Pazartesi , 12 Nisan 2021

Faşizm ve Akıl*Kadir Cangızbay

Faşizm aklın düşmanıdır. ‘Aydınlanma’, insanın “benim aklım
bana yeter” demesidir: ‘Beşer-dışı’na itibar etmez  ve de laiklik tam tamına budur. Yoksa sık sık
tekrarlandığı gibi bütün inançlara eşit uzaklıkta bulunmak değil; zira, ölen
erkeğin eşinin de öldürülüp kocasıyla yan yana gömülmesini en büyük sevap, en
değerli ibadet olarak gören, insanları ırk veya cinsiyetlerine göre eşitsiz
addeden inanç sistemleri, dinler de vardır.

‘Aydınlanma’, burada, bugün yaşamakta olan insanı temel
alır; yani bu dünyayı; yoksa fizik ötesi (ahiret) veya zaman ötesi (müstakbel
yeryüzü cenneti) bir ‘başka’ âlemi değil: ‘Aydınlanma’ için en yüce değer
‘can’dır.

‘Aydınlanma’, insan adına konuşur; yani insanın türsel
tekliğini temel alır; ne zenci-beyaz, ne de kadın-erkek ayırımı yapar. ‘Akıl
baliğ’ olmuş herkes birer vatandaş olarak kendi aralarında eşittir; dolayısıyla
‘aydınlanma’ zorunlu olarak cumhuriyetçidir de.

‘Vatandaş’ hukuksal ve siyasal bir statü, sosyo-psikolojik
içeriği itibarıylaysa bir ‘şahıs’, yani kendisinden başka hiç kimseyle ve
hiçbir şeyle karıştırılamayacak şekilde ‘teşhis’ edilebilecek bir zatiyettir.

Vatandaş ile kim ya da ne olup olmadığı ‘teşhis’ edilebilir
bir ‘şahıs’ olmak arasındaki bire birlik ilişkiden kalkarak ve de biz
insanların birbirimizi çok özel durumlar dışında ancak yüzümüzden ‘teşhis’
edebildiğimizi dikkate alarak hangi ‘şahısla’ karşı karşıya olduğumuzu anlamayı
olanaksız kılacak şekilde yüzünü ister kar maskesi, ister burka, isterse de
peçe veya abartılmış bir tesettürle kapatan canlıların, bunu ne gerekçeyle
yapıyor olduklarını iddia ederlerse etsinler vatandaşlık haklarından yoksun
kılınmaları, en azından belirli cezalara çarptırılmaları gerekir.

Faşizm akla düşmandır; dolayısıyla toplumu ‘akıl- dışı’lığa
sürükleme peşindedir. Bunu insanlara “aklınızdan vazgeçin” diyerek değil,
insanları akıl yoluyla çözülemeyecek düzenlemelere mahkum kılarak
gerçekleştirmeye girişirler.

Mussolini’nin faşist İtalya’sında bile rastlanamayacak bir
uygulama: Şehrin 15-20 km dışında hastaneler kurup bunlara ‘şehir hastanesi’
adı verin. Bu da yetmez, şehrin göbeğindeki ve şehre şehirliğini kazandıran
hastane ve tıp merkezlerini kapatın: Bu her şeyden önce insan aklını alt-üst
etmektir; kriz geçiren hastaları ya da acil müdahaleye muhtaç yaralıları
‘şehir’ hastaneleri yolunda ölüme göndermek ya da şehir içinde kalan özel tıp
merkezlerine başvurmaya mecbur  bırakmak,
hastaneye ulaşabilenleri bölümden bölüme–mübalağa değil- kilometrelerce
labirent labirent dolaştırmak, hastane işletmecilerine hasta garantisi verip o
hastanelere hiç işi düşmemiş vatandaşların vergilerini gasp etmek de cabası.

Bunlar sadece şehrimizi değil, ‘sabah’larımızı da çaldılar:
‘Yaz saati’ni Kış’a da teşmil ederek çocuklarımızı ana-babalarına “bugün de mi
gece gideceğim okula” der hâle getirdiler.

Çocuk bazen 40 km uzaktaki okuluna gitmek için en geç saat
7’de servise yetişecek, bunun için de saat 6’da uyandırılacak: El-yüz yıkama,
tuvalet, giyinme vb… Saat 6, zifiri karanlık; gün ise saat 9’a doğru ağarıyor:
Bu hepimize uygulanan bir zulüm, hem de en keyfîsinden.

Zulmün bir de daha alçakçası var: 10 binden fazla köy okulu
kapatılıyor; küçücük çocuklar her gün okula gidiş-geliş yerine göre 4 saat
yolculuğa mahkum ediliyorlar ya da iktidarın himayesindeki dinci ve bebek
istismarcısı vakıf yurtlarına.

Faşizm, aklımızı işe yaramaz kılacak ya, nicelikler
üzerinden de yürüyecektir: Mussolini İtalya’sında oyların %25’ini alan parti,
Meclis’in üçte iki çoğunluğuna sahip oluyordu. Seçimlere yüzde yüz katılım
olmayacağına göre çok muhtemelen yüzde yirmiye ancak ulaşan bir azınlık pekâlâ
nitelikli çoğunluk konumuna oturabiliyordu. Ancak 12 Eylül’ün getirdiği seçim
sistemi de pek farklı değildi: 2002 seçimlerinde AKP oyların sadece %34,4’ü,
toplam seçmenin de yine sadece dörtte birini alarak Meclis’in üçte ikisini
kapatacaktı: Evet, darbecilerin en yakın işbirlikçisi olmanın da ötesinde akıl
hocası, tabiî ki Özal’dı; ama onların en has evladı AKP oldu.

İktidarın ciğerparesi Mursi de benzer şekilde seçmenlerin
neredeyse yüzde 75’inin oyunu vermediği biriydi; ama %25 civarındaki oy
desteğiyle neler yapmadı ve neler yapmaya kalkışmadı neler. Önce kadınların
manavlardan yanlarında bir erkek olmadan zerzevat satın almalarını yasakladı,
ardından 9 yaşındaki kız çocuklarının evlenmesine izin veren bir yasa
çıkartmaya kalkıştı ama başaramadı, bu arada başında bulunduğu İhvancılar
‘ölmüş kadınla 6 saat sevişilebilir’i Meclis’e taşımaya kalktılar, ama o da
olmadı ve bu noktada İhvan’ın kıymetini bilmeliydik; zira, yakın zamana kadar
iktidarın canciğer kuzu sarması olup 90 yaşındaki kralları ölünce bizlere
‘ulusal yas’ tutturttuğu Suudî müftüler, aç kalan erkeğin karısını
yiyebileceğine dair fetva veriyorlardı: Yaşasındı ‘rabia’ ve de biz şaşmalıydık
kadın cinayetleri ve çocuklara tecavüz yüzde binler oranında niye böyle artıyor
diye: 3 günde 2 iki kadın öldürülüyor, ortalama…

Yüzde binler oranında artan başka bir kalem daha vardı ki, o
da iş cinayetleri: Günde ortalama 5 cinayet. Soma’da 301 can gitti; “fıtrat”
dedi muktedir; ama ‘yaşam odaları’ olsaydı tek bir ölü bile olmazdı ve de bu
odalar hâlâ tesis edilmiş değil ve de en maskaraca düşmanlık ‘yaşam odası’
kurmayan katillere değil de sigaraya.

Sigaranın sağlığa zarar vereceğini söylemeyen kimse yok; ama
Soma veya Pamukova katliamcılarına müeyyide uygulayabilecek hiç kimse de
bırakmadılar ortalıkta.

15-20 arabalık bir ‘devlet büyüğü’ konvoyunun 10-15
kilometrelik tek bir seyrinde yarattığı hava kirliği kadar bile etmez 50 yıldır
sigara içen birinin havaya saldığı toplam pislik. Ancak, ülkede çağ ‘cadı avı’
çağı; o yüzden de her birimizden bir ‘üst akıl piyonu’, ‘şeytanın uşağı’,
‘terör destekçisi/aleti’ çıkartmak zorunda bu iktidar.

Tamam, devlet tiryakiliği teşvik etmesin, tam tersine tütün
kullanımına karşı tedbirler alsın; ama, bu tiryakilere karşı bir düşmanlığa
dönüşmesin: Tiryakiler için özel sigara salonları ihdas edilsin; vaz geçirici
bir önlem olarak da ancak belirli bir ücret karşılığında girilebilen.

Bir de tabipler akıllarını başlarına toplasalar iyi olur:
Tütün tiryakiliği, içkiseverlik ve de esrarkeşliği, madde bağımlılığı olarak
aynı kategori içinde ele alıyorlar. Oysa sigara kişinin genetik yapısına göre
kısa veya uzun vadede sağlığa zararlı olsa bile insan şuuru üzerinde bir etkiye
sahip değildir.

İçkinin sağlığa zararı ve şuur üzerindeki etkisi ise alınan
miktara bağlıdır. Bu arada şunu da gözden kaçırmayalım ki mayalanma tarımsal
ürünlerin çürüyüp/bozulup insan tarafından tüketilebilir olmaktan çıkmasını
önleyen bir süreçtir ve de biranın en eski çağlardaki adı ‘sıvı ekmek’ olup,
içkinin her türlüsü ve miktarı konusundaki radikal karşıtlık animist bir
zihniyetin dogmatik bir tezahüründen başka bir şey değildir: Bir nesneyi
‘haram’ ilân etmek ancak putçu bir paradigma içinde mümkündür.

Uyuşturucu ise, doğrudan doğruya insanı insan yapan temel
özellikten, yani şuurdan yoksun kılıp, bireyi bir ‘Şahıs’ olmaktan çıkartan bir
etkiye sahiptir; dolayısıyla tütün tiryakiliğini ve bir miktara kadar içki
içmeyi esrarkeşlikle aynı kategoride mütalaa etmek derin bir cahilliğin ürünü
değil ise, ideolojik bir manipülasyonun maşası olunduğunun en açık
göstergesidir. Ayrıca bugün artık 10-11 yaşındaki çocuklara uzanmış uyuşturucu
kullanımının da dogmatik içki düşmanlığının bir yan ürünü olduğu da
düşünülebilir: Yasaklılık alanı gündelik hayatın içine ne kadar nüfuz ediyorsa,
bir yandan insanların bu yasakları ihlal etme ihtimal ve oranı o kadar
artarken, yasaklı alana bir kere girdikten sonra bu alanın en uç noktalarına
kadar savrulmalarının önü de o kadar açılmış olacaktır.

Kendisinden birkaç yaş büyük abla veya ağabeyleriyle
birlikte hafif alkollü bir içki de içerek veya içmese bile bunun kendisine
yasak olmadığını bilerek sosyalleşme imkânı bulan bir çocuğun, kendisini
gerçekte var olmayan sanrısal (halüsinatif) bir dünyaya götürecek
uyuşturuculara sarılma ihtiyaç ve ihtimali de o kadar azalacaktır ve bu noktada
şu şüphemizi dile getirmeyi meşru görüyoruz: İçki içmeyi gerek katı bir
propaganda, gerek çeşitli yasak ve kısıtlamalar, gerekse fahiş zamlarla sosyal
yaşam alanlarından sürgün etmeye pek kararlı görünenlerle, içkiden kat be kat
ucuz sentetik uyuşturucuları ithal ve imal edip pazarlayanlar arasında şu ya da
bu biçimde bir ilişki olmasın.

İktidarın, sosyal yaşam alanı dışına atmaya çalıştığı bir
diğer etkinlik türü ise, insanların birbirleriyle buluşup ortak sorunları
konusunda konuşup tartışıp belirli bir tavır almalarıdır: Taksim veya Kadıköy
İskele Meydanı yerine Yeni Kapı’yı toplanma alanı olarak, işte bunun için
dayatır.

Hayvanat Bahçesi ne kadar doğal bir ortamsa, Yeni Kapı da o
kadar sosyal bir ortamdır; yani insanların medenî alışkanlıkları çerçevesinde
kendiliğinden gidip birbirleriyle buluşacakları değil, temelinde bir doğa
cinayeti de, yani denizin doldurulması da yatan medeniyet dışı bir güç gösterme
veya tecrit alanıdır. Ancak Yeni Kapı’nın en büyük ayıplılığı, 15 Temmuz’dan
sonra iktidarın düzenlediği mitinge, ilk andan itibaren darbe(?) girişimine
karşı çıkmış HDP’nin davet edilmemiş olmasıdır; ki, bu da ayırımcı, dıştalayıcı
ve de bölücülüğün dik âlâsıdır.

Alâ kelimesini kullanmışken, eşi benzeri görülmemiş bir
rezillik, edepsizlik, hainlik ve haddini bilmezliğin altını çizerek yazımızı
bitirelim. Bir içki firması bir ürününe ‘Alâ’ adını koymuş ve de Diyanet İşleri
Başkanlığı bu firmaya karşı dava açmış, ‘âlâ’ tanrının da sıfatıdır, o yüzden
içki adı olarak kullanamazsınız diye. Sabahlarımızı çaldınız; yetmedi, şimdi de
dilimizi çalmaya kalkıyorsunuz: ‘Alâ’ türkçedir ve ne anlama geldiği bellidir;
dolayısıyla, ya bizim dilimizi kullanmayın, ya da defolup gidin
memleketimizden; Fransa veya Rusya’yı, olmadı Suriye’yi fethetmeye…

* abc gazetsi, abc
kritik’ten alınmıştır   18.02.2019