Çarşamba , 8 Aralık 2021

“Sınıf Mücadelesi” aslında nedir? Fikret Başkaya

“ İyi bilinen şey, tam da
iyi bilindiği için, aslında bilinir değildir. Bilgi sürecinde kişinin
kendisini ve başkalarını yanlış yönlendirmesinin en yaygın yöntemi, bir şeyin
iyi bilindiğini farz edip o şekilde kabul etmektir”.

                                                                                                         Georg W.F. HEGEL

Hegel’den hareketle,
‘bildiğimizi sandıklarımız ’ gerçek durumla ne kadar ‘örtüşüyor?’ sorusu akla
gelmelidir… Mesela İşte ‘sınıf mücadelesi’ aslında nedir? ‘İlkel Komün’ün’ sona
ermesiyle başlayan sınıflı toplumlar çağı, tartışmasız sınıf mücadeleleri
çağıydı… Boşuna ‘Komünist Manifesto’da, “Bu güne kadarki tüm toplumların
tarihi
 sınıf mücadelelerinin
tarihidir”
denmemiştir…

Sınıf mücadelesi dendiğinde
ekseri, işçi sınıfının ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, vb.
için yürüttüğü mücadeleler akla gelir… Elbette işçi sınıfının bir ‘ücretli
kölelik’ düzeni olan kapitalizme, sermaye sahibi olan sınıfa karşı yürüttüğü
mücadele tartışmasız bir sınıf mücadelesidir… İyi de hepsi ondan mı ibarettir?
Sınıf mücadelesinin başka biçimleri yok mudur? Burada bir parantez açarak, İşçi
sınıfının yürüttüğü mücadelenin ‘sınırına’ dair bir şeyler söyleyelim… Burjuva
düzeni dahilinde yürütülen mücadeleler sonunda elde edilen kazanımlar: işte
ücret artışı, vb. nihai kazanımlar değildir.. Her an geri alınabilir ve
alınabiliyor… Kaldı ki, öyle bir söylem
olsa da, ‘burjuva demokrasisi’ diye şey de yoktur, mümkün de değildir. Zira,
kapitalizm ve demokrasi antinomik kavramlardır.
Biri olursa diğeri olmaz… Demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik ve
sosyal eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki tamamlayıcılık ve karşılıklı
belirleyicilik ilişkisi
hayatî öneme sahiptir… Bu yüzden demokrasi ve
kapitalizm yan yana getirilmesi uygun olmayan kavramlardır. Zira, kapitalizm
böler, kutuplaştırır ve dışlar. Oysa demokrasi her türlü hiyerarşiyi ve
ayrımcılığı reddeder…

Öyle bir kabûl,  mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin kendiliğinden demokrat olabileceği anlamına
gelir. … Bu, sosyal kazanımlar için
olduğu gibi, politik kazanımlar için de öyledir… Başka türlü söylersek,
‘burjuva demokrasisi’ diye bir şey yoktur ve asla mümkün de değildir… Esasen
‘burjuva demokrasisi’ denilen, işçi sınıfı başta olmak üzere, ezilen-sömürülen
sınıfların
burjuva düzeninden kopardıkları sınırlı hakların ve
özgürlüklerin toplamından ibarettir… Aksi halde bu ‘burjuvazinin kendiliğinden
demokrasi yanlısı olduğu’ anlamanı gelir ki, öyle bir şey eşyanın tabiatına
aykırıdır… Koşullar oluştuğunda egemen sınıflar tarafından her an geri
alınabiliyor… Nitekim, XX yüzyılın ilk yarısında, esas itibariyle de II.
Emperyalist Savaş sonrası üç on yıllık dönemin kazanımları, ‘sosyal devlet’, neoliberal
gericiliğin dayatıldığı 1980 sonrasında bir bir aşındırıldı… Benzer bir durum
politik, demokratik haklar için de geçerlidir…

Köle isyanları, ulusal
kurtuluş için yürütülen mücadeleler de sınıf mücadelesidir… Santo Doningo’da


[bu günkü Haiti]

Toussaint L’Ouverture önderliğinde Fransız kolonyalizmine
karşı yürütülen Siyah Kölelerin isyanı 
bir sınıf mücadelesi değil miydi? Fransızların defedilmesi sadece
Haiti’de değil, tüm Orta ve Güney Amerika’da [Latin Amerika] şeylerin seyrini
değiştirmişti… Kıt’a da köleciliğin lağvedilmesiyle sonuçlanmıştı… Amerika
kıt’asının ilk devrimiydi… İrlandalıların İngiliz Kolonyalizmine ve
köleleştirme saldırısına karşı mücadelesi de bir sınıf mücadelesiydi. İkinci
Dünya Savaşı ertesinde sömürge haklarının ulusal bağımsızlıkları için
yürüttükleri mücadeleler de bir sınıf mücadelesiydi… Cezayir halkının Fransız
sömürgeciliğine karşı yürüttüğü mücadele, tartışmasız bir sınıf mücadelesiydi… Çinde
Mao Zedong önderliğinde Japon kolonyalizmine karşı yürütülen şanlı mücadele bir
sınıf mücadelesi değil miydi?… Elbette hepsi bundan ibaret değil… Güney
Afrika’da Nelson Mandela önderliğinde Siyahların Irkçı [Apartheid] rejime karşı
yürüttüğü mücadele, aynı şekilde ABD’de ırk ayrımcılığına karşı mücadele de
öyle… Türkiye’de Kürtlerin yürüttüğü özgürlük ve haysiyet mücadelesi de bal
gibi sınıf mücadelesidir… Velhasıl neden söz ettiğini bilmek önemlidir… F.
Engels, boşuna: “Her türlü sağlam ve özgür gelişmenin temel koşulu, ulusal
kölelikten kurtulmaktır’
dememiştir… Aynı şekilde L. Troçki de, bu konuda
şöyle diyordu: “ Son derece ezilmiş bir milliyetin üzerinde milli bilincin
doğmaya başlaması, o ulusun sadece politik emperyalizme karşı değil, aynı
zamanda kültürel emperyalizme karşı da kurtuluş bayrağını dalgalandırmaya
başlaması, o ulusun kendi insanlık onurunun bilincine varma yolunda attığı
önemli bir ilk adımdır ve bu insanlık için muazzam bir gelişme anlamına gelir”.
 

Bir ulusun, bir halkın  özgürlüğü, haysiyeti, onuru için yürüttüğü
mücadele tartışmasız bir sınıf mücadelesidir. 
‘Ulusal’ [politik] bağımsızlığın’ kazanılması gereklidir, olmazsa
olmazdır
 ama yeterli değildir…
Ekonomik bağımsızlığın kazanılması da gerekir ki, öyle bir şey kapitalizm
dahilinde  mümkün değildir… Zira,
kapitalizmi demek, sadece ‘bir sınıfın başka bir sınıf aleyhine
zenginleşmesi
’ demek değildir, aynı zamanda bir ulusun başka bir ulus
aleyhine  zenginleşmesi’
de demektir
ki, bundan politik bir sonuç çıkarmak mümkündür: Küresel bir sistem olan
kapitalizme karşı enternasyonal planda mücadelenin gerekliliği… Eğer,
sadece politik bağımsızlık düzeyinde kalınırsa, neokolonyalizm [yeni
sömürgecilik] kaçınılmazdır…Şimdilerde olduğu gibi…

Kadınların kendilerine
dayatılan erkek merkezli, ayrımcılığa, Patriyarka’ya, aşağılanmaya karşı
yürüttükleri mücadele, feminist mücadeleler  de bir sınıf mücadelesidir… Aynı şekilde doğal
yaşam alanlarını yok eden, güzel gezegeninizi yaşanmaz bir yer haline getiren
kapitalist yağma ve talana, ekolojik yıkıma karşı  mücadele de bir sınıf mücadelesidir… Sınıf
mücadelesini sadece ‘işçi sınıfı mücadelesine’ indirgeyen yaklaşıma hapsolmak,
kapitalizmi aşma, yeni bir şey yapma amacını zaafa uğratıyor… Bütün
mesele son tahlilde aynı ortak amaca endeksli bu mücadelelerin bütünlüğünü,
bunların uygun bir eklemlenmesini gerçekleştirme basiretini ortaya
koyabilmekle ilgilidir…

Esasen, sözünü ettiğim tüm
bu  mücadele biçimlerinin ortak
paydasında – veya hepsini yatay kesen- haysiyet mücadelesi vardır.  ‘Eşitlenme’, ‘tanınma’, ‘hak ettiği saygıyı
görme’ ‘sömürü,  baskı aşağılanmadan  kurtulma’ amacı ve haklı isteği vardır… Fakat
şimdilerde her zamankinden farklı bir şey var: Ufukta insanlığın ve
uygarlığın sonunu getirebilecek emareler beliriyor… Vakitlice müdahale
edilmezse, geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir… Velhasıl, sadece
haysiyetli insanlar olarak yaşamak için değil, insanlığın ve uygarlığın
geleceğini kurtarmak için de sorumlu insanlar olduğumuzu kanıtlamak, o amaçla
da gereğini yapmak zorunda olduğumuz bir zamandayız…