Perşembe , 9 Aralık 2021

Siyasî cinayetler ve katliamlar istisna değil, kuraldır. – Fikret Başkaya

Şimdilerde ‘siyasî cinayetler olur mu, sorusu gündemde. Olmaması için bir neden var mı? Türkiye’nin yüzyıllık tarihi siyasî cinayetlerin ve kitle katliamlarının da tarihi olduğuna göre… Bu ülkede siyasî cinayetler ve katliamlar, kutsal devletin bekası için yapılır. Benim asıl devlet partisi dediğim görünmeyen iktidar odağı, kendini devletin gerçek sahibi sayar ve gerekli gördüğünde gereğini yapar… Bu rejimin niteliği hiçbir zaman gerektiği gibi tartışma konusu yapılmaz… Bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji o yolu kapatmıştır… Anaokulundan üniversite, askerlik sonuna kadar çocukların, gençlerin beyinlerine öyle bir resmî ideoloji enjekte edilir ki, kimse rejimin niteliğini tartışmaya cüret etmez, öyle bir şey aklına bile gelmez. Seçimle gelen iktidarı ‘gerçek iktidar’ sayar… Bizde aydın denilen diplomalılar kutsal devletin bekçiliğini yapar… Resmî tarihi, resmî ideolojiyi tartışmaya cüret edenleri şeytanlaştırırlar…

 

Her cinayet, her katliam sanki ilk defa yapılıyormuş gibi bir algı vardır. Türkiye Cumhuriyeti bidayette Anadolu coğrafyasının otokton halklarının tasfiyesi, başka türlü söylersek etnik temizlik üzerine kurulmuştur. 1908 sonrasının İttihatçı iktidarının doğrudan devamıdır… Doyasıyla siyasi cinayetler ve kitle katliamları istisna değil kuraldır… Bu rejim, siyasi cinayet ve katliam geleneği olan bir rejimdir.

 

Bidayetten itibaren özgürlük, demokrasi ve sosyal eşitlik düşmanı bir rejimdir… Her türlü yola başvurarak demokratik bir açılımın önünü kesmek için ne gerekiyorsa yapar… Geride kalan yaklaşık yüz yılda bir esneme söz konusu değil. İnsanlar seçimle gelen görünen iktidarı gerçek iktidar sanıyor… Sözünü ettiğim iktidar ikiliği aşılmadan gerçek bir demokratikleşme asla mümkün olmaz… Seçimle gelen görünen iktidarla, rotayı belirleyen asıl devlet partisi arasında adı konmamış, zımnî bir kompromi vardır. Görünen iktidar neleri yapmayacağını bilir. Bütçeyi, hazineyi yağmalamak/yağmalatmakla yetinir… Hiçbir demokratik açılım yapamaz… Zaten öyle kaygılar söz konusu bile değildir… Kaldı ki, memleketin sahipleri onun sınırı geçtiğini düşünürse, askerî veya sivil darbe peydahlayarak, katliamlar veya siyasî cinayetler peydahlayarak, devlet terörünü tırmandırarak, kargaşa ve korku ortamı yaratarak aracı rotaya sokar, bulunması gereken zemine çeker…

 

Gerçek durum böyledir ama bıkıp-usanmadan Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu söyleniyor… Bugüne kadar işlenen onca siyasi cinayetin ve katliamın hiçbirinin peşine düşüldü, gereği yapıldı mı? Elbette her devlet ‘hukuk devletidir’. Hukuku olmayan bir devlet olmaz ama geçerli hukuk sisteminin ne olduğu, nasıl uygulandığı da önemlidir… Bu iş anayasaya yazmakla olacak bir şey değildir. Netice itibariyle anayasa bir kagıt parçasıdır… Önemli olan anayasayı ve kanunları kimin yaptığı, arkasında kimin durduğu, nasıl uygulandığıdır… Kaldı ki, her söz her ağıza yakışmaz da denmiştir…

 

Asıl devlet partisi muhtemel bir demokratikleşmenin önünü kesmek için her zaman tetiktedir. Bu rejim kendini iç düşman, dış düşman ve şehit retoriğiyle yeniden ve yeniden üretiyor… Sınırların dışındakileri zaten düşman sayar ama iç düşmanın yaratılması gerekir… İç düşman başta Kürtler olmak üzere, Aleviler, ilericiler, demokratlar, sosyalistler, Türk-Müslüman- Sünnî olmayan herkestir… Kürt sorununun varlığı asıl devlet partisinin de varlık koşuludur… Asla çözülmesini istemez… Önemli bir kozu kaybetmek istemez…

 

Eğer bu ülkede ‘demokrasinin’ ve siyasi kültürün düzeyi hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız, 2021 yılında bile 6 milyon oy alan bir partinin ‘meşruiyetini’ tartışma utanmazlığını hatırlamak yeter…

 

İnsanlar 4-5 yılda bir önlerine konan sandığa oy atmakla, müesses nizamın siyasi partilerinden  birine oy vermekle şeylerin seyrini değiştirebileceklerini sanıyorlar… Gerçi yönetenler değişiyor ama yönetim hiçbir zaman değişmiyor… Kitlelere hep işlerin ilerde yoluna gireceği söyleniyor. Lakin vaad edilen o mutlu gelecek bir türlü gelmiyor… Ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor… Şu mahut ‘muasır medeniyeti’ yakalama retoriği… Oysa, muasır medeniyet denilen kapitalizmdir, emperyalizmdir, kolonyalizmdir … O halde üç şey: Birincisi, kapitalist dünya sistemi dahilinde muasır medeniyeti yakalamak mümkün değildir… Kapitalist dünya sistemi hiyerarşiktir, piramidal bir yapılanma söz konusudur. O pramit dahilinde aşağıdakilerin yukarıya tırmanması mümkün değildir. Zira, aşağıdakilerle yukardakiler arasındaki ilişki, sömürü, bağımlılık ve hakimiyet ilişkisidir. Zenginlik  daima aşağılardan yukarılara doğru akar. Aynı Betholt Brecht’in Tahterevalli şiirindeki gibi… ikincisi, bütün ülkelerin emperyalistler gibi üretmesine, tüketmesine, onlar gibi yaşamasına pratik bir engel var: Bu dünyanın kaynakları sınırlı… Bir fikir vermek için, dünyanın geri kalanı da Katar’ın yaşam standardında yaşasaydı, 9,2 gezegen, ABD düzeyinde yaşasaydı 5 gezegen, Güney Kore düzeyinde 3,8 gezegen, Almanya düzeyinde 2,9 gezegen, Fransa düzeyinde 2,9 gezegen, Çin düzeyinde 2,3 gezegen, Endonezya düzeyinde 1 gezegen, Ekvator düzeyinde 1 gezegen gerekecekti… Ve üçüncüsü, bu dünyanın varını yoğunu yağmalayan, talan eden ‘emperyalist ülkelerin’ nesi sizi cezbediyor? Mesela demokrasinin beşiği ve timsali sayılan ama gerçek demokrasiyle bir ilgisi olmayan, insanlığın baş belası ırkçı ABD’nin nesi sizi cezbediyor?

 

Bu ülkede bugüne kadar hiçbir kritik kavşakta kitlelerin politik-sosyal sürece etkili bir müdahelesi olmadı… Oysa, kitlelerin dahli olmadan şeylerin seyrini değiştirmek mümkün değildir… Bu sefil durumdan çıkmanın yolu, kitlelerin sığıntı bilincinin ötesine geçip, gerçek yurttaşlar olabilmelerine bağlı… Zira, bir nüfus cüzdanına sahip olmak (şimdilerde vatandaşlık numarası), 4-5 yılda bir önünüze konan sandığa oy atmak, seçim şovunun, ‘sefil demokrasi oyununun’ figüranı olmak o amaç için yeterli olmaz… Yurttaş, verdiği verginin hesabını sorana denir…