Perşembe , 9 Aralık 2021

21. Yüzyıl faşistlerinin cadısı: Terörist* Kadir Cangızbay

“Cadı avıysa, cadı avı”: Gerçekten de cadı avı; zira düpedüz
tedhiş. Bu lafı kimin ettiğini söylemek veya yazmak bile insanı terörist, terör
destekçisi veya birisine hakaret etti diye hapse göndermelerine yetiyor;
üstelik de neyle suçlandığı kendisine aylarca, hatta yıllarca söylenmeksizin.

Tam tamına bir tedhiş rejimi. Hiç kimse nerede ne yaptı, ne
söyledi, ondan dolayı teröristlikle suçlanacağını bilemez. Tam bir engizisyon
rejimi: Ön kabulü, varsayımı; hani şu “şeytanın en büyük şeytanlığı, kendisini
melekmiş gibi gösterebiliyor olması”.

Ne yaparsan yap, istersen melekmiş gibi davran, melekmiş
gibi davransan da, melek gibi davranman bile şeytan olduğunun göstergesi, hatta
delili addedilebilir. İşte tam bu noktada davranışın eylem ile suçun ve de ceza
arasındaki bağ koparılmış olur; oysa hukukun en evrensel ilkesi “yasa ile
tanımlanmamış suç ve ceza olamaz”dır.

Bu evrensel ilkenin aşılmasında maymuncuk, ‘tedhiş’ yerine
‘terör’ kelimesini kullanılmasıdır. Bu şekilde tedhişçilik, yani
terör/terörizm/teröristlik ile ‘kendi hedeflerine ulaşmak üzere insanları
dehşete düşürüp yıldırarak mefluç kılacak eylem, icraat ve tasarruflarda
bulunmak’ arasındaki bağ koparılmış olmaktadır.

Terör bir eylem biçimidir ve gerek yegane eylem biçimi,
gerekse nihai amacı insanları dehşete düşürüp mefluç hale getirmek değil ise
herhangi bir örgüte terör örgütü denilemez ve de aslında böyle bir örgütten de
söz edilemez, üyelerinin tümünün aklını yemiş ve/ya da esrarkeş olmasının
dışında; siyasal islamcı cani toplulukları misali.

Terör örgütü diye bir örgüt türü olamayacağı gibi, terörist
diye bir insan türü de olamaz. Diyelim, kişi hırsızlık yapmış, hatta hayatını
hırsızlık yaparak idame ettiren birisinin hırsız olduğu açık ve kesindir; ama
bu kişi akordeon veya ud çalıp şarkı söylerken de hırsızlık yapıyor,
dolayısıyla hırsız değildir. Hele bu kişinin şarkısına eşlik etti, hatta sırf aynı
şarkıyı söyledi veya mırıldandı diye insanları hırsız olmakla, kendisi hırsız
olmamakla birlikte hırsızlık propagandası yapmakla suçlamak hem ‘suç da, cezası
da yasayla önceden tanımlanmış olmak zorundadır’, hem de ‘suçun şahsiliği’
ilkesinin ihlalidir, ki bu durumda suç ile somut bir fiil, dolayısıyla da fail
arasında doğrudan bir bağ kurma imkanı ortadan kaldırılmış olur.

Bu noktada suç ile fail arasındaki bağı kurmak üzere
cadılık, büyücülük, cinler, periler, en nihayetinde de şeytan gibi kavramlar
devreye sokulacaktır; ki, bütün bu aracı unsurların günümüz Türkiye’sindeki
karşılığı terör/terrorist: “Ne analar ağlasın, ne de çocukları” diyen birisi
teröre destek vermekten yargılanıp hapse atılıyor; yani, meleklere yaraşır bir
ifade ve temenniden dolayı, aslında kendisini melekmiş gibi gösterme maharetine
sahip bir şeytan addedilerek. Oysa şeytan, kendi hedeflerine ulaşmak üzere
insanları dehşete düşürüp mefluç etmeye yönelik eylemlerde bulunmak anlamına
gelen tedhiş kelimesi yerine Türkçe’de ‘dehşet’le ilişkisini kurmak olanaksız
terör kelimesini her kim kullanıyorsa, tam tamına odur.

İşte tam bu noktada zalimlik açısından AKP rejimini Hitler
rejimine benzetenlere şunu hatırlatalım: Evet Hitler rejimi bir vahşet
rejimidir, ama harbidir, yani bir bakıma dürüst; peşinen açık açık söyler,
“eğer yahudiysen, romansan, eşcinselsen vb… ben senin sadece diplomanı,
ünvanını, paranı, malını, mülkünü değil canını da alırım”. Oysa AKP rejiminde
kimin, ne zaman neyle suçlanacağı belli değildir; Kadri Gürsel bile FETÖ’cülükten
içeri atılabilir, yüz binin üzerinde insan, haklarında değil bir yargı kararı,
herhangi bir soruşturma bile yok iken KHK’larla sadece işlerinden atılmayıp
kazanılmış haklarından da yoksun bırakıldılar ama zulüm daha devam edecekti:
Yeni işlere girmeleri veya başka iş yapmaları da engellendi. Ancak bu da
yetmedi ve bu insanların karı veya kocalarından başlamak üzere bütün yakınları
kamu görevlerinden yasaklı kılındı, ki işte tam bu noktada AKP rejiminin esas
hangi rejime benzetilmesi gerektiği ortaya çıkar: Stalin rejimi. Stalin’in 1934
Aralık kararnamesiyle ‘manevi suç ortaklığı’ kategorisi ihdas edilir: Kişilerin
suçlanıp yargılanması ve cezalandırılması için maddi bulgu ve delillere artık
ihtiyaç yoktur. Sanıkların neyle suçlandıklarını öğrenmeleri de yasaklanmıştır,
duruşmaya çıkarılmalarının 24 saat öncesine kadar; ayrıca bu sanıklara
avukatlık etmek de kesinlikle yasaktır. Bu zalimane bir yasaktır; ama, bu
sanıklara avukatlık edenleri ve de işte tam tamına bu yüzden tutuklayıp daha
sonra ‘suçlu’ları savunmaktan hapse mahkum eden bir rejimden yine de daha
dürüsttür Stalin rejimi; hiç değilse peşinen yasaklamıştır bu ‘suçlu’lara
avukatlık etmeyi; kendilerine tuzak kurmadan.

Özellikle 1935-39 arası ‘Büyük Terör’ olarak adlandırılan
Stalin rejiminin yargılayıp pek çoğunu idama mahkum edip cezalarını anında
infaz ettiği hemen herkesi terörist, hain ve dış mihrakların ajanı ilan edip
suçlamış olması da ayrıca hem ironik hem de trajik bir durumdur. Ancak kendi
Gürcülüğünü gizlemek üzere Cugaşvili soyadının yerine Rusça ‘çelik adam’
anlamına gelen uyduruk bir soyadı üreten ve de iktidarını berkitmek üzere
‘Büyük Rusya’ milliyetçiliği üzerinden ‘sosyalist aile’yi kutsayıp kürtaja ve
eşcinselliğe savaş açan bu oportunist zalimin bile baş vurmamış olduğu bir
tuzakçılık vardır ki, o da, önce seçime girebilirsin dediği adayları, seçimi
kazandıkları anda, “sen zaten seçime giremezdin” diye haklarından yoksun
kılmaktır: Ne şereflisin be YSK.

Söz seçimlere gelmişken, geçersiz oylar yeniden sayılınca
AKP oylarının bir kaç bin olsa da artmış olmasının sırrı nedir, bir de ona
bakalım: AKP oycuları arasında, genellikle öğretim düzeyi düşük, “mührü ampulün
üzerine vur” sloganını soyutlamaktan aciz, biat kültürü kurbanı ve de aynı
zamanda iktidar partisi yandaşı olmanın verdiği pervasızlık içinde kural
tanımazlığı marifet sayanların oranları daha fazladır da, işte ondan.

Sırf son seçimler değil, daha geniş bağlamda şunları da
söyleyelim ki, çok daha ince ve sofistike hilekarlıkları önleyemeyeceğini her
ne kadar bilsek de, seçimlerde parmak boyası kuralıyla birlikte, belirli
bakanlıkların tarafsızlara verilmesi zorunluluğunun geri getirilmesi gerekir ve
de bu tedbirlere bile karşı çıkmak her türlü namussuzluğa açık olmak anlamına
gelir. Ancak en önemlisi, partili cumhurbaşkanının her türlü seçim yasağından
muaf tutulması adaletsizliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

* 24-04-2019 ABC Kritik’de yayınlandı