Salı , 16 Ağustos 2022

Cemaat Tartışmaları Ya Da Kertenkelenin Bıraktığı Kuyruk Parçası İle Oyalanmak- Osman Tiftikçi

Osman Tiftikçi

İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun ölümü üzerine başlayan post kavgası cemaatleri tekrar tartışma gündemine getirdi. AKP işbirlikçisi Sünni cemaatlerdeki çürümüşlük, seviyesizlik bir kere daha ortaya serildi. Fakat bu tartışmalar, dini gericiliğe ve dini yozlaşmaya karşı mücadelede, esas sorumluyu gizleyen, esas hedefi saptıran bir biçime bürünüyor.

Türkiye’de dini gericiliğin en büyük gücü, Türkiye’deki en büyük “cemaat” devlettir. Türkiye devleti günümüzde sadece ülkemizdeki dini gericiliğin değil, dünya dini gericiliğinin de en büyük güçlerinden biridir. Suriye, Irak, Orta Doğu, Libya’daki silahlı dini örgütlenmelerin arkasında Türkiye’nin olduğunu herkes biliyor. Bunun yanı sıra Avrupa ülkeleri ve Müslüman ülkeler başta olmak üzere dünyanın neresinde Müslüman topluluğu varsa orada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Türkiye’nin dini örgütlenmesi vardır.

Diyanet köylere kadar uzanan 130 bine yakın kadrosuyla, anonim şirketleriyle, bütçeden aldığı büyük kaynaklarla, Kur’an kursları, yaz kurslarıyla devasa resmi bir dini kurumdur.

Devletin Diyanet İşleri Başkanlığı yanında 6 binden fazla İmam Hatip Okulu, 100’ün üzerinde İlahiyat Fakültesi vardır. Okullarda dini eğitim zorunludur. Yani en büyük dini eğitim kurumu da devlettir.

Sadece devletin merkezi olanakları değil, yerel yönetimlerin, belediyelerin imkanları da dini gericiliğin gelişmesi için seferber edilmektedir.

Devletin resmi dini örgütlenmesinin ve gücünün yanında, İsmailağa, Nurcular, Süleymancılar, Menzilciler vs. yani Sünni cemaatler devede kulak bile değildir. Bu cemaatler günümüzde, devletin kullandığı aparatlar durumundadır. Bunların arkasından devlet desteği çekildiğinde geriye önemli bir şey kalmayacağı açıktır.

Durum böyle olduğuna göre dini gericiliğe karşı mücadelede yapılması gerekenler bellidir:

Devlet dinden elini eteğini çekmeli, bütün dini işler cemaatlere bırakılmalıdır. En başta Diyanet ve devlete ait dini eğitim kurumları (İmam Hatip Okulları, devlete ait Kur’an Kursları, yaz kursları gibi) kapatılmalıdır. Devlet hiçbir cemaate kaynak aktarmamalı, cemaatler dini işler dışında başka şeylerle, örneğin siyasetle, ticaretle, öğrenci yurdu açmakla vs. ilgilenmemelidir.

Cemaat denilince akla sadece Sünni cemaatler gelmektedir. Halbuki Türkiye’de bu cemaatler dışında gayrı Müslim (Ermeni, Rum, Yahudi, Ezidi, Süryani) ve Alevi, Kürt Şafi dini cemaatler de vardır. Ama laik olduklarını iddia eden düzen partileri ve onların medyadaki sözcüleri, bu cemaatler üzerindeki devlet baskısından, yasaklardan hiç söz etmemektedirler.

Devlet, Müslim, gayrı Müslim bütün dini cemaatleri resmen tanımalı, bunlar üzerindeki baskı ve yasaklar kaldırılmalıdır. Devlet cemaatler arasında hiçbir ayırım yapmamalı, hepsine eşit mesafede durmalıdır. Diyanetin yerine bütün dini inançların temsilcilerinden oluşan Dini İşler Konseyi gibi bir denetleyici kurum oluşturulabilir.

Bu söylediklerimizi yapabilmek için Kemalist laiklik anlayışıyla mutlaka hesaplaşılması gerekir.

1924 yılında yapılan dini reformlara rağmen Sünni İslam devlet dini olmaya, din adamları da devlet memuru olmaya devam etti. Bütün dini işler (ibadet, cami açma, hac, dini nikah vs.), din adamı yetiştirme ve dini eğitim verme devlet tekeline alındı. Yani laiklik devletin bütün dini işlerden elini çekmesini gerektirirken, Cumhuriyet tam tersine bütün dini işleri devlete yükledi. Sünnilik dışındaki Müslümanlar (Aleviler, Kürt Şafiler gibi) tanınmadı, yok sayıldı.

Cumhuriyetin gayrı Müslimlere karşı tavrı da gerçek laiklikle bağdaşmıyordu. Örneğin Ezidilik ve Süryanilik yok sayılmıştı. Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatler Lozan’a göre azınlık sayılmış ve bazı haklar tanınmıştı. Biçimsel olarak bakıldığında bu gayrı Müslim cemaatlere karşı devlet laik bir tavır almış gibi görünüyordu. Şöyle ki: Bu cemaatler resmen tanınıyor, din adamı yetiştirme, dini eğitim, ibadethane açma gibi bütün dini işler ve bunların finansmanı  bu cemaatlere bırakılıyordu. Yani resmi olarak tanınan bu dini cemaatlere devlet kasasından tek kuruş ödenmiyordu. Devletin Sünni cemaatlere karşı tavrı da böyle olmalıydı.

Görünürde ya da kağıt üzerinde durum böyleydi ama devlet uygulamada gayrı Müslim cemaatlerin dini işlerine de karıştı. Örneğin Patrik seçimlerine müdahale etti. Rum, Ermeni, Yahudi okullarına Türk müdür yardımcısı zorunluluğu getirdi. Restore edilen kiliselerin ibadethane olarak açılmasına izin vermedi. Büyük Ada Rum Okulu’nun restorasyonu hala yasaktır. Yeni kilise açabilme Bakanlar Kurulu kararına bağlandı ve Cumhuriyet döneminden günümüze sadece bir kilise açılabildi.

Bütün bunlardan daha önemlisi gayrı Müslimlere yönelik varlıklarına el koyma, göç ettirme, asimile etme, Türkleştirme politikaları sürdürüldü.

Gerçek bir laiklik yani dini gericiliğe karşı gerçekten mücadele için gayrı Müslim cemaatler üzerindeki bütün baskı ve yasaklar kaldırılmalıdır. Şafi Kürt cemaatlere ve Ezidilere kendi ana dillerinde dini eğitim verme, dini adamı yetiştirme hakkı tanınmalıdır.

Cumhuriyet döneminde oluşturulan dini kurumlar ve dinin devlet tekeline verilmesi, resmi dinin topluma zorla dayatılması türünden politikalar olmasaydı, dini gericilik günümüzde olduğu gibi rahatça gelişemezdi. Örneğin AKP devlet bütçesinden bu kadar kaynağı yasal olarak dini gericiliğe aktaramaz, dini okullar açamaz, İmam Hatipleri devlet okulu olarak zorla dayatamazdı.

Son olarak dini gericiliğe karşı mücadelede CHP başta olmak üzere düzen partilerine güvenilemeyeceğini belirtelim. Çünkü Diyanetin, İmam Hatiplerin, resmi dini kurumların kapatılmasına karşı çıkanların başında CHP yönetimi geliyor. CHP yönetimi bunların kapatılmasını istemek bir yana Diyaneti biz kurduk, İmam Hatipleri ilk biz açtık diye övünüyor! Farklı inanç grupları üzerindeki baskı ve yasaklar üzerine tek söz etmiyor, onların dini hak ve özgürlüklerini savunmuyor.

CHP ve İyi Parti, en son olarak dini gericiliğin kurumlaşmasında önemli bir adım olan Diyanet Akademisi’nin kurulmasına da evet oyu verdiler. Bu kurumla birlikte Cumhurbaşkanı resmen dini işlerin sorumlusu düzeyine yükseltildi. Müftülükler ve bütün dini eğitim kurumları Cumhurbaşkanına bağlandı. Din adamlarına askerlik muafiyeti getirildi.

Dini gericiliğe karşı CHP başta olmak üzere düzen içi muhalefetten ve onların aydınlarından ciddi işler beklemek gerçekçi değildir. Onlar esas sorunu görmezden gelip tali işlerle uğraşmaya, kertenkelenin bıraktığı kuyruk parçasıyla oyalanmaya devam edecek görünüyorlar.

Osman Tiftikci