Çarşamba , 1 Şubat 2023

Ne ile cebelleştiğini bilmek!

Fikret Başkaya

“Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir…”

Burjuva siyaseti topluma tuzak kurmaktır. Demokrasinin vazgeçilmezleri sayılan siyasi partiler toplumu kutuplaştırıyor, ‘hasım kaplara’ ayırıyor. Sömürü, yağma ve talan kolaylaşıyor…. Oldum olası Türkiye’de siyaset, bütçenin, hazinenin ve müştereklerin yağmalanmasıyla yol alıyor. Fakat geride kalan 20 yılda iktidar olan Siyasal İslamcı AKP bütün rekorları kırdı… Artık yağmalanmamış, talan edilmemiş hiçbir şey bırakmadılar… Şimdilerde Türkiye ‘ihaleye çıkarılmış’ bir ülke manzarası arz ediyor… Ülkenin her şeyini, varını-yoğunu utanmazca yağmalıyorlar, yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekiyorlar… Sermayenin yerlisiyle yabancısı arasında kayda değer bir fark yoktur… Boşuna sermayenin vatanı yoktur denmemiştir… Her gün en çok duyduğumuz kelime ihale değil mi? Velhasıl ülkenin her şeyi satılık…Tabii devlet de artık ‘eski devlet’ değil… Parlamento içi boş kabuk, anayasa yok, hukuk yok, kanun yok, kural yok, ahlak yok, ifade özgürlüğü by-pass edilmiş durumda. Medya büyük ölçüde misyonuna ve varlık nedenine yabancılaştı, bir yalan ve manipülasyon aracına dönüştü… Oysa, gazeteci namussuz olamaz, namussuzsa gazeteci değildir… Değer ölçüsü sahneden çekildi… Tüm kurumlar çökertildi… Velhasıl tam bir sürdürülemezlik tablosu…

Siyasal İslamcı AKP yıkmasını iyi bilir de yapmasını bilmez. Zira, Siyasal İslamcıların bir toplum projesi yoktur. Yönetme özürlüdürler… Yalan, hile, ikiyüzlülük bahsinde kimse onlarla yarışamaz… Dünyayı anlamaktan acizdirler. İleriye değil, geriye bakarlar… Yüzleri geriye, karanlığa dönüktür… Özgürlüğün, demokrasinin, laikliğin, bilimin, sanatın, kadınların, insanlığın ürettiği ilerici kültürün iflah olmaz düşmanıdırlar… Ne demek istediğimi görmek için Afganistan’a bakmak yeter…

Bakanlıklar, bir bütün olarak devlet bürokrasisi, yargı, eğitim kurumları tarikatlar, cemaatler tarafından kuşatılmış durumda. Fakat Osman Tiftikçi’nin dediği gibi en büyük tarikat Diyanet İşleri Başkanlığı… Hem devletin göbeğinde Diyanet İşleri Başkanlığı diye devasa bir kurum olacak ve hem de laiklikten söz edilecek… Kelimelerin, kavramların bir içeriği olması gerekmiyor mu? İnsanlardan alınan vergilerle bir mezhebin finanse edildiği rejim ‘laik’ tanımını hak eder mi? Laiklik dinin hiçbir siyasi işlev görmemesini, devletin (siyasetin) de din alanına burnunu sokmamasını varsayar. Aksi halde laiklikten söz edilemez… Yazık ki, her duyduğuna inanmak gibi iflah olmaz bir saplantı geçerli…

AKP Türkiye’yi bir İslam Emirliği’ne dönüştürmek istiyor… Uygarlık ve insanlık düşmanı Suudi Arabistan’a, Katar’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Afganistan’a özeniyor… Yüzünü o tarafa çevirmiş durumda… Eğer oralardakiler gibi bir rejim kurabilirlerse, ilelebet iktidarda kalacaklarını düşünüyorlar… Bu çöküş tablosundan ‘müesses nizamın muhalefetiyle’ çıkılamaz… Yeni bir siyaset tarzına ihtiyaç var. Başta işçi sınıfı olmak üzere, bu ülkenin ezilen ve sömürülen geniş emekçi sınıflarının sürece aktif müdahalesi olmadan şeylerin seyrini değiştirmek mümkün olmaz… Artık siyaseti burjuva politikacılarına ihale edilmiş bir ‘uzmanlık konusu’ olmaktan çıkarıp, herkesin işi, şeyi yapma zamanı geldi. Fakat, Kürt sorununu demokratik bir çözüme kavuşturup gündemden düşürmeden hiçbir sorun çözülemez. Zira Kürt sorunu sadece insanî veçhesi olan bir sorun değil. Ülke kaynaklarının savaşa, silaha değil, toplumsal refah için harcanması gerekiyor.

İçine hapsolduğumuz çöküş tablosundan çıkmak, insanca yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmak radikal çözümleri gerektiriyor. Bu amaçla:

  1. Geride kalan dönemde ‘özelleştirme’ adı altında toplumdan çalınanı asıl sahibine geri vermek, bu amaçla kapsamlı bir kamulaştırmayı gerçekleştirmek gerekiyor. İçtiğimiz su dahil özelleştirilmemiş, kâr aracına dönüştürülmemiş hiçbir şey bırakmadılar. Herkesin olan, olması gereken, toplumsal yaşam için vazgeçilmez müşterekleri yağmaladılar. Müştereklerin ihya edilmesi, alanının genişletilmesi gerekiyor…
  2. Neoliberal tarım politikaları ülkenin gıda güvenliğini ve egemenliğini yok etti. Öyle ki, bu ülkenin çiftçileri toplumu doyurmak bir yana, kendilerini bile doyuramaz hale geldiler. Topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Türkiye gibi bir ülkenin başta gıda olmak üzere, ihtiyacı olan tarımsal ürünleri üretemez hale gelmesi, sadece saçma değil, utanılacak bir durumdur…
  3. İç ve dış borçlar tam bir yıkım haline gelmiş bulunuyor. İnsanlar açlık, derin yoksullukla cebelleşirken, ülke kaynaklarını yerli-yabancı tefecilerin kasalarına aktarmak kabul edilebilir değildir. Tiksindirici borçların ödemesini durdurmak, geri kalanı da ertelemek, çöküş tablosundan çıkmak için vazgeçilmez koşuldur…
  4. Enerjiyi kamulaştırmak ve enerji yutucu sistemden çıkmak… Aynı gıda egemenliği ve güvenliğinde olduğu gibi, ülkenin enerji güvenliği ve egemenliği de yok edilmiş durumda. Bu alanda iki temel sorun var: Birincisi, enerjide dışa bağımlılık çok büyük, ikincisi, kullanılan enerjinin çoğu fosil yakıtlar ki, bu durum ekolojik yıkımı derinleştiriyor… Enerjinin özelleştirilmesi, bir kâr aracına dönüştürülmesi kabul edilebilir değildir…
  5. Ulaşım politikasının kamu ulaşımına dönüştürülmesi gerekiyor. Tren yolu ulaşımı 1950’li yıllardan başlayarak ihmal edildi. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkede deniz ulaşımı yok mertebesinde… Arabanın başat ulaşım aracı olmasının sayısız mahsurları var. İnsanı arabayla, yükü kamyonla taşımak akıl almaz israfa ve ekolojik hasarlara neden oluyor…
  6. Üretilen ve tüketilen şeylerin çoğu zararlı değilse, gereksiz. Dolayısıyla saçma üretimi ve tüketimi vakitlice durdurmak, üretimin yönünü ‘gerçek ihtiyaçlara’ çevirmek gerekiyor. Sınırsız üretim ve tüketim bu dünyanın sınırlı kayraklarını yok ediyor… Bu durumdan çıkmanın yolu üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağı ihya etmekten geçiyor… İnsanlar temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazken, onca saçma ve gereksiz şeyin üretilip-satılması sadece saçma değil, son derecede de olumsuz sonuçları var… Velhasıl bu şımarıklığa vakitlice son vermek gerekiyor… Dünya ölçeğinde 1970-2017 aralığında (yaklaşık yarım yüzyıl) topraktan 2,5 trilyon ton kaynak çekilmiş… Bunun 1,1 trilyon tonu (yaklaşık %40) sürdürülebilirlik sınırının ötesinde…
  7. Çöküş tablosundan çıkmak, ancak radikal bir ekonomik, ekolojik, sosyal planlamayla mümkün olabilir. Esasen planlama hem insan ve hem de toplum yaşamı için vazgeçilmezdir… Kapitalist toplumda planlama, ülkenin varını-yoğunu sömüren, yağmalayan, talan eden kapitalistlere, mülk sahibi sınıflara bırakılmış durumdadır. Velhasıl ne ile cebelleşildiği hususunda bir yanılsama olmamalıdır…