Perşembe , 29 Eylül 2022

Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş – Hasan Suphi

İnsanlardaki kafa karışıklığının sebeplerinin başında kavramların düzgün kategorize edilmemesi, değerlendirme ölçütleri oluşturamaması dolayısıyla sap ile samanın sıklıkla birbirine karıştırılması gelir. Bilim ve felsefe bize bu konuda oldukça sağlam elekler sunar. Eğer bunları tanır ve etkili bir biçimde kullanmayı öğrenirsek, sap ile saman birbirinden ayrılır ve kafa karışıklıkları bir nebze azalmış olur. Kitapla ilgili düşüncelerimi aktarmadan önce böylesi bir elek olan betimsel ve normatif düşünce ayrımından söz edeceğim. Betimsel önermeler ahlaki herhangi bir yargıda bulunmadan olayların ortaya çıkışları, gelişme seyirleri ve sonuçlarını elden geldiğinde objektif biçimde tasvir eden önermelerdir. Bilimsel düşünceye yakıştırılan tavır budur: Gözlemler ve deneyler neticesinde olayları not etmek ve bunlar arasındaki örüntüleri irdeleyerek belirli teori ya da yasalara ulaşmak. Normatif önermeler ise içerisinde değer kavramını barındıran önermelerdir. Bir olayın iyi ya da kötü, değerli ya da önemsiz, geliştirici ya da geriletici olduğuna dair yargıda bulunduğumuzda normatif bir söylem geliştirmiş oluruz.
Bilim insanları inceledikleri alanın daha sağlam bir betimini sunmak için sürekli yeni araçlar ve yöntemler geliştirip bu konuda gerçeklikle aralarındaki mesafeyi giderek daraltırlar. Zaten betimsel ifadelerde çok fazla sıkıntı yoktur, genellikle uzun vadede üzerinde uzlaşılır. Peki, normatif ifadelerde bir evrensellik yakalamak mümkün müdür? Nihayetinde birisine zaruri görünen, diğeri için pekâlâ önemsiz olabilir, burada nasıl bir yöntem izlemek gerekir?
Normatif ifadelerinizin bir anlam taşıması için onlara dair değerlendirme standartlarınızın olması gerekir. Bu değerlendirme standartlarınız ne kadar kapsayıcı olursa, normatif ifadeleriniz de o düzeyde anlamlı olur. Kant’ın “aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun” ilkesi tam da bu noktaya işaret eder. Siz yaptığınız ya da meşru gördüğünüz hareketleri herkes için meşru bulduğunuz sürece anlamlı bir düşünce geliştirmiş olursunuz; başta evrensel bir standart geliştirmeli ve eylemleri bunun üzerinden değerlendirmelisiniz. Aksi takdirde hem ahlaklı davranmamış hem de ciddiye alınmama biletinizi baştan kesmiş olursunuz.

 

Bu kısımdan bahsettikten sonra ikinci bir mesele olan bireylerin tarih yaptığı yanılgısına değinmek gerekiyor. Bir insan, yalnız başına, verili bir topluma doğar. İçerisine doğduğu toplumun üretim ilişkileri, kültürel üst yapısı gibi çok güçlü değişkenleri seçemediği gibi ailesi, okuyacağı okul, yaşayacağı ev, annesi ile arasındaki ilişkiyi dahi seçemez. Dolayısıyla birey, çoğunlukla verili durumların bir ürünüdür, özgürlük alanı varsa da çok dardır. Bu düşünce bize belirli durumlardan dolayı bireylere kahretmemeyi öğrettiği gibi yüceltmemeyi de öğretmelidir. Tarih nihayetinde belirli doğal, ekonomik, kültürel vb. etkileşimlerin ürünüdür. Bireyler burada ancak hızlandırıcı ya da yavaşlatıcı etkilerde bulunabilirler. Tarihsel dönemleri tek başına Napolyon, Sezar, Atatürk gibi isimlerin belirlediğini düşünmek en iyi ihtimalle cahilliğin ürünüdür.
Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte, henüz kapitalist bireyleşme aşamasını tamamlayamamış çoğu toplumda olduğu gibi, M. Kemal belirli kesimler tarafından kurtarıcı bir mesih payesine yükseltilmiş kimi kesimler tarafından da yedi cihana hükmeden Osmanlı’yı yok edip, dini değerlere saldıran bir deccal olarak görülmüştür. Kişi kültünün olduğu toplumlar belirli bireyleri yüceltip karşılarındakini de şeytanlaştırarak ancak ikilikler (dikotomi) üzerinden düşünmeye alışkındırlar. Ülkemizdeki Abüdlhamid – M. Kemal karşılaştırması bunun tipik bir örneğidir. Devlet aygıtı uzun bir süre yalnız başına Kemalist kadroların elinde olduğu için, bir resmi ideoloji oluşturulmuş, bu ideolojide M. Kemal göklere çıkarılmış, dünyada eşi benzeri olmayan bir lider olduğu, bütün dünya liderlerinin ona özendiği, dünya halklarına örnek olduğu vb. söylemler geliştirilmiştir. Tabii ki bu söylemleri sorgulayan, buna inanmayan ya da bunu çürütmek için kalem oynatan herkes devletin tunç elinden nasibini almıştır. Fikret Başkaya da bu düşünürlerden bir tanesi.

 

1940’ta Denizli’de doğup, Ankara Siyasal’da iktisat ve maliye bölümlerini bitirerek Paris ve Poitiers üniversitelerinde doktora yapan Başkaya; Marksizm, azgelişmişlik, emperyalizm, kapitalizmden sosyalizme geçiş sorunları üzerine onlarca çalışma yayınlamıştır. Ordudayken sakıncalı er olarak Erzurum’a sürülmüş, kaynakça kısmının neredeyse tamamı Kemalist yazarlardan oluşturulan Paradigmanın İflası sebebiyle 20 ay hapis yatmış, 2004 yılında “devletin manevi şahsiyetine hakaret ettiği” gerekçesiyle 3 yıl hapsi istenmiştir. Edward Said’in tabiriyle entelektüele uygun düşen “her devrin sevilmeyeni” ya da “sürgün olma” sıfatlarını taşıyan Başkaya’nın 2014 yılında yazdığı kitabı “AKP Ilımlı İslam, Neoliberalizm” ismini taşımaktadır. Bunları niçin anlatıyorum? Çünkü kendisini ilerici, aydın, eleştirel ve özgürlükçü gören bazı Kemalist çevrelerde M. Kemal’i eleştiren herkese bir kulp takıp, argümanları tartışmama rahatlığı var. Görüldüğü üzere Başkaya; basitçe geçiştirilecek bir cahil, iktidar yandaşı, yetmez ama evetçi, Kadir Mısırlıoğlu hayranı, devrim karşıtı, Kürt, Kürtçü vs. değil. Ama beni bir kitap incelemesinden önce önyargıyı kırmak adına bunca şey yazmak zorunda bırakan bazı Kemalist arkadaşlar da özgürlükçü, eleştiriye açık, demokratik, ilerici vs. değil. Hâlbuki gönül isterdi ki, 2002 yılından beri iktidarda olan AKP ile birlikte bu arkadaşlar da dönüp, “Acaba biz bir yerlerde hata mı yaptık?”, “Toplumla iletişim kuramamamızın altında bizden kaynaklanan sıkıntılar olabilir mi?”, “İnsanların hala 1000 yıl öncesinde kendilerince bir altın çağa saplanıp kalmasında bizim de bir payımız var mı?” gibi sorular sorup, bir adım ileri atma fırsatını yakalasın. Heyhat ki, buna çok uzağız…
Kitabın formatı bu biçimde olmasa da ben incelenen konuları genel olarak resmi ideoloji tarafından oluşturulan bazı mitler üzerinden ele alacağım. Resmi ideolojinin ürettiği efsanelerin haddi hesabı, benim de hepsini değerlendirecek kadar vaktim yok. Burada sadece en temel gördüğüm beş miti tartışacağım. İncelemeye geçmeden önce belirtmek isterim ki ben ne M. Kemal’den ne de Abdülhamid’den nefret ediyor ya da hayranlık besliyorum. Bana göre ikisi de kendi dönemine, kendi toplumsal tabakasının misyonuna uygun rollerden bazılarını üstlenmiş, topluma katkısı olacak şeyler yanında zararı da dokunmuş insanlardır. Başarıları ideolojilerinin gerçeklik ile örtüşme oranında, başarısızlıkları da yine ideolojileri yüzünden gerçekliği kavrayamamalarındadır. Niyetim sadece bu kitap bağlamında M. Kemal’e yüklenen sıfatların gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini tartışmak. Yoksa sosyal bilim okumuş her insan bilir ki, ne birey abartıldığı gibi bir dönüştürücü güce sahiptir ne de geçmişe ah vah etmekle gelecek değişir.
Mit 1: Kurtuluş Savaşı anti-emperyalist bir mücadele, M. Kemal’de anti-emperyalist bir liderdir.
Emperyalizm kavramı sol literatüre ait bir kavramdır ve asıl anlamını Lenin’in “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm” isimli kitabı aracılığıyla bulur. Bu kitapta Lenin emperyalizmi, kapitalizmin gelişmiş ve dünya geneline yaygınlaşmış bir hali olarak görür. Yani emperyalizm özünde kapitalizmin gelişmiş halinden farklı bir şey değildir. Bu anlamda sıkça dile getirilen “anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamaz” önermesi doğru bir ifadedir. Ancak M. Kemal’in anti-kapitalist bir çizgide olmadığı hatta İzmir İktisat Kongresi’yle birlikte direkt kapitalist eklenmeci politikalara geçilmiştir. Bu bağlamda politikaların ne anti-kapitalizm ne de anti-emperyalizm ile bir ilişkisi yoktur.
Ayrıca her ne kadar bazı Kemalist arkadaşlarımız Türkiye’yi Osmanlı’nın devamı değil de sıfırdan kurulmuş bir devlet gibi görseler de durum böyle değildir. Osmanlı birinci emperyalist paylaşım savaşına girip, ondan pay almaya çalışmış ve mağlup olmuş bir devlettir. Ancak bizim resmi tarihimiz miladı hep 1919 ile başlatıp, bize saldıran bir vahşiler güruhu ile masum, gariban bir devlet teması çiziyorlar. Paylaşım savaşında kaybeden her ülkede olduğu gibi Osmanlı’ya da ağır şartlar dayatılmış, kazandıkları savaşın ganimetini almak amacıyla diğer emperyalist devletler yönünü bu tarafa dönmüştür. Memlekette herkesin birbirini suçladığı “İngilizlerle işbirliği yapma” M. Kemal için de geçerlidir. Emperyalistlerle arasına hiçbir zaman kesin çizgiler çekmemiş, onlarla dost olduğunu, kendisine uygun bir sorumluluk verilirse seve seve yapacağını belirtmiş, ayrıca ülke kendine gelir gelmez yapılan İzmir İktisat Kongresi ile birlikte aralarında gelişen dostluğu pekiştirmiştir. Kurtuluş Savaşı artık Kemalistlerin de kabul ettiği gibi Anadolu tarafından benimsenen, topyekun desteklenen bir hareket değildir. Genellikle bir kesim elit, aydın, öğrenci ve ordu mensubu tarafından öncülük edilen, emperyalistlerle diplomasinin ağır bastığı bir harekettir. Nitekim nihayetinde Osmanlı’nın borçlarının devralınması gibi emperyalistler tarafından dayatılan onlarca istek kabul edilmiştir. Yedi düvele karşı verilen bir mücadelede tüm cephelerde 9167 askerin ölmesi, olayın anlatıldığı gibi olmadığını anlamanın en basit yoludur. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bu tarz diplomasi hareketleri emperyalizme yaranma olarak değerlendirilirken M. Kemal’in böyle değerlendirilmemesi ikiyüzlülüktür. 
Mit 2: M. Kemal’in gerçekleştirdiği bir Ulusal Kurtuluş Mücadelesidir ve onun milliyetçiliği ırk temeline dayanmayan bir milliyetçiliktir.
Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, adı üstünde bir ulusun kendi yaşadığı topraklarda onlar üzerinde egemenlik kuran başka uluslara ya da topluluklara karşı verdiği mücadeledir. Ulusal mücadele veren bir hareket ilkesel olarak her ulusun da kendi mücadelesini vermesinin doğal olduğunu kabul eder. Başka bir ulusun kurtuluş hareketi sizin hareketinize zarar veriyorsa, yaptığınız şeyin niteliğini sorgulamanız gerekir. Kendisi için zaruri gördüğünü yanı başındaki diğer uluslar için hainlik olarak gören, bünyesindeki diğer ulusları kendi ulusu üzerinden tanımlayan, başa geçer geçmez diğer ulusların dillerini, kimliklerini, yaşam normlarını yasaklayıp hor görerek var olan bir hareket ulusal kurtuluş hareketinden başka her şeydir. Nihayetinde, mücadele ettiği şeye dönüşen ancak dönüştüğü şey ile isimlendirilir.
Ayrıca Kemalistlerin bolca dillendirdiği Atatürk milliyetçiliğinin ırka dayanmadığı fikri de doğru değildir. Muhtemelen demek istenilen şudur; Atatürk bu coğrafyada yaşayan herkesi belirli bir üst kimliğe dâhil etmiştir. Bu kimlik ilginçtir ki, bin yıllardır bu coğrafyada yaşayan insanların kendilerinden geldiğini, bütün dillerin Orta Asya’dan doğduğunu, bu coğrafyada kullanılan diller yerine özellikle “Türk” ırkına ait kelimelerin ikame edilmesinin gerektiğini, tarihi bu coğrafyanın tarihi olarak değil de Orta Asya’dan başlatmak gerektiğini, damarlarında asil bir kan olduğunu hatta Türklere özgü kafatası yapısının olduğunu, büyük düşünürlerin Türk olup olmadığını anlamak ölçümler yapılması gerektiğini vb. savunmaktadır. Maalesef tüm bunlara rağmen hala bunun kucaklayıcı, kapsayıcı olduğunu savunan arkadaşlara empati önermekten başka çarem kalmıyor. Şu soruyla başlayabilirsiniz; başka bir ulus size aynı şeyleri reva görseydi bunu ırkçılık olarak değerlendirmeyecek miydiniz? 
Mit 3: M. Kemal’in Doğu’da yürüttüğü mücadele özünde ağalık ve şeyhlik düzenine karşı yürütülen bir mücadeledir.
M. Kemal kendi döneminde Doğu’da yükselen bir Kürt ulusal hareketi olduğunun bilincindedir. Bu hareket onlarca komutan, dernekler, dergi çevreleri, öğrenciler ve bölge halkı tarafından sahiplenilmekte ve giderek büyümektedir. M. Kemal 15 Eylül 1915’te Malatya Mutasarrıfı aracılığıyla Hacı Kaya ve Şehzade Mustafa’ya şunları yazar:
“Maazallah İslam kanı akıtılması, günahsız zavallı Kürt kardeşlerimizden birçoğunun Osmanlı askerleri tarafından öldürülmesi gibi Dünya ve ahrette pek elim bir sonucu doğuracaktır. Oysa din ve namus sahibi büyükler yaşadıkça Kürt ve Türk’ün birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam edeceği ve hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde kalacağı şüphesizdir.
” Yani Kürt diye bir şey vardır, güçlüdür ve iletişim kurmak gerekir. Bu Kürt hareketi de tıpkı M. Kemal gibi, “müthiş taktiklerle”, İngilizlerle iletişim kurmak, toplumu harekete sevk etmek için dini kullanmak, yer yer hilafet sevdası yer yer de hilafet karşıtlığı üzerinden örgütlenme geliştirmektedir. Koçgiri, Ağrı, Dersim, Şeyh Said isyanlarının farklı taktik ve saikleri olsa da kökeninde ulusal hareketlerdir. Şeyh Said hilafet yanlısı, Seyit Rıza hilafet karşıtı bir tandansa sahiptir. İngiliz işbirliği ise sadece M. Kemal yapınca hoş görülen bir eylemdir.
M. Kemal’in kendi döneminde, yalnızca kendi başına belirlediği mecliste bolca Kürt ağası ve şeyhi mevcuttur. Bu ağalar ve şeyhler yakın döneme kadar devlet tarafından silahlandırılıp, desteklenerek bölge halkına karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılmıştır. Yani M. Kemal ağalara ya da şeyhlere karşı değildir, ulusal mücadele yürütene karşıdır, kendisiyle uyuşanı el üstünde tutar ve onun ağalığı ya da şeyhliğine karşı herhangi bir tutum takınmaz.
Mit 4: M. Kemal Osmanlı’nın ayanları ve bürokratları altında ezilen yoksul köylü ve emekçileri kurtarıp rahatlatmış, halkçı bir liderdir.
Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dönemlerinde özellikle birçok bürokrat ve ayan halkın sırtından geçinmekte, yoksul halkın kanını emmektedir. Ancak M. Kemal ile birlikte bunun bittiğini zannetmek yanılgıdır. Osmanlı’nın Babıali’den kalma birçok bürokratı İstanbul’dan Ankara’ya geçmekte, M. Kemal tarafından seçilen paşalar ve milletvekilleri dönemin birçok şirketinin, bankalarının ortağı olarak sömürüye devam etmekte, onlarca köye ağalık yapmakta, yoksul köylüye yaşam alanı tanımamakta, vergiler yine yoksul halka ve emekçilere yüklenmektedir. Toprak reformuna Adnan Menderes gibi milletvekili ağaların karşı olduğu ifade edilerek, M. Kemal’in çaresiz olduğu vurgulanmakta ama tüm mebusların onun onayıyla seçildiği unutulmaktadır. Dolayısıyla emekçi kesimin hayatında dişe dokunur bir dönüşüm olmamış; aksine eski yaşam biçimi de hor görülüp kılık-kıyafet kanunu getirilip, dini semboller yasaklanarak üzerlerinde başka tür bir baskı oluşturulmuştur.
Mit 5: M. Kemal “egemenliği kayıtsız, şartsız millete” vermiş, cumhuriyetçi ve devrimci bir liderdir.
Arapça çokluk, kalabalık, halk anlamlarına gelen cumhūr kelimesinden türeyen cumhuriyet, görüldüğü üzere tek kişinin söz sahibi olmaması, yönetimin çokluğa, halka verilmesi anlamına gelir. Devrim ya da ihtilâl ise, halkın, hükümetten gördüğü siyasi toplumsal ve ekonomik baskılara, yolsuzluklara ve/veya basiretsizliğe tepki olarak siyasi erk ve yönetim sisteminde ani, köklü ve nitelikli bir değişim başlatmasıdır. Görüldüğü üzere buradaki özne de halktır. Ancak ne Türkiye’nin kuruluşunda ne de sonrasında halk ya bu hareketi desteklememiş ya da halkın özne olmasına izin verilmemiştir. Halka rağmen, sözümona halk adına girişilen batılılaşma, ilericileşme vb. hareketler halk nezdinde bir karşılık bulmamış, aksine bir yıkım ve aşağılanma duygusu uyandırmıştır. M. Kemal neredeyse hiçbir dönemde halkın ya da çoğunluğun ne düşündüğünü umursamamıştır. Meclisteki mebusları tehdit etmiş, mücadelesine katılmak istemeyenlerin yakınlarını dahi ölüme mahkûm etmiş, tüm mebusları kendisi seçmiş, kendi takdiriyle kurdurduğu ikinci parti dahi halkın ilgisine mazhar olunca kapattırmış, kendi düşüncesi dışındaki herkesi çeşitli etiketlerle damgalayarak ya öldürmüş ya da bertaraf etmiştir. Ama canım dönem onu gerektiriyordu demek başkadır, bu eylemlerin sahibini cumhuriyetçi ya da devrimci ilan etmek bambaşkadır. Halk hareketlerini dahi içine halkın dahil edilmesi gerekmeyen bir çaba olarak gören jakoben yaklaşımdan devrimcilik çıkmaz. Her fırsatta (SCF, AP, AKP) halkın bunu istemediğini, tepeden inmeci tavırların halkı dönüştüremeyeceğini anlaması gereken bu jakoben yaklaşım maalesef hala “halkın ne kadar salak” olduğunu konuşmanın devrimci bir mücadele olduğunu zannetmektedir. Marx, ideolojiyi dünyayı tepetaklak gösteren “camera obscura”ya benzetir; tarih onu doğru anlayıp yorumlayabilenler için bir hazinedir ancak sürekli duvara toslayıp duvara küfredenin yapacağı en ilerici hareket dünyayı tepetaklak gösteren aynasını bir kerecik kontrol etmektir.
Sonuç olarak M. Kemal abartıldığı gibi bir figür değildir, Maxime Rodinson’un Muhammed kitabında peygamber için yazdığı gibi; “sakin ve sinirli, cesur ve ürkekti. Uğradığı hakaretleri kimi zaman derhal unutur, kimi zaman da vahşice kin güderdi.” Yani nihayetinde tarihte iz bırakmış bir insandı. Onu öven, yerlere göklere sığdıramayan, iyi yanlarını parlatan yüzlerce kitap var. Birkaç tane de problemli yanlarını ortaya koyan, yüklenen sıfatları taşımadığını tartışan kitaba fırsat tanımak sizi gerici yapmaz, gerçeklikle aranızdaki mesafeyi daraltarak siyah-beyaz dünyanıza gri tonlar kazandırır. İncelemem sitedeki yorum yapma ve tartışma kabiliyetinden yoksun bazı Kemalistler tarafından şikayet edilip silindi. Sunduğum itiraz ise haftalardır “bekliyor” durumunda için, bir iki düzenleme ve ek ile yeniden yayınlamaya karar verdim. Keyifli okumalar…