Çarşamba , 14 Nisan 2021

Irak’ın kitlesel imha silahlarından, Suriye’nin kimyasal silahlarına Thierry Meyssan

Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü,
1 Mart 2019’da yayınladığı raporunda, 7 Nisan 2018’deki saldırı sırasında
Duma’da (Suriye) kesinlikle yasaklanmış kimyasal madde kullanılmadığını
doğruladı; dolayısıyla üç devletin (ABD, Fransa, Birleşik Krallık) misilleme
olarak gerçekleştirdiği saldırının delile dayanmadığı ortaya çıktı. Bu skandal,
Iraklıların sözde kitlesel imha silahlarına sahip olduklarına ilişkin olanın
tamamen benzeridir. Batılılar medyalarına gözleri kapalı inanmayı sürdürdükçe,
bunu daha birçok medyatik zehirlenme izleyecektir.

 
 
Batılı gazetecilerin
tutumu oldukça ilginçtir: Siyasi liderlerinin iddialarını, peşinen geçerli
olarak kabul edip yinelemekte, ancak uluslararası oluşumlar tarafından
yapılan yalanlamaları dikkate almamaktadırlar. Peşinen inandıkları medyatik
zehirlenmeleri yeniden sorgulamaktan aciz oldukları ortaya çıkmaktadır.
 
Irak’ın
yıkılmasının meşrulaştırılması
 
Medyalar aynı şekilde
2003 yılında, Irak’ın kitlesel imha silahlarına sahip olduğuna ilişkin George
W. Bush’un iddialarını hep birlikte yinelediler. Ardından, Irak’ın Batıyı 45
dakika içerisinde vurabilecek ve savaş gazları yayarak buradaki insanları
öldürebilecek füze rampalarına sahip olduğuna ilişkin Tony Blair’in
yalanlarını da. Ve son olarak da Irak’ın Usame bin Ladin’i barındırdığına
ilişkin Dışişleri Bakanı Colin Powell’inkileri de.
 
Oysa aynı dönemde,
Birleşmiş Milletler Gözlem, Doğrulama ve Teftiş Komisyonu (UNMOVİC), Bush ve
Blair’in iddialarının kesinlikle doğru olmadığını belirtiyordu. Oysa bu
komisyon, Irak topraklarında inceleme yapma imkanı bulabilmiş ve istediği tüm
incelemeleri gerçekleştirebilmiş tek kurumdu. Onu yalanlamasına karşın, ne
CİA, ne de Mİ6 böylesi bir fırsat bulamamıştı.
 
Bu arada, Jacques
Chirac Fransa’sının Irak’a yönelik savaşa muhalefet ettiğini hatırlatalım.
Ama gerekçe olarak, bunu gözlemlemekle görevli denetim kurumu UNMOVİC’in de
değerlendirdiği gibi, İngiliz-ABD suçlamalarının açıkça yalan olduğunu değil
ama « savaşın çözümlerin en kötüsü » olduğunu öne sürmüştü.
 
Bugün, filmler ve
televizyon dizileri üzerinden tarihi yeniden inşaya ediyoruz. Herkes medyatik
zehirlenmeye maruz bırakıldığımız konusunda hemfikir. Ama ABD ve İngiliz
istihbarat servislerinin siyasi yöneticileri tarafından yanlış
yönlendirildiği ve kimsenin bunun farkına varma imkanı olmadığı öne
sürülmektedir. Bu doğru değildir ve bunların hepsinin, devrin dünya devine
kafa tutmaya cüret eden BM Komisyonu Başkanı İsveçli Hans Blix’i
itibarsızlaştırma konusunda hemfikir olduklarını tespit etmek için dönemin
basınına göz atmak yeterli olacaktır. Üzerinden on üç yıl geçtikten sonra,
Chilcot Komisyonu da aynı tespitte bulunmuştur [1].
 
Benzer şekilde, Usame
bin Ladin’in 2002’de Bağdat’ta yaşadığı ve ona bağlı albayların burada
yaşamayı sürdürdüğü ve Hint yağı ürettiklerine ilişkin Colin Powell
tarafından BM Güvenlik Konseyinde öne sürülen suçlamalar [2] da
sessizce geçiştirilmektedir. Powell bizi bunların Irak’tan itibaren, Fransa,
Birleşik Krallık, İspanya, İtalya, Almanya ve Rusya’daki saldırıları
planladıklarına inandırmaya çalışıyordu. Dolayısıyla acilen harekete
geçilmesi gerekiyordu.
 
Oysa böylesi
saçmalıklara inanmak, Irak’ta iktidarda olan Baas Partisi hakkında hiçbir şey
bilmemek anlamına geliyordu. Aynı şekilde Batılı gazeteciler, cehaletlerini
kabul etmek yerine, bu bölümü de unutmayı tercih ettiler.
 
Medyaların suç
ortaklığı değişmedi
 
ABD ve müttefiklerinin
Bağdat’a yönelik saldırısından bugüne hiçbir şey değişmedi: medyalar, bu kez
kasten olmak üzere, daha önce kasıtlı olmadan yaydıkları yalanları gizlemek
için yine yalan söyledi. Hepsi de yanıltıldıklarını söylemeyi tercih etti.
Hiçbiri BM uzmanlarının görüşlerini küçümseyerek bir mesleki hata yaptığını
kabul etmedi.
 
Savaş propagandası
üzerine çalışan tarihçiler, savaş çıkarmak isteyenlerin her zaman sayısız
yalan tanıklık ve kanıt ürettiklerini ortaya koymuşlardır. Gazetecilerin
tamamı « savaşın ilk kurbanı, hakikattir » (Rudyard Kipling) gerçeğini kabul
etse de, aralarından hiçbiri bir kez daha zehirlenmelerine izin vermeyecek
bir yöntem ortaya koymayı denememiştir. Oysa bu çok basittir: herkes heyecan
içerisinde iken soğukkanlı kalmak, akıntıya karşı gitmekten çekinmemek ve
işini kaynaklarını kontrol ederek yapmak yeterlidir. Bizim bugüne kadar
yaptığımız budur ve bu da « komplocu » olarak nitelenmemize mal olmuştır.
 
Suriye’ye karşı
savaşın meşrulaştırılması
 
Böylece, Suriye’de
savaş konusunda, herkes olayların « bir diktatörlüğe karşı devrim » şeklinde
başladığına, « rejimin » buna « işkence », « varil bombaları » ve « kimyasal
silahlar » yoluyla « kendi halkını katlederek » yanıt verdiğine, bunun da
halkı şiddete yönelttiğine gözü kapalı şekilde inanmayı sürdürmektedir. Oysa
bütün bunlar ya saçma (Usame bin Ladin’in Devlet Başkanı Saddam Hüseyin
tarafından sözüm ona davet edildiği savında olduğu gibi), ya da uluslararası
heyetlerin incelemeleri sonucunda (UNMOVİC ile olduğu gibi) yalanlanmıştır.
 
« Diktatörlüğe karşı
devrim » buna karar vermeye yetkili tek kurum olan, Suriye’nin her yerinde
inceleme yapmasına izin verilen (24 Aralık 2011’den, 18 Ocak 2012’ye dek)ve
ülke topraklarının tamamını kapsayacak sayıda personele sahip olan Arap
Birliği’nin görevlendirdiği uluslararası heyet [3] tarafından açıkça reddedilmiştir.
Ama gazeteciler, bunların doğruluğunu inceleme imkanı bulan kurumlardan çok, hala
Batılı hükümetlerin söylediklerine inanmayı tercih etmektedir.
Sezar Raporu’nda
Suriye’ye isnat edilen, « işkence » altında ölenlerin fotoğrafları, gerçekte
cihatçıların işkenceleri altında ölenlere aittir. Bunun için biraz düşünmek
yeterlidir: Sezar bu fotoğrafları Suriye Arap Ordusu adına çektiğini, ama
ölenlerin kimliğini bilmediğini belirtmektedir. Kurbanlar hakkında hiçbir
bilgi olmaksızın bir fotoğraf dosyası oluşturmak Şam’ın ne işine yarayabilir?
 
« Varil bombaları »
bir o kadar saçma olan bir efsanedir: Suriye Arap Ordusu, Rusya’nın verdiği
çok daha sofistike bombalara sahip iken, neden el yapımı bombalar kullanmaya
gerek duysun?
 
Irak’ın kitle
imha silahlarından sonra, Suriye’nin kimyasal silahları
 
Asıl ilginç olanı
kimyasal silah kullanımı suçlamasıdır. Kimyasal Silahların Yasaklanması
Örgütü (OPCW) 1 Mart 2019’da raporunu sunmuştur. Komisyon, ABD, Fransa ve
Birleşik Krallık tarafından Suriye’nin bombalanmasıyla tek taraflı olarak
cezalandırılan, 7 Nisan 2018’de Duma’da gerçekleştirildiği iddia edilen
saldırıyı incelemek üzere bir sonraki hafta oluşturulmuştu. Saldırıyı
aydınlatmamasına karşın, bu olayın tamamının montaj olduğunu tek tek ortaya
koymaktadır.
Beş yıl önceki Guta
saldırısından sonra, Suriye’nin Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesine
imza attığını anımsatalım. Kimyasal silah stoklarına el konulmuş, ardından da
OPCW yetkilileri denetiminde, bu stoklar ABD ve Rusya tarafından imha
edilmişti. Şam’ın bu imhadan sonra hala kimyasal silaha sahip olduğunu iddia
etmek, Lahey, Moskova ve Washington tarafından yerine getirilen bütün
çabaları yok saymak anlamına gelmektedir.
 
2018’de, ABD Dışişleri
Bakanlığı, « Demokratlar » karşısında, « Suriye’nin sarin gazı kullandığına »
ilişkin kesin kanıtlara sahip olduğunu açıklarken, Rusya, Birleşik Krallık
tarafından ortaya konulan mizanseni kınamıştı. İngiliz Dışişleri Bakanı Boris
Johnson, « düzmece, garip » suçlamalar, « açık yalanlar » karşısında çok
öfkelendi.
 
Oysa,
 Söz konusu saldırı, hepsi de İngiliz olan üç kaynak tarafından
öne sürülmüştü: Beyaz Baretliler (Mİ6’nın kontrolünde olan bir STK), Suriye
İnsan Hakları Gözlemevi (Müslüman Kardeşler’in Mİ6’nın denetimindeki yan
kolu) ve İslam Ordusu ya da Ceyş-ul İslam (tüm ailesi bir zamanlar Londra’da
polis gözetimindeki bir lüks rezidansta ikamet eden Zehran Alluş tarafından
kurulan bir silahlı grup).
 
 OPCW heyetinin kurbanların cesetlerini sayması ve bunlara otopsi
yapması Ceyş-ul İslam tarafından engellendi. Heyetin Duma’ya girişine ancak
cesetler « yakıldıktan » sonra izin verildi ki bu İslam dininde görülmemiş
olan ve hiç de sıhhi olmayan bir uygulamadır.
 
 OPCW’ye göre, alınan numuneler Duma’da hiçbir kimyasal maddenin
kullanılmadığını ortaya koymaktadır.
 
 Öte yandan örgüt, iddia edilen yayılma alanına iki top
mermisinin atılmış olabileceğini ve bu mermilerin klor içeren zehirli bir
madde içerebileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte klor açık havada
dağılmaktadır. Ancak kapalı bir ortamda öldürücü olabilmektedir. Bu nedenle
yasaklı silahlar listesinde hiçbir zaman yer almamaktadır ve herkes
tarafından temizlik malzemesi olarak kullanılmaktadır.
 
Bu arada İslam
Ordusu’nun (Ceyş-ul İslam), zincirle « Beşar’ın köpeklerinin » (yani kahraman
devlet başkanı Beşar Esad’ı yuhalamayı reddeden Suriyelilerin) kafalarını
uçuran « demokrat » bir örgüt olduğunu hatırlatmamız gerekir [4]. Örgüt aynı
zamanda eşcinsel olduğuna inandığı Suriyelileri evlerin çatısından atmasıyla
da ün kazanmıştır. BM’nin Cenevre’deki müzakerelerinde « ılımlı muhalefet »
heyetine Batılıların desteklediği lideri Muhammed Alluş başkanlık etmişti.
Sonuç olarak,
Suriye’nin, ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından bombalanması
uluslararası hukuka aykırı olmasının yanı sıra, delile de dayanmamaktadır.
 
OPWC raporunun
basın tarafından ele alınışı
 
Batı basını dürüst
olsaydı, OPWC raporunu değiştirmeden kamuoyunun bilgisine sunardı. Ama öyle
yapmamaktadır. Anglosakson gazeteciler özellikle sessiz kalmış ve habere
ancak istisnai olarak yer vermişlerdir. Fransız mevkidaşları daha da
sahtekarca davranmışlardır.
 
Geçmişte BM/OPCW ortak
mekanizması tarafından hazırlanan bir raporun Suriye’de kimyasal silahların
kullanımını doğruladığını hatırlattılar. Ama söz konusu mekanizma OPCW
kurallarına uymadığı için, BM Güvenlik Konseyi’nin bu raporu reddettiğini
söylemeyi unuttular.
 
Bir kısım gazeteci ise
heyetin Duma’da klor kullanıldığını tespit ettiğini iddia etti. OPCW’nin
silah olarak klorin gazı içeren bir toksik etken maddenin kullanıldığını ve
bunun muhtemelen iki top mermisiyle dağıldığını tahmin ettiğini belirtmeyi
unuttular. Özellikle de klorin gazının öldürücü bir zehirli madde değil ama
tahriş edici bir etken madde olduğunu ve bu nedenle yasaklanmış bir kimyasal
silah olmadığını belirtmekten özellikle kaçındılar.
 
Muhtemelen basında yer
alan bu makalelerin neden gözünüzden kaçtığını ve May, Macron ve Trump’ın
özürlerini neden duymadığınızı merak ediyorsunuz? Çok basit, basın haber
verme görevini yerini getirmediği ve Batılı yöneticiler haysiyetsiz olduğu
için.
 
      
 
[1] Birleşik Krallık’ın Irak’ta savaşa girmesine ilişkin Chilcot
Komisyonu, İngiliz Başbakanı Gordon Brown’un talimatıyla oluşturuldu. Önceli
Tony Blair hükümetinin yalanlarını ayrıntılı bir şekilde inceledi ve raporunu
ancak bir sonraki Başbakan David Cameron’a sundu.
[2] « Discours de M. Powell au Conseil de
sécurité de l’ONU – Partie 6/7
»,
par Colin L. Powell, Réseau Voltaire, 11 février 2003.
[3] Arap Birliği heyetinin görevi, önceden zaten mahkum edilmiş olmasına
fazlasıyla Suriye yanlısı olarak değerlendirilen ilk raporunu sunduktan hemen
sonlandırıldı: « Rapport du chef de la Mission
des observateurs de la Ligue Arabe en Syrie pour la période du 24/12/2011 au
18/01/2012
», Réseau Voltaire, 2 février 2012.
 
Çeviri :Osman Soysal
Voltaire.org