Pazartesi , 12 Nisan 2021

ÇİTLEME HAREKETİNDEN ÖZELLEŞTİRME SALDIRISINA: GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!* FİKRET BAŞKAYA

ÇİTLEME HAREKETİNDEN ÖZELLEŞTİRME SALDIRISINA: GARP
CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!
*

FİKRET BAŞKAYA

Toplumun motoru kâr ise, yıkım ilerleme sayılır”

                                                                                      [Anonim]

Çitleme, İngilizce enclosure‘ün
karşılığı. Esasen, XVI, XVII ve XVIII’inci yüzyıllarda  ortaya çıkan bir toplumsal sürecin adı. Küçük
çiftçilerin, küçük ailelerin kullanımına sunulmuş toprakların büyük toprak sahipleri
tarafından ‘çitle çevrilerek’ ellerinden alınması demek… Tabii büyük toprak
sahiplerinin arkasında da İngiliz devleti ve İngiliz parlamentosu vardı. Nitekim,
1727-1815 aralığında İngiliz Parlamentosu bu konuda 500’den fazla yasa [act] oylamıştı
ve ortak [komünal] kullanım konusu olan toprakların %25’i çitleme konusu
olmuştu… Komünal tarzda sahiplenilen, işlenen topraklar, meralar, otluklar.
fundalıklar, vb. büyük mülk sahipleri tarafından gasp edildi… Bu günün
tabiriyle “özelleştirildi”…

Enclosure [çitleme,
toprak çevirme] hareketinden söz edildiğinde, ekseri İngiltere akla gelir.
Oysa, vahşetin daha büyüğü başka yerlerde, başka coğrafyalarda, başka
kıtalarda, başka dünyalarda yaşanmıştı ve farklı görüntüler altında, farklı
‘adlarla’ yaşanmaya da devam ediyor… Topluma ait olanın, insanların ortak
kullanımına sunulmuş olan müştereklerin [commons, communs]çitleme/çevirme [enclosure] yoluyla ele geçirilip, özel mülk kategorisine dahil edilmesi, en kaba en vahşi
en hoyratça yüzünü sömürgelerde [kolonilerde] gösterecekti… Avrupalı
kolonyalistler, başka kıtaların “ilk halklarının”, “yerli
halkların” üzerinde yaşadıkları toprakları sahipsiz, boş topraklar [terra nullius] ilan ettiler… Tabii o
topraklar üzerinde yaşayanları da ‘başka
şey’
ilan etmek koşuluyla… Roma hukukunda, Code Justinien‘de [ Corpus iuris civilis] topraklar  dört statüye ayrılmıştı: (1). res nullius kimseye ait olmayan, sahibi
olmayan , herkesin isteğine göre kullanımına açık sahipsiz topraklar; (2). res
privatea,
şahıslara, ailelere ait olan topraklar veya aynı anlama gelmek
üzere, özel mülkiyet konusu olan topraklar; (3). res publicae, kamusal bir kullanım için devlet tarafından tesis
edilip kullanılan topraklar, şeyler ve (4). burada bizim meselemiz olan res communes (commons), yani müşterekler…
 

Çitleme, tarımın kapitalistleşmesinin de başlangıcıydı. Ortak
yaşam alanlarından kovulan köylüler göç etmeye, şehirlerin varoşlarında yaşam
mücadelesi vermeye zorlanmışlardı. Esasen kapitalizm ‘mülksüzleştirerek’, komünal
ilişkileri tasfiye ederek ve her seferinde daha çok insanı üretmek ve yaşamak
için gerekli araçlardan mahrum ederek, proleterleştirerek
yol alan bir sistemdir. Her şeyin her aşama daha çok metalaştırılması,
paralılaştırılması, bir kâr aracına indirgenmesi sürecidir. Elbette yaşam araçlarından
mahrum edilen köylüler bu duruma hiç bir zaman ‘evet’ demediler, aksi halde öyle
bir şey eşyanın tabiatına aykırı olurdu… Bütün o döneme direnişler, isyanlar
damgasını vuracaktı…

Karl Polanyi, Büyük
Dönüşüm
adlı ünlü eserinde, toprakların, meraların, otlakların, bir bütün
olarak ortak yaşam alanlarının [commons] yağmalanmasından söz ederken şöyle
diyordu:

” Toprak çevirmelerine
halkı olarak, zenginlerin yoksullara karşı gerçekleştirdikleri bir devrim
denilmiştir. Soylular bazen şiddete başvurarak, sık sık da baskı ve yıldırma
yoluyla, eski düzeni bozuyor, eski yasa ve gelenekleri ortadan kaldırıyorlardı.
Yoksulların ortak arazideki paylarını alenen ellerinden alıyor, onların eskiden
geleneğin yıkılmaz gücüne dayanarak kendilerinin ve mirasçılarının bildikleri meskenleri
yerle bir ediyorlardı. Toplumsal doku parçalanıyordu. Terk edilmiş köyler ve
yıkılmış evler, ülkenin savunma mekanizmalarını tehdit eden, şehirleri yerle
bir eden, nüfusu azaltan, toprağını yıpratıp toza çeviren, insanlarını bizar
eden, onları namuslu çiftçilerden dilenci ve haydut çetelerine dönüştüren devrimin
acımasızlığına tanıklık ediyorlardı”…

Bundan yaklaşık beş yüzyıl önce [1516] Thomas More da Ütopya adlı klasikleşmiş eserinde,
olup-bitenlerin canlı tanığı olarak durumu şöyle dile getiriyordu:

” Geniş tarım
topraklarını boşaltıp otlak yapıyorlar. Evleri yıkıp kiliseyi bırakıyorlar
yalnız, onu da ağıl olarak kullanıyorlar. En çok oturulan en çok işlenen
yerleri çöle çeviriyorlar. Ormanlara, parklara, av hayvanlarına ayırdığınız yerler
yetmiyormuş gibi… Böyle doymak bilmez cimrinin biri binlerce dönümlük yeri
kuşatıveriyor. İçindeki namuslu çiftçileri evlerinden çıkarıyor: kimini yalan
dolanla , kimini zorla, kimini de türlü yollarla tedirgin edip yerlerini satmak
zorunda bırakarak. Doyuracak karınları paralarından çok fazla olan bu köylüler


[tarım çok kol isteyen bir iştir çünkü]

çoluk çocukları, dulları, yetimleri,
ana babaları ve torunlarıyla yollara düşerler. Doğdukları evden, karınlarını
doyuran topraktan ağlayarak uzaklaşır zavallılar ve barınacak yer bulamazlar. O
zaman kap kacaklarını, pılılarını pırtılarını yok pahasına satarlar. Onlar da
bitince ne kalır yapılacak: çalmak ve Tanrı buyruğuyla asılmak…
Yoksulluklarını dilencilikle sürdürmek isteyenler de çıkabilir: onları da yakalayıp
serseri deyip zindana atıverirler. Oysa nedir suçları bu insanların? Çalışmaya
can attıkları halde kendilerine iş verecek kimseyi bulamamak. Hem hangi işe
girebilirler zaten? Topraktan başka şeyden anlamazlar ki… Eskiden yüzlerce
kolun çalıştığı topraklarda koyunları otlatmaya bir tek çoban yeter”…

XX.inci yüzyılın son iki on yılında ve XXI’inci yüzyılın
başında çitlemenin yeni, ‘modern’ bir
versiyonu peydahlandı ve adını özelleştirme
koydular. Yazık ki, müşterekleri, ortak
yaşam araçlarını ve kaynaklarını, kamu kaynaklarını ve hizmetlerini yok eden bu
lânetli sürece yeterli tepki gösterilemedi… Burjuva iktisatçıları, burjuva
politikacıları. “konunun uzmanı” denilen beyinsizler hırsızlığı,
yağmayı ve talanı meşrulaştırdılar… Asıl itiraz etmesi gereken “işçi sendikaları”
da utanmazca yangına körükle gittiler… Aslında misyonlarının gereğini
yaptılar… Sınırlı istisnalar dışında sendikalar daima devletin ve sermayenin
örgütüdürler, tam birer “kontrol örgütüdürler…” Yazık ki sol
muhalefet ve ‘sol aydınlar’ da bu yoz örgütleri, gericilik yuvalarını teşhir
etmeye yanaşmıyorlar…

İşe önce hazır bir pazarı olan ‘Kamu İktisadi Teşekkülleri‘  (KİT) denilen işletmelere el koyarak başlandı.
Bunların verimsiz kurumlar oldukları, kaynak israfına neden olduğu söylendi ve
bu yalana inanacak ahmaklar bulmakta zorluk çekmediler… Söz konusu işletmeler
özel sektörün, sermayenin eline geçince ‘uçuşa geçeceklerdi… ‘. Sonra sıra  kamu hizmetlerinin, sosyal hizmetlerin
özelleştirilmesine geldi. Eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, belediye hizmetleri,
iletişim, enerji… özelleştirildi… Yeni bir sözcük keşfetmişlerdi: Dönüşüm…  Artık yağma ve talanın yeni adı dönüşüm
olmuştu… Tabii “kentsel dönüşüm” kulağa hoş geliyor. Kent yağmasını
gözden uzaklaştırıyor. Ne zaman ” imara
açıldı-açılıyor, turizme açıldı açılıyor’
lafını duysam, içim ürperiyor ve derin
bir nefret duyuyorum… Kentsel Dönüşüm demek
kent yağması, kent talanı demek, sağlıkta
dönüşüm
demek sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, paralılaştırılması, metalaştırılması,
bir kâr aracına dönüştürülmesi demek…

Geride kalan yaklaşık son 40 yılda ama asıl 17 yıllık AKP
iktidarı döneminde, özelleştirilmemiş, yağmalanmamış, sermayeye, iş bitirici  kapitalistlere peşkeş çekilmemiş hiç bir şey
bırakmadılar… Kamu İhale Kanununu, 16 yılda 186 kez değiştirdiler… Başta
dünya harikası güzelim İstanbul olmak üzere, tüm kentleri yok ettiler,
yaşanamaz yerler haline getirdiler… Tüm müşterekleri,
ortak yaşam kaynaklarını ve alanlarını yok ettiler… Meydanları, yolları,
köprüleri, tünelleri, dereleri, koyları, denizleri… akla gelen ne varsa
yağmaladılar… O zaman ‘insan bunun neresinde’ denmeyecek midir? Çevre
Bakanlığı doğa yağmasının en etkin aracı haline geldi… Siz o ÇED denilenin
aslında ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Lâkin
bir şey var: Müştereklerden [commons] ortak yaşam araçlarından, ortak kaynaklarından ve alanlarından yoksun bir
toplumsal yaşam mümkün değildir. Bunların yokluğu demek, insanları, toplumu bir
arada tutan ‘tutkalın ‘ yok olması demektir çünkü….

* Bu yazı, 26 Şubat 2019’da Yeni Yaşam Gazetesinde yayınlandı…