AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?[1] - SİBEL ÖZBUDUN
SİBEL ÖZBUDUN
“Karanlık
karanlığı uzaklaştıramaz;
bunu ancak ışık yapabilir.”[2]
Dostlar, sevgili hekimler, sizleri sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Biliyorum, bu “selam” sakıncalı! Bir selamın bile, ülkedeki yarılmaya denk düştüğü, “tehlikeli” addedildiği günlerden geçiyoruz ne yazık ki…
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği askerî harekâta karşı, hekim ve aydın sorumluluğunuza sahip çıkan bir bildiri yayınladınız.
Barış özlemlerine karşı resmi, paramiliter ve sivil terör estirildiği, iktidar politikalarına en ufak itirazın “vatana ihanet”le damgalandığı bir ortamda, hekimlik onurunda direndiniz.
Ama bildiriniz yayınlanır yayınlanmaz, olanlar oldu: Devletin başındaki kişinin işareti üzerine, şoven bir reaksiyon birkaç koldan birden zincirinden boşandı. Yöneticileriniz gözaltına alındı; serbest bırakılmış olsalar bile, dava kapıda. Adınızdaki “Türk” ibaresinin çıkartılması için düğmeye basıldı. TTB’yi bir “dernek” konumuna indirme çalışmalarına girişildi.
Sosyal medyada hakkınızda bir linç kampanyası başlatıldı. İktidara payandalığı üstlenmiş bir siyasi partinin lideri sizi “vatan hainliği” ile suçladı, kimi tabip örgütleri hizada olduklarını belli eden bildirileri yayınlamakta gecikmediler; sosyal medyada hakkınızda bir linç kampanyası başlatıldı… Troll canavarları, bozuk Türkçeleri, sıfırlık imla bilgileriyle tehditler küfürler, tehditler yağdırdılar üzerinize…
Ama bunlardan bir tanesi vardı ki, bir “paralel evren”de, bir “zaytung” dünyasında yaşamakta olduğumuz hissini yaşattı bana. Sanki bir başka âleme geçmiştik bir anda: şeylerin çarpıtılmış imgelere, grotesk kendiliklere dönüştüğü bir âlem: Türkiye Hacamatçılar Federasyonu’nun protesto “miting”inden (!) söz ediyorum. “Miting” diyorum, kendi web sayfalarında o tuhaf “eylem”i böyle adlandırıyorlar.[3]
İzninizle, tam da konumuzla ilgili olduğu için, söze “Türkiye Hacamatçılar Federasyonu”ndan gireyim.
Federasyonun web sayfasında, kuruluşun amacı, tamı tamına şöyle tanımlanıyor (yazım hataları özgün metne aittir):
“Türkiyede, Hacamat Uygulaması 1930’lu Yıllarda Sebebi Bilinmeksizin Yasaklanmış, 2014 Yılında Saglık Bakanlıgı Geneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yasasıyla İtibarı İade Edilerek Serbest Bırakılmıştır.
Hacamat Uygulaması; 2014 Yılına Kadar Birçok İslâm Ülkesinde Oldugu Gibi Türkiyedede Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’in Biz Müslümanlara Özellikle Tavsiyede Bulundugu; SÜNNETİ Niyetiyle, İslâmı Kurallara, İslâmi Metodlara Göre, Ayın Belli Günlerinde, Yasak Olmasına Ragmen, HACCAM ve HACCAMELER Tarafından Gizli Bir Şekilde Yapılmıştır..
Hacamat Uygulaması, Yasak Olmasına Ragmen, Hertürlü Cezayı Göze Alarak, Sünnet Niyetiylede Olsa, Yaşatma Çabası ve Gayreti İçerisine Girerek, Dünya Genelinde Uygulanan Bu Yöntemi, Yasak Olmaktan Kurtarıp Saglık Sektörüne Kazandıran, HACCAM VE HACCAMELERİN Sagladıgı fayda Emekleri Bir Hiçmiş Gibi Silinmek İstenmektedir.
Bizler Yıllardır hacamat uygulamalarını yapmakta ve bilmekteyiz, Lakin 2015 Yılında Çıkan Hacamat Uygulamaları Yetki Yasasıyla, Türkiye Genelinde 15000 Yakın Haccam ve Haccameler Zor Durumda Bırakılmıştır.
Sünnet Niyetiylede Olsa, Çevresine Hacamat Yapan Haccam ve Haccameler Mahkemelik Olmuş ve Cezalar Almıştır.
Federasyonumuzun Amacı ve Görevi; Türkiye Genelinde Bulunan Tüm Haccam ve Haccameleri Bir Araya Getirerek, Güçlü Bir Birlik Olmak ve Yetki Yasasından Faydalanmaktır.”[4]
Görüldüğü üzere, “Hacamatçılar Federasyonu” kendi ifadelerine göre bugüne dek “gizli” faaliyet yürüten “haccam ve haccameler”in Sağlık Bakanlığı’nın 27 Ekim 2014 tarihli yönetmeliğinin önlerine açtığı yasallık ortamından yararlanma girişimlerinin bir ürünüdür. Ancak, öyle görülüyor ki “haccam ve haccameler” kendilerine “yarı-legalite” sağlayan yeni yönetmelikten pek memnun değiller. “Neden” mi?
Şu nedenle: Yönetmelik “haccam ve haccamelik” yapma yetkisini “sertifikalı tabip ve diş tabipleri”ne veriyor.[5] Bu durumda, çoğu, bırakın tıp ya da diş hekimliği diplomasını, ilkokul diploması bulunmayan “çekirdekten yetişme” hacamatçılar ne yapsın? Nitekim, diyorlar ki:
“2015 Yılında Çıkan Yetki Yasası Geregi Hacamat ve Tamamlayıcı Tıp Yasası İçerisine Bulunan ve Senelerdir Geleneksel Şekilde Yapılan Uygulamaları, Egitim Almış Hekim ve Diş Hekimi Yapabilir Denilmektedir… Bizlere Düşen Görev, Hekimi Anladıkta DİŞ HEKİMİ Ne Alaka Diyerek Bunu Kamuoyuna Duyurmak, 100/90 Hekimler Tarafından Kabul Edilmeyen Bu Uygulamaları, Hacamatcılar Olarak Bizlerin Geri Plana Atılmasıyla Büyük Bir Rant Kapısı Hâline Getirilmek İstedigini Duyurmaktır.”[6]
Trajik, dramatik ya da komik bulabilirsiniz; doğrudur. Ancak ben bu olayın iktidar partisinin ne’liği konusunda son derece aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum.
İzninizle, açımlayayım:
AKP içeride ve dışarıda farklı hesap ve dengelerin ürünü olarak biçimlenmiş ve 2002 seçimlerinde, siyasal İslâm’ın Türkiye’deki yüzde 20’yi bulmayan geleneksel oy desteğini neredeyse üçe katlayıp -bugüne dek gitmemek üzere- iktidar olabilmişti.
Hesap ve dengelerin “dışarı”yla ilgili kısmı, bu sempozyumun konusu değil.
Ama “içeri”deki hesap ve dengeler, ya da başka bir deyişle AKP’yi ortaya çıkartan hevesler, oldukça farklı ve karmaşıktı: Kurucu ideoloji Kemalizm’le hesaplaşmak, 1980’li yıllarda neoliberalizme geçiş yapan ülkede “Anadolu Kaplanları”nın sermaye pastasındaki payını büyütmek, dinine, imanına sahip çıkan bir toplumu yeniden biçimlendirmek, Osmanlı’nın lebensraum’unu ihya ederek İslâm Dünyasının lideri olmak, o güne değin “laikçi” elitlerin yararlandığı ayrıcalıkları temellük etmek…
İktidarları toplumun kendini Batıcı-laik elitler karşısında “ezik” hisseden taşralı Sünnî, muhafazakâr kesimlerince kısa sürede benimsenip içselleştirildi: AKP’yi sevdiler, çünkü onlara kapalı duran bir evreni ilk defa önlerine açmıştı: o güne dek girmeyi tahayyül dahi edemedikleri “elit” mekânlar: İstanbul’un seçkin semtleri, otelleri, restoranları, spor salonları, saunaları ve lüks AVM’ler, TV haber/tartışma programlarının ekranları, üniversite ve mahkeme kürsüleri, anaakım medya köşeleri, TSK komuta kademeleri, Bodrum, Marmaris sahilleri, mavi yolculuklar, Bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığı sarayı, kordiplomatik… Tüm toplumsal yaşam, tüm kurumlar onların “gereksinimler”ini karşılayacak şekilde yeniden tanzim edilmekteydi: eğitim sistemi dinselleşiyor, giderek Sünnî İslâm’ın gereklerine uyarlanıyor, diyanet ve cemaatler ticaretten yatak odasına, hangi elle yemek yemek gerektiğinden işçi grevlerine, evlenme yaşından hayvanlarla cinsel ilişkiye, nasıl davranılması, neyin helal, neyin haram olduğuna dair yurttaşlara yol gösteriyor, daha da vahimi herkesin kendilerine benzemesi için çalışıyor; ekranlar, sokaklar alkolden, sigaradan ve “farklı” olanlardan (uzun saçlı, küpeli erkekler, şortlu kadınlar, flört eden gençler, LGBTI bireyler, gayrımüslimler, marjinaller, Alevîler, Kürtçe konuşan Kürtler, alternatif yaşam tarzı sürdürenler…) arındırılıyor, “sivil toplum” dönüşüme uğratılarak cemaat ve tarikatlara bağlı derneklerle istila ediliyordu.
Özetle, mevcut iktidar, birbiriyle uyumlu görünse de alttan alta çelişen ikili bir “dışlanmışlık” duygusundan buluyor desteğini. Yukarıdan ve aşağıdan.
Yukarıdan: Marmara sermayesinin Cumhuriyet tarihi boyunca ayrıcalıklı konumu karşısında kendisini “dışlanmış” hisseden ve/fakat 1980’lerin neoliberal açılımıyla rüzgârı arkasına alarak küresel sermayeyle entegre olma yolunu açan, ama bu entegrasyonda “kimliği”ni yitirerek “Batılı” gibi olmak istemeyen Anadolu sermayesi. Ve aşağıdan: Kemalist modernizm anlayışının, özellikle de laiklik yorumunun marjlara ittiği, baskıladığı ve denetim altında tuttuğu, taşra kökenli küçük burjuvazi (esnaf, küçük ticaret erbabı, küçük imalathane sahipleri…) sınıf temelli tarikat ve cemaatler. Ve bunların “kliyantel ağlar” vasıtasıyla denetlediği “yoksullar mahallesi”: çocukları cemaat yurtlarında barındırılan kayıtdışı emekçiler, cebine zaman zaman harçlık konan işsizler, evine erzak taşınan, tekkede doyurulan açlar, veresiye defteri zaman zaman silinen asgari ücretliler, borçlandırılmış köylüler…
Hem “yukarısı”, hem de “aşağısı” de “elhamdülillah Müslüman”, buna şüphe yok. Ancak Ülker’lerin, Cengiz’lerin, Limak’ların “İslâm”ıyla, Perşembe akşamları dergâhta zikreden, Cuma’yı mahalle arası camide eda eden, kafası bozuldukça palasına sarılıp protestocu kovalayan esnafın İslâm’ı farklı. İkinci grup, toplumun konumunu yitirmekte olan, her krizde biraz daha dibe çekilen kesimlerinden oluşuyor. Ne ki tarikat/cemaatler onların ayakta kalabilme kaynaklarını oluşturuyor. Yalnızca “manevi destek” sağladığı için değil. İktidar, onlarda toplumun her köşe bucağına nüfuz edebilmenin aracını görüyor. Yani bugüne dek “laikçilerin” elinde “dinini-imanını yitirmiş” bir toplumu yeniden terbiye etmenin aygıtı olarak değerlendiriyor onları. Ve yollarını açıyor. Bakanlıkların kadroları, polis teşkilâtı, Milli Eğitim teşkilâtı önlerine seriliyor; kurdukları vakıflar aracılığıyla devlet olanaklarından nemalandırılıyorlar.
Böylelikle alt-orta sınıf olarak yitirdikleri konumu geri kazanırken, fırsatı ele geçirmişken bir yandan sermaye içindeki paylarını arttırmaya (yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasal sermaye: yakın zaman öncesi Adıyaman’ın bir köyünde alkoliklerin bu “illetten” kurtulmak için gittiği bir önemsiz dergâh olan Menzil grubu, aniden başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere devlet bürokrasisinde dal budak sarmasını nasıl açıklamalı?); bir yandan da topluma kendi bildikleri İslâm doğrultusunda şekil şemal vermeye çabalıyor. 9 yaşındaki kız çocukların evlendirilebildiği, tarikat yurtlarında erkek çocukların tecavüze uğradığı ve olayın sessizce geçiştirildiği,[7] kadınların dizlerinin, boyunlarının, saçlarının tellerinin görünmesinin cehennemlik sayıldığı, LGBTI’lerin mahallelerden kovalandığı, bira içen gençlerin darp edildiği, Ramazan’da sigara içenlerin linçe uğratıldığı, Alevîlerin evlerinin işaretlendiği, kentlerin mahalle mahalle, ev ev taranıp hane sakinlerinin etnik, dinsel, siyasal eğilimlerinin kayıt altına alındığı bir İslâm bu…
Kanımca Türkiye’de “muhafazakârlık” ya da ‘muhafazakârlaşma’dan söz etmek, öncelikle bu gerçekliği göz önünde bulundurmayı gerektirir: “Muhafazakârlık”ın taşıyıcısı olan kesimlerin siyasetle girdikleri “velût” ilişkileri…
Bunu birlikte irdeleyelim.
Ama bu irdelemeye geçmeden, bir parantez açıp bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye’de bir süredir “muhafazakârlık/muhafazakârlaşma” araştırması yapılmıyor. Oysa çok değil bundan 5 yıl öncesine dek bu araştırmalar farklı kurumlar tarafından neredeyse her yıl yapılırdı: Örneğin Prof. Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun 1999 ve 2006 yıllarında TESEV için yaptıkları Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı araştırma; KONDA araştırma şirketinin 2007 yılında Tarhan Erdem başkanlığında gerçekleştirilen “Gündelik hayatta din, laiklik ve türban” araştırması; 2008 yılında yine Profesör Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yürütülen “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma; 2009’da Prof. Yılmaz Esmer başkanlığında gerçekleştirilen, Bahçeşehir Üniversitesi’yle İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın ortak projesi “Radikalizm ve Aşırıcılık” başlıklı anket çalışması; yürütücülüğünü Hakan Yılmaz’ın üstlendiği, Açık Toplum Vakfı - Boğaziçi Üniversitesi tarafından yürütülen, 2010 tarihli “‘Biz’lik, ‘Öteki’lik ve Ayrımcılık: Kamuoyundaki Algılar ve Eğilimler” başlıklı araştırma[8]…
İlginçtir: Türkiye’deki “muhafazakârlaşma” ölçeği oluşturmaya yönelik araştırmalar bu noktada kesildi…
Nedeni belirsiz… Kim bilir, belki de bu araştırmaların sonuçlarının anaakım medyada büyük ölçüde “canım değişen bir şey yok, nihayetinde dindar olan dindarlığını sürdürüyor, diğerleri üzerinde de baskı filan yok, her şey olduğu gibi sürüyor” izlenimini yaratacak tarzda yorumlanmasından kaynaklanıyor bu ihmal. Çünkü nihayetinde son 15 yılda evet; ama özellikle son beş yılda Türkiye’de toplumsal-kültürel sahne siyasete koşut olarak hızla, fazlasıyla ve inkâra, ya da “hayırhah” yorumlara yer bırakmayacak tarzda değişti.
Bu değişimi dilerseniz, Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin Ocak 2018 tarihli ve yıllara göre karşılaştırma olanağı veren “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması’na müracaatla izleyelim.[9] Hemen belirteyim, siyasal tercihleri sosyo-kültürel köken temelinde anlamlandırmaya yönelik bu çalışma, doğrudan “muhafazakârlaşma”yı sorunsallaştırmamakla birlikte, özellikle muhafazakârlığın iki sacayağını oluşturan milliyetçilik ve dindarlık konusunda önemli ipuçları sağlıyor.
İşte bu araştırmadan önemli bulgular:
“Kendinizi etnik olarak nasıl tanımlarsınız?” sorusuna verilen yanıtların yıldan yıla önemli değişiklikler göstermesi, ilk çarpıcı veri.
Örneğin, kendini “Türk” olarak tanımlayanların oranı 2012’de yüzde 54.8 iken bu oran 2015’de yüzde 65.7, 2017’de ise yüzde 89.9’a fırlıyor.
Buna karşılık, “Kürt” olarak tanımlayanların oranı, 2012’de yüzde 6.2’den 2015’de yüzde 11.1’e çıkıyor, 2017’de, yani iki yıl içerisinde yarı yarıya, yeniden yüzde 6.2’ye düşüyor.
Etnik özalgının Türkiye’de sarsıcı iç çalkantıların yaşandığı son iki yıl içerisinde (Temmuz 2015 seçimlerde AKP’nin tek başına iktidar olmasına yetmeyecek bir oy oranıyla çıkmasını izleyen katliamlar dizisi, intihar bombaları, Kürt coğrafyasına yönelik askeri müdahaleler, darbe teşebbüsü, OHAL ilanı, ülkenin KHK’larla yönetilmeye başlanması, Başkanlık sistemi referandum süreci…) bu denli değişmesi dahi, bu ülkede kültürün en azından kimi alanlarının siyasal müdahaleler karşısında ne denli kırılgan olduğunu gösteriyor.
Yalnız etnik aidiyet algısı değil, dindarlığa ilişkin veriler de bu saptamayı doğrulamakta.
Örneğin, “kendinizi siyasal açıdan (dikkat! “siyasal açıdan”) nasıl tanımlarsınız?” sorusuna verilen yanıtlarda da yıldan yıla önemli değişiklikler kaydedilmekte.
Bu soruya 2015’de deneklerin yüzde 14.7’si “dindar” yanıtını vermiş. 2017’de “dindar”ların oranı neredeyse ikiye katlanarak yüzde 27.6’ya fırlıyor. Ancak yalnızca dindarlar değil. “Dindarlık” öztanımı, araştırmaya 2015’te dahil edilmiş. O yıldan önce yapılan anketlerde “muhafazkâr” şıkkı mevcut. Öyle anlaşılıyor ki o yıla kadar “dindar”lar kendilerini “muhafazakâr” başlığı altında tanımlayagelmişler. Çünkü 2014’de bu soruya “muhafazakâr” yanıtını verenlerin oranı yüzde 37.1 iken, 2015’te bu oran yüzde 20.7’ye düşüyor. Bir başka deyişle, 2015’de kendini dindar + muhafazakâr olarak tanımlayanların oranı (14.7 + 20.7= 35.4) 2014’te kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayanlara göre (yüzde 37.1) fazla değişmiyor, hatta bir miktar düşük çıkıyor. Gelgelelim, 2017’ye gelindiğinde dindar + muhafazakârların oranında bir sıçrama yaşanıyor: yüzde 47.4. Buna “milliyetçiler”i de eklediğimizde (2017’de: yüzde 19.2) bu ülkede kendini “dindar + muhafazakâr + milliyetçi olarak tanımlayanlar yüzde 66.6’yı buluyor. Buna karşılık, kendilerini Cumhuriyetçi/Kemalist + sosyal demokrat + ulusalcı + sosyalist olarak tanımlayanların oranı ise sürekli düşüş kaydediyor: 2015’de yüzde 45’den, 2017’de yüzde 29.6’ya…
Bu noktada bir kez daha vurgulamak gerekiyor; “dindar”lar, kendilerini kültürel, gündelik hayatta, itikat olarak vb. değil, “siyasal açıdan” dindar olarak tanımlamaktalar. Bir başka deyişle, Cumhuriyet rejiminin “dini siyasete alet etmeme” kırmızı çizgisi, nüfusun yüzde 30’a yakınının zihninde, ilga edilmiş durumda.
Gelelim bu (siyasal) öztanımların gündelik yaşamımızda nasıl biçimlen(diril)diğine… Siyasetin önünü açtığı, desteklediği, çoğu zaman da dayattığı bir dindar (muafazakâr)laşma/ İslâmîleşme toplumsal dokuya nüfuz etmekte.
Bunun için gazete sayfalarında, internet sitelerinde, sosyal medyada bir gezinti yapmak, yeterli. Kuşbakışı ve rastgele…
Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, 2002-2017 yılları arası ülkede yapılan kütüphane sayısının 11 olduğunu açıkladı. 15 yılda yapılan kütüphane sayısı 11 iken, 10 yılda yapılan cami sayısı ise, 8 985 oldu.[10] 11 kütüphaneye 9 000 kadar cami! Ama ülkedeki cami sayısı yalnızca kütüphane sayısını geride bırakmıyor ki! Diyanet’e bağlı cami sayısı (90 bin) Milli Eğitim’e bağlı okul sayısını (61 201) da çoktan geride bırakmış durumda![11]
Ya da diyanetin yaşamın her alanında dal budak sarması: “Diyanet, 2018’de bakanlıklardan belediyelere, Emniyet’ten STK’lere, muhtarlardan apartman yöneticilerine kadar herkesle ‘işbirliği’ yaparak vaiz gönderecek.” Böylelikle etki alanını cami dışına taşıran Diyanet, müftülere apartmanlardan işyerlerine, kahvehanelerden öğrenci yurtlarına, okullardan fabrikalara, her mekânda aile yapısından medya okuryazarlığına, evliliğe hazırlık sürecinden kadınların çalışmasına, çocuk eğitiminden modern yalnızlığa… velhasıl kendisini ilgilendirmeyen, din ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan konularda sohbet toplantıları düzenlenmesi talimatı gönderdi.
Diyanet’in toplumun bütün kesimlerine ulaşma planında kapsamlı faaliyet alanları da belirlendi. Her alanda ayrı konu, hedef kitle ve faaliyet belirleyen Diyanet, müftülere ‘Çocuk-Cami buluşmaları, apartman sohbetleri, KYK programları, işyeri-fabrika sohbetleri, kahvehane ziyaretleri, aile okulu seminerleri, panel, ev sohbetleri, sabah namazı buluşmaları, köy sohbetleri, iftar programları, aile buluşmaları’ düzenlenmesi talimatı verdi. [12]
Her yer, ama özellikle okullar. 4+4+4 sistemine geçerek, öğrenime başlama yaşını (“hafızlık öğrenimine başlamanın ideal yaşı 9’dur diye!) 5.5’a çekerek, türlü manevralarla düz liseleri ortadan kaldırıp imam-hatiplerle dönüştürerek, çocukları tarikat yurtlarına mecbur bırakarak, zorunlu din derslerinin sayısını katlayıp seküler konuları müfredat dışı bırakarak, “dindar ve kindar” nesiller yetiştirme gayretleri yetmedi; diyanet M.E.B.’la imzaladığı protokoller aracılığıyla okul kapılarını vaizlerine, imamlarına, cemaatlere ardına dek açtı:
“Okullarda laik eğitimin yok edilmesinin yeni adımı olarak, Diyanet’in vaiz görevlendirme süreci başladı. Diyanet, 81 ile gönderdiği yazı ile Aile ve Dini Rehberlik Büroları’nın 2018 yılı için çalışma takvimini açıkladı. Vaizler, ‘Milli ve manevi değerler’i anlatacak. 10 yaşındaki çocuklara verilecek vaazın konuları arasında “ümmet bilinci, şehitlik, şehadet, felaket anında sabır, duanın kabul olması vb. bulunuyor.”[13]
Ancak Diyanet yalnızca müfredat ya da vaizler aracılığıyla değil, aynı zamanda doğrudan okul ve üniversitelere “temsilciler” atayarak işi sağlama alma kararlılığında: Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalanan protokole dayanılarak hazırlanan Gençlik Çalışmaları Yönergesi”nde toplumun tüm kesimleri, ama özellikle de gençler ve kadınlar arasındaki çalışmalarını yoğunlaştırma niyeti açıkça belli oluyor: Yönergeye göre “gençlik koordinatörü” olarak atanan imamlar okul ve fakültelerde “okul temsilcileri” belirleyip öğrenci gençlik içinde yönlendirici faaliyetler yürütecek.[14]
Eğitime İslâmcı müdahale, ya da “dindar ve kindar nesiller” yetiştirme hevesi, Diyanetin okulları denetim altına alma çabalarıyla sınırlı değil. Milli Eğitim Bakanlığı da hem yerel hem de ulusal düzlemdeki karar ve uygulamalarıyla, geleceğin “İslâmcı” Türkiyesi’ni biçimlendirmek için elinden geleni ardına koymuyor: “Okul öncesi ve ilkokullar için Kur’anı Kerim Dersi Öğretim Programı” ile anaokullarına Kur’an dersleri konulmasından[15] “liselerde ‘umre’ ödüllü yarışmalara[16], imam hatiplere gönderilen “9 Şubat’a kadar 100 000 Fetih suresi okuma” talimatına[17]; sağcıları “Allah topluluğu”, solcuları “Şeytan topluluğu” ilan eden[18], Alevîlere hakaretler yağdıran, “Bizi Allah doktor olalım diye dünyaya göndermedi. Ziraatçi olalım diye de dünyaya göndermedi. Allah hepimizi kendi dinine hizmet etmekle vazifeli kıldı”[19], ifadeleri yer alan, kız çocukların okula gönderilmemesi gerektiğini söyleyen[20] kitapların Bakanlık onayıyla okullarda dağıtılmasından, ilk ve orta dereceli okullara atanan yöneticiler arasında ilahiyat çıkışlıların giderek ağırlık kazanmasına[21]…. ve tüm bu olayları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Eğitim Dindarlaşıyor Lafları Haksız Eleştiri” sözleriyle savunmasına…[22]
Bütün bu örnekleri niye mi veriyorum?
Görüldüğü üzere, eğitim alanı başta olmak üzere toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde, devlet, daha doğrusu devletin kontrolünü ele geçirmiş olan siyasal İslâmcı parti dönüştürücü bir faaliyet yürütüyor. Toplumun deyim yerindeyse “de-sekülarize” edilmesi yönünde…
Bu hiç kuşku yok ki, sadece yukarıdan çıkartılan yasa ve yönetmeliklerle sürdürülmesine olanak olmayan, son derece çaplı bir girişim. Siyasal İslâmcı iktidarın, bu karar, yasa ve yönetmelikleri hayata geçirecek “volan kayışları”na gereksinim var. Bu volan kayışlarını ise, AKP iktidarının “sivil toplum”a ikame etmeye çalıştığı cemaat ve tarikatlar sağlıyor.
Bu nedenledir ki iktidar, (zaman zaman bazılarıyla takışsa da) cemaat ve tarikatlara mecburdur. Büyük “proje”sini gerçekleştirebilmek için onların önlerini açmak, desteklemek, kendi elleriyle toplumun her alanına yerleştirmek, her hücresine nüfuz ettirmek ve (aralarında daha derin ve özgül nizalar çıkmadığı sürece) her yaptıklarını sahiplenmek, savunmak zorundadır. Bu nedenledir ki cemaat ve tarikatlar resmî protokole dahil edilir[23]… Devletin her mercii cemaat ve tarikatlarla protokoller imzalar[24]… Cemaatler vakıf kurmaya teşvik edilir ve yoksul öğrenciler cemaatler ve tarikat vakıflarının kurduğu yurtlara teslim edilir, bu vakıfların yayınları okullara dağıtılır[25]… Tarikat/cemaat mensupları okullara “manevî rehber” olarak atanır[26]… Günde beş vakit namaz kılıp çevrelerine toplananlara abuk-subuk menkıbeler anlatmaktan, Perşembe akşamları dergahta toplaşıp zikir çekmekten, şeyhlerini eteklemekten, fırsat buldukça umreye gitmekten, Ramazanlarda yemek yiyenlere hayatı zehir etmekten, etrafta gördükleri kısa etekli, dar giysili kadınlara, ortalıkta dolaşan hamile kadınlara, uzun saçlı, küpeli erkeklere, LGBTİ’lere, bira içen gençlere, protesto gösterisi yapan solculara, çevrecilere bozuk atmaktan başka bir marifeti olmayan “imanlı” yurttaşlar, birden bire “herşey”le yetkilendirilmiş buldular kendilerini! Vakıfları/dernekleri aracılığıyla okullara, yurtlara nüfuz etmekten, muhtarlıklar aracılığıyla mahalleleri gözetlemeye; “muhbir vatandaşlar” olarak otobüste, sokakta, dersliklerde kulak kabarttıkları konuşmaları polise bildirmekten linç girişimlerine, kaymakamlıklarda, valiliklerde, hastanelerde, belediyelerde, devlet dairelerinde örgütlenerek “sivil” hayata “nizam” vermekten, sandık görevlileri, seçim kurulları üyeleri olarak oylar üzerinde oynamaya; cezaevlerinde yönetici, infaz memuru olarak tutuklu ve hükümlülere keyfî eziyetlerde bulunmaktan, polis, özel güvenlik, paramiliterler olarak yargısız infazlara; havuz medyasının kalemşörleri olarak gazete köşeleri, TV programlarında kahvehane sohbeti tadında bir bilgiçlikle kamuoyu oluşturmaktan, sosyal medya trolleri olarak ortalığı velveleye vermeye…
Bütün bunları yaparken de, iktidar tarafından bir dokunulmazlık halesiyle donatıldıklarını gördüler – tabii aralarında bir çıkar çatışması olmadığı sürece:
Karaman’da onlarca erkek çocuğun cinsel istismara uğradığı Ensar rezaletini unutmadınız, değil mi? Kim unutabilir ki?
Peki ya Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanı’ndan Cumhurbaşkanı’na dek tüm ricalin vakfı savunmak için nasıl cansiperane uğraştığını anımsıyor musunuz?
Anımsatayım:
- “Büyük çoğunluğunu iktidara yakın vakıfların oluşturduğu Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Karaman’da 10 erkek çocuğun cinsel istismara uğraması olayıyla kamuoyunun gündemine oturan Ensar Vakfı’na destek verdi. Açıklamada, ‘Bir şahsın suçu dolayısıyla bir kurumun karalanması asla kabul edilemez’ denildi. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nda toplam 150 kuruluş var. Vakfın üyeleri arasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetim kurulunda olduğu TÜRGEV ile AKP’li belediyeler tarafından ayrıcalık tanınarak bedelsiz yurt tahsisleri yapılan Aziz Mahmut Hüdai Vakfı, Bilim ve İnsan Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, İlim Yayma Vakfı, Birlik Vakfı, Enderun Eğitim Vakfı ve Fatih İlim ve Kültür Vakfı da yer alıyor. Üyeler arasında en dikkat çeken derneklerden biri ise bir dönem Almanya’daki yolsuzluk davasıyla gündemden düşmeyen Deniz Feneri Derneği de bulunuyor…”[27]
- “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, Karaman’da çocuk öğrencilere tecavüz skandalıyla ilgili ‘Karaman’da olan konuyla ilgili olarak ilk vaka ortaya çıkar çıkmaz hemen hukuki açıdan bakanlığımız müdahil oldu. Bu olay bizim hizmetleriyle her zaman gurur duyduğum0444uz vakıfla ilişkilendirilmek istendi ki bu vakfımızda bir süre görev yapmış onun da ne kadar olduğunu vakıf çalışanları açıkladı. Bu, bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz,’ dedi.”[28]
- “Ensar Vakfı ile ilgili her gün bir destek açıklaması yaparken, sessizliğini koruyan Cumhurbaşkanlığı da ‘manevi’ bir adım için hazırlık yapıyor. Sarayda açılan Millet Camisi’nin imam hatibi Hafız Mehmet Bilir, Ensar Vakfının Marmaris Şubesi’nde Kur’an Ziyafeti verecek.[29]
- “Karaman’daki çocuklara yönelik tecavüz skandalının ardından AKP’nin kurulmasına “zoraki” razı olduğu Meclis Araştırma Komisyonu üç aylık çalışma süresinin sonuna yaklaştı. AKP, sayısal çoğunluğunu kullanarak etkin bir çalışmayı engelledi.”[30]
- Ensar skandalı üzerine Meclis’te kurulan Çocuklara Yönelik Cinsel İstismarı Araştırma Komisyonu’nun MHP’li Üyesi Deniz Depboylu, Karaman Valiliği’ne yaptıkları ziyarette yönelttikleri bazı soruların komisyon tutanaklarında “sansürlendiğine” dikkat çekti. Depboylu, komisyon raporuna yazdığı muhalefet şerhinde, Karaman Vali yardımcısına yönelttiği ‘İlinizde Çocuk Koruma İl Koordinasyon Kurulu bulunuyor muydu?’, ‘Olay yaşandıktan sonra böyle bir kurul oluşturdunuz mu?’, ‘İlerleyen süreçte ihmali, kusuru olan resmi kurum ve kuruluşlarda soruşturma gerçekleştirildi mi? Bu sebeple ceza alan biri var mı?’ sorularının tümüne ‘Hayır’ yanıtı aldığını, ancak soruların ve yanıtlarının komisyon raporuna geçirilmediğini belirtiyor.[31]
- “Emniyet Genel Müdürlüğü tepkilerin hedefindeki Ensar Vakfı’nı korumak için yurt genelindeki polis birimlerine yazı yazdı. Yazıda Ensar Vakfı şubelerinin korunması istendi.”[32]
- Ve nihayet, Ensar Vakfı, diğer cemaat vakıflarıyla birlikte “devlet protokolü”ne dahil edildi: “Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu TÜRGEV, çocuk istismarıyla bilinen Ensar gibi vakıflar resmi bayram protokolüne dahil edildi.”[33]Böylelikle, çocuk istismarcılarının cirit attığı cemaat vakıfları, acı bir istihzayla, örneğin 23 Nisan’larda devlet protokolünde çocukların geçit resimlerini, gösterilerini izleyecekler!
| YIL | KADIN CİNAYETİ |
| 2017 | 409 |
| 2016 | 328 |
| 2015 | 303 |
| 2014 | 294 |
| 2013 | 237 |
Bu yazıya atıf yap
Bu yazıyı akademik bir çalışmada kaynak göstermek için hazır künye — kullandığınız atıf stilini seçip kopyalayın.
. (2018). AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?[1] - SİBEL ÖZBUDUN. Özgür Üniversite. https://ozguruniversite.org/tr/yazi/akpnin-muhafazakarligi-neye-denk-duser1-sibel-ozbudun
. "AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?[1] - SİBEL ÖZBUDUN." Özgür Üniversite, 31 Mart 2018, https://ozguruniversite.org/tr/yazi/akpnin-muhafazakarligi-neye-denk-duser1-sibel-ozbudun.
. "AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?[1] - SİBEL ÖZBUDUN." Özgür Üniversite. 31 Mart 2018. https://ozguruniversite.org/tr/yazi/akpnin-muhafazakarligi-neye-denk-duser1-sibel-ozbudun.
@online{2018, author = {}, title = {AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?[1] - SİBEL ÖZBUDUN}, organization = {Özgür Üniversite}, year = {2018}, url = {https://ozguruniversite.org/tr/yazi/akpnin-muhafazakarligi-neye-denk-duser1-sibel-ozbudun} }
Tartışma
Yorumlar0
Bu yazı üzerine düşünceleriniz — saygılı ve yapıcı katkılar editör onayının ardından yayımlanır.
Henüz yorum yok. İlk düşünceyi siz paylaşın.
Yorum yapmak için giriş yapın
Tartışmaya katılmak ve yorum bırakmak için hesabınıza giriş yapın. Üye değilseniz birkaç saniyede kaydolabilirsiniz.



