Salı , 16 Ağustos 2022

Toplumsal Çelişkiler Sisteminin Kuruluş Ve İşleyiş Biçimi -8-

 

Nazım Can

 

Kapitalist Toplum Ana Mekanizması

 

‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecini’ biçimlendirip yürüten Üretim Güçleri Gelişme Yasası (ÜGGY) aynı şekilde, kapitalizme ait İşçi ile alet ve makineler arasındaki Çatışma (İşçi-MakÇa) ana MEKANİZMASINI da koşullandırıp biçimlendirerek günümüze kadar yürütmüştür. Mekanizmanın işletici ana öğesi olan Alet ve makineler, kapitalistin özel mülkiyeti altında olduğu için İşçi-MakÇa ana mekanizması, ekonomik ve toplumsal altyapı düzeyinde, işlem görüp devam etmektedir. Böylece İşçi-MakÇa ana mekanizması, kapitalist ‘Toplum Altyapı Çelişkisini (TAÇ)’ biçimlendirirken; aynı zamanda onu da işçi ile kapitalist arasındaki mücadeleye dayalı, toplumsal Temel Çelişkiye vardırıp, kapitalist toplumu biçimlendirmiştir. Bu gelişme ve oluşuma dayalı olarak, İşçi-MakÇa ana mekanizmasının sürekli ve kesintisiz işleyişi ve gelişmesi temelinde, kapitalist toplum Temel Çelişkisi de sürecinin kuruluş, olgunluk ve çözülme aşamalarından geçmeye başlamıştır. Bu tarihsel toplumsal gelişmeler temelinde anlıyor ve öğreniyoruz ki, kapitalizmi tam manasıyla tartışıp kavrayabilmek için İşçi ile alet ve Makineler arasındaki Çatışma (İşçi-MakÇa) ana MEKANİZMASININ oluşumunu, yapısını, işleyiş ve gelişme biçimini ele alıp incelemek ve tartışmak şarttır.

Anlaşılır olmak için bu incelemeyi, üç ardışık yazıya bölüp, tartışmayı şu şekilde sürdüreceğiz:

Birincisi olan bu yazıda, İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ ana yapısı, oluşumu ve işleyiş biçiminde temel rol oynayan, Üretim Güçleri Gelişme Yasası (ÜGGY) ile Alet ve Makineye Uyum Yasasını (AMUY), ana hatlarını ele alıp inceleyeceğiz. Devamında İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ tarihsel toplumsal anlamı ve gelişme biçimi ile onun oluşumunu, yapısı ve işleyiş biçimlerini ele alıp tartışacağız.

 

İkincisi olan sonraki yazıda, İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ kapitalist toplum Temel Çelişki sürecine ait farklı aşamalarındaki toplumsal geçiş ve işleyiş biçimlerini tartışacağız.

Üçüncü yazıda da İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ şekillendirdiği, kapitalist toplum temel sınıflarının sistem içi davranış biçimlerini ele alıp tartışacağız.

Bu arada, yazıların üçüne de ek olarak, gerekli yerde ve gerekli olduğu kadar, ‘Sosyalist Emekçi’ çıkışa vurgu yapacağız.

Üretim Güçleri Gelişme Yasası (ÜGGY)

Sürü insanından, ilkel topluluk insanına geçişte, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’ sıfır noktasından itibaren insanlık, gelişip ilerlemek için doğayı olduğu gibi değil, değiştirip dönüştürerek hizmetine sokmuştur. Bu faaliyeti sırasında insan, doğadan alıp kullandığı ham bir ağaç, odun veya taş parçasını; doğa ile arasına sokarak, onları önce alet olarak kullanmış, daha sonra onları işleyip geliştirerek, alet yapmaya başlamış ve günlük yaşamına katmıştır. Böylece insan, yaşamak ve yaşamda kalmak için alet kullanırken, onu yapmak ve geliştirmek zorunda kalmıştır.

 

Bu zorunluluğun, tarihsel toplumsal ifadesi, Üretim Güçleri Gelişme yasası (ÜGGY) olmuştur. Bu yasanın hükmüne göre insan, DAHA AZ gelişmiş bir alet ve makine yapma lüksü ve şansına sahip değildir. Bu yasanın, işleme ve gelişme biçimi, insan iradesinden bağımsız öyle bir devrimci gelişme trendine sahiptir ki, asla ortadan kaldırılamaz. Bu yasa, Emekçi ile Alet ve Makine Arasındaki Çatışma (Em-MakÇa) ana Mekanizmasını belirleyip geliştirmiştir. Em-MakÇa ana Mekanizması da toplumsal Temel Çelişki ile ona ait alt aşamalarını geliştirmiştir. Her üretim biçimine ait hâkim sınıflar, çıkarları gereği farklı Temel Çelişki Süreçlerine ait kuruluş ve olgunluk aşamalarında üretim aletleri ve makineleri, devrimci ve özgür biçimde geliştirirler. Çıkarları gereği aynı hâkim sınıflar, çözülme aşamalarında da eski biçimlerini aşan üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen biçimlerini engellemeye çalışıp, onlar ile çatışmaya girerler. Ama üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen biçimleri, hâkim sınıflar tarafından engellenmiş olsa da ÜGGY’sı onları, az veya çok, ilerici veya gerici, özgür veya değil ama sürekli ve kesintisiz bir biçimde geliştirmeye devam etmiştir.

 

Bu oluşum ve gelişme temelinde, ilkel toplulukta, Doğa ile Alet-Bilinç arasındaki Çatışma (Do-AlbiÇa) ana mekanizması gelişerek, elden ağza “Yaşam Biçimi” süreci temeline yerleşmişti. Daha sonra, uygar toplumlara ait Emekçi ile Alet ve Makine Arasındaki Çatışma (Em-MakÇa) ana Mekanizması gelişip ilerleyerek, farklı uygar toplum üretim biçimi süreçlerinin temeline yerleşti. Böylece bu mekanizma kendini, köleci toplumda Köle-MakÇa, feodal toplumda Serf-MakÇa ve kapitalist toplumda da İşçi-MakÇa şeklinde somutlaştırdı. Sosyalist toplum için ise Sosyalist Emekçi-MakÇa tarzında gerçekleşmesini gündeme sokmuştur.

 

Emekçi ile Alet ve Makine arasındaki Çatışma (Em-MakÇa) ana Mekanizmasında, esas devrimci unsur emekçi değil, sürekli ve kesintisiz gelişen üretim aletleri ve makinelerdir. Her hangi bir Üretimin Biçiminin teknolojik karakterine ve gelişme düzeyine uygun tarzda emekçi, belli bir noktaya kadar eğitilip bilgilendirilerek sınırlı bir biçimde geliştirilebilir. Ama tam tersine üretim aleti ve makine, “sınırsız” ölçüde manipüle edilip geliştirilebilir. Toplumların gelişme ve farklılaşma hareketi, devrimci gücünü bu “sınırsız” geliştirilebilme özelliğinden alır. Bu devrimci gelişme sırasında üretim aletleri ve makineler, devrimci gelişme biçimlerini, Temel Çelişkiye ait kuruluş ve olgunluk aşamalarında, onu özel mülkiyet edinen hâkim sınıflara aktarırlar. Çözülme aşamalarında ise hâkim sınıflar, kendi özel mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimini aşan, üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen biçimlerine ters düştükleri ve kendi oportünist (fırsatçı) tekelleşme eğiliminde dolayı onların gelişmesini engelleyerek, özgürce gelişmelerini kontrol ve denetimi altına aldığı için esas olarak onların, eski ve geri kalmış toplumsal biçimleri ile beslenmeye devam ederek gericileşirler.

 

Uygar toplumlarda, Emekçi ile Alet ve Makine arasındaki Çatışma (Em-MakÇa) ana Mekanizmasındaki alet ve Makinelerin mevcut sistemi aşan biçimleri, bir sonraki topluma ait hâkim sınıflar tarafından özel mülkiyet edinilmesi ile onlara uygun toplumsal üretim biçimleri veya toplumsal olgular gelişip kurulmuş olur. Böylece farklı Em-MakÇa temelinde, farklı toplumsal üretim biçimlerine ait farklı toplumsal Temel Çelişkiler gelişmiş olur. Bu Temel Çelişiklere ait hâkim ve bağımsız sınıfları ile bağımlı emekçi sınıfları arasındaki devrimci uyum ve uzlaşmaya uygun sınıf mücadelesi, toplumsal üretim biçimlerini, kuruluş ve olgunlaşma aşamalarından geçirir. Aynı Temel Çelişkinin hâkim ve bağımsız sınıfları ile bağımlı sınıfları arasındaki uzlaşan sınıf mücadelesi, Alet ve makinelerin yeni ve devrimci gelişme biçimleri ile aşıldığı için onlara ait uzlaşan sınıf mücadelesi; onlara karşı gelişen uzlaşmaz sınıf mücadelesine dönüşür. Böylece mevcut toplumsal üretim biçimi, çözülme aşamasından geçmeye başlar.

 

İşte bu tarihi gelişmeler temelinde, ilkel topluluğun elden ağza gelişen Yaşam Biçimi ile uygar toplumlara ait farklı toplumsal Üretim Biçimleri sürekli oluşup ilerlemiş. Biri diğerinde, az veya çok devam eder biçimde, aşılıp yürürken; ‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’, ilkel topluluktan, uygar toplumlara geçiş yaparak, günümüze kadar kesintisiz ilerleyip gelişmiştir.

 

Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY).

Üretim süreçlerinde kullanılan alet ve makine, emekçiye uyamaz! Emekçi, alet ve makineye uymak zorundadır. Bu zorunluluk, Alet ve Makineye Uyum Yasasının (AMUY) var olma biçimi ile işleyiş biçiminden kaynaklanmaktadır. Çünkü yapıları itibariyle alet ve makineler, kullanılacakları işe uygun olarak, bilgi kodları ile onların işlenmiş bilgibiçim şekillerine sahiptirler. Alet ve makineler, üretilecek ürünün üretilmesi için farklı düzeylerde yapay zekâ ve akıl sahibi olabilirler ama aynı yolla yapay bilinç sahibi olama ihtimalleri sıfırdır. Çünkü bilinç, insan beyin hücreleri (nöronların) ile kozmosun (evrenin, kâinatın) miyarlarca yıllık evrimi ve etkileşiminin sonucu olarak gelişip, belli bir frekansın (ritmin) dalga boyuna tekabül ederek gelişmiş ve devam etmektedir. Bu gerçeklik üzerine bilinç, varlığını geliştirip sürdürmektedir.

Bu nedenle yaşamak için insanlar, ne kadar bitki ve hayvanların yaşamına bağımlı ise alet ve makineler de varlığını sürdürebilmek için bize o kadar bağımlı olarak varlığını sürdürmek zorundadırlar. Çünkü bizim bilinç yeteneğimizi kullanmadan, gelişip varlıklarını sürdürebilmeleri ve ilerletebilmeleri imkânsızdır. Onun için Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY) gereği insanın, alet ve makineye uyma zorunluluğu, makinelerin sıfır ihtimalli “bilinç ve duygu” geliştirmeleri dönemine kadar devam edecektir. Buraya kadar sorun yoktur.

Ama tam tersine, bir an için kestirim düzeyinde, şöyle bir düşünme işlemi yapalım:

Alet ve makinelerin, sıfır ihtimalli de olsa, “bilinç ve bilinçli duygu” geliştirmeleri halinde, tür olarak insanlığın sonu geldi demektir. Çünkü o zaman makineler, insandan daha hızlı anlama ve düşünme işlemi yaparak, daha fazla bilinçli olacaklar. Bu da insanın, var olma nedenini ortadan kaldırır. Aslında doğa “gereksiz” hiçbir şey üretmez. Birini diğerinin varlık koşulu olarak üretip kullanarak akar. Ama bu akış, o kadar basit anlaşılacak kadar, bilgimiz, ilgimiz ve anlam inisiyatifimizde değildir. Atomların karalı oluşumlarından sonra maddenin veya doğanın esas olarak diyalektik akışında ve tür değişimlerinde, biri diğerine dayanan gelişmelerinde belli bir bağlantı, tutarlılık vardır. Bu gelişme ve tutarlılık temelinde varlıklar, bir birine dayanarak türleşme, var olma ve dönüşerek yok olma hareketi yaşarlar. Bu hareket, evrende (kozmos) sürekli ve kesintisiz olarak çalışmaktadır. İstisnalar hariç bu tür değişimlerinde, genel olarak belli kurallara bağlılık vardır. Onun için insan, alet ve makine ilişkisindeki teknolojik değişimler, evren (kozmos) ile etkileşiminde tür değişimine denk gelip uygun frekansını (ritmi) tutturamadığı sürece, bu bilinç edinme dönüşümü de imkânsızdır. Dolayısıyla kestirim düzeyinde söylenebiliriz ki makineler, sıfır ihtimalli “bilinç ve duygu” geliştirebilirler.

Konuya dönüp devam edelim:

Dünyadaki Tarihi Toplumsallaşma Süreci boyunca, Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY), teknolojik gelişmelere bağlı olarak, insanlığı şimdiye kadar üç değişik dönemden geçirmiştir:

(Birinci dönem), üretim süreçlerinde, hareket edebilmek için alet ve makinelerin, işçilere bağımlı olmasıdır:

 

Bu dönemdeki alet ve makineler, kendi kendine harekete geçme bilinci ve fiziki gücünden yoksundurlar. Bu yoksunluklarını onlar, ancak emekçilerin emek gücünü kullanarak ile telafi edilebilir. Bu nedenle ilkel toplulukta, “sofraya ortak olmasın diye, öldürülüp atılan tutsak insanlar”, bu yoksunluğun telafi edilmesi üzerine, köleci toplumda köleleştirilince, tutsaklar ölümden kurtuldular.

 

Üretim süreçlerinde, bu eksikliği gidermek için kapitalist, ücretli işçi çalıştırmak zorunda kalmıştır. İşte bu nedenle, kapitalist toplum ‘Temel Çelişki sürecine’ ait kuruluş ve olgunluk aşamaları, üretim aletler ve makineler ile kapitalist özel mülkiyet ve üretim biçimi ilişkileri arasında uyum ve uzlaşmaya uygun olduğu için onların özgürce devrimci gelişmeleri sağlanabilmiştir. Böylece üretim alet ve makineler, kendi bünyelerine içkin devrimci gelişme ve toplumsal güçlerini [[1]] sahipleri olan kapitalistlere aktarıp özgürce gelişebilmişler.

 

Kapitalizmde, hâkim sınıflar tarafından istihdam edilen emekçiler, kölece açlık, yokluk ve yoksunluktan kurtulmuş ama ücretli köleliğe yakalanmışlar. Bu temelde, alet ve makinelerin özel mülkiyet sahipliği üzerinden kapitalist, işçi artı değer merkezli, ama ondan daha çok toplam artı değer marjı (payı) elde edebilmiştir. İşte ezen ezilen sınıflar arası sınıf mücadelesi itibariyle, Sanayi Devrimi öncesinden geçen bu dönem kapitalizmi, kuruluş ve olgunluk aşamalarından geçerek, sadece Batı Avrupa’ya çapında ve sadece bu yöreye özgü tarihi devrimci bir rol oynamıştır. [[2]] İşte Marks, sadece bu döneme ait olan “burjuvazi, üretim aletlerinde ve dolayısıyla üretim ilişkilerinde, yani sosyal ilişkilerin tümünde durmadan devrim yapmazsa yaşayamaz” [[3]]  diyen devrimci dönem rolünü alıp, 1775’ten sonraki Sanayi Devrimi Makinelerin geliştirdiği kapitalist Temel Çelişkisinin Çözülme aşamasına yamayınca işi şirazesinden çıkarmıştır. İleride daha detaylı bir şekilde tartışacağımız gibi Marks’ın bu hatalı tutumu, maddi temelleri ile kapitalizmin Temel Çelişki süreci ile on ait kuruluş, olgunluk ve çözülme aşamalarını yeterince okuyamamasından kaynaklanmıştır.

 

(İkinci dönem), bu dönemde tam tersine üretim süreçlerinde işçiler, kısmi işsizleşerek, makinelere bağımlı duruma düşmüştür:

 

1775’ten itibaren, buhar gücü kullanıp otomatik olarak harekete geçen sanayi devrimi makineleri, kapitalist toplum Temel Çelişki sürecini çözülme aşamasına vardırmıştır. Çözülme aşamasında, kapitalist toplum özel mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimi, sanayi devrimi makinelerinin yeni ve devrimci biçimleri tarafından aşıldığı için işçi ile makinelerin gelişen yeni biçimleri arasında uyumsuz ve uzlaşmaz çatışma dönemi başlamıştır. Bu çatışmadan dolayı, Alet ve makineye Uyum Yasasında (AMUY) baş gösteren uyumsuzluk, kapitalist ile sanayi devrimi makinelerinin gelişen yeni biçimleri arasında uzlaşmaz toplumsal mücadele başlatmıştır. Bu dönem makineleri, yeni gelişme biçimleri ile üretim süreçlerinde daha çok iş üstlendikleri için tarihte ilk kez TEKNOLOJİK İŞSİZLİK ortaya çıkmıştır. Çünkü üretim süreçlerinde İŞÇİ KULLANMA EŞİĞİ (İKE) kısmen aşılarak, aşılma sürecini başlatmıştır. Bir önceki aşamanın tam tersine bu sefer “artık işçi, üretim araçlarını değil, üretim araçları işçiyi kullanmaktadır”. [[4]]

 

Makinelerin teknolojik gelişmesiyle kapitalist, daha az işçi ile daha çok üretim yapma ve daha çok ‘toplam artı değer üretme marjına (payına)’  sahip olmuştur. İşte bu yeni gelişme ile kapitalist, üretim araçları sahipliğine dayanarak üretimden daha fazla pay alıp sömürüyü büyütmesiyle sınıf mücadelesi topluma yayılıp yükselerek şiddetlenmiştir.

 

Bu dönem sınıf mücadelesinden vazife çıkarmaya çalışan işçi sınıfı ile kapitalist sınıflar, sistem içi farklı sınıfsal tutumlar geliştirmişlerdir.

 

İşçi sınıfı ve yandaşları cephesindeki gelişmeler:

 

1775-1980 yılları arasındaki dönemde işçi sınıfı, sendikal örgütlülük, Paris Komünü, pek çok ülkedeki devrim ve Reel Sosyalizm prestij ile büyük bir güce ulaştı. Bütün bu sistem içi devrimci güçler ile sınıf mücadelesine tutuşan kapitalistler, netice itibariyle kapitalizmi koruyup kollayarak başarı ile çıkmayı becerdiler. Üretim aletleri ve makinelerin bünyesine içkin teknolojik gelişme, üretim süreçlerinde, İŞÇİ KULLANIM EŞİĞİNİ (İKE’yi), her gün biraz daha aştığı için işsizlik yoğunlaştı. Sendikalar, etkisizleşerek önemsizleşti. 1990’da Reel Sosyalizm çöktü. Kapitalistler tarafından, “Tarihin Sonu” diye bir slogan bayraklaştırıldı.

 

Bu arada dönemin başından itibaren Batı Avrupa’nın aydınları, Fransız Jakobenleri, sol-sosyalistleri, Marksistleri, Reel Sosyalistleri, günümüzde de onların türevleri olan özellikle Ortodoks Marksistler, Eko-sosyalistler, Ekolojik Toplum savunucuları, İşçi-MakÇa ana Mekanizmasının işleyiş biçimini ve kapitalizmin tarihsel toplumsal gelişmesini okuyamadılar. Onun için kapitalizmi aşan, doğru ve devrimci bir çıkış yapamadılar. Hala da yapamıyorlar! Tarihsel gelişmeyi anlamamakta adeta direniyorlar! Yanlış noktada direndikleri için de geçmişi aşacak tarzda, onun ile bağlarını koparamıyor, düşünme işlemi geliştiremiyorlar! Dolayısıyla geçmişin aşılması yönünde değil, siyasi iktidarı hedefleyen, yukarıdan aşağıya tam ve katıksız “İNDİRGEMECİ” bir kafa ile Fransız Jakoben tarzda inat ederek, tekrarı yönünde görüş beyan ediyor, tutum alıyor, sistem içi “indirgemeci” sınıf mücadelesi yürütüyorlar.

 

Kapitalist sınıf cephesindeki gelişmeler:

 

1775-1980 yılları arasındaki üretim süreçlerinde, makine (türev) emek gücünün, işçi emek gücüne olan üstünlüğü, büyük bir gelişme ile pratikte gerçekliğini ortaya koydu. Bu gelişme temelinde kapitalist, her teknolojik yenilenmeden sonra, üretim süreçlerinde ‘İŞÇİ KULLANIM EŞİĞİNİN (İKE’nin)’ biraz daha aşıldığını, aşılma ORANININ büyümesiyle, işçiden devşirilen atı değer marjının (payının) giderek düştüğünü; buna karşın makine (türev) atı değer marjının birkaç kat fazla gerçekleştiğini, pratik tecrübe ile deneyimleyip gördü. Böylece kapitalist, özel mülkiyetinde bulunan makineleri kontrolünde geliştirip, rekabet üstünlüğü elde ederek, rakiplerine diz çöktürebileceğine soyundu. Dönemin başlarından itibaren, dönem konjonktürünün ruhuna uygun tarzda tutum alan kapitalist; SERBEST REKABET yerine, TEKELCİ REKABETİ geçirerek sektörün, ülkesinin ve dünyanın en büyüğü olmak için fırsat kollamaya başladı.  Bu tutumu ile kapitalist, aşırı çıkarcılığı ile gericileşip vahşileşerek “küheylanı (makineyi) gemleyip” yularını eline dolamaya başladı!

 

Bu dönemin başından itibaren toplam artı değer, özellikle giderek artan makine (türev) artı değer birikimi ile semiren kapitalist, tekelci güç elde etmek için alet ve makinelerin yeni gelişen biçimlerinin kaymağını toplamak, onları rakiplerine kaptırmamak,  için tekelleşme sürecine geçti. Tekelci hezeyanı ile harekete geçen kapitalist, üretim alet ve makineleri kontrolüne almak için resmi ve gayri resmi tüm imkânları kullanarak, onları özel mülkiyet edinip kontrol ve denetim altına almaya başladı. Böylece kapitalist, tekelci gücüne orantılı bir biçimde, alet ve makinelerin özgürce gelişmesini engelleyerek kendine bağımlı hale getirdi. Bu çerçevede harekete geçen kapitalist, 1825 ekonomik bunalımı ile Batı Avrupa ülkeleri çapında gelişen kapitalizmin,  ilk genel bunalımı ve ilk devreli krizini yaşamaya başladı. Daha sonra, birkaç on yılda bir gelişen bu ve benzeri devreli ekonomik krizler, özellikle 1874-75 ve I. Dünya savaşı ve 1929 Büyük Buhranına yol açan tekelci kapitalist rekabet, kapitalizmin sürekli bunalımına ve pek çok devreli krizlerini başlattı. Her krizde, tekelleşme ile sınıf tabanı daralan kapitalizmin, ana karargâhı ilk biçimiyle Anglosakson Siyonist Sanayi Oligarşisi (SSFO) olarak biçimlendi. 1980’lerden sonra da Anglosakson Siyonist Finans Oligarşisi (ASFO) biçimine dönüştü.

 

(Üçüncü dönem) üretim süreçlerinde, İŞÇİ KULLANIM EŞİĞİNİN aşılarak, işçi kullanım oranını sıfırlamış oldu:

 

1980’den itibaren, son 42 yıldır bu dönemin içinden geçmekteyiz. İşçi-MakÇa ana Mekanizması temelinde gelişip işlem görerek algoritma temelli çalışan, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineler, toplumsal yaşamımızın bir gerçeği haline gelmiştir. Çünkü bu makineler ile dünya üretim süreçlerinde yapılacak üretimde, İŞÇİ KULLANIM EŞİĞİ aşılarak sıfırlanmıştır. İşçi sınıfından, artı değer devşirme nedenleri ortadan kalkmıştır.

 

Bu dönemin temel özelliği, algoritma temelli çalışmaya başlayıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makinelerin, toplumu, kapitalizmden sosyalizme geçiş için keskin devrimci bir yol ayrımına getirmiş olmasıdır.

 

Bu dönemde kapitalistler, şunu çok iyi deneyimleyip öğrendiler ki;

 

Algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineler, dünya çapında veya herhangi bir ülke ana üretim sektörlerinde, üretime uygulanmaları halinde, toplumda tam işsizlik yaratılacaktır. Kapitalist özel mülkiyet ve üretim ilişkileri biçimi gereksizleşecek; kapitalizm, ölüme terk edilmiş olacaktır. Çünkü doğası itibariyle bilinir ki işçisiz, ne kapitalist var olabilir ne de kapitalist toplum var olabilir.

 

Bu temelde ASFO’nun önderliğinde kapitalist tekeller, Algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri, kendi ülkelerinde üretime uygulamaya sokmaktan korktular! Korktukları için de belli bir miktar işçi sınıfını üretim süreçlerinde tutup, külfetine katlanmak zorunda kaldılar. İşte bu gelişme temelinde ASFO ve önderliğinde kapitalist tekeller, neoliberal söyleme “kanarak”, yeni teknolojiyi “gemleyip el altında tutarak”; eldeki eski teknoloji ile çalışan fabrikalarını, “doğrudan yatırımlar” ile merkez kapitalist ülkelerden çevre ülkelere kaydırarak, Çin belasını başlarına aldılar.

 

1980’lerin başından itibaren, Anglosakson Siyonist Finans Oligarşisinin (ASFO’nun) önderliğinde kapitalist tekeller, dünyayı kontrol altında tutmak amacıyla, dünya çapında ve her cepheden “bulanık suda balık avlamak” için harekete geçip, saldırı ve savaş balattılar. Bu saldırı ve savaşlar ile hegemonya üstünlüğünü sürdürebilmek için teorik-pratik iki çeşit yeni kapitalist emperyalist mücadele biçimi geliştirip uygulamaya koydular:

 

(Birincisi), teorik mücadele biçimidir.

 

1980’lerden itibaren ASFO’nun önderliğinde kapitalist tekeller, fayda-maliyet (değer-maliyet değil) analiz temelli çalışan Friedrich Hayek, Milton Friedman gibi burjuva iktisatçıların görüşleri temelinde geliştirilen, “neo-liberal serbest piyasa ekonomisi” diye ideolojik bir söylemi ele alıp kullanmaya başladılar. Bu söylemin ifadesi olan, “neo-liberal serbest piyasa ekonomisinin” vaazları temelinde, fabrikaları “doğrudan yatırımlar” ile merkez kapitalist ülkelerden, çevre ülkelerine kaydırmaya başladılar. Böylece çevre ülkelerin, ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişmesine yol açtılar. Kısa sürede bu yolda devlet kapitalizmi ile yükselişe geçen Çin, üretim kapasitesi ve sermaye birikimi ile ASFO ve Batılı kapitalist tekellere kafa tutacak düzeye yükseldi.

 

(İkincisi), pratik eylem biçimidir.

 

ASFO ve önderliğinde kapitalist tekeller, sermaye piyasasını kullanarak dünyayı kontrol ve denetim altında tutmak, üstün olan hegemonyalarını sürdürebilmek için dünya finans borsalarını, biri birine bağlayıp dünyaya yayarak, dünya ekonomisinin finanssal entegrasyona tabi tuttular. Bu zincirleme finanssal platform üzerinden, dünyanın ekonomik sisteminin kontrol ve denetim altına alınabileceği hesabıyla, finanssal faaliyeti esas alıp, sanayi üretim üniteleri hisse senetleri ile devlet borçlanma bonolarını vb. finans sistemi için araçsallaştırarak, kapitalist tarzda meta üretimi sistemini ikinci plana ittiler. Böylece özellikle merkez kapitalist ülkelerde, dünyanın yetişkin nüfusunu, devletlerarası resmi borsalarda finanssal kumar oynamaya teşvik ederek, “paradan para kazanmanın” yolu ile meşgul etmeye başladılar. Giderek çevre kapitalist ülkelere taşırılan bu finanssal kumar oyunu ile dünyayı kasıp kavurarak devam etmektedirler. Öyle ki, ASFO ve önderliğinde kapitalist tekeller (devletler ve “uluslar” üstü şirketler), bu finanssal kumar oyunu üzerinden “sıcak para” giriş ve çıkış manipülasyonları ile çevre ülkelerini istedikleri gibi batırıp çıkararak teslim almaya, dizayn etmeye çalışıyorlar.

 

2000’lere gelindiğinde, “neo-liberal serbest piyasa ekonomisi” söylemi de iflas etti. Çare olmaktan çıktı. Çıkınca! ASFO’nun önderliğinde kapitalist tekeller, “kapitalist kalmak” için “can havliyle” bu soruna çare bulmak amacıyla harekete geçtiler. Bu hedefte, besleme bilim ve akademik çevreleri, sözde “kar amacı gütmeyen”, “gerçeği saptırma teorisi” geliştiren thing tang gibi devşirme düşünce üretim kuruluşlarını ve Dünya Ekonomik Formu (WEF) toplantılarında, “nasıl bir kapitalizm?” [[5]] sorusuna cevap aramak için harıl harıl çalışmaya başladılar. Bu çevreler üzerinden geliştirilen komplo ve tuzaklar ile dünya Büyük İnsanlığının kafasını karıştırma, bilincini bulandırarak yönetme, teknolojik söylem manipülasyonu ile korkutma, siber saldırılar, pandemi, gıda krizi, iklim krizleri ile yönlendirme, stres ve deprasyona sokma ve teslim alma gibi teknikler ile ortalığı “ateşe” verdiler.

 

Özetle bu son dönemin temel ayırıcı özelliği şudur:

 

ASFO önderliğinde dünya kapitalist tekelleri, İstisnalar hariç, dünya çapında işsizlik yaratır diye algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri, özel mülkiyet edinip pratikleştirerek, ana üretim sektörlerinde üretim süreçlerine sokmaktan korkmaktadırlar. Korkmaktadırlar! Çünkü bu makineler, üretim süreçlerinde kullanılmaları halinde, İKE’yi tamamen aşıp sıfırlamış olacaklar. ASFO ve liderliğinde dünya kapitalist tekelleri, bu makinelerin özel mülkiyet edinip devrimci gücü ile beslenerek kendilerini geliştiremeyecekleri için onların eski biçimleri ile beslenmeye devam etmektedirler. Bu da onların gericiliğine gericilik katarak, onları zıvanadan çıkarmıştır. Kelimenin tam anlamı ile “insani basiretleri” kapanmıştır. Ne yaptıklarını, ne yapacaklarını bilmiyorlar! El yordamı ile sağa sola saldırıp, savaşlar ve şiddet ile dünyayı terörize ederek, dünyayı “ateşe” vermiş, her yönlü insanlık düşmanı plan ve projeyi çare ve çıkış yapmaya çalışıyorlar. Saltanatlarının bittiğini gizlemeye, “anlamazlıktan” geliyor! Kendileri de dâhil, insanlığın “başına çorap örmeye” çalışıyorlar!

 

İşçi-MakÇa Ana Mekanizmasının Tarihsel Toplumsal Anlamı ve Gelişme biçimi

 

Kapitalist toplum Temel Çelişki sürecinde:

İşçilerin çalışma biçimi ile üretim alet ve makinelerin kullandığı teknolojik gelişme düzeyi arasındaki birlik ve mücadele, İşçi-MakÇa ana Mekanizmasının uzlaşır sınıf mücadelesi biçimine tekabül ediyorsa, kapitalizm, kuruluş ve olgunluk aşamalarından geçiyor demektir. Böyle ise üretim alet ve makineleri özgürce gelişirler. Bu dönem dünyada, sadece Batı Avrupa’da yaşanmıştır. Ama aynı alet ve makinelere ait yeni gelişen teknolojik biçimleri, kapitalist özel mülkiyeti ve üretim biçimi ilişkilerini şu veya bu oranda AŞMAYA başlamışsa, İşçi-MakÇa ana Mekanizmasının uzlaşır biçimi; yerini sistem dışına taşan uzlaşmaz, yeni ve devrimci sınıf mücadelesi biçimine terk eder. Bu sırada kapitalist Temel Çelişki, sürecinin çözülme aşamasına geçiş yapmış demektir.

1775’ten günümüze 247 yıldır, kapitalist çözülme aşaması varlığını hala sürdürmektedir. Bu çözülme aşaması boyunca, kapitalistler, “kapitalist kalmak” için alet ve makinelerin yeni gelişme biçimlerine karşı mücadele ederek, onları çeşitli yollardan KONTROL VE DENETİM altına almaya çalışıp gericileşerek varlıklarını devam ettiriyorlar. Bu gerici faaliyetleri ile kapitalistler, kitleleri baskılamak için toplumu kaos ve karmaşa ortamına sokup, işsizlik, baskı, sömürü, talan ve şiddet yolu ile toplumu terörize edip teslim almaya çalışıyorlar.

‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’, tarihsel toplumsal bir tutarlık vardır. 247 yıldır bu tarihi ve tarihsel tutarlılıktan hareketle insanlık, mevcut toplumsal üretim biçimini aşan İşçi-MakÇa Ana Mekanizmasının yeni gelişmiş biçimine uygun olarak yaşamak için mevcut toplumsal üretim biçimini değiştirip dönüştürerek, sosyalist bir yaşam biçimine geçmek zorunda kalmıştır. İşte bu üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen teknolojik biçimleri, bir yandan kapitalist özel mülkiyet nedeniyle, varlık içinde yokluk ve yoksulluk üreterek, toplumsal yaşamı terörize edip, kasıp kavurarak altüst etmeye devam ediyor. Ama öte yandan kapitalizmi aşan, aynı üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen devrimci biçimleri, kendilerini topluma dayatarak, kendilerinin yeni toplumsal varlık biçimlerine tekabül eden sosyalist özel mülkiyet ve üretim biçimi ilişkilerinin kuruluşunu, kapitalist toplumun gündeminde tutmaya devam ediyorlar. Dolayısıyla bu tarihsel gelişme temelinde, hiçbir insan veya ülke, ‘Tarihi Tutarlılık İlkesini’ hiçe sayarak, tarihi sıfırdan başlatamaz, öyle anlamsız bir işe girişemez.

Günümüzden geriye doğru, yakından bakıldığında görülecektir ki:

 

Çin’in, şu andaki Tekelci Devlet Oligarşisinin geliştirdiği ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişme biçiminin ayak izleri, Batı Avrupa kökenli İngiltere, ABD ve AB ülke kapitalizmlerinde aramak gerekir. Batı Avrupa kökenli İngiltere, ABD ve AB kapitalizmlerinin ayak izlerini de Ortadoğu ve Uzakdoğu feodalizminin geliştirdiği Asya Tipi Üretim Tarzında (ATÜT) aramak gerekir.  Ortadoğu ve Uzakdoğu feodalizminin geliştirdiği Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) feodalizminin ayak izlerini de Merkezi Mezopotamya köleciliğinde aramak gerekir. Merkezi Mezopotamya köleciliğinin ayak izlerini de aynı yörenin Neolitik Devriminde aramak gerekir. [[6]] Örneğin ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’, tarihsel toplumsal tutarlılık temelinde önemli bir rol oynayan Haçlı savaşları (1095-1270), 175 yıl devam edip bu bağlantıyı kurmuş, Asya’dan Batı Avrupa’ya uygarlık aktarımını sağlamıştır. Böylece Haçlı savaşları üzerinden, Ortadoğu ve Uzakdoğu’nun bilim ve teknolojisi, 175 yıl boyunca sürekli olarak Batı Avrupa’ya akarak, Batı Avrupa kökenli feodalizmi yıkıp yerine, Batı Avrupa kökenli kapitalizminin gelişmesine yol açmıştır. [[7]] Yine bu bağlamda, 1980’lerde İngiltere, ABD ve AB ülke kapitalizmleri, neoliberal “doğrudan yatırımlar” döngüsü ile Asya’daki eski köklerinin üstüne evirilmiştir. Böylece İngiltere, ABD ve AB kapitalizmi, Çin’in şu andaki Tekelci Devlet Oligarşisinin geliştirdiği ‘İthal Aşılı Kapitalist’ gelişmenin yükselişine payanda olup büyük çapta rol oynamıştır.

 

Marks, tarih toplum incelemelerinde, bu tarihsel ilişkilenmeyi ve aktarımcılığı şöyle genelleyerek özetlemiştir: “İnsanlar, tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar”. [[8]]

 

Bu ifadeyi, kapitalizmin ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecine’ şöyle oturtmak mümkündür:

 

Kapitalist toplum ‘Temel Çelişki Sürecine’ ait, kuruluş ve olgunluk aşamalarında, İşçi-MakÇa ana Mekanizmasında işçi ile alet ve makineler arasındaki çatışma, Alet ve Makineye Uyum Yasası (AMUY) hükmü gereğince, uyumlu ve uzlaşır birlik ve sınıf mücadelesi halindeydi. Bu durum onları özgürce geliştirdi. Ancak üretim aletleri ve makineler, Üretim Güçlerini Geliştirme Yasası (ÜGGY) hükmü altında, teknolojik olarak sürekli geliştiği için var olan uygunluk ve uzlaşma, zamanla olgunluk aşamasının sonlarına doğru bozuldu. Bu gelişme temelinde, üretim aletleri ve makineler, daha fazla iş üstlenerek, işçiyi gereksiz hale getirip işsizleştirerek üretim süreçlerinden dışarı atmaya başladılar. Böylece Sanayi Devrimi üretim aletleri ve makineleri ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çatışma, kapitalist toplum ‘Temel Çelişki Sürecini’ ÇÖZÜLME AŞAMASINA taşıdı.

 

‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’ genel bir kuralı olarak, her bir toplumsal üretim biçimi olgusuna ait ‘Temel Çelişkinin’ hâkim sınıfları (Tez’dir), üretim aletleri ve makineler üzerindeki özel mülkiyet ilişkilerine dayanıp, emekçi sınıfları (A-Tez’dir)  çalıştırarak, onları sömürmek için kullanırlar. Böylece, kuruluş ve olgunluk aşamalarından sonra, mevcut her hangi bir üretim biçimine ait ‘Temel Çelişki’ sürecinin çözülme aşamasının başından itibaren; eski üretim ve mülkiyet ilişkilerinin biçimleri, kendilerini aşan üretim aletleri ve makinelerin YENİ GELİŞEN BİÇİMLERİNİN (Anti-Tez’dir) özgürce gelişmesine engel olmaya çalışırlar. Çünkü her çözülme aşamasının başlamasından itibaren, aynı üretim aletleri ve makinelerin gelişen yeni biçimleri, mevcut hâkim sınıfların sahip olduğu toplumsal üretim ve mülkiyet biçimi ilişkileri ile uzlaşmaz çatışmayı başlatırlar. Bu çatışmada, mevcut kapitalist üretim biçimine hâkim olan kapitalist, (efendi, toprak beyinin yaptığı gibi) sistemi koruyup kollamak, varlığını devam ettirebilmek için üretim aletleri ve makinelerin, yeni gelişen biçimlerinin özgürce gelişmesine, kendilerini aşmasına, yeni ve devrimci toplumsal bir gücün ortaya çıkmasına karşı direnişe geçer. Direnirken de üretim aletleri ve makinelerin, yeni gelişen biçimlerini beyhude bir çaba ile geri çekip, ilerlemesini engelleyerek [günümüzde Anglosakson Siyonist Finans Oligarşisinin (ASFO’nun) önderliğinde dünya kapitalistlerinin yaptığı gibi] onları, mevcut toplumsal sistemin devamı için kendi yaşam biçimine UYDURMAYA çalışırlar. Bu tutumları ile hâkim sınıflar, toplumu kaotik ve karmaşık çatışma ortamına sokup, dünyayı terör-ize ederler. Bu nedenle, bugün yaşadığımız kapitalist topluma ait kaotik, karmaşık, savaş ve şiddet ile terör-ize edilmiş toplumsal çatışma ortamını yaşıyoruz. Bu kaotik ortam, kaçınılmaz bir biçimde, üretim alet ve makinelerin yeni gelişmiş biçimleriyle uyum sağlayan, ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyet’ (Sentez’dir) temelli, yeni ve devrimci toplumsal bir sınıfın ortaya çıkışına kadar, derinleşip yayılarak varlığını sürdürecektir.

 

İşte insan iradesinden bağımsız olarak gelişen bu toplumsal diyalektik hareket, ‘Sosyalist Emekçi Devrim ve Sosyalizm Paradigmasının’ [[9]] maddi temelini teşkil etmektedir.

 

Bu tarihsel gelişme temelinde, teknolojik gelişmeleri ile alet ve makineler, kapitalist üretim sürecinin çözülme aşamasının (1775’ten) başından itibaren,  bir bütün olarak kapitalizme karşı, yeni gelişme biçimleri ile hem işçi sınıfına ve hem de kapitalist sınıfa karşı, sistem dışına taşacak şekilde mücadeleyi Büyük İnsanlığın önüne koydular. Örneğin, bu temelde 1815-16 yıllarında İngiltere’de, “Ludizm Hareketi” adı altında işçiler, makinelere saldırıp kırıyorlardı! Yine bu tarihten itibaren, kapitalist sürekli bunalımlar ve devreli krizlerde, kapitalistlerin tekelleşme eğilimi kendini belirginleştirip 1825’te ortaya koyarak gelişmeye başlıyordu.

 

Çözülme aşamasında, makineleri kapitalist tarzda özel mülkiyet edinen kapitalist ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesinin dozu ve kitle tabanı ne kadar geniş ve güçlü olursa olsun, istisnalar hariç onun esas özü, kapitalizmi üretip tahkim eden sistem içi uzlaşan birlik ve mücadele halinde kalmaya deva eder. Ama bu aşamada, sınıf mücadelesinin özü ve esası, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen devrimci biçimleri (Anti-Tez) ile kapitalist sistem (olgusal Tez ve A-Tez sınıf birliğine karşı) arasında, sistem dışına taşan uzlaşmaz sınıf mücadelesi şekline yükselerek devam eder. Dolayısıyla çözülme aşamasında, makinelerin yeni teknolojik gelişmesinin biçimlendirdiği, yeni ve devrimci özel mülkiyet biçiminin, yaratacağı işsizlikten dolayı kesinlikle kapitalist özel mülkiyet veya türevleri şeklinde olmayacağı, olamayacağı; onun mutlaka sosyalizasyona tabi eşit paylı, cari emek gücüne dağıtımlı, kolektif komünal işletilebilen, ‘Sosyalist Emekçi’ özel mülkiyeti (Sentez)  şeklinde olması zorunludur. Dolayısıyla ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyeti’ biçimi için gerekli ve zorunlu olan yeni ve devrimci sınıfsal özne olan ‘Sosyalist Emekçi’ sınıf ortaya çıkmadığı müddetçe, kapitalist üretim biçiminin ürettiği kaos ve karmaşa, savaş ve şiddet ile toplumu kapsayan terör şeklinde derinleşip yayılarak devam edecektir.

 

‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca, ‘Emekçi ile üretim aletleri ve makineler arasındaki çatışma (Em-MakÇa) ana MEKANİZMASI, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’ KÖK HÜCRESİDİR. Bu kök hücre, Üretim Güçlerini Geliştirme Yasasının (ÜGGY) hükmü altında oluşup gelişerek işlemekte ve ilerlemektedir.

 

Em-MakÇa ana mekanizmasının işlemesi ile insanlık, ilkel topluluktan, uygar topluma geçişte olduğu gibi farklı toplumsal üretim biçimlerinde de gelişerek ilerlemiştir. Dolayısıyla bu temelde Em-MakÇa ana mekanizması, kendini, farklı toplumsal üretim biçimlerinde, o toplumsal üretim biçiminin teknolojik düzeyine göre belirleyip biçimlendirerek somutlaştırmıştır. Örneğin, Em-MakÇa, köleci toplum üretim biçimi sürecinde, ‘Alet ve makineye uyum yasası (AMUY)’ hükmü gereğince, efendinin özel mülkiyetinde emekçiyi (ilkel topluluk emekçisini), kendine uydurup köleye çevirerek, köle ile kendisi (yani üretim aletleri ve makinelerin sahibi olarak efendi) arasında, Köle-MakÇa biçiminde belirleyip somutlaştırmıştır. Biz de bu tarihsel gelişmeyi, toplumsal görünümüne göre genelleyerek, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin özel mülkiyet edinme biçimi ve üretim ilişkilerine göre o toplumu, köle ile efendinin karakterize ettiği “köleci toplum” diye kavramlaştırıyoruz. Kapitalist toplum üretim biçimi süreçlerinde, İşçi-MakÇa ‘MEKANİZMASI’ da aynı şekilde, her ülke kapitalist toplumunu ve kapitalist dünya ekonomisinin biçimlenmesine temel teşkil ettiğini söylüyoruz.

 

Kapitalizmde, İşçi-MakÇa ana ‘MEKANİZMASINI’ işleten temel iki öğeden biri işçi, diğeri de alet ve makinelerdir:

 

Marks, “Kapitalizm işçi, işçi kapitalizm üretir” (Grundrisse) der. Kapitalizm, eşitsiz bir toplumsal üretim biçimi olduğuna göre, ücretli çalışan İŞÇİ sınıfı da haliyle kapitalist tarzda eşitsizlik üretir. Gerçek şu ki işçi, kendisi için çalışır ama üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin özel mülkiyetinden yoksun olduğu için kapitalistin reel iş araçlarını kullanmak ve çalışmak zorunda kalır. İşçi, günlük çalışma süresinin belli bir kısmında, kapitalistten aldığı ücretinin bedelini üretirken; diğer bir kısmında da kapitalist için artı değer üretir. Zaten öyle olmasaydı, kapitalist ne diye işçiyi çalıştırsın ki! Dolayısıyla işçi, fıtratı itibariyle kendisi için çalışırken, ayrıca kapitaliste de artı değer üretip, kapitalist toplum eşitsizliğini devam ettirmiş olur. Bu nedenle kapitaliste ücretli çalışan işçi, varlığı ile sürekli kapitalizmin üretimine hizmet eder.

 

Oysa işçi sınıfının tam tersine, ALET VE MAKİNELER, teknolojik yapıları itibariyle sürekli EŞİTLİK üretirler. Çünkü “sahibi” kim olursa olsun üretim aletleri ve makineler, teknolojik yapıları itibariyle her zaman sadece kendi yapısallığı gerçeğine uygun tarzda çalışırlar. Çalışırken de makineler, birim zamanda, hızı ile doğru orantılı olarak, ham madde çevirim işlemi sırasında, model yıpranması ve aşınmasına denk düşen gerekli türev emek değer ile fazladan da makine (türev) artı değer üretirler. Öyle olmasaydı insanlık, ne diye üretim aleti ve makineleri geliştirip üretsin ki! Bu söylem ve saptama tarzına karşı, Marksist arkadaşlarımızın, kapitalistin “işçiden daha çok ‘nispi artı değer’ sızdırmak için” diyen itirazlarını duyar gibiyim.

 

Ama günümüz küresel kapitalistlerinin şöyle bir “sevdası” vardır:

 

Onlar, hem kapitalist “kalmak” istiyorlar. Hem de işçisiz üretime geçmek için algoritma temelli çalışan, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri, nasıl “kontrol ve denetimleri” altında tutarak, uygulaya sokabileceklerini tartışarak çare arayıp bulmaya çalışıyorlar!

 

Ama bu arada da ASFO ve önderliğindeki dünya kapitalist tekellerinin tüm engelli çabalarına rağmen, aleni (legal) veya gizli (illegal), kaçak çalışan onlarca İŞÇİSİZ fabrika, otel, okul, işyeri faaliyettedir. Uzaydaki uydu yayıncılar, yansıtıcılar, manipülatörler, gözcüler, Çin’de elektrikli şoförsüz otomobiller, sokak kameraları, tarım araçları pratikte uygulamaya konmuş test edilmektedirler.

 

Marksist arkadaşlarımıza soruyorum:

 

Peki, sizce, işçisiz çalışan bu fabrikalar, işyerleri ve bu araçlar ne üretiyorlar? Üretilenler, mal ve hizmet anlamında meta değilse nedir? Üretilenler, makine (türev) artı değeri içermiyor ise sizce ne içeriyorlar? Veya sizce değer nedir? Veya bu metalar değersiz ise çok daha kaliteli ve ucuz maliyetli olan bu metaları, analize tabi tutup bir isim koyabilir misiniz?

 

Lütfen arkadaşlar!

Ancak ekolojik söylem temelinde, kapitalizmden “sosyslizme” çıkışa soyunan arkadaşlara da aynı soruyu sormuş olmak koşuluyla, onların özgün görüşlerine birkaç noktadan eleştiri ile konuya devam edeceğiz.

Her şeyden önce bir uyarı: Dünyanın, kendi doğal evrimine bağlı olarak gelişen, ekolojik değişimleri göz ardı edip, ondan bahsetmeyen kapitalist tekellerin, sadece kapitalizmin ekolojik yıkım ve kıyım konusunu manipülasyona tabi tutarak, sürekli sisteme şaibeli ve abartılı ekolojik veri pompalayarak ne yapmak istedikleri gerçeğini hafife almamalıyız!

Bu uyarıyı yapmanın sorumluluğu dışında:

Hali hazırda var olup devam eden ekolojik yıkım ve kıyımın ana nedeni, kapitalist özel mülkiyet biçimi ile kapitalist üretim tarzı olduğu gerçeği tartışmasız doğrudur. Çünkü kapitalizmin ana üretim sektörlerinde, mevcut analog ve kısmen dijital olan teknolojisi ile çalışan, mevcut otomatik makinelerinin yarattığı ekolojik yıkım ve kıyım; aynı alet ve makinelerin teknolojik düzeyleri ile düzeltilip aşılamaz. Bu yolla, mevcut ekolojik yıkım ve kıyım giderilemez! Bunun için onlardan daha ileri olan bir sonraki teknolojik ilerlemeye ihtiyaç vardır. Bunun için de algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri uygulamaya sokmak zorunludur. Bunların üretime uygulanmaları halinde ancak, mevcut üretim sistemi geri beslenme (feedback) yaparak, ekolojik yıkım ve kıyımın üstesinden gelebilir. Ama gel gör ki, ASFO ve önderliğindeki kapitalist tekeller, dünya çapında oluşacak işsizlikten dolayı bu teknolojik gelişmeden kaygı ve korku duymaktadırlar. Dolayısıyla onlar, sarsılan hegemonya üstünlükleri ve tarihten silinecekleri korkuları ile bu teknolojik gelişmenin patent haklarını satın alıp, idari ve gümrük vergileri yolu ile kontrol ve denetim altında tutarak, özellikle ENGELLEMEKTEDİRLER.

Engellemektedirler! Çünkü merkez kapitalist ülkelerin her birinde, bilimsellik adı altında, istatistikî işsizlik verileri ile oynayarak, işsizliği daha az göstermek için nasıl “takla attıklarını” ve resmi işsizlik rakamlarının manipülasyona tabi tutarak, nasıl ürettikleri onların çabalarının zorunlu ve gerici bir gerçeğidir. Merkez kapitalist ülkelerde, işsizlikten dolayı kitlelerin homurdanma veya hareketlenmelerini bastırıp elimine etmek için de onların günlük geçimini asgari gelir düzeye indirip karşılamak üzere, ona alıştırmak için envai çeşit “sosyal yardımlar” adı altında devlete yükledikleri de bilinen bir gerçektir.

Merkez kapitalist ülkelerin ikinci bir gerçeği de dünün “sendika aristokrasisi” yerine, dünya çaplı finanssal komar oyununa sokulan bu ülke insanlarının % 50 [[10]] ve daha fazlasına finanssal kumar üzerinden asgari bir yüzdelik (percentage) gelir ile “ödüllendirip” aktarıldığı gerçeğidir.

Merkez kapitalist ülkelerin üçüncü bir gerçeği de vatandaşlarına ücretli iş veya ücretli çalışma imkânı sağlayan kapitalist girişimci, patron veya işverenin, iş yarattığı (job creation) için nasıl ekmek kapısı olduğu, velinimet ve nasıl yeryüzü “tanrısı” haline getirildiklerini, o ülkelerde yaşayan her kes bilir.

Peki, bu durumları yaşayan söz konusu merkez kapitalist ülkeler, neden kendi vatandaşlarına ekmek kapısı olmak, yeni iş imkânları sağlamak yerine, “doğrudan yatırımlar” ile fabrikalarını kendi ülkelerinde değil de çevre ülkelere kaydırdılar? Bunun sebebi kendi ülke ekolojisini “koruma veya çevre kaygısı” amacı olamaz! Bu çok önemsiz ve tali bir nedendir. Böyle bir söylem, seyirciyi oyalama propagandasıdır. Esas neden, kitlesel işsizlik yaratır diye algoritma temelinde geliştirilen, yapay zekâ teknolojisi kullanan, zeki ve akıllı dijital teknolojili üretim aletleri ve makineleri üretime uygulamaktan çekindikleri ve korktukları içindir. İşte bu nedenle eldeki mevcut teknolojiyi, neoliberal politikalar gereği “doğrudan yatırımlar” ile çevre ülkelere kaydırmak zorunda kaldılar.

Kaldılar, yanıldılar ve “şapa oturdular”!

Böylesi AÇIK ve NET olan kapitalist bir gelişme ve ilerlemeyi zamanında okuyamayan Murray Bookchin:

Teknik ilerleme, insanlığa eninde sonunda bahşettiği yararlar için bir ceza keser” [[11]] derken ayrıca başka bir yerde ve başka bir biçimde de “hem insanlara hem de gezegene düşüncesizce zarar veren teknikleri kullanmaya devam edemeyiz” [[12]] diyor.

Böylece kapitalist özel mülkiyeti, kapitalist sınıfların varlık biçimini ve sınıf mücadele tarzını es geçerek kime ne söylediğini belli ettirmeden, yuvarlayarak durumu ifade etmeye çalışıyor. Nerdeyse gelişmeden bizi sorumlu tutacak tarzda bir ifadeyle, “hem insanlara hem de gezegene düşüncesizce zarar veren teknikleri kullanmaya devam edemeyiz” diyerek “teknik ilerlemeye” karşı çıkarken, insanlığın çıkış için yönünü, gerçekte olamayan ilkel topluluk “özgürlüğüne, eşitliğine ve komünitelerine”, o tarzda örgütlenme ve eylem biçimlerine ve onlara öykünmeye çeviriyor.

Aynı şekilde Michael LöwyJoel Kovel ise daha vahim bir biçimde:

Ekoloji krizleri, büyük ölçüde (…) dizginsiz sanayileşmeden kaynaklanıyor” diyorlar. Aynı “manifestolarında” Michael Löwy ile Joel Kovel, kapitalist toplumsal sistemden çıkış yapmak için şunu ileri sürüyorlar, “Kullanım değerlerinin değerini değişim değerlerinin üzerinde belirlemek – doğrudan ekonomik faaliyeti temel alan ve geniş kapsamlı bir öneme sahip olan bir tasarı” [[13]] sahibi olmakla, “dizginsiz” teknolojik ilerlemeye karşı çıkıp, ekolojik bozukluğu, toplumsal raylarına oturtabileceklerini savunuyorlar.

Tarihselliği itibariyle “kullanım değeri”, insanlığın yaşamında ilk DEĞER yaratım biçimidir. İlkel topluluk kökenlidir. Tarihselliği itibariyle “değişim değeri” ise uygar toplumların ilki olan neolitik-köleci toplum kökenlidir. İnsanlık, salt kullanım değerli ilkel topluluk geçim biçimi yaşamını aşıp, değişim değerli uygar toplum üretim biçimine geçince, insani özgürleşmenin ilk adımını attı. Değişim değeri üretmeyen veya kulamım değerini değişim değerinin baskısı altına sokan her eğilim; tutucu, gerici ve muhafazakar bir eğilim olup, geriye öykünmeye yol açar. Değişim değeri üretmeden insanın, insanlığını geliştirmesi, sürü insanına, ilkel topluluk insanına fark atması mümkün değildir. Sömürücü haklim sınıfların değişim değeri üzerindeki sömürücü ve soyguncu oyunlarına bakıp, tarihi geriye çevirmek, “kar amacı gütmeyen işletmelere” [[14]] atıf yapmak, yerken “yoğurda üflemeye” benzer.

Toplumsal Ekolojik söylem ile Ekososyalist söylem sahipleri, farklı kavramlar ile aynı şeyi ifade edip, aynı noktada birleşerek, ekolojik yıkım ve kıyımın sonuçları ile nedenlerini bir birine karıştırarak, sorunu anladıklarını, bize de anlatabildiklerini sanıyorlar.

Demek istiyorlar ki: kapitalizm, “teknik ilerleme” veya “dizginsiz sanayileşmeyi” geliştirdiği için ekolojik krizler oluşuyor. Ama tam tersine, yukarıda da değindiğimiz gibi gerçekte kapitalizm, “teknik ilerlemeyi” ve sözde “dizginsiz sanayileşmeyi” engellediği için ekolojik krizler oluşup katlanarak devasa boyutlara varıp devam etmektedir.

Sosyalizm adına, bu tarzda düşünme işlemi yapmak demek, meseleyi idealize ederek, kapitalistçe düşünme işlemi yapma tarzının da gerisine düşmek demektir. Çünkü 1775 Sanayi Devrimi Makinelerinden itibaren, kapitalist serbest rekabet, tedrici olarak yerini gerici kapitalist tekelleşme rekabetine bırakma sürecine girmiştir. 1980’lerden itibaren de bu süreçteki tekelci rekabet, kendisini tüketerek, kendisinin de ötesine geçmiştir. Algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineler, kapitalist üretim süreçlerinde, İşçi Kullanım Eşiğini (İKE) tamamen aşarak sıfırlamıştır. Üretimde, işçi çalıştırmaya gerek kalmamıştır. Kapitalizm, hem tarihsel anlamda ve hem de reel anlamda anlamsızlaşmıştır. Kullanım süresi bitmiştir. Onu yaşayan her insan, az veya çok zehirlenmiştir. Devam ettiği için de vahşiliği ile tümden insanlığı zehirlemeye başlamıştır. Kapitalizm ile insanlığın bir geleceği kalmamıştır. Ama reel olarak kapitalizmi, toplumsal ve yasal meşruiyet içinde, anlamlı bir şekilde ele alıp aşmak zorundayız.

Bu anlayışa karşı olarak kapitalist tekeller, algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri, kapitalist ana üretim sektörlerinde üretime uygulamayı ENGELLEDİĞİ için mevcut teknoloji “geri beslenme” (feedback) yapıp çevre sorunlarını giderememektedir. Böylece oluşan ekolojik krizleri, bertaraf edecek teknoloji engellenmiş olmaktadır. Engellendiği için de eldeki mevcut analog-dijital karışımlı teknolojiye dayalı sanayileşmenin yol açtığı ekolojik yıkım ve kıyımı, “geri beslenme” (feedback) yaparak kendini onaramıyor. Yarattığı sorunları bertaraf edemiyor. Böylece, ileriye bir adım daha atamıyor. Bu da kapitalist ekolojik yıkım ve tahribatı, devasa boyutlara vardırıyor.

Bu kavrayıştan yoksun bir tutum ile ekoloji sorunları hakkında idealist tarzda düşünme işlemi yapıp, kapitalistin ve kapitalizmin gerisine düşerek, ekolojik yıkım ve kıyım söylemi üzerinden, sistemi aşan devrimci sınıf mücadelesi geliştirmek mümkün değildir. Bu kafayla kapitalizm, sosyalizme dönüştürülemez. Böylesi ekolojik yıkım üzerine inşa edilen “manifestolar”, kapitalist özel mülkiyeti, kapitalist sınıfsal mevzilenme biçimini ve günlük devrimci demokratik sınıf mücadele tarzını görüp kendine sorun etmediği, gözden kaçırdığı için kurtuluşa çare olamazlar. Çünkü sonuçta gerçek soru şudur: kim ne kazanacak sorusudur? Yoksa kapitalistlerin, “öbür tarafa bir şey götüremeyeceklerini” herkes biliyor!

Ekolojik yıkım ve kıyım, kapitalizmin 1775 yılından itibaren gelişen gerici eğilimine içkin bir sonuçtur. Bir sorunu çözmek için o sorunun sonuçlarından ziyade, o sonuçları doğuran nedenlere yoğunlaşıp, nedenleri ortadan kaldırmak gerekir. Yani çıkış için sivrisinekleri öldürmekle (ekolojik yıkımı onarmakla) zaman geçirmemek, bataklığı kurutmak (kapitalizmi altyapıdan hareketle sosyalizme dönüştürmek) şarttır. Dolayısıyla ekoloji temelli siyasal söylemlerin hemen hepsi, kapitalizmden sosyalizme geçiş için gerekli ama yetersiz ve önemsiz söylemlerdir. Bu söylemler sistem içi çalıştıkları için kapitalizmin dönüşümü konusunda abartılacak, ciddiye alınacak devrimci bir hükümleri yoktur. Bu söylemlerden hareketle, kapitalizmi sosyalizme dönüştürecek “program, manifesto, paradigma” geliştirip, bunlar ile sistem için devrimci sınıf mücadelesine kalkışmak, hiçbir şey yapmamak, “seyirciyi oyalamakla” eş anlamlıdır. Onun için ekolojik sorunu, siyasi söylem ve gündemlerinin merkezine alan çevrelerin hemen hepsi, kapitalizmin de gerisine savrularak, teknolojinin ilerletilmesine değil, durdurulmasına, hatta mümkünse geri çekilmesine, teknolojinin ilerletilmesinden “vazgeçmeye” öykünmektedirler. Bu nedenle, kapitalist toplumu ve onu aşan sistemi okuyamadıkları için onu aşan devrimci bir çıkıştan yoksundurlar. Böyle olunca, özünde iki ekolojik söylem biçimi de “kullanım değerini” kutsayıp, “değişim değerine” karşı [[15]] çıkmaktadırlar. Dolayısıyla farkında değiller ama insanlığı, “bir hırka bir lokma” ile çağdışı yaşama geri çekmeye, ilkel topluluğa öykünmeye, kitleleri bu gericiliğe rıza göstermeye çağırmaktadırlar…

Bu söylemlerin bir başka daha fantastik BİÇİMİNİ de “Derin Ekoloji Hareketi” söylemini ileri süren Arne Naess, şöyle dillendirmektedir:

Dünyada insanlık ve insanlık dışı yaşamın, kendinde (kendine içkin) sahip oldukları bir değeri vardır” (human and nonhuman life on Earth have value in themselves) [[16]] diyor. Yani kurdun, kuşun, börtü böceğin kendine içkin bir “değeri var” denmektedir!

Aslında bunu söylemekle Arne Naess, “insan dışı varlıkların” yaşam hakkı gerçeği ile onların her birinin “kendine içkin bir değeri var” kavramlarını harmanlayıp manipülasyona tabi tutarak, “aklımızı kiralayıp” bizi yönlendirmeye çalışıyor. Yoksa bir felsefe akademisyeni, nasıl olur da “yaşam hakkı” kavramı ile “değer” kavramının anlam ve önemini bir birine karıştırıp veya bilmezden gelip insan aklı ile böyle oynayabilir. Arne Naess, insan emek gücü ve türevi olan makine emek gücü olmadan, doğada kendiliğinden bir “değer” kavramının içini ve kapsamını dolduran bir hareketin var olamayacağını bilmiyor olabilir mi? O bizi saf görebilir ama biz onu, onun bizi gördüğü gibi “saf” görmeyiz. Onun ne yapmaya çalıştığına bakıp, anlamaya çalışırız.

Doğa, değer üretmez! Değer, salt insan emek gücü ile onun türevi olan makine emek gücü tarafından üretilir. Eğer mutlaka söylenmesi gerekiyorsa şöyle de diyebiliriz: doğa, sadece emekçi insan ve makine (türev) emek gücü üzerinden değer üretebilir. Bunların dışında doğa, değer üretmez. Yani kurdun, kuşun, börtü böceğin kendine içkin bir değeri yoktur. Ama insanlara ve birbirlerine karşı sayısız faydaları vardır! Doğa, akışı ile insan için değer değil, fayda üretir. Değer de insan için faydalıdır ama her faydalı şey değerli değildir.

Doğada var olan bazı şeyler, insana faydalı olabilir ama değersizdir. Ama insan ve makine tarafından üretilen her şey, insan için hem değerlidir ve hem de faydalıdır. Örneğin, altın yer altında iken, insan için hem faydasızdır ve hem de değersizdir. Ama emek gücü (insan veya makine) harcanıp çıkarıldığında, çıkarma maliyeti ile artı değer toplamı kadar değer kazanır. Gerçekte altın bu emek değer kadar değerlidir. Ama toplumda ona nominal (saymaca) bir değer atfedildiği için gerçek değerinin çok çok üstünde toplumda, manipülatif bir değer üstünlüğü ile itibar görür. Ama gerçekte, kısmi bir değeri ve değişim aracı olarak kullanılmasının dışında, altının insana hiçbir faydası yoktur. Aynı şey havadaki oksijen için söz konusu edildiğinde, görülecektir ki, onun insan için çok büyük bir faydası olduğu halde, bu faydası dışında onun da insan için hiçbir değerinin olmadığı gerçeğidir.

Arne Naess’in, fayda-değer kavramlarını çiftleştirip, ondan devşirdiği keşmekeş tutum hiç de yeni değildir. Bilim adına bu kavramlar ile oynayıp, insan zekâsı ve akılını “sulandırma” faaliyeti, yıllardır devam etmektedir. Özellikle bu faaliyet, liberal ve neoliberal burjuva bilim ve burjuva akademi çevrelerinin,  “değer” gerçekliği ve kavramını iğdiş edip sakatlayarak, gözden düşürmek için sürdürdüğü mücadelenin “özgün” bir parçasıdır. Arne Naess’in, fayda-değer (emek gücü merkezli değer değil, fayda merkezli değer) manipülasyonu, ekolojik söylem camiasına sokulmak istenen talihsiz, tarihsel bir hezeyan ve çabanın ürünüdür deyip geçelim.

Ve esas konumuza dönelim:

İddia ediyoruz ki alet ve makineler, BİLİNÇ ve BİLİNÇLİ DUYGU geliştirmediği müddetçe [[17]] onlar, eşitlik üretme kaynağı olmaya devam edecekler. Dolayısıyla onlar, kapitalistin özel mülkiyeti altında bulundukları müddetçe de her tülü biçimleri ile sahipleri için EŞİT-SİZLİK üretmeyi sürdürecekler.

 

‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca şimdiye kadar gerçekleşen toplumsal özel mülkiyet biçimleri, alet ve makinelerin eşitlik üretimine cevaz vermediği için söz konusu toplumsal EŞİTLİK BİLİNCİ bir türlü gerçekleşememiştir. Bu güne kadar köleci, feodal ve kapitalist toplum özel mülkiyet biçimlerinde, bir avuç sömürücü sınıf dışında, özel mülkiyet toplumu kapsamadığı/sosyalizasyona tabi olamadığı için eşitlik sadece bilinç ve soyut bilgi düzeyinde kalmıştır. Onun yerine genel geçer, reel eşitsizlik bilinci ve bilgisi süre gelip devam etmiştir. İşte bu nedenle kapitalist, üretim aletleri ve makineleri suiistimal edip manipüle ederek,  onların, “eşitsizlik” üretimine neden olmaya devam etmektedir. Çünkü kapitalist, üretim aletleri ve makinelerin özel mülkiyetine dayanarak, İşçi-MakÇa ana ‘MEKANİZMASINI’ yönlendirme gücüne SAHİPTİR. Dolayısıyla bu ana mekanizmanın hâkimi ve yönlendiricisi olarak kapitalist, bu ana mekanizmanın işleyişinden, ‘Toplam Artı değer Marjı’ (işçi ile makineden elde edilen toplam artı değer payı) devşirmektedir.  Bu temelde, kapitalist bir dünya ekonomisinde, yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için kapitalist ‘Toplum Altyapı Çelişkisini (TAÇ)’ oluşturup onun temelinde işlem gören veya onunla aynı şey demek olan, İşçi ile alet ve Makine arasındaki Çatışma (İşçi-MakÇa) ana MEKANİZMASININ işleyişi ve tarihsel gelişmesini inceleyip kavramak can alıcı önemdedir.

 

Kapitalist toplum ‘Temel Çelişkisinin’ çözülme aşaması dönemi (1775 buhar ile çalışan sanayi devrimi makinelerinden günümüze kadar) boyunca, kapitalistlerin kendi özel mülkiyet biçimlerinde ısrar etmesi sonucu, sisteme içkin bunalım ve krizler birbirine bağlayarak devam ettirmiştir. Küresel kapitalist emperyalist tekeller, kar müptelası oldukları için her zaman, daha yüksek ‘Toplam Kar Marjı (TKM)’  elde etmek için emek yoğun üretim yerine; makine yoğun üretime geçmeyi tercih etmişler. Ama aynı kapitalist ülkeler, her zaman yükselen belli bir miktar teknolojik işsizlik ve dolayısıyla işçilerin üretilenleri satın alacak gelir düşüklüğüne yol açmışlar. Bu gelişme, sistemi süreklileşen bunalıma ve devreli ekonomik krizler ile sistemi tıkamaya yol açmaktadır. Dolayısıyla bu bunalım ve krizlerden kaçınmak, rakiplerine karşı avantaj elde etmek için kapitalistler, kapitalizmin dengesiz gelişmesine karşı, her zaman legal veya illegal biçimde yeni teknoloji devreye sokup, ‘Kar Marjının’ kaymağını ele geçirmeye çalışır ama bu da sistemin tekelci tabanının gittikçe daralmasına, pek çoğunun iflasına ve mahvına dönüşür. Ama nereye kadar?

 

İşçi-MakÇa Ana Mekanizmasının oluşumu, yapısı ve işleyiş biçimi

Üretim aletleri ve makineler, kapitalistin özel mülkiyeti altında bulunduğu için İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ işleyiş biçimi, kapitalistin oportünist, tekelci gelişme, yönetme ve yönlendirme biçimine tabi olarak çalışır.

 

Kapitalist toplum üretim biçiminde, makine yoğun üretim biçiminin işsizliğe yol açması kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlık, Üretim Güçleri Geliştirme Yasasına (ÜGGY’sına) bağlı olan bir zorunluluktur. Kapitalist toplumda işsizlik, üretim süreçlerinde, üretim teknolojisinin aşınması, yıpranması ve model eskimesi nedeniyle “ortalama kar oranlarının düşmesine“ yol açması kaçınılmazdır. Böylece işsizlik ve “ortalama kar oranlarının düşmesi“ ile kapitalist sistem, bunalım ve devreli kriz geçirirken, tekelleşme ile çıkış yapıp, yoluna devam etmeye çalışır.

 

Kapitalizmde, genel geçer iki temel sömürü biçimi vardır. Bunlardan biri, işçi emek gücü üzerinden elde edilen işçi artı değer marjı (payı) sömürüsüdür. Diğeri de ‘Tarihi Toplumsallaşma Süreci’ boyunca, üretilip geliştirilen her bir alet ve makine üzerinden yürüyen, tarihsel toplumsal miras hakkı olarak yaşayan, her bir insana tekabül eden makine (türev) emek gücüne dayalı, makine (türev) artı değer marjı (payı) sömürüsüdür. İşte bu ikili sömürü biçimi için kapitalist, İşçi ile alet ve Makine arasındaki Çatışma (İşçi-MakÇa) ana MEKANİZMASINDAN, uygun biçimde (optimum) faydalanıp değer üretebilmek için işçi ile makine bileşimini en uygun ve en elverişli düzeyde oluşturup, yatırım yapmak zorundadır. Ama bunu da kapitalizmin özel mülkiyet biçimine ait dengesiz gelişme yasaları yüzünden bir türlü kazasız ve belasız becerip süreklileştiremez. Becermesi de kapitalist toplum özel mülkiyetin doğasından dolayı imkânsızdır. Çünkü her kapitalist avlanırken, binlerce kapitalist için av olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir avcıdır.

 

Bu anlayış temelinde, kapitalizmin KÖK HÜCRESİ olan İşçi-MakÇa ana MEKANİZMASININ yapısı ve işleyiş biçimini, daha yakından şöyle incelemek mümkündür:

 

Tarihi Toplumsallaşma Süreci boyunca, ÜGGY’sı ile oluşan kapitalist toplum üretim biçimi süreçlerinin temelinde:

İşçi × alet ve makine=İşçi ile alet ve Makine arasındaki Çatışmadır (İşçi-MakÇa).

Kolaylık olsun diye yukarıdaki formül veya mekanizmada, işlem gören artı değer biçimlerini ve yapısal makine biçimlerini şöyle simgeleştirelim:

İşçi artı değer Marjı (İM) olsun.

Makine artı değer Marjı da (MM) olsun.

Üretim süreçlerinde üretilen, İşçi artı değer Marjı (İM) + Makine artı değer Marjı (MM) = Toplam Artı değer Marjı (TAM) diyelim.

 

Piyasa koşullarında, işçi ve makineden devşirilen Toplam Kar Marjına da (TKM) diyelim.

 

Makinelerin, üretim sürçlerinde İşçi Kullanım Eşiğini aşmasına (İKE), İşçi Kullanım Eşiğinin aşılması Oranına da (İKEO) diyelim.

 

Makine artı değer Marjını (MM) da: analog Makine artı değer Marjı (analog MM) ile dijital Makine artı değer Marjı (dijital MM) şeklinde ikiye ayırıp simgeleştirebiliriz.

 

Bu arada kısaca analoğ ve dijital kavramlarını tanıyalım:

 

“Analog alet ve makine”: her zaman aynı görevi gören veya kökenleri aynı olduğundan benzer görevleri yapan alet ve makine anlamındadır. Elektrikle çalışan analog makinelerde, sinyal kesintisiz, sürekli ve yek düze (aynı biçimde) akar.

 

Analog alet ve makineler, ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinde’ ilkin emek gücü, daha sonra da alet ve makine (türev) emek gücü massederek/emerek meydana gelmiş üretim araçlarıdır. Doğada hazır bulunmazlar. Üretimlerinde, bilgi kodları, onların maddi bünyesine istenilen şekilde çalışabilmesi için ‘bilgibiçim’ olarak işlenir. Bir kazmanın fiziki bir olgu olarak var olması ile onun aynı şekilde üretilen bir baltadan farklı olması bu nedenledir. Dolayısıyla bu aletler ile üretilen her ürün (mal, meta veya hizmet olarak) bir sentezdir. Bu sentez analizi, hem analog makinelerde, hem dijital makinelerde ve hem de yapay zekâ teknolojisi kullanan akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makinelerde aynıdır.

 

Analog ve dijital alet ve makinelerin fiziki bünyesi (hardware), bilgibiçim kodludur. Analog alet ve makinelerin işleyiş biçimi mekanik ve otomatiktir. Dijital makinelerin işleyiş biçimi ise (software) 0 ve 1’den oluşan sayısal soyut biçimli, zeki ve akıllı otomatiktir.

 

Dijital makinelerin, algoritma düzenekleri ile çalışan biçimlerine de yapay zekâ teknolojisi kullanan “zeki veya akıllı makineler” denir.

 

“Dijital makine”: sayısal, nicel veya sanal anlamındadır. Dijital kavramı, elektronik veya otomatik (0 ve 1) elektron geçişi ile sayısallaştırılmış bir sinyal formatıdır. Elektrikle çalışan dijital makinelerde, sinyal transistorlar ile kesintili, süreksiz (0 ve 1) şeklinde akar. Dijital alet ve makine çalışması, mekanik olmayan otomatik çalışma prensibine sahiptir. Dijital kavramı ile eş veya yakın anlamlı olan sözcükler: sayısal, nicel, otomatik, soyut ve sanal gibi kelimelerdir. Bu (0 ve 1) geçişleri ile belli işlev gören algoritma sistemleri ile yapay zeka üretilip, makinelerin fiziki bünyesine (hardware) uygulanıp otomatik hareket ettirilebilmektedirler. Böylece özellikle 1980’lerden sonra engelli ve kontrollü olsa da üretimde, yapay zekâ teknolojisi kullanan akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makinelere test amaçlı, kısıtlı ve kısmi geçiş başlamıştır.

 

Alet ve makineler hareket etmeye (işlemeye) başlayınca, hızı ile doğru orantılı olarak, birim zamanda ürettiği ürüne, bünyesindeki emek gücünden bir miktarını, aynı sürede maliyet miktarını birkaç kez aşan, makine (türev) artı değer üreterek, hammadde işleme ve çevirim işi yaparak meta (mal ve hizmet) üretirler. Demek ki, çalışan alet ve makineler, aşınma, yıpranma ve model eskimesi nedeniyle bir miktar maliyet ile onu birkaç kez aşan makine (türev) artı değer marjı (MM) kadar artı değer yaratırlar. Üretim süreçlerinde, emekçi ile alet ve makinenin birlikte işlerken, ürettikleri ürüne aktardıkları toplam artı değer (yani TAM) = işçinin ürettiği Artı Değer Marjı (yani İM) ile alet ve makinelerin ürettiği (türev) artı değer marjının (yani MM) toplamına eşittir.

 

Kapitalist, üretim aletleri ve makinelerin özel mülkiyetine sahip olduğu için onları üretim süreçlerinde, işçi yoğun veya makine yoğun bileşimi ile İşçi-MakÇa mekanizmasını kurup üretime geçerken, üretim süreçlerinde uzlaşan Toplumsal Altyapı Çelişkisi (uzlaşan TAÇ) ile uzlaşmaz Toplumsal Altyapı Çelişkisi (uzlaşmaz TAÇ) dönemlerinden geçer. Uzlaşan TAÇ döneminde (bunlar kapitalizmin kuruluş ve olgunluk aşamalarıdır) alet ve makineler, kapitalist lehine işçi sınıfı ile mücadele eder. Uzlaşmaz TAÇ döneminde (bu kapitalizmin çözülme aşamasıdır) ise alet ve makineler, kapitalizmi aşan yeni biçimleri ile bir bütün olarak kapitalist ve kapitalizme (işçi sınıfı ile kapitalist sınıfa) karşı mücadele ederler. Dolayısıyla alet ve makineler, kapitalistin özel mülkiyetinde olduğu için İşçi-MakÇa mekanizması, uzlaşan ve uzlaşmaz TAÇ dönemlerinden geçerken aynı zamanda, kapitalist ‘Toplum Temel Çelişkisini’ (kapitalist ile işçi sınıfı arasındaki çelişki) ve ona ait kuruluş, olgunluk ve çözülme aşamaları ile alt biçimlerini biçimlendirip yürütürler.

 

Kapitalist, maksimum kar elde etmek için İM ile MM’nin optimum (uygun değer) bileşimini hesaba katarak, yatırım yapmak zorundadır. Bu bileşimde rol oynayan esas öğe, işçi değil; alet ve makinelerin sahip olduğu teknolojik gelişme düzeyidir. Kapitalist, kullandığı alet ve makinenin teknolojik düzeyine göre işçi sayısını artırır veya kısar. Ama her halükarda kullanılan makine gücünü artırmak ister. Çünkü üretim süreçlerinde, kapitalist tarafından deneyimlenmiş şöyle bir gerçek vardır: buhar gücü ile çalışan sanayi devrimi makinelerinden bu yana, makine (türev) artı değer üretim marjı (MM),  her zaman için işçi artı değer üretim marjından (İM) birkaç kat fazla gerçekleşmektedir. Zaten bu gerçeklik olmasaydı, teknolojik olarak makineleri geliştirmenin (ÜGGY’sı ile) bir alamı kalmazdı. Dolayısıyla Marksist idealizmin [[18]] tam tersine, meta üretimi yapan her girişimci ve yatırımcı kapitalist, pratikte bu gerçeği daha çok ‘Toplam Artı Değer Marjı (TAM)’ elde ederken, deneyimleyip öğrenmiştir.

 

Ama ne yazık ki kapitalist, her seferinde, asla temelli çözemeyeceği bir sorunla karşılaşır. O da şudur: üretim süreçlerinde, işçiden daha fazla İM elde etmek için onun üretici yeteneği, belli bir ölçüye kadar geliştirilebilir. Ama belli bir eşikten sonra bu da mümkün değildir. Bu husus, Taylor ve Toyota üretim teknikleri ile denenip olmazlığı görülmüştür. Oysa işçinin tam tersine, Üretim Güçlerini Geliştirme Yasası (ÜGGY) hükmü altında işleyen ve sürekli geliştirilebilen üretim aletleri ve makinelerden, üretim süreçlerinde daha çok MM üretmek mümkün ve “sonsuzdur”. Dolayısıyla kapitalist üretim süreçlerinde, daha da gelişmiş teknoloji kullanan alet ve makineler, kapitalist için her zaman, işçiden daha fazla artı değer marjı (MM) üretirler. Bu nedenle, üretim süreçlerinde sürekli birbirine ters orantılı olarak çalışan, işçiye ait artı değer marjı (İM) azalırken; makineye ait artı değer marjı (MM), sürekli bir trend ile artarak yükselmektedir. İşte bu orantının işlemesinin doğal sonucu olarak, İM’i kısa kısa, MM’yi geliştirmek, belli bir gelişemeden sonra kapitalizmin varlık biçimi olarak kullanılan İM üretim EŞİĞİNİN (İşçi Kullanım eşiği-İKE) aşılıp tükenmesi, sadece MM ile kapitalist toplum biçiminin varlığının devam etmesi, imkânsız hale gelir.

 

Bu nedenle 1980’lerden itibaren, hemen her küresel tekelci kapitalist girişimci veya yatırımcı, algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makinelerin, İM üretim EŞİĞİNİN azalarak aşılacağını, maksimum MM üretme trendine doğru yükseleceğini, az veya çok sezmiş ve öğrenmiştir. Ama kapitalist dünya ekonomisine ait her bir ülke ekonomisi çapında düşünüldüğünde, üretim süreçlerinde sıfır işçiye yaklaşım, kitlelerde sıfır gelire yol açmak demektir. Ki, bu da kapitalist toplumsal kaos ve yıkım hali demektir. Dolayısıyla makine yoğun üretim süreçlerinde üretilen metalar, satın alınıp tüketilemediği için sistem tıkanıp kalacaktır. Bu nedenle kapitalistler, kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçimini aşan, yeni ve devrimci algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineler ile girdiği çatışmada, artık ne onları ve ne de toplumu yönetebilmektedirler. Gerçek anlamda, artık alet ve makineleri yönetebilmek için kapitalist özel mülkiyet yerine onların toplumsal özel mülkiyetine hükmeden ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyete’ geçiş zorunlu ve kaçınılmaz hale gelmiştir. Bunun dışında, dünya çapında bir avuç kapitalistin özel mülkiyeti ve girişimci yeteneği ile algoritma temelli çalışıp, yapay zekâ teknolojisi kullanan, akıllı ve zeki dijital üretim aletleri ve makineleri zapt etmek mümkün değildir…

 

Bu demektir ki, kapitalizmin varlığına ve varlığını sürdürmesine esas olan unsur, onun üretim aşamalarında kullandığı İşçi Kullanım Eşiğinin (İKE’nin) aşılma Oranına (İKEO) bağlıdır. Bu oran yani İKEO AŞILDIĞINDA, yani ücretli İşçi artı değer üretim Marjının (İM) bittiği yerde kapitalizm de biter. Onun için günümüzde kapitalist, sıfır işçiyi öngören üretim biçimine geçmeyi göze alamamakta, onu yerine, gerici bir biçimde, üretim süreçlerinde ücretli işçilik külfetini sineye çekmek zorunda kalmaktadır. Bu gerici role katlanmazsa, kapitalist tarzda üretim yapmasının bir anlamı kalmaz. Çünkü kitlelerdeki gelir kaybından dolayı, ürettiğini satacak insan bulamaz. Dolayısıyla çağın gerici öğesi haline gelen ücretli İşçi artı değer MARJININ (İM’in) üretimi ve varlığı, kapitalist toplumun varlığı ve sürdürebilmesinin sigortası rolünü oynamaktadır. Kapitalist ancak, kapitalist tarzdaki üretim süreçlerinde, İşçi Marjını (İM) korumakla, kapitalistliğini sürdürebilmektedir. Aksi takdirde, sıfır işçili üretim süreçlerinde tekelci kapitalistler, kapitalist kalmada ısrar eder ve mümkün olamayan bir biçimde “başarılı” olurlarsa, insanlık ilginç bir durumla karşılaşmış olacaktır: ‘makineler kapitalisti, kapitalistler de makineler üzerinden, insanlığı yönetecektir’.

 

İşte kapitalizm ile insanlığın gelip dayandığı çıkmaz sokak budur!

 

Bu temelde, dünyanın hemen her ülkesinde Büyük İnsanlık, huzur bulmak için kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçiminden radikal ve devrimci tarzda kopuş yaparak, hızla ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyet ve Üretim Tarzına’ geçiş yapmak zorundadır. Dolayısıyla dünya kapitalistleri, kapitalist kalmak için bu tarihi ve tarihsel zorunluluğa beyhude direnmektedirler. Tarihsel öncüllerine kıyasla, kapitalistlerin rasyonel olduğu söylenir, ama öyle görünüyor ki,  onlar da kendilerinden önceki hâkim sınıflar gibi doğası gereği sahneyi kolay kolay terk etmeyecekleri kadar irrasyonel ve vahşidirler!

 

 

(Devam Edecek)

 

D İ P N O T L A R:

[1] Marks-Engels, (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar (1976), S. 44.

 

[2] A. g, e, S. 30.

 

[3] A. g, e,, S. 31.

 

[4] Marks (1867), Kapital Cilt I, Sol Yayınlar (1986), S. 323

 

[5] Bakınız, Dünya Ekonomik Formu (WEF) 2020 ve 2022 toplantı tartışmalarına.

 

[6] Bu nedenle, “Doğu Merkezli” veya “Avrupa Merkezli” diye ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’ tarihselliğini, iç bağlantılarını ve döngüselliğini görmeden ve bilmeden, tarihin gelişme zincirinin halkalarını kopartarak tarihe bakıp, uyduruk fikirler geliştirmek, tarihi iradileştirerek idealizme saplanmanın, doğulunun batılıyı, batılının doğuluyu uygar olmamakla suçlamasının bir âlemi ve gereği yoktur. ‘Tarihi Toplumsallaşma Sürecinin’ sıfır noktasından hareketle, gele gele kapitalizm ile kapitalist emperyalist bir dünya ekonomisine varmış bulunuyoruz. Bugün dünyada yaşayan hemen herkes, iyi veya kötü, mevcut dünya ekonomi koşullarında yaşıyor. İdealizme sürüklenmemek için uygarlığın/medeniyetin, tarihselliğini, iç bağlantılarını ve döngüselliğini gözden kaçırmamak, bir Dünya Ekonomisi şartlarında yaşadığımızı unutmamak gerekir.

 

[7] Fernand Braudel (1963), Uygarlıkların Grameri. İmge Yayınları, 4. Baskı (1996), S. 351-357.

 

[8] Marks, K. (1852), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yayınlar, İkinci Baskı (1990), S. 13.

 

[9] Nazım Can (2019), Toplumların Altyapı Anatomisi ve Marksizm, (I, II, III, IV, V ve VI), ozguruniversite.org, web site.

 

[10] Murray Bookchin, Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm, Sümer Yayınları (2013), S. 83.

 

[11] Murray Bookchin (1991), Özgürlüğün Ekolojisi, Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, Ayrıntı Yayınları 1. Basım (1994), S. 153.

 

[12] Murray Bookchin (1993), Toplumu yeniden Kurmak, Sümer Yayınları (2013), S. 210.

 

[13] Michael LöwyJoel Kovel (Paris, Eylül 2001), Ekososyalist Manifesto,

https://www.birikimdergisi.com/guncel/55/ekososyalist-bir-manifesto (21Aralık 2005).

[14] Bugün Anglosakson Siyonist Finans Oligarşisi (ASFO) ve önderliğindeki kapitalist tekellere hizmet sunan, bütün Thing Tank şirketlerinin kuruluş amacı “kar amacı gütmeyen şirketler” olarak lanse edilmektedir. “Kar amacı gütmeyen şirketler”, kapitalist emperyalist manipülasyon aracıdırlar. Böyle olduğu için bu şirketler, ASFO ve yan kuruluşları tarafından milyonlarca hatta milyarlarca dolar ile fonlanmaktadırlar. Onun için kavramların biçimine değil, üstüne oturdukları hareketin içlemine ve kapsamına bakmak gerekir. Kavramlara sorumlu, titiz ve eleştirel yaklaşmak şarttır.

 

[15] Murray Bookchin, Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm, Sümer Yayınları (2013), S. 45.

 

[16] Arne Naess (1986), The Deep Ekology Movement, Some Philosophical Aspects.

 

[17]  Nazım Can (Temmuz 2018), Eşitliğin Tarihsel toplumsal özü ve devrimci çıkış -3-, ozguruniversite. org, web sitesi.

[18] Demir, alüminyum, silikon, plastik vs. gibi metaller dile gelip düşünme işlemi yapmaya, konuşmaya başladı. Marksist arkadaşlar, hala “makine artı değer üretemez” tekerlemesi ile inatçı bir biçimde “direnmektedirler”. Eğer “makineler artı değer üretemiyorsa”, işçisiz üretim nasıl gerçek haline gelmiştir? İnsanlık, uygarlığı ve insanlığını nasıl üretip ilerleterek yaşamaya devam edebiliyor? Market ve AVM’lerdeki mal çeşitliği ve bolluğuna ne dersiniz? Her gün dünya finanssal borsalarında kumar oynayarak, kapitalist özel mülkiyetli şirketlerin mal varlıklarının nominal (saymaca) değerine tekabül ettirilen trilyonlarca dolar nasıl var olup, serseri mayın gibi dünyayı kolaçan edip, devlet yıkıp devlet kurabiliyor?