Çarşamba , 8 Aralık 2021

KAPİTALİZMİN SON AŞAMASI: EKOLOJİK FELAKET – FİKRET BAŞKAYA

“Bu arada, doğaya karşı zaferlerimizle fazla böbürlenmeyelim. Her birinin öcünü teker teker bizden alıyor. Her bir zafer hiç kuşku yok ki ilk kertede bize beklediğimiz sonuçları getiriyor ama ikinci ve üçüncü kertede çoğunlukla ilk sonuçları tahrip eden tümüyle farklı ve öngörülemeyen etkilere yol açıyor.” F. Engels

Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında, üretim
tarzlarında, uygarlıklarda, doğaya verilen zararlar sınırlı ve lokaldi. Üretici
güçlerin gelişmişlik düzeyi düşüktü ve kapitalizmde olduğu gibi, üretim ihtiyaçlara yabancılaşmamıştı… Özel
Mülkiyet bir doğal hak sayılmıyordu.
Bu durum, doğa- toplum- uyumunu korumaya görece daha uygundu. Başka türlü
söylersek, doğa-toplum metabolizması sürdürülebilir sınırlar dahilinde
kalabiliyordu.  

Kapitalizmin sanayi aşamasına ulaşması, buhar makinasının üretim sürecine sokulması, şeylerin seyrini
hızlı bir tempoyla değiştirecekti… Sanayi kapitalizminin sahneye çıkması, doğa-toplum metabolizmasını bozdu. Ve
belirli bir eşik aşılınca da bir sürdürülemezlik
durumu ortaya çıktı. Bu günlerde Avusturalya’da yaşananlar durumun vahametini
çok iyi resmediyor… Yangınlar kıtada yaşamı tehdit eder boyutlara ulaşmış
durumdu. Yangın 500 milyon hayvanı yok etti, onlarca insan yandı, on binlercesi
yerinden oldu, yollara düştü, 5,9 milyon hektar orman yok oldu ki, bu iki
Belçika demek! Elbette yangınların yegane nedeni iklim krizi, atmosferin
ısınması değil… Bununla birlikte, orada yaşananlar ki, bir istisna değil,
artık kâra endeksi bir işleyişe sahip olan kapitalizmin insan-doğa bütünlüğünü
nasıl bozduğunu açıkça ortaya koyuyor…

Buhar makinasının keşfi, üretimde büyük artışları mümkün
kıldı. 1700 yılında 300 bin ton olan demir-çelik üretimi, 1850 yılında 12
milyon tona yükseldi. Kömür üretimi de 1880’de 10 milyon ton, 1900 yılında da 760
milyon tondu… Şimdilerde her türlü üretim ve tüketim insan havsalasını zorlayacak
boyutlara ulaşmış durumda… Artık dünya da emperyalist kapitalizmin,
dokunmadığı, kirletmediği hiç bir şey kalmadı…

En zengin %10 sera etkisi yaratan karbon gazı emisyonunu
%50’sinden, en zengin %20 de atıkların %70’inden sorumlu… Bu oranlar ‘nereye
bakmak’, yönümüzü ne tarafa çevirmek gerektiğini göstermiyor mu?  Yoksul %50 de karbon emisyonunun sadece %
10’undan sorumluyken!

Kapitalizm canlı olan ne varsa ölü metalara, birer kâr aracına
dönüştüren,  sınırsız büyüme eğilimine ve
dinamiğine sahip netameli bir sistem. Lâkin dünyamızın, gezegenimizin
kaynakları sınırsız değil… Bu akıllara durgunluk veren yağma, talan ve yıkım
burjuva ideologları, küresel egemenlerin akıl
hocaları
tarafından peydahlanıp-dayatılan iki saçma kabule dayanarak
meşrulaştırılıyor ve dayatılıyor: 1. Ekonomik büyüme eşittir kalkınma ve 2.
Teknik bilim eninde sonunda her sorunu çözer… Oysa, birincisi, kapitalizm
dahilindeki “büyüme”, sermayenin büyümesidir… Dolayısıyla bir refah
ölçüsü değildir, olamaz ve ikincisi, yegane amacın kârı büyütmek olduğu, üretimin
insan ihtiyaçlarına yabancılaştığı koşullarda, bilimsel-teknolojik gelişme de
sermaye sahiplerinin, kapitalistlerin hizmetine koşulmuş durumdadır… Kâr
etmenin, kârı büyütmenin hizmetindeki bir teknik bilim hangi sorunları
çözebilirdi? Artık her şey apaçık  ortada
ama realiteyle yüzleşmek istemeyenler de az değil… Kapitalizmde sınırsız
büyüme, sınırsız genişleme kural ama 
kapitalistler üretimin insana ve doğaya verdiği zararları dikkate
almıyor, yok sayıyor… Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmekle
mümkün. Eksilme-aşınma kaçınılmaz… Fakat hepsi o kadar değil, üretirken de
tüketirken de kirletmek de kaçınılmaz… Kapitalistler, üretimin ve tüketimin
doğaya verdiği zararları dikkate almazlar… Alırlarsa kâr oranı düşer…

1990’lı yıllara gelindiğinde artık kritik eşiğin aşılmakta
olduğu anlaşılmıştı… Dört gösterge, tehlike çanlarının çaldığını haber
veriyordu: 1. Ozon tabakası inceliyordu, ‘deliniyordu’; 2. Tropik ormanlar
hızla yok oluyordu; 3 Doğal olmayan sera
etkisi
atmosferi ısıtıyor, dengesini bozuyordu,; 4. Doğal felâketler çığ
gibi büyüyordu…  

Artık karşı karşıya olduğumuz durumun ‘ekolojik sorun’ değil,
‘ekolojik felaket” olduğu anlaşılmış olmalıydı… Tabii anlamak istemeyenler
hala az değil… Bu yıkımın, bu felaketin asıl failleri hala benden sonra tufan aymazlığı
içindeler… Fakat rahatsız edici bir çelişki var: Sorunun çözümü dünyayı bu hale
getirenlerden bekleniyor…  Mektup
yanlış adrese gidiyor… Bir sorunu yaratanlarda çözüm beklemek abesle iştigal etmektir…
Olmayan duaya amin demektir… Bir şeyi olmadığı yerde aramaktır…

Kyoto Protokolü BM dahilinde 1997 yılında kabul edildi. 2012
yılına kadar karbon gazı emisyonunu  %5,2
oranında azaltmak hedefleniyordu… Beş dev tekel: kimya, çelik, cam, kağıt,
çimento sera gazı emisyonunun yarısından sorumlu… Bu tekellere ve başkalarına
dokunmadan sorun nasıl çözülecek? Plastik madde üretimi 1950’de 1,5 milyon tondan
2008’de 250 milyon tona yükselmesi, şeylerin seyri hakkında bir fikir vermiyor
mu? Her yıl 35000 canlı türü yok oluyor. Greenpeace, geride kalan 500 yılda canlıların
yok olma hızının 8 kat arttığını haber veriyordu… Arılar ölüyor ama arıların
kaybı diğer canlı türlerinin kaybından farklı. Vahim sonuçları var…

Paris Anlaşmasının öncelikli amacı, atmosfer ısısının 2
derece [2C] sınırını geçmemesi, mümkünse 1,5 derece düzeyinde tutulmasını
öngörüyor. Fakat verilen sözler tutulmuyor… Sürdürülebilir kalkınmadan,
yeşil, ekonomiden, yeşil [temiz] enerjiden çok söz ediliyor ama onca tantanaya
rağmen “temiz enerji” kullanılan toplam enerjinin sadece %17,5’si…
Bu arada biyo-karbüranların neden olduğu yıkım da cabası…

Atmosfer ısınmaya devam ediyor, canlı türleri ve biyolojik
çeşitlilik yok oluyor. Okyanuslar ısınıyor, tuzlanıyor, tatlı sular azalıyor,
toprak kirleniyor, kutuplardaki buzullar, yüksek dağlardaki karlar eriyor,
yangınlar artıyor, çöller genişliyor, fırtınaların, sellerin, su baskınlarının,
hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor… Ve bütün bunlara derinleşen sosyal
kötülükler [açlık, işsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma ve politik şiddet] eşlik deniyor… Bunun anlamı artık güzel gezegenimizin giderek yaşanamaz bir
yer haline gelmesidir… Artık burjuva uygarlığının ‘Büyük İnsanlığa’ teklif
edeceği bir şey yok zira potansiyelini tüketti… Bu kabullenilir, sürdürülebilir
bir durum mudur? Elbette dünyanın her yerinde insanlar ayakta [ Brezilya’da son
25 yılda 1500 ekoloji aktivisti büyük agro-endüstri şirketlerinin paralı
katilleri tarafından öldürüldü… Ve Brezilya bir istisna değil…]. Şimdilerde
artık çocuklar da sahaya indiler ki, bu umudu büyüten ama ‘büyükleri’ de
utandıran bir şey…  Velhasıl,  vakitlice duruma müdahale etmek gerekiyor…
Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir…