı Musa Beg, Ermenilere zulmetmişti

Onun esir alıp zorla nikâhına almak istediği Ermeni kızı Gulo’nun acıklı hikâyesi, dengbejler tarafından hâlâ anlatılır.

Olayı teyit eden resmi kaynak dönemin Muş Valisidir.

Ermeni kızın stüdyo fotoğrafı, 1895.jpg
Ermeni kızın stüdyo fotoğrafı, 1895

Toptancı ve indirgemeci mantık, bizzat Kürt coğrafyasındaki Osmanlı-Kürt Hamidiye Alayları-Ermeni Komitecileri meselesinde de kendini göstermektedir.

Muşlu dul Ermeni kadın ile çocuğu, Norveçli misyoner-heşmire Bodil Bjorn tarafından çekilmiş-Baran Saydanlıoğlu arşivi, 1912.jpg
Muşlu dul Ermeni kadın ile çocuğu, Norveçli misyoner-heşmire; Bodil Bjorn tarafından çekilmiş fotoğraf; Baran Saydanlıoğlu arşivi, 1912

Van-Kızılırmak hattının güneyine düşen bölgelerin çoğunda devletin destekleyip kışkırttığı bazı Kürt eşraf, bey, ağa, mütegallibe ile emrindekilerin öncülüğünde yapılan katliamlar, soykırım planının taşrada uygulamaya geçmiş halidir.

Katliamdan geriye kalan yetim Ermeniler.jpg
Katliamdan geriye kalan yetim Ermeniler

Oysa Kürt-Alevi bölgelerinde katliama iştirak edenlerin sayısı çok azdır. Ermeni komşularını ve sivilleri koruyan Alevilerden on binlercesi devletin gazabına uğramış; sürgün, hapis ve ölüm cezalarına çarptırılmışlardır.

Serhat bölgesinde (Van, Erzurum, Kars, Ardahan, Iğdır, Ağrı) durum daha karmaşıktır: Rusya’nın askeri denetimindeki yerlerde olaylar toplu çatışma, mukatele ve etnik temizlik gibi kavramlara daha yakındır.

Burada Osmanlı destekli Hamidiye Alayları’nın zulmü kadar Rus ordusu destekli Ermeni komiteleri ve milislerinin zulmü de yaygındır.

Bu yüzden Kars-Iğdır-Ardahan yöresindeki birçok köy, bunların yaptıkları katliamlar nedeniyle “kara ve kızıl” sıfatıyla anılmaktadır: Kızılveran, Karahamza, Kızılçakçak, Kızılgedik gibi…

Osmanlı birliğinin gözetiminde sürgüne gönderilen Ermeniler.jpg
Osmanlı birliğinin gözetiminde sürgüne gönderilen Ermeniler

Ermenilerin Antranik Paşa unvanıyla yücelttikleri gerilla ve milis komutanı, anılarında Sason ve Van’daki Kürt köylerinde etnik temizlik yaptığını açıkça yazmıştı.

Keza Abdurrezzak Bedirhan, Rus Ordusu’nun denetimindeki Kars ve Doğubayazıt köylerinde Ermeni komiteci, milis ve askerlerinin toplu kırımlarına ilişkin tespitler yapıp dönemin Rus Genel Karargâhı’na şikâyetlerde bulunmuştu.

Malum, A. Bedirhan, o devirde Rusların yanında yer almıştı ve Kürtleri Osmanlı’ya karşı isyana teşvik etmeye çalışıyordu.

Koçgirili Alişêr Efendi ile 1917’de Sovyet yönetimince Erzincan’a yönetici tayin edilen Muradyan Paşa arasındaki ittifak, bu ikincisinin Sivas-Dersim-Erzincan yöresine “Ermenistan toprağıdır” demesi üzerine bozulmuştu.

Zira Alişêr, aynı bölgenin Kürdistan, halkının da Kürtler olduğunda ısrarlıydı.

Bu durumda, hangi “Kürtler”den bahsediliyor acaba? 

Araştırmacı Evin Çiçek, memleketi Koçgiri’deki alan çalışması sırasında yaşlılarla konuştuktan ve çeşitli dillerdeki belgeleri inceledikten sonra şu kanaate varmış:

Ne Ermeniler ne de Türkiye vatandaşları, tam olarak doğruları yazmıyorlardı. İki taraf da objektif davranamamıştı. Gerçekler gizleniyordu. Kürtlerin tarihini araştırırken Rum, Asurî, Süryani, Keldani ve Ermenilerle ilgili belge, bilgilere de rastladım ve onların tarihleri hakkında ayrıntılı bilgi edindim.

Arşivlerde yer alan bütün rapor, telgraf vb belge ve materyallerde yazılanlar tüm gerçekleri yansıtmıyor.

Ermeni istihbaratçı İngiliz’e veya Fransız’a bilgi sunarken kendi ulusal çıkarlarını göz önüne alarak, komşu halka olan sempati veya antipatisine göre cümleler yazıyor. Tercümanlık yapıyorsa, anlatılanları doğru çevirmeyerek bilgi almak isteyeni yanıltıyor. 

Osmanlı arşivinde Ermenilerin sevk ve idaresi belgelerini içeren kitap.jpg
Osmanlı arşivinde Ermenilerin sevk ve idaresi belgelerini içeren kitap

Bol keseden “Kürtler” genellemesi yapıp yüzleşme ve özür dilenmesini isteyenler, tek yanlı davranıyorlar. Kürtlere ve diğer Müslümanlara envai çeşit zulüm yapan dönemin Ermeni milliyetçilerini de yüzleşmeye ve özür dilemeye davet edebiliyorlar mı?

(Ki, günümüzün Ermeni milliyetçileri de 1994’ten bu yana Dağlık Karabağ’da Kürtlere karşı şiddet kullanmış; birkaç bin öldürmüş, yaklaşık 20 bin kadarını da sürgüne göndermiştir.)

Mülteci bir Ermeni kızı,1918-1920.jpg
Mülteci bir Ermeni kızı,1918-1920

Birkaç yıl önce Diyarbakır’daki görkemli Mezopotamya Şenliği’ne katılan Ermenistan’daki insan hakları kuruluşu temsilcisine aynı soruyu sormuştum ama kendisinden ses seda çıkmamıştı.

Kısacası: İlkesel ve insancıl davranacaksak, çifte standardı biryana bırakmalıyız. Özür dileme adına bir halkı toptan kötüleyip başkalarının önünde diz çökmek, bana hiç anlamlı gelmiyor.

 

 

Kaynakça: 

1-) Bu makale, Boğaziçi Üniversitesi ve Ecole de Haute Etudes en Sciences Sociales, 2015. Ayrıca bkz:  Kebikeç dergisi, sayı 42, yıl 2016.
2-) Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Haz. Tülay Duran, Belge yayınları, İstanbul.
3-) Ahmet Hulki Saral, Ermeni Meselei, Genelkurmay Basımevi, 1970, Ankara:
4-)  Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi 1774-2005, 2. Basım, Bilgi yayınevi, 2005, İstanbul.
5-) Ermeni Sorunu’nun Kökenleri ve XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Kürt-Ermeni Siyasal Toplumsal İlişkileri, 2015; Gazi Üniversitesi İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü.
6-) Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri, çeviren Bedros Zartaryan-Memo Yetkini, Med yayınları, 1992, İstanbul.
7-) Fuat Önen, Jiyan û Helwest isimli kitabı; ayrıca bkz. “23 ve 24 Nisan’ın İki Figürü: Mithat Sancar ve Fırat Aydınkaya” isimli makalesi, Bazê Kurdistan sitesi, 29 Nisan 2020.
😎  Bakınız, Muhammed Salar, “Bediüzzaman’ın Hançeri ve Ermeni Meselesi”, Independent Türkçe, 26 Ocak 2021. Aynı konudaki iki makalesi ise 2 ve 27 Şubat tarihinde Artıgerçek gazetesinde yayınlandı.
9-) Yazar Çiçek: “Kürtler Manda statüsü kabul etmedikleri için bağımsızlıkları desteklenmedi”, söyleşi: Ruken Hatun Turhallı, 6 Nisan 2021, Basnews sitesi.
Ayrıca şu kaynaklara da bakınız;
10-) Hamit Bozarslan, “Histoire des relations kurdo-armenienne” isimli Fransızca yazı, Kurdistan und Einhliche in die Kurdiche Gescnichte des 19. Und 20. Jahrbunderts yayını içinde, Zürih: Chronos, 1977.
11-) Prof. Kemal Mazhar Ahmed, Birinci Dünya Savaşı’nda Kürdistan, Doz, yayın, 1996, İstanbul.
12-) Salahi Ramsdan Sonyel, The Ottoman Armenians: Victim of Great Power Diplomacy, K. Rustem&Brother, 1987, London.
13-) Celilê Celîl, Yeni ve Yakınçağ’da Kürt Siyaset Tarihi, 3. Basım, Pêri yayınları, 1998, İstanbul.

 

© The Independentturkish