Cuma , 28 Ocak 2022

Dış ilişkiler ve diplomasiye feminist yaklaşım (1)- Faik Bulut

İllüstrsyon: Franziska Barczyk/NYT

Türkiye’de feminizm ve feminist hareketler üzerine pek çok şey yazılmış ama uluslararası ilişkiler ile diplomasiye feminist yaklaşım hakkında oldukça sınırlı sayıda makale kaleme alınmıştır.

Son yıllarda bilhassa yabancı siyaset arenası ile akademik çevrelerde tartışılmakta olan “diplomaside feminizm” ya da “feminist diplomasi” anlayışı, giderek yükselen bir akım haline gelmiştir.

“Kürtlerde Diplomasi” isimli iki ciltlik kitabımın yazım sürecinde (2014-2015) diplomasi yöntemleri ve anlayışlarını incelerken, feminist yaklaşımlara dair birkaç kaynak dikkatimi çekmiş, bu yaklaşımları şöyle özetlemiştim:

“Feminist yazarlar; ulusal çıkar, güvenlik, güç/kudret, insan hakları gibi uluslararası ilişkilerin merkezi kavramlarını incelemeye ve bu konuların cinsiyetten bağımsız (gender-neutral) oldukları görüşünün ne kadar doğru olduğunu da sorgulayıp araştırmaya başladılar. Çünkü bütün bu kavramlar, ortodoks literatürde cinsiyetten bağımsız veya tarafsız olarak sunuluyorlardı. Ancak feministlerin incelemeleri gösterdi ki bunlar hep zımni (üstü kapalı, içrek) olarak cinsiyetçi manalara sahiptiler.

Özellikle 1980’lerin ikinci yarısında önem kazanmaya başlayan feminizm üzerine olan literatür üç önemli bakış açısını ortaya koydu: Liberalizm, radikal feminizm, sosyal yapılanma.

Bu perspektiflerin en eskisi liberalizmdir. Kökleri, 1792’de İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft (1759-1797) tarafından yazılan A Vindication of the Rights of Women (Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi) kitabına kadar uzatılabilir.

lk proto-feminist sayılan Mary Wollstonecrafat, 1792'de kadın haklarını gerekçelendiren kitabı yazmıştı. .jpg
İlk proto-feminist sayılan Mary Wollstonecrafat, 1792’de kadın haklarını gerekçelendiren kitabı yazmıştı

Filozof ve kadın hakları savunucusu bir düşünür olarak ün salan ve proto-feminist diye tanımlanan Mary, Fransız Devrimi’nin tarihçesini kaleme almış; 38 yıllık kısa ömrüne rağmen erkek egemenliğindeki felsefeyi kadın gözüyle ele alıp eleştirmişti.
18. yüzyıldaki görüşleri, sonraki kuşakları derinden etkileyen Mary şöyle diyordu:

Tarihi düşündüğümde ve mevcut dünya haline baktığımda, endişeleniyorum. İçimdeki üzüntü ve öfke giderek kabarıyor. Şunu kabullenmek zorunda kalıyorum: Ya doğa insanla insan arasında büyük bir fark gözetmiş ya da dünyaya şimdiye kadar egemen olan uygarlık son derece taraflı (cinsiyetçi-FB.) davranmış!

Bir liberal feministin esas endişesi, erkek baskın toplumda kadın için eşit haklar ve olanaklara ulaşmaktır.

Radikal feminizm ise batı toplumlarında 1960’larda öne çıkmış; Avrupa’da öğrenci radikalizmi atmosferinin, ABD’de ise kişisel haklar hareketlerinin bir parçası olarak gelişmiştir.

Radikal feminizm, geleneksel olarak iki ana akıma bölünmüştür.

İlki, reform hareketi olarak tanımlanmakta; temel olarak eşit haklar alma ve kadına karşı yapılan ayrımcılığa son vermeyle ilgilenmektedir.

İkincisi ise içinde radikal ve devrimci akımları da barındıran, kadınlara özgürlük talep eden bir eğilim olarak tanımlanabilir. Daha radikal bir sosyal değişim programına ulaşmayı hedefler.

Bir diğer feminist perspektif, sosyal yapılanmaya ağırlık vermiştir. Oldukça karmaşık bir etkileşim süreci içinde, post-modernizm ve post-structuralismin (yapısalcılık sonrasının) çeşitli fikirlerini benimsemiştir.

Bu yaklaşım, özellikle kimlik ve ‘farklılık’ ile ilgilenir. Sadece kadın ile erkek arasındaki veya gruplar arasındaki çatışmayı değil; fakat belirli bir grubun kendi içindeki çatışmalarını da anlamaya çalışır.

Bahsedilen yaklaşım, Üçüncü Dünya’dan (ki sosyal yapılanmacılar, bunu politik olarak Doğu dillerinde ‘global güney’ olarak adlandırıyorlar) gelen feministler ile Batı’daki beyaz olmayan feministler arasında çok revaçtadır.

Diğer bakış açılarının aksine, bu perspektif sadece cinsiyete değil, aynı zamanda ırk ve sınıfa dayalı baskının da kabul edilemezliğini ele alır.

Her şeyin ötesinde, bireysel ve sosyal hakları vurgulayan bütün diğer teorilerde olduğu gibi feminizm de konvansiyonel uluslararası ilişkiler pratiğinin en merkezi kavramını; yani egemenliğin yüceliğini sorguluyor.

Örneğin, pek çok ülkede bağımsız devletlerin kurulması bir taraftan kadınların erkekler karşısındaki konumlarının gerilemesine yol açarken, diğer taraftan egemenlik ve milliyetçi kimlik gibi kavramlar da bu konuların ortaya atılarak meşruiyet kazanmasına engel olmak için kullanılıyor.

Bu da milliyetçilik ve onun uzantısı olan egemen devletin varsayılan otoritesi ile feminizmin hem pratik hem de teoride çatışması için önemli neden olduğunu gösteriyor.” 1

Doç. Dr. Zehra Yılmaz'ın feminizm hakkındaki bir söyleşisinin duyurusu. Kaynak, _web_tr_1-TED Üniversitesi.jpg
Doç. Dr. Zehra Yılmaz’ın feminizm hakkındaki bir söyleşisinin duyurusu / TED Üniversitesi

Geçen hafta kendisiyle röportaj yaptığımız Doç. Dr. Zehra Yılmaz, bir makalesinde eril (erkek egemen) diplomasinin tezahürüne ilişkin şu ilginç örneği veriyor:

Uluslararası sistemde diplomasinin önem kazanmasında bir eşik olarak kabul edilen 1815 Viyana Kongresi sırasında o dönem ‘Courland Dükü’nün kızı’ olarak bilinen Prusyalı Wilhelmina de Sagan’ın, Metternich ile diyalogu ve diyalogun kongredeki etkisi dolayısıyla Avusturya temsilcisinin kendisine şöyle dediği söylenir: ‘Eğer bir erkek olsaydın… sen büyükelçi, ben de bakan olurdum!

Uluslararası İlişkilerde Erkek Sorunu isimli kitap.jpg
“Uluslararası İlişkilerde Erkek Sorunu” isimli kitap

Ardından kongre sırasında büyükelçi eşlerinin kongrede, kocalarının ‘gölgesi’ olarak önemli etkiler yarattıklarından methiyelerle söz edilir.

Kadınların diplomatik ilişkilerdeki etkisinin bir erkeğin ‘karısı’, ‘kızı’ ya da ‘annesi’ olmanın ötesine geçmesi, ‘gölge’ değil ‘özne’ olmaya başlamaları için yirminci yüzyılın ortalarına kadar beklemeleri gerekir.

Bu bekleyişin ardındaki neden… diplomasinin bir erkek mesleği olarak algılanmasıdır. Bu anlamda dış siyasete hâkim olan eril kültürün dış politikada kadın temsilini nasıl ikincilleştirdiği üzerine yapılan önceki çalışmalara bir katkı niteliğindedir.

Son yıllarda uluslararası ilişkiler disiplininin eril, batı yanlısı ve devlet merkezli yapısına ilişkin bir literatür birikmiştir. 2

Zehra Yılmaz, “erkekçi” bir dış politikayı eleştiriyor ve bazı önemli noktalara işaret ediyor:

“Diplomasi ‘katı’ kuralların egemen olduğu bürokratik kurumlardan biridir. Bu ‘katı’ kurallar vurgusu devletle ilişkili kurumlar arasında çoğunlukla askeri kurumlar için kullanılır. Oysa eski kullanımıyla ‘hariciye’ ve ‘askeriye’ aynı bağlam içinde şekillenen biri militer, diğeri sivil ancak birbirini tamamlayan iki yapı gibidir. Biri devletin egemenlik sınırlarının güvenliğini, diğeri ise devletin egemenlik sınırlarının uluslararası alandaki tanınırlığını sağlar.

Söz konusu olan güvenlik, egemenlik ve devletin temsil edilmesi olunca, her ikisi de eril düzlemde kesişir. Bu nedenle, her iki kurum da yapısal olarak kadınların müdahilliğine direnç gösterir. (Amerikalı siyaset bilimci) Craig Murphy, uluslararası ilişkiler alanının eril yapısı üzerine yaptığı çalışmasında, erilliğin değişik tiplerini ele alır ve bunlar içinde uluslararası ilişkilerle en fazla bağlantısı olanları şöyle sıralar: ‘İyi bir asker’, ‘stratejist’, ‘asker çocuğu’, ‘silah arkadaşı’, ‘popüler barış yanlısı’ ve ‘bitmek tükenmek bilmeyen barış çalışanı’ olmak.

Murphy’nin de gösterdiği üzere, uluslararası ilişkilerle egemen erilliğin kesiştiği çokça alan mevcuttur. Bir devletin diğer devletlere ve uluslararası kuruluşlara karşı davranışlarının bütününü içeren dış politika ve bunun hayata geçirildiği alan olarak diplomasi, eril kültürün egemen olduğu bir alandır. Zira cinsiyete ilişkin egemen ataerkil kalıplar ve bu ataerkil kalıpların ürettiği ‘kadınların bağımlılığını doğuran bir dizi kurumsal ve kültürel uygulamalar’ diplomasi kültüründe oldukça belirleyicidir.

Diplomasiye kadınların katılımının oldukça geç olması, ardından kadınların üst düzey görevlere gelmesinin ertelenmesi, ‘diplomat eşi’ misyonunun kadınları dikkate alarak dizayn edilmesi bu kültürün yansımalarıdır. Eril kabullerle kurulu olan bu kültür, var olan sistemi kurumsallaştırarak kendini de bu kabuller üzerinden yenilemekte ve bir kısır döngü oluşturmaktadır.

Erkeklik güç ve kudretle özdeşleştirilerek kutsanıyor.jpg
Erkeklik güç ve kudretle özdeşleştirilerek kutsanıyor

Kültürel bir aktarım olarak egemen erkeklik, kurumları yapısal olarak belirlemektedir. Egemen erkeklik, kurumlarda ‘sürekli başka konumların ne olduğu’ hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede şahsını sorgulama dışı kılan bir ‘iktidar konumu’ olarak çalışır. Böylece devleti dış politikada temsil edecek kişinin erkek ve ona ‘eş’, ‘yardımcı’ ya da ‘destekçi’ tanımlananın da kadın olması doğallaşmakta, diplomasi kültürünün bir parçası haline gelmektedir.

Bu ‘doğallaştırılan’ kültürün biyolojik olarak erkek ya da kadın olmanın ötesinde inşa edilen erkeklik ve kadınlıkla ilişkili olduğunu savunan (Sydney Üniversitesi Saint Paul Koleji’nden dünyaca ünlü kadın sosyolog) Prof. Raewyn W. Connell, toplumsal hiyerarşilerin yeniden belirlenmesinde cinsiyetin de belirleyici olduğunu söyler. Benzer bir düşünceyi savunan (İngiliz yazar) Charlotte Hooper’a göre ise, egemen eril yapı tüm toplumun tek bir düzeyini, erkek gücünü ve erkek olmanın avantajlarını ifade eden baskın erkeklik modellerinin bir bütünüdür.

Erkek egemen İngiliz diplomatlarına yönelik sözlü tarih programı-Kaynak, BDOHP.jpg
Erkek egemen İngiliz diplomatlarına yönelik sözlü tarih programı / Fotoğraf: BDOHP

Zira egemen erkeklik, öncelikle erkeklik temelinde ortaya çıkan bir kavram olarak düşünülse de, bunun ötesinde her zaman sosyal yapıyla ilişkili olmuştur. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları arasındaki farklılık da buradan kaynaklanır. Cinsiyet kavramı herhangi bir kişinin genetik, fizyolojik ya da biyolojik özelliklerini işaretlemek üzere kullanılırken; ‘toplumsal cinsiyet’ kavramı toplumun bireyi nasıl gördüğü, algıladığı ve buna bağlı bir biçimde kültürel olarak nasıl şekillendirdiğiyle ilgili bir kavramdır.

‘Cinsiyeti’ doğa, ‘toplumsal cinsiyeti’ ise kültür belirler. Bu bağlamda erkeklik ve erkek olmak arasında olduğu gibi kadın olmak ve kadınlık arasında da farklılık vardır. Hooper’a göre erkeklik, erkek olmaktan çok, gücü ve güçlü olmayı ifade etmektedir. Kadınlık, başka bir tanımlamayla dişillik ise erkeklik ve erillikle ilişkilendirilen bu kavramların tersini ifade eder.

Erillik, Uluslararası İlişkiler ve Cinsiyet Politikaları kitabı .jpg
Erillik, Uluslararası İlişkiler ve Cinsiyet Politikaları kitabı

Kadınlık ve erkeklik ikilemi üzerinden toplumsal cinsiyetin kuruluşunu inceleyen Connell, toplumsal yapı içerisinde iktidar ilişkilerine dayalı olarak şekillenen ve hiyerarşik bir düzlemde işleyen ‘toplumsal cinsiyet düzeni’nden bahseder. Bu bağlamda tüm dünyada işleyen bir cinsiyet düzeni olduğunu söyleyen Connell, bu düzenin temel dayanağının erkeklerin kadınlardan daha güçlü olması ve onları tahakküm altına alması olduğunu belirtir. Buna göre; hegemonik/egemen erkeklik düzeni erkeklerin baskın, kadınların ise alt sıralardaki konumlarını garanti altına alır; ama bu düzen doğal değil, inşa edilmiş bir düzendir.” 3

Feminist muhalif yazar Cynthia Enloe, Amerikan ordusunda emperyalizm, militarizm, irkçılık,seksizm. cinsiyet ayrımcılığı ve şiddet politikasının.jpg
Feminist muhalif yazar Cynthia Enloe, Amerikan ordusunda emperyalizm, militarizm, ırkçılık, seksizm, cinsiyet ayrımcılığı ve şiddet politikasını eleştirir

 

Militarizm ve cinsiyetçilik (cinsiyet ayrımcılığı) hakkında yaptığı araştırmalarıyla bilinen Amerikalı feminist teorisyen Prof. Cynthia Holden Enloe, 1990 yılında yazdığı Bananas, Beaches and Bases (Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler: Feminist Bakış Açısından Uluslararası Siyaset) başlığıyla Türkçeye çevrilmiş öncü eserinde geleneksel/gelenekçi diplomasiyi şu noktada eleştirmektedir:

Diplomasi, erkeklerin uzun süre egemenliği altında erkekleşmiş ve cinsiyete dayalı kalıp yargıları sürekli olarak yeniden üreten bir kurumdur. Bu kalıp yargılar içinde kadınlar barışçı, fiziksel olarak zayıf ve saldırıya uğrama riski nispeten yüksek olan, sır saklayamayan ve duygularını ön planda tutarak rasyonel karar verme yetisi zayıf olan şeklinde kodlanarak, devletin çıkarlarını korumakla özdeşleşmiş olan diplomasi kurumu için uygun görülmemektedir.

Devletlerarası ilişkilerin hâlâ ataerkil onur kodlarıyla şekillenmesi ve güç ile iktidarın erkeklikle ilişkilendirilmesi nedeniyle kadınların diplomatik temsilci olarak gönderilmesinin bir zayıflık olarak görüldüğü ve diplomatik yaşamda erkek diplomatların sınırlı birtakım aktiviteler dışında kadın meslektaşlarıyla iletişim kurmadıkları ortaya konmuştur. 4

Militarizm, güç ve erkeklik gösterisi.jpg
Militarizm, güç ve erkeklik gösterisi

 

Doç. Dr Zehra Yılmaz, erkekçi diplomasiyi eleştirirken feminist yaklaşımın temel gerekçelerini de belirtiyor:

“Uluslararası İlişkilere yönelik feminist itirazları anlamak için ilk olarak ‘Kadınlar nerede?’ sorusunu cevaplamak gerekmektedir. Prof. Cynthia Enloe’ya göre bu cevap, yerel ve uluslararası politikaya, ekonomiye ve daha genel olarak ifade etmek gerekirse dünyanın işleyişine dair birçok sırrı içermektedir.

Nasıl oluyor da kadınlar hem bu kadar görünür hem de bu kadar görünmez olabiliyorlardı?

Eril tahakküm nasıl bu kadar etkili işleyebiliyor ve kadınları görünmez ya da görünür kılabiliyordu? 

Profesör Cynthia Enloe, Feminizm ve uluslararası politika konulu bir konferansta söyleşiyor. 2015. Kaynak, Faculty of Arts, 16 Mart 2017.jpg
Profesör Cynthia Enloe, Feminizm ve uluslararası politika konulu bir konferansta söyleşiyor, 2015 / Fotoğraf: Faculty of Arts

Bu sorular doğrultusunda (Anglo-Amerikan feminist ve uluslararası ilişkiler uzmanı) siyaset bilimci Judith Ann Tickner de, eril değerlerin egemen olduğu Uluslararası İlişkiler disiplininden duyduğu rahatsızlığı, bu alanda çalışan kadın sayısının azlığıyla ve alanın kadın deneyimlerinden azade olmasıyla ilişkilendirmiştir. Dolayısıyla kadınların varlığına dair sorular, uluslararası ilişkilere dair feminist eleştirilerin çıkış noktasını oluşturmuştur.

J. Ann Tickner ile Dr. Laura Sjoberg, Ekim 2016'daki bir ödül töreninde.  .jpeg
J. Ann Tickner ile Dr. Laura Sjoberg, Ekim 2016’daki bir ödül töreninde

Bu doğrultuda, eril değerlerin ağırlıkta olduğu ve erkek deneyimlerinin objektiflik çerçevesinde sunulduğu bir disiplin, doğal olarak kadınları ve onların deneyimlerini göz ardı etmiştir. Uluslararası İlişkiler disiplininin toplumsal cinsiyete duyarsızlığı nedeniyle feministler, erkek deneyimlerinin evrensel deneyimlermiş gibi sunulmasına ve kadın deneyimlerinin göz ardı edilmesine itiraz ederler.

Feminist teorinin amacı, kadınları disiplinin bir nesnesi değil öznesi yapmak ve toplumsal cinsiyetin bir analiz birimi olarak kabul görmesini sağlamaktır. Feministler, analizlerinin merkezine uluslararası olanın sosyal ilişkilerini yerleştirmişlerdir.

İkinci dalga feminizm ile ortaya çıkan ‘özel olan politiktir’ sloganı, kadın deneyimlerinin de en az erkeklerinki kadar değerli olduğunu ve bunların da dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Bu şekilde kadın kimliğinin kamusal alana aktarılmasını öngörmüştür. Feminist teorinin, uluslararası olanın sosyal ilişkilerini incelemesi, tam da özel olanın politik olduğu önermesinin revize edilmesinin bir sonucudur.

(Aynı zamanda etkili bir anti militarist feminist sayılan) C. Enloe, ‘özel olan siyasidir’ önermesini tersinden okuyarak ‘siyasi olan özeldir’ varsayımına ulaşmıştır. Bu şekilde siyasetin sadece yasamayla alakalı tartışmalarda, oy sandıklarının başında ya da savaş odalarında olup bitenler tarafından şekillenmediğinin altı çizilmiştir.

Siyasi olanın aynı zamanda özel olduğunun kabulü, evlilik, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve eşcinsellik siyasetlerinin marjinal bir konu olarak görülmesi yerine devlet-birey, devlet-devlet düzlemlerinde araştırılmasına yönlendirmektedir. Böylece bu konular askeri silahları ya da devletin vergilendirme siyasetini anlamak kadar ciddi bir hal almaktadır.

(İtalyan) Niccolo Machiavelli’nin Prince, (İngiliz filozof) Thomas Hobbes’un Leviathan veya (Amerikalı siyasetçi) Kenneth Waltz’ın Man, The State and War gibi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplinleri için klasik olarak kabul edilen yapıtları incelendiğinde, devleti yöneten, dış politikaya dair karar verme mekanizmalarının başında olan, kısacası güce sahip olan karakterlerin erkeksi özelliklerle, devlete yönelik tehditlerin ve sorunlu alanların ise kadınsı karakterlerle özdeşleştirildiği görülmektedir.

Örneğin, Machiavelli Prince isimli eserinde etkili bir liderin yetenek, cesaret, akıllılık, atılganlık gibi erdemlere (virtu) sahip olması gerektiğinden bahsetmiş ve bu erdemlerin yalnızca erkeklere özgü olduğunu kabul etmiştir. Ona göre iyi bir hükümdar erkek olmalıdır. Nitekim anlamını tam karşılamasa da Türkçeye ‘erdem’ olarak çevrilen virtu kavramı etimolojik olarak viril yani eril kelimesinden türemiştir. Buna göre etkili bir lider ancak sahip olduğu virtu ile fortunayı yani kaderi alt edebilir. Machiavelli’ye göre fortuna, virtu’nun zıddıdır.

Uluslararası ilişkilere yönelik bu eleştirilerde, iktidarın sahibinin erkekler olması nedeniyle kadının rolünün kısıtlandığı ve diğer sosyal bilimlerde de olduğu üzere dış ilişkilerde de kadınların deneyimlerinin ve gelişimlerinin dikkate alınmadığı belirtilmiştir. Böylelikle, feminist teorinin disipline dair eleştirisi, bir açıdan disiplinin hâkim teorisi olan realizmin eleştirisidir.

Devletlerarası ilişkilere ve disiplinin hâkim paradigması realizme yönelik feminist eleştiriler, toplumsal cinsiyetin temel bir analiz birimi olarak incelenmesi ve dolayısıyla alçak politikada sıkıştırılan kadınların -özellikle yüksek politika alanlarında- görünürlüğünün artırılması çerçevesinde şekillenmiştir.” 5

Emeritus profesör James Rosenau-Dış İlişkileri çok boyutlu sorgulayıp eleştirmiştir. Fotoğraf,-Margaret Rosenau.jpg
Emeritus profesör James Rosenau-Dış İlişkileri çok boyutlu sorgulayıp eleştirmiştir / Fotoğraf: Margaret Rosenau

Akademisyen Zehra Yılmaz, 2016 yılında eril diplomasiye yönelik eleştirisinde, bütün feminist yazarlar gibi okun sivri ucunu, bilhassa devlet ve asayişi yüceltip kutsayan realist/pragmatist dış politika anlayışına batırmıştır:

“Realistler, insan doğasının kötü olduğu varsayımına dayanarak; uluslararası sistemi anarşik bir düzlemde inşa ederler. Bu sistemde devletlerin varlıklarını (bekasını) sadece aktif, güçlü, çıkar odaklı ve savaşçı bir dış politikayla sürdürebilecekleri öne sürülür.

Soğuk Savaş döneminde ABD hegemonyasına eklemlenen realizm, tümünü eril değerler üzerinden tanımladığı kavramlarla (güç, iktidar, güvenlik, çıkar, anarşi) dünyayı açıklar ve aynı zamanda yapılandırır. Uluslararası İlişkiler disiplinindeki kurucu teorisyenlerin tümünün erkek olması ve egemen teori olan realizmin tüm gerekçelerinin eril bir dille oluşturulmuş olması dış politikanın eril kültürünü gösteren örneklerdendir.

Uluslararası ilişkiler disiplinin önemli teorisyenlerinden (İrlandalı yazar ve akademisyen) Fred Halliday de benzer bir konuya değinir. Halliday’e göre; kurucu bir teori olarak realizmde güç, çıkar, güvenlik kavramlarının vurgulanması ve bu kavramların alıcı bulması disiplinde bir tür ‘tembellik’ yaratmıştır. Çünkü realizm gerçeklik/doğal olan neyse devletlerin de ona uygun hareket etmesi gerektiğini söyler. Gerçekliği güç ve güvenlik ikileminde tanımlamak Soğuk Savaş dönemi hegemonik mücadelede oldukça işlevsel bulunur.

Uluslararası ilişkiler ve ortadoğu uzmanı Fred Halliday'e göre realizme güç, menfaat ve güvenlik vurgusu dış politakada tembellik yaratmıştır-Fo.jpg
Uluslararası ilişkiler ve ortadoğu uzmanı Fred Halliday’e göre realizmde güç, menfaat ve güvenlik vurgusu dış politakada tembellik yaratmıştır / Fotoğraf: Nigel Stead

Soğuk Savaş döneminde, realist teori çerçevesinde kurulan bu yeni yapının ABD için oldukça işlevsel olduğunun altını çizelim. Zira realist düşünürlerin çoğunun ABD kökenli olması, (Michel Foucault’yu anımsayarak söylersek) bilgi ve iktidar ilişkisine dair eşsiz bir örnek olarak adeta disipline ve sisteme damgasını vurmuştur.

Bu bağlamda Soğuk Savaş döneminde hem başkan danışmanlığı hem de dışişleri bakanlığı yapan; ABD dış politikasının mimarı olarak anılan Henry Kissinger’ın da aynı zamanda realist teorinin en önemli isimlerinden biri olması anlamlıdır. Kissinger’ın hacimli eseri Diplomasi, dış politika kurallarının tanımlanması açısından klasik eserlerden biri sayılır.

Eski ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger'in, erkek egemen realist diplomasisine örnek gösterilen kitabının kapağı. .jpg
Eski ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger’in, erkek egemen realist diplomasisine örnek gösterilen kitabının kapağı

Ancak Soğuk Savaş sonrasında feminist eleştiri ön plana çıkmıştır. Aynı düzlemde J. Ann Tickner, dış politika analizini merkezine alan uluslararası ilişkiler disiplininin başından itibaren erkek merkezli olduğunu öne sürer. Tickner, disiplinin egemen teorisi olan realizmin kurucu isimlerinden Hans Morgenthau’nun insan doğasına ilişkin görüşlerinin erkeksi ön kabullerle kavramsallaştırıldığından başlayarak eleştirisini öncelikle realizmin ön kabullerine yöneltir.

J. Ann Tickner ile Lauora Sjoberg editörlüğünde bir kitap. Fmenizm ve Uluslararası İlişkiler. .jpg
J. Ann Tickner ile Lauora Sjoberg editörlüğünde bir kitap; “Feminizm ve Uluslararası İlişkiler”

Ayrıca Tickner’a göre; Morgenthau ve Thomas Hobbes’un görüşlerinde kullandığı ‘insan insanın kurdudur’, ‘insan doğası gereği kötüdür’ varsayımları da aslında erkek doğası temel alınarak oluşturulmuştur. Hobbes’un Leviathan kitabından başlayarak realizmin referans isimlerinden Niccolo Machiavelli ve yapısalcı realistlerden Kenneth Waltz’un çalışmalarında devleti yöneten hep erkektir.

Waltz’un kitabının isminin Man, State and War olması ve Machiavelli’nin kitabının isminin Prince olması da bu bakış açısını teyit eder. Tickner dış politikada sıkça rastlanan ‘prens’ ve ‘prenses’ nitelendirmelerinin temelinin Machiavelli’nin ‘Prince’ adlı eserine dayandığını söyler ve bunu eleştirir.” 6

 

Aynı noktadan hareket eden Feminist teorisyen Jean Bethke Elshtain, erkek egemen zihniyetin tarihi arka planına ışık tutmaktadır:

“Latincede güç anlamında kullanılan potestas (eril) ve potentia (dişil) kavramları, gücün cinsiyetlendirilmiş temsiline uygundur. Latincenin tarihsel kullanımı içinde potestas gücün resmi yöneticileri olarak erkeklerle, potentia ise gücün gayrı resmi temsilcileri olarak kadınlarla özdeşleştirilmiştir. Bu güç hiyerarşisi reddedilmeli ve kadınların da potestas içerisinde görülebileceği bir düzen yaratılmalıdır.

Feminist teori, potestas ile tanımlanmış güvenlik konusunda Uluslararası İlişkilerin sadece devleti analiz birimi olarak değerlendirdiğini, devletin içerisindeki aktörlerin göz ardı edildiğini vurgulamıştır. Devletin güvenlik sağlarken kadınların güvenliğini hesaba katmamasını eleştirmiş, toplumsal cinsiyetin analiz birimi olarak incelenmesini talep etmiştir.” 7

Bu münasebetle belirtmeliyim: J.B. Elshtain, Women and War and Public Man/Private Woman (Kadın ve Savaş ile Kamusal Erkek/Özel Kadın) isimli iki çalışmasında görüşlerini açıklamıştır.

Ataerkil tahakküm sadece toplumsal bir olgu olmakla kalmaz, aynı zamanda kültür yoluyla kazanılabilir. Bu görüşü Z. Yılmaz’ın makalesinden izliyoruz:

“Kültür üzerine düşünen İrlanda kökenli Terry Eagleton, aynı zamanda kültürün kazanılan bir olgu olduğunu ve diğer kuşaklara da aktarılabildiğini terimin tanımına ekler.

Bir başka ifadeyle, inşa edilebilen kültür, aktarımlar yoluyla yapısal ve değişmez bir özellik de kazanabilmektedir. Böylece bir tür egemenlik aracına da dönüşebilmektedir.

Hatta Terry Eagleton bu noktada kültür ve din arasındaki geçişkenliğe de dikkat kesilerek şöyle der:

‘Kültürel hakikatler -insanların ister yüksek deneyimleri ister gelenekleri olsun- bazen kutsal hakikatlerdir; korunur ve saygı görürler.

İrlanda asıllı İngiliz akademisyen Terry Eagleton, kültür-din ilişkisi bazen kültürün kutsanmasına yol açabilir. Fotoğraf, Paul Musso, 2018.jpg
İrlanda asıllı İngiliz akademisyen Terry Eagleton’a göre, kültür-din ilişkisi bazen kültürün kutsanmasına yol açabilir / Fotoğraf: Paul Musso, 2018

Bu bağlamda, eril hegemonyanın görünmez bir el gibi kurumsal kültürü nasıl belirlediği, bu süreçte diplomaside kadınların da eril değerleri ele geçirmek yoluyla bu iktidarda kendilerine nasıl yer edindikleri ve sözü edilen eril kültürü normalleştirmeye katkıları makalenin temel sorunsalını oluşturmaktadır…

Kültürün eril sistemle ilişkisi de burada, erkek egemen kültürün değişmez bir hakikat olarak algılanmasındadır. Kurumsal düzlemde kültürü inşa etme ve aktarma eylemi belli bir cinsiyet aracılığıyla gerçekleşiyorsa, biz burada cinsiyetçi bir kültürden söz edebiliriz. Hakikat erkekler aracılığıyla üretiliyorsa, hakikatin de eleştirel bir bakışla yeniden ele alınması elzemdir.” 8

 

NOT: Eril diplomasiye yönelik feminist itirazın temel eleştiri ve gerekçilerini, konunun uzmanlarından alıntılayarak özetlemiş olduk. İkinci bölümde ise feminist diplomasinin dünya ve Türkiye’deki örneklerini ele alacağız.

 

 

Kaynakça:

1-) Faik Bulut, Kürtlerde Diplomasi, cilt 1, yıl 2015. Ayrıca bkz. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Aydın, Uluslararası İlişkilerde Yaklaşım, Kavram ve Teori; Cynthia Holden Enloe, Bananas, Beaches and Bases: Making Feminist Sense of International Politics, Berkeley: University of California Press, 1989; The Morning After: Sexual Politics at the end of the Cold War, Berkeley, 1993; J.A. Tickner, Gender in International relations, New York, Columbia University Press, 1992; https://usmvaw.wordpress.com/bibliography/cynthia-enloe-bibliography/

2-3-) Zehra Yılmaz, “Eril Diplomasi Kültürüne Feminist Bir Eleştiri”, Kültür ve İletişim dergisi, Yıl: 22 Sayı: 44, Eylül 2019-Şubat 2020. Ayrıca bakınız: Fred Halliday, “Hidden from International Relations: Women and International Arena.” Gender and International Relations. Rebecca Grant ve Kathleen Newland (der.) içinde. Bloomington. Open University Press and Indiana University Press, 1991; Janie L. Leatherman, “Gender and U.S. Foreign Policy Hegemonic Masculinity, The War in Iraq, and the UN-Doing of World Order.” Gender and American Politics. Sue Tolleson ve Jyl J. Josephson Rinehard (der.) içinde. California: M.E. Sharpe. 2005; Deniz Kandiyoti, “Ataerkil Örüntüler: Türk Toplumunda Erkek Egemenliğinin Çözümlenmesine Yönelik Notlar.” Kadın Bakış Açısından 1980’ler Türkiye’sinde Kadınlar. Şirin Tekeli (der.) içinde. İstanbul: İletişim yay, 2011; Craig N. Murpy, (1998). “Six Masculine Roles in International Relations.” The “Man” Question in International Relations, Marysia Zalewski ve Jane Parpart (der.) içinde. Boulder: Westview, 1998. Charlotte Hooper, Charlotte Manly States- Masculinities, International Relations, and Gender Politics, New York: Columbia University Press, 2001; Raewyn Connell, Masculinities, Cambridge: Polity Press, 2005.

4-) Aktaran Bahar Rumelili ve Rahime Süleymanoğlu Kürüm, “Diplomaside Kadın ve Toplumsal Cinsiyet: Değişen Normlar ve Pratikler.” Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi, 6 Nisan 2020. 

3-5-6) Z. Yılmaz, agy.

7-) İlkim Tuğçe Biter, “Uluslararası İlişkilerde Feminist Dış Politika Söylemi ve İsveç Örneği”, Alternatif Politika, 2017, 9 (3); ayrıca bkz. https://thedisorderofthings.com/2013/08/18/why-ill-miss-jean-bethke-elshtain/ 18 Ağustos 2013.

😎 Z. Yılmaz, agy.

 

© The Independentturkish