Pazartesi , 20 Eylül 2021

Çin’in Yükselişi ve Olası Sonuçları – Reha ALPAY

Üç yıl önce yazdığım bir yazıda Çin’deki devlet kapitalizmini değerlendirmiş ve önümüzdeki döneme ilişkin öngörüleri dile getirmiştim1. Aradan geçen zaman içinde Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin ve sermaye ihracını yavaşlatmaya yönelik önlemlerin2 Çin’e karşı etkisiz kaldığını gördük. Koronavirüs krizi ise tüm dünyada ekonomilerin küçülmesine yol açarken, Çin büyümeyi sürdüren bir kaç ekonomiden biri oldu. Bu gelişmeler muhtemelen Çin’in nominal fiyatlarla da dünyanın en büyük ekonomisi olmasını beklenenden daha erken bir tarihe çekecek. Kişi başına düşen ulusal gelirde ise Çin Türkiye’yi geçmiş durumda, Doğu Avrupa ülkelerinin seviyesine giderek yaklaşıyor.

Bu yazıda önce Çin’in tarihine kısaca bakarak onun günümüzdeki yükselişini tarihsel perspektife oturtmaya çalışacağım. Bu arada kültürel farklılıkları da vurgulayarak, ileriye yönelik ne gibi ipuçları bulabileceğimize değineceğim. Ardından da geleceğe ilişkin öngörüleri önceki yazıyla tekrara düşmeden biraz daha açmaya çalışacağım.

İlk Çağda Çin

Beş bin yıl önce Mezopotamya’da ilk devletler ortaya çıkarken dünyanın diğer bölgelerinde toplumsal hiyerarşiler ortaya çıkmıştı, ancak bunlar devletin ortaya çıkmasına yol açmamıştı. Hindistan’da daha ileri bir uygarlık ortaya çıktığı halde devlet yoktu.3 Çin’de ise arkeolojik kalıntılar dört bin yıl önce Mezopotamya’dakine benzer sulama sistemlerinin inşa edildiğini, ancak bunların henüz yalnız şeflik düzeyinde hiyerarşilere sahip bir uygarlık tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Aynı döneme ait saray ya da büyük anıtsal yapılara ait kalıntıya raslanmamış. Çin mitolojisi bu dönemdeki bir hanedandan söz ediyor, ama muhtemelen bu yalnızca şefliklerden oluşan bir yapı. Arkeolojik kalıntılara göre Çin’de ilk devletin ortaya çıkışı M.Ö. 1600 yılında. M.Ö. 8. yüzyıla kadar dönem dönem aynı anda farklı hanedanlıkların var olmasına karşın büyük çaplı savaşların olduğuna dair bir bulgu yok. Bu dönemin bir kent devletleri dönemi mi yoksa feodal bir dönem mi olduğu ise tartışmalı bir konu. Bu dönemde ortaya çıkan önemli bir kavram ise Türkçeye “Cennetin Görevi” olarak geçmiş. Ama aslında buna “Kozmosun Görevi”(İngilizceye “mandate of heaven” olarak çevrilmiş) demek daha doğru olur, çünkü Çin kültüründe zaten bizim anladığımız anlamda bir cennet yok. Ortadoğu’daki ve Avrupa’daki kralların tanrıdan yetki aldığı hatta onun temsilcisi olduğu varsayılırken, Çin’de ise hükümdarların gökyüzünden (kozmos da denilebilir) yetki ve görev aldığı varsayılır. Bu yetkiyi almak için soylu olmak da gerekmez. Hükümdar eğer halka karşı adaletli davranmazsa halkın ayaklanarak onu devirmesi ise meşru görülür. Aynı şekilde doğal felaketler bu yetkiyi kaybettiğinin işareti olarak kabul edilebilir. Bunun sonucu olarak devlet yönetiminde, adalet sağlamak meşruiyetin korunması için önemsenmiştir.

Çin’de M.Ö. 700’lü yıllardan itibaren bir çok küçük devlet birbiriyle savaştı. Bu dönemde bir yanda legalizm denilen yasaları her şeyin üzerinde tutan faydacı otoriter bir anlayış, diğer yanda ise etik yaklaşımı, erdemi ve ideal yönetim hedefini vurgulayan Konfüçyusçuluk ortaya çıktı. Konfüçyus insan doğasının potansiyel olarak iyi olduğunu varsayan geleneği sistemleştirerek kitaplara döktü. Bu potansiyelin açığa çıkması için yasaların uygulanmasından çok, devlet yöneticilerinin örnek olmasının, ritüellerin ve eğitimin önemli olduğunu anlattı. Temel vurgu yasalara değil etik bir yaklaşımaydı. Bu dönemdeki savaşlar M.Ö. 221’de ilk Çin İmparatorluğunun ortaya çıkışıyla sonuçlandı. Ancak legalist uygulamalar ve adaletin gözardı edilmesi halkın, imparatorun kozmosdan aldığı yetkiyi kaybettiğini ilan ederek isyan etmesine yol açtı. M.Ö. 206’da isyanın lideri olan Han Gaozu, Han hanedanlığını kurdu. M.S. 220’ye kadar süren bu dönemde devlet yönetiminde Konfüçyusçuluk benimsendi, devlet kadrolarında yer alacak kişilerin bu temelde bir eğitim alması teşvik edildi. Çin’de bu kültürü benimseyen halka bugün de etnik olarak Han denmektedir. Han hanedanlığı döneminde, M.Ö. 5 yılında merkezi ve bölgesel yönetim kadrolarında yer alan bürokrat sayısı 130 bine ulaşmıştı.4 Toprakların köylülere eşit olarak dağıtılması bu dönemde yaygın olan bir uygulamaydı.

Neo-Konfüçyusçu Dönem

İzleyen dönemde Konfüçyusçuluk Taoizmden ve Budizmden etkilenmeye başladı. Sui(M.S.581-618) ve Tang(618-907) hanedanlıkları boyunca Budizm yaygınlık kazandı ve bazı imparatorlarca desteklendi. Hindistan’la ticaret yapan tüccarların desteğiyle Budist tapınaklar altın, gümüş ve bakırın çoğunu heykeller yapmak ve diğer amaçlar için kendinde toplamıştı. Öyle ki hükümet para basmak için yeterince değerli metal bulamaz hale geldi. Bu sorunu çözmek için 843 ve 848 yılları arasında Budizm baskı altına alındı, tapınaklardaki metallere el konuldu, izin verilen din adamı sayısı düşürüldü. 11. yüzyılda ise Taoizmin ve Budizmin batıl ve mistik etkilerinden arındırılmış bir neo-Konfüçyusçuluk ortaya çıktı. Bu akım akılcı bir etik felsefe geliştirmeye çalıştı ve toplumsal uyuma vurgu yaptı. Tang döneminde devlet kadrolarına girişte sınav uygulaması yaygınlaştı ve Song (960-1279) hanedanlığı döneminde ise bu resmilik kazanarak kurumsallaştı. Bu sınavlar neo-Konfüçyusçu öğreti temelinde yapılıyordu. Ayrı harflerle matbaa baskısının keşfi, dünyada ilk kağıt paranın dolaşıma sokulması, bankaların kurumsallaşması, pusulanın kullanılması Song döneminin diğer göze çarpan özellikleri oldu.

1271’de Çin Moğollar tarafından işgal edildi. Ancak Moğollar mevcut bürokratik devlet yapısını koruyarak kendi Yuan hanedanlığını kurdu, bir anlamda Çinlileşerek Çin’i yönettiler. Bu dönemde bilim ve tenikte ilerlemeler kesintiye uğramadı. Moğollar barut, üzengi, at boyunduruğu gibi kimi teknolojileri Batıya taşıdılar. Aynı zamanda Çin’de İslam dininin ve özellikle Tibet Budizminin yaygınlaşmasına yol açtılar. Ancak Yuan imparatorlarının uyguladığı ayrımcılık ve kötü yönetim ayaklanmalara yol açtı ve 1368’de Yuan yönetimi yıkıldı. Ayaklanmanın lideri, daha önce sıradan bir köylü olan Zhu Yuanzhang imparator oldu ve Ming hanedanlığını kurdu. Kimi tarihçiler Moğol işgalinden sonra Çin’in hiç bir zaman daha önceki gelişme ivmesini sürdüremediğini söylese de Ming dönemi her açıdan Çin’in geliştiği bir dönem oldu. Avrupa’daki tüketim talebinin artmasının da etkisiyle özellikle ipek ve porselen ihracatıyla bugünün parasıyla tahminen yıllık 190 milyar dolarlık gümüş Çin’e aktı. Bu gümüş yalnız Avrupa’dan değil, Filipinler üzerinden Güney Amerika’dan ve Japonya’dan de geliyordu.

17. yüzyılda bir çok nedenle zayıflayan Ming hanedanlığı 1636’da yerini Mançuryalı Qing hanedanlığına bıraktı. Qing imparatorları Moğollar gibi mevcut bürokratik yapıyı koruyarak, kendi kimliklerini korusalar da bir çok yönden Çinlileşmeyi kabullenerek Çin’i yönetti. Bu dönemde Çin bilim ve teknikte Avrupa’nın gerisine düşse de ekonomik olarak 19. yüzyıl ortasına kadar güçlenmeye devam etti. Daha önce dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin, 1700 yılından itibaren Hindistan’ı geçerek en büyük ekonomi konumuna geldi. 1750 yılında dünyadaki imalatın yüzde 33’ü Çin’de gerşekleşiyordu. Bu o tarih için İngiltere’nin 16 katıydı. 1830’da dahi Çin’deki imalat İngiltere’dekinin 2 katıydı. 1820’de dünyadaki toplam ulusal gelirin %29’u Çin’e aitti ki bu tüm Avrupa’nın payına eşitti.5

Doğu Asya’da Çin’in Liderliği

Neo-Konfüçyusçuluğu daha iyi anlamak için özellikle Ming ve Qing döneminde Çin’in komşularıyla ve uzak ülkelerle ilişkisine bakmakta yarar var. Ming döneminde Çin, Afrika’ya kadar ulaşan deniz seferleri düzenlemişti. Bu seferler daha sonra İspanyolların Amerika’ya gittiği gemilerden kat kat büyük gemiler ve filolarla yapılıyordu. Ancak bu seferlerin temel amacı ticareti geliştirmekti; gidilen ülkelere hediyeler götürülüyor ve oradaki farklı ürünler (hatta canlılar) Çin’e getiriliyordu. Onun dışında korsan gruplara gözdağı veriliyordu. Buna karşın Ming imparatorları bu seferleri Kuzeyden gelen tehditlere(özellikle Moğol tehditi) kaynak ayırmak gerektiği için yasakladı. Dolayısıyla Çin’in uluslararası ilişkileri büyük ölçüde Doğu Asya’yla sınırlı kaldı.

Japonya, Kore ve Vietnam çeşitli şekillerde Neo-Konfüçyusçuluğu benimsemiş ve uygulamaya koyan ülkelerdi. Bunların Çin ile ilişkileri de o temelde yürüyordu. Belirlenmiş bir hiyerarşi vardı. Bu hiyerarşiye göre Çin bu ülkelerden düzenli vergi alıyor, buna karşılık da onların ürünlerini Çin’de satmalarına izin veriyordu. 1368’den(Ming döneminin başlangıcı) 1842’de afyon savaşlarına kadar bu ülkeler arasında yalnız iki savaş oldu: Çin’in Vietnam işgali (1407–28) ve Japonya’nın Kore’yi işgal etmesi (1592–8). Bu devletler güçlendikçe barış daha kalıcı hale geldi. İki savaş dışında neredeyse beş yüzyıllık bir sürede bölgeye barış hakim oldu. Bu dönemde geçerli olan vergi sistemine göre bir devlet Konfüçyusçuluğu ne kadar çok benimsemişse Çin’le ilişkisi de o düzeyde oluyordu. Kore bu anlamda diğerlerine göre ayrıcalıklıydı. Karşılıklı heyetlerin geliş gidişleri daha sık oluyordu.6

İngiltere’nin afyon savaşlarını başlatmasıyla Çin’in aşağılanma yüzyılı başladı ve bu sistem sona erdi. İngiltere Çin’le olan ticaret açığını önce sömürgeleştirdiği Hindistan’da çay üreterek kapamaya çalıştı, ama bu yeterli olmadı. Ardından Hindistan’da afyon üreterek bunu Çin’e satmaya başladı. Ancak Çin, toplumda yarattığı yıkıcı etkiden ötürü afyon ticaretini yasakladı. Buna karşı İngiltere bunun serbest ticareti engellemek olduğunu iddia ederek savaş açtı. Bu savaşların sonucu Çin için yıkım oldu, büyük tazminatlar ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Aynı zamanda yalnız İngiltere’ye değil, diğer Batılı ülkelere de ticaret ayrıcalıkları vermek zorunda kaldı ve bu ekonomiyi giderek zayıflattı. Çin bir yarı-sömürgeye dönüştü. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde iç ayaklanmalar başladı. 1911 yılında Qing hanedanlığı yıkıldı ve 1912’de ilk Çin Cumhuriyeti kuruldu.

Bağımsızlık ve Sonrası

1949 yılında bağımsızlığa kavuşana kadarki dönemi bir kaç paragrafta özetlemek çok zor. Ama bu dönem iç savaşlar ve Japonya’nın Batılı devletleri örnek alarak emperyalist maceralara girişmesi sonucu milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği büyük felaketlerle geçti. Sonuçta ÇKP’nin liderliğinde bağımsızlık kazanıldı ve ulus-devlet inşasına girişildi. Ancak Mao dönemi burada detaya giremeyeceğim kadar sorunlu iniş çıkışlarla geçti. 1976’da Mao’nun ölümünün ardından yoldaşı Deng Şiaoping “kendine özgü bir devlet kapitalizmi inşa etmeye koyuldu”.7 Bu şekilde 1980’lerden itibaren büyük bir ekonomik atılım dönemi başlarken, yüzyılın başından beri hakim olan, Konfüçyusçuluğu geri ve gelişmeyi engelleyen bir etken olarak görerek Batılılaşmayı savunan eğilim sorgulanmaya başlandı. 1990’larda da devam eden bu tartışma sonucunda yeni bir neo-Konfüçyusçuluk yaratıldı diyebiliriz. Mao’nun Konfüçyusçuluğu küçümseyen yaklaşımı dahil çoğu görüşünün yanlış olduğu kabul edildi. Marksizm reddedilmedi, ama retorik öyle olmasa da ikinci plana düştü. Bu arada “üzerine basılan taşları hissederek dereyi geçme” anlayışıyla adım adım, piyasayı etkin bir şekilde kullanan bir devlet kapitalizmine geçildi. 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul edilen ülke, giderek dünyanın en büyük ihracatçısı oldu. Sanayi üretiminde birinci olduktan sonra, 2014’te satınalma paritesi bazında dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Kişi başına ulusal gelirde ise 2018 yılı itibariyle Türkiye’yi geçmiş durumda. Bu şekilde 1981’de halkın yüzde 85’inin yoksul olduğu Çin, 2019 itibariyle yoksulluğu yüzde 1’in altına düşürerek dünyada yoksulluk oranının en düşük olduğu ülke oldu.

Ancak kısa sürede gerçekleşen bu ekonomik büyümenin maliyeti de çok büyüktü. Bir yanda büyük ölçüde kömüre dayanan enerji kullanımı hava kirliliğine yol açarken, diğer yanda sanayi tesislerinin atıkları da akarsuları ve toprağı kirletti. Hızlı sanayileşmenin gerektirdiği ucuz işgücü büyük ölçüde kırsal kesimden serbest bölgelere ve kentlere çalışmaya giden güvencesiz göçmen işçilerle sağlandı. Bu onların çocuklarının ebeveynlerinden uzakta köyde kalması, dedelerine ve ninelerine emanet edilmesi anlamına geldi. Bu şekilde yetişen kuşaklar büyük sorunlar yaşadı ve yaşıyor. Güvencesiz bir şekilde kentlerde yıllarca çalışan göçmen işçiler de bir çok sorun yaşıyor. Bunlar bir anlamda gelişmiş kapitalist ülkelerin kendi sorunlarını çözmek için başka yerlerde yarattığı ekolojik ve toplumsal sorunlar. Çin bunun farkında ve yöneticileri de bunu sonsuza kadar yürütemeyeceklerinin bilincinde. Şi Cinping bunu “Şu anda karşılaştığımız şey, dengesiz ve yetersiz kalkınma ile insanların daha iyi bir yaşam için sürekli artan ihtiyaçları arasındaki çelişkidir” diyerek ifade ediyor. O yüzden artık Çin’in önceliği yüzde on civarındaki büyüme hızını korumak değil, aksine bunu yüzde 6 civarında tutup kullanılmayan büyüme potansiyelinin kırsal kesime ve çevre sorunlarının çözümüne yatırılması yönünde.

Bu arada geçmişteki Maocu ulus-devlet anlayışı yerini uygarlık devleti yaklaşımına bırakmış durumda. Bu yaklaşım Çin’i bir uygarlık devleti olarak görüyor ve onun uygarlık anlayışının yayılmasını benimsiyor. Bu tabii ki Batılı uygarlık anlayışından çok farklı; devletler arasında barışçı ilişkilerin geliştirilmesini ve karşılıklı çıkarlara dayalı ticaret ile işbirliğini öngörüyor. Yol ve Kuşak projesiyle Çin, dış ticaretini artırmayı ve çeşitlemeyi hedefliyor. İçeride ise 2007’den bu yana “ekolojik uygarlık” tartışılıyor, 2018’de yapılan değişiklikle bu anayasaya da girmiş durumda. Bunu tabii otoriter rejimi meşrulaştırmaya yönelik bir çerçeve olarak görüp eko-otoriteryancılık olarak nitelemek yanlış olmaz. Bu anlamda diğer ülkelere de örnek olabilir. Pratikte yapılanlara bir örnek olarak ormanlaştırma projeleriyle ormanlık alanın 1978’teki yüzde 12 oranından yüzde 22’ye çıkarılmış olması gösterilebilir.

Yeni Bir Sermaye Birikim Devresi mi?

Bu arada sermaye birikiminin dördüncü devresinin nihai bunalımlarıyla uğraşan Avro-Amerika devletleri giderek gücünü yitiriyor. Neoliberal politikalarla 1990’larda geçici bir rahatlama sağlamışlardı. Ancak 2001 krizi sonun başlangıcı oldu. Finansallaşan ekonomi, sermayenin Çin başta olmak üzere yükselen ekonomilere akmasına yol açtı. Çin’in yanısıra Hindistan, Rusya, Brezilya ve diğerlerinin yükselişi artık çok kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişi kaçınılmaz kılıyor. ABD’nin diğer bölgelerden yavaş yavaş çekilip gücünü Çin’in gelişmesini yavaşlatmaya yöneltmesi sonucu değiştirmeyecektir. Bunalımlar zinciri içinde koronavirüs krizi, neoliberal politikaların artık rahatlama sağlamadığı gibi gerilemeyi hızlandıran bir etkisinin olduğunu açığa çıkarttı. Bu muhtemelen neoliberal politikaların bırakılıp yeni bir sermaye birikim devresine uygun politikalara geçilmesine yol açacak. Biden’ın ekonomik programı bu konuda ilk işaretleri vermiş durumda.

Ancak tabii ki yeni bir devreye girilip girilmeyeceği belirsizlik içinde. Bu her şeyden önce ABD’nin liderlik ettiği dünya düzeninin sona ermesi, İMF, Dünya Bankası gibi kurumların yerini yeni devrenin kurumlarının alması demek. Bunun ötesinde de aslında bu, Batı egemenliğinin sona ermesi anlamına gelecek. İngiltere’nin 19. yüzyılda kurduğu sömürgecilik sistemiyle Batı, dünyaya egemen bir güç haline gelmişti. II. Dünya Savaşından sonra ise klasik sömürgecilik sona ermiş, ABD liderliğinde gelişen yeni-sömürgecilik hakim olmuştu. Bugün artık tüm devletlerin kalkınmacılığı benimsemesi ile yeni-sömürgecilik de anlamını yitirmiş durumda. Zaten her devlet gönüllü olarak kendi topraklarını kendisi sömürgeleştirerek, kendi ekonomik büyümesi için sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Bu konuda dışarıdan politik baskıya gerek kalmadığı gibi yabancı sermayenin işin içine girip girmemesi de artık önemini yitirmiş durumda. Batı böyle bir kalkınmacılığı tüm dünyaya benimseterek ekolojik yıkım anlamında yapacağını yapmış durumda. Yeni sermaye birikimi devresinde her devlet kendi çıkarı için bu süreci yürütecek gibi görünüyor. Bu anlamda emperyalizm de uluslarası bir olgu olmaktan çıkıp içselleşmiş olacak. Bu tabii ulusötesi şirketlerin sömürüsü bitecek anlamına gelmiyor. Ama devletlerin bunu kendilerine göre sınırlayabilecekleri bir dünya düzeni anlamına geliyor. Bu konuda devlet müdahaleleri şimdiden örnek oluşturuyor.

Bugüne kadar tüm sermaye birikim devreleri Avrupa’da 30 yıl süren krizler ve savaşlar dönemiyle kapandı, ve bu yeni bir devreye yol açtı. Oysa Asya devletleri arasında tarih boyunca hiç bir zaman bu türde bir rekabet ve savaş olmadığını belirtmekte yarar var. Zaten Napolyon dönemindeki İngiltere-Fransa, 20. yüzyıl başındaki ABD-Almanya rekabetine benzer bir rekabet bugün sözkonusu değil; Çin ile rekabet edebilecek düzeyde yükselen başka bir güç yok. Ancak ABD’nin liderliğini nihai olarak bitirecek krizin ne zaman ve nasıl yaşanacağını da bugünden kestirmeye olanak yok. ABD’nin liderliği esas olarak Türkiye gibi müttefiklerine bile söz geçiremeyen etkisiz bir sözde liderliğe dönüşmüş, bir anlamda bitmiş durumda. Ama onun liderlik ettiği dünya düzeni nihai olarak çökmüş değil. Bununla birlikte özellikle ABD’deki gelir ve zenginlik dağılımındaki uçurum gibi bir çok veriye göre bu devrenin yeni bir krizi kaçınılmaz görünüyor. Dolayısıyla kısa ya da orta vadede böyle bir krizin greçekleşmesi oldukça muhtemel.

İklim Krizi

Bir başka belirsizlik ise Çin’in uzun vadede sermaye birikimine nasıl yaklaşacağı. Bugüne kadar bunu yüzyıllık aşağılamayı aşmanın ve yeniden 19. yüzyılın başındaki konumuna gelmenin aracı olarak gördü. Ancak Çin’in Han hanedanlığından bu yana Kuzeyden ve Batıdan gelen tehditlere karşı kendi üretim gücünü kulanmayı terich ettiğini hatırlamakta yarar var. Bunu onları, başta ipek olmak üzere hediyeler vererek, yozlaştırmaya çalışarak yaptı. Bu şekilde onları tüketime alıştırdı ve ticari ilişkiler geliştirerek, ordu beslemek yerine üretime yatırım yaparak bu tehditlerden kendisini korudu. Bu her zaman başarılı olmadı, ama Konfüçyusçu anlayışa uygun bir savunma yoluydu. ABD’ye karşı savunmasının da esas olarak benzer bir yönteme dayandığını söyleyebiliriz: ABD’nin talep ettiği tüketim mallarını ucuz fiyatla ihraç ediyor ve elde ettiği dövizle ABD bono ve tahvillerini satın alarak onu daha fazla tüketime teşvik ediyor. Böylece bir tür karşılıklı bağımlılık oluştu. Diğer bölgelerdeki ülkelere yaptığı yatırımlar da ticari ilişkilerle karşılıklı bağımlılık yaratan türde. Önümüzdeki dönemde bu Çin’i sınırsız bir sermaye birikimi yarışına sokabilir. Dolayısıyla Çin’in şu anda büyümesini sınırlayıp çevreye ve toplumsal eşitsizliği azaltmaya yatırım yapması yanıltıcı da olabilir.

Diğer olasılık ise iklim krizinin giderek yaşamsal hale gelmesiyle “ekolojik uygarlık” tartışmasının gerçekten ciddiye alınması. Bu sermaye birikimininin denetim altına alınacağı bir ekonomiye neden olabilir; aynı zamanda diğer ülkelerde de liberal çevreciliğin yerine otoriter çevreciliği teşvik edebilir. Aslında Konfüçyusçu etiğin bunu gerektirdiğini de söyleyebiliriz. Bu olasılıklardan hangisinin ağır basacağını zaman içinde göreceğiz.

Dünya Liderliği

20. yüzyılı büyük çalkantılarla geçiren Çin, 1990’larda henüz Doğu Asya’da Japonya’yla yarışmaya çalışan bir bölgesel güç haline gelmişti. Bugün ise küresel bir güç olmanın ötesinde küresel liderliğe giden yola girmiş bulunuyor. Politik kadroları da bunun bilincinde ve bu liderlik için hazırlık yapıyor. Bir yandan hem askeri alanda hem teknoloji alanında gücünü artırıyor. Diğer yanda da yumuşak gücünü geliştirmeye çalışıyor. Bunu yaparken Konfüçyusçuluk ile moderniteyi birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan olgular olarak ele alıyor. Bu bir yanda çoklu modernite yaklaşımını destekliyor, diğer yanda da Konfüçyusçuluğun moderniteyi etkilediğini ve etkilemesi gerektiğini kabul ediyor. Burada Konfüçyusçuluğun donmuş bir dogma olarak görülmediğini de vurgulamak gerek. Bu şekilde II. Dünya Savaşı sonrasında işgalcileri kovarak kazandığı bağımsızlığı, sonunda kültürel olarak da kazanmış durumda. Dolayısıyla yumuşak gücünü kendi değerlerini uluslararası alanda öne sürerek geliştirmeye çalışacağı varsayılabilir.

Bugüne kadar her sermaye birikim devresinin çöküşüyle birlikte kapitalizmi kurtaran ve onu daha ileriye götüren yeni bir lider devlet ortaya çıktı(son iki devrede bu aynı zamanda hegemon devlet oldu). Muhtemelen bu devrenin çöküşü de Çin’i öne çıkaracak. Ancak kapitalizmi kurtaracak olsa da daha ileriye mi götürecek yoksa devlet denetiminde daha geri bir konuma mı itecek bu henüz belirli değil. Çin’in 18. yüzyılda Doğu Asya’daki gibi bir düzeni tüm dünyada yaşama geçirmesine olanak yok. Sonuçta gidiş çok kutuplu bir dünya düzenine doğru ve Çin de bunu kabul ediyor. Yapmaya çalıştığı yalnızca çok kutuplu bir dünya düzenine geçişte yapıcı bir liderlik üstlenmek. Tarih boyunca da zaten Asya’da silah zoruyla bir düzen geliştirmeye çalışmamış, aksine ticari ilişkilerle uluslararası düzene şekil vermiş bir devlet bu. Nihayetinde yeni kurulacak düzen o sıradaki dengelerin bir sonucu olacak. Çin bugünden mevcut devrenin krizlerinin çok sarsıcı olmaması yönünde önemli bir rol oynuyor. Bunu büyük ölçüde kendi içinde sermayeyi -özellikle finans alanında- devlet kontrolü altında tutarak yapıyor. Bu konuda diğer devletlere de örnek olmayı sürdürecek.

Özgürlük Mücadelesi Açısından Zorluklar

Çin’in yükselişi Dünya’nın daha az çatışmalı bir ortama dönmesini sağlayabilir. Ama eko-otoriteryan politikalar Batı’da Trump döneminde yükselişe geçen eko-faşizmin tırmanışına yardım edebilir. Onun ötesinde de tüm devletler için otoriter bir model olduğu ve olacağı çok açık. Çin’in ekonomik başarısı ve koronavirüs krizini aşmakta başarılı olması bu modeli daha da çekici kılıyor. Egemen devletlerin bu yöndeki eğilimlerini püskürtmek ancak geniş yığınların demokrasi mücadelesini yükseltmesiyle mümkün.

Tarihsel olarak bakarsak özgürlük mücadelesi başlangıçta monarşiye ve onun temsil ettiği devlete karşıydı. 19. yüzyılın başında İngiltere’de başlayan sanayileşme 19. yüzyılın sonlarından itibaren yayıldıkça yaşamın her alanına müdahale eden sanayi burjuvazisi ve onu destekleyen devlet mücadelenin hedefi haline geldi. Marx’ın bunu daha yüzyılın ortasında öngörmesi mücadele perspektifinin geliştirilmesi açısından çok önemliydi. O sırada henüz adı konmamış olsa bile kapitalizmin yükselişine, işçi sınıfının özne olarak ortaya çıkışına ve özgürlük mücadelesi açısından oynayacağı role işaret etmek önemliydi. 20. yüzyılda özgürlük mücadelesi esas olarak kapitalizme ve onun yarattığı sömürgeciliğe karşı verildi. Önümüzdeki onyıllarda sermaye birikiminin 4. devresinin sonuna tanık olursak, muhtemelen özgürlük mücadelesinin yeniden esas olarak devlete karşı bir mücadeleye dönüştüğünü göreceğiz. Devlet muhtemelen ekonomi üzerinde kontrol kurarak tüm tahakküm biçimlerini yönlendiren bir yapı haline gelecek. Aslında Batılı finans kuruluşlarına bağımlılığı olsa da Türkiye’de bunu şimdiden yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ancak bunun kalıcı olup olmadığını henüz bilmiyoruz.

Devletin rolünün böyle öne çıkması, farklı devlet geleneklerinin önemini ortaya çıkarıyor. Bunlar anlaşılmadan muhtemelen tutarlı bir mücadele yürütmek olanaksız hale gelecek. Çin’de 2 bin yılı aşan bir süredir otoriter bir akılcığa dayanan Konfüçyusçu gelenek hakim. Bu diğer Doğu Asya ülkelerinde de zaman içinde hakim olmuş. Dünyanın diğer bölgelerinde ise Avrupa hegemonyası döneminde yayılmış olan milliyetçiliğin çeşitli şekillerini benimsemiş şu ya da bu ölçüde her türlü akılcılıktan uzak devletler hakim. Kimisi Türkiye’deki gibi sürekli olarak azınlıklara karşı düşmanlığı kışkırtarak kendisini güçlendirmeye çalışan bir şovenist milliyetçiliği ilke edinmiş. Kimisi ise daha kapsayıcı türde bir milliyetçiliği. Bu durum iki yüzyılı aşkın bir süredir yalnız dar çıkarlar üzerine kurulu bir sistemin hakim olmasının sonucu. Sözgelimi ilk yükseliş döneminde ABD ekonomisinin uzun süre Afrika’dan gelen kölelere bağımlı olması ırkçılığın ABD’de kolay kolay silenemeyecek bir tahakküm biçimi haline gelmesine yol açmış. Aynı şekilde ABD’nin yerli halkların topraklarına el koyularak kurulmuş olması da bir başka kurucu tahakküm biçimine temel olmuş.

Sonuç Yerine

Dolayısıyla devlete karşı mücadele kapitalizme karşı mücadeleden farklı olarak o devletin hangi tarihsel ortamda hangi çıkar ilişkileri içinde ortaya çıktığına bağlı olarak diğer tahakküm biçimleriyle birlikte analiz edilmesi ve o temelde yükseltilmesi gereken bir mücadele. Geçmişte solun genel olarak düştüğü indirgemeci ve her yerde geçerli olacak bir formülle belirlenen analizlerinin giderek geçersiz kalacağı açık. İklim krizine çözüm bulmak açısından da zorunlu olan yerel üretim ve merkezsiz özerk yerel yönetimleri hedefleyen mücadele, özgün koşullar gözönüne alınarak geliştirilmek durumunda. Kapitalizm devlet tarafından denetlense de mevcut tahakküm biçimleri içinde önemini yitirmeyecek, aynı şekilde tüm bunları destekleyen patriarkaya karşı mücadele de giderek daha önem kazanacak.

Sonuç olarak geçmişteki indirgemeci anlayışların geçerliliğini tümüyle yitireceği bir gelecek ufukta görünüyor. Bir çok yönden hakim değerlerin değişeceği böyle bir dünyanın ortasında kendimizi bulmadan, özgürlük mücadelesinin dayandığı analizleri ve hedeflerini yeniden gözden geçirip bu döneme hazırlanmak gerekiyor. Bu anlamda tüm tahakküm biçimlerinden etkilenen öznelerin etkin katılımını sağlayacak bir doğrudan demokrasi temelinde, doğa üzerinde tahakküm düşüncesi de dahil olmak üzere her türlü tahakkümü yok etmeyi benimseyen bir yaklaşımı yaşama geçirmek gerekiyor.

1 “Çin Nereye Gidiyor?” başlıklı yazı için: https://ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/30-kapitalizm-ve-cokus/66-cin-nereye-gidiyor

2 Bu konuya daha önce “Modi ve Hindistan’da Tarihin En Büyük Genel Grevleri” başlıklı yazımda değinmiştim: “Trump seçildikten sonra 2017’de vergi “reformu” yaparak bir yandan yüksek gelirlerin vergi oranını düşürdü bir yandan da şirketlerin yurtdışı kazançlarını ABD’ye getirmesini teşvik etti. Bunun sonucunda 2018’de genel olarak dünyada yabancı doğrudan yatırımlar azaldı.” https://ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/30-kapitalizm-ve-cokus/138-modi-ve-hindistanda-genel-grevler

3 Bu konuda 2 nolu dipnotta andığım yazıya bakabilirsiniz.

4 John Keay, “China: A History”, London: Harper Press, 2009

5 Paul Bairoch’dan aktaran John M. Hobson, “A non-Eurocentric Global History of Asia”, Routledge Handbook of Asian Regionalism içinde, Routledge, 2012, Sf:48

6 Daha fazla detay için: David Kang, “East Asia when China was at the Centre”, aynı kitap içinde, Sf: 58-73

7 1 nolu dipnottaki yazımda bu konuya değinmiştim