Çarşamba , 14 Nisan 2021

Avrupa Birliği maskaralığı – Thierry Meyssan

Thierry Meyssan’a göre Avrupalılar kör, çünkü görmek
istememektedirler. Bu iki alanda yaşanılan tartışmasız başarısızlıklara karşın,
Avrupa Birliği’nin barış ve refah anlamına geldiğine inanmakta ısrar
etmektedirler. Birlik içerisinde vatanseverler ile halkçılar arasında bir
karşıtlık hayaline inanırken, bu iki grup Rusya’ya karşı Pentagon’un himayesine
sığınmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasının uluslararası stratejisi onların
aleyhine gelişmektedir ve bunun farkında değildirler.

Voltaire
İletişim Ağı | Şam (Suriye) | 26 Mayıs 2019

français  Español  italiano  Português 

ABD
ve Birleşik Krallık, İkinci Dünya Savaşı’nda kazandıkları ortak zaferin
sonrasında, ABD’nin Moskova büyükelçisi George Kennan tarafından tanımlanan
Sovyet müttefiklerinin vizyonunu izlerler. Onlara göre SSCB dünyayı fethetmeye
çalışan totaliter bir imparatorluktu. Dolayısıyla yüz seksen derecelik dönüş
yaparak çevreleme (containment) stratejisini tasarladılar. Dünya üçe
bölünebilirdi: Sovyetler tarafından zaten ezilmiş olan bölüm, hala özgür olan
dünya ve Sovyet canavarından korunması gereken, sömürge durumdan kurtarılarak
bağımsızlaştırılması gereken bölüm.

Başlangıçta, Stalin halkı hala gulaglara
gönderirken, bu analiz doğru kabul edilebiliyordu. Ancak, en azından ölümünden
sonra, açık bir şekilde zaten yanlış olduğu anlaşılmıştır. Böylece Küba’nın
Ekonomi Bakanı Che Guevara, Sovyet modeline karşı bir kitap yazmış ve
Sovyetlere danışmadan ama yine de onların desteğiyle Afrika’da devrimi
sürdürmüştür.

Ne olursa olsun ABD ve Birleşik Krallık,
« Avrupa Birleşik Devletleri »ni kurarak Batı Avrupa’yı Sovyet boyunduruğundan
korumaya karar verirler. Bu proje, XXnci yüzyılın başlangıcında Avrupalıların
savaşmak yerine birleşme projesini anımsatmaktadır, ama içeriği tamamen
farklıdır. Bunu, aksine aynı zamanda kurulan Arap Birliği ya da Avrupa
Devletleri Örgütü ile karşılaştırmak daha doğrudur.

Bu projeye karşı çıkan Batı Avrupalı
şahsiyetlerin sayısı azdır. Öte yandan, Yalta Konferansı sonrasında dünyanın
paylaşımından ders çıkaran De Gaulle’cüler ve Fransız komünistler, İkinci Dünya
Savaşı sırasındaki ittifaklarını sürdürdüler. Her bir ulusun ABD ve İngiliz
bayrakları altında kısmen egemen kalacağı bir uluslar üstü yapının kurulmasını
engellemeye dikkat ettiler. Bu yüzden, NATO’nun bütünleşik komutasına ve
Anglosaksonların Avrupa inşasını yeniden şekillendirme tarzına birlikte karşı
çıktılar. Onlara göre, Avrupa « Brest’ten Vladivostok’a » tüm kıtayı
kapsıyordu. Gerçekten de İngilizler, hukuki sistemlerini kendilerine özel
tasarlamış ve Ruslar Sibirya’yı fethederek Avrupa kültürünü yaymışlardı.

Bu tartışmaların, 1991 yılında SSCB’nin
dağılmasıyla sona ermesi bekleniyordu. Ancak öyle olmadı. Aksine, ABD Dışişleri
Bakanı James Baker, Avrupa toplumlarının ve NATO’nun Sovyet boyunduruğundan
kurtarılan tüm Avrupa devletlerini içereceğini duyurdu ki bunu herkes kabul
etti. Eş zamanlı olarak, kıtayı NATO’nun vesayeti altında « Avrupa Birleşik
Devletleri »ne dönüştüren Maastricht Anlaşmasını yazdırdı. Tek ortak para
birimi olan Euro, dolar karşılığına göre basılacaktı ki bu çok hızlı bir
şekilde gerçekleşti. Yine Rusya karşısında ihtiyatlı davranan Washington ve
Londra, onun Avrupa Birliği’ne girmesine karşı çıktılar ama ona G7’nin kapısını
aralayarak, yeni oluşan G8’e artık karar alma yetkisi de verdiler.

Bu belirsizlik dönemi, 1999 yılında
Boris Yeltsin’in devrilmesi ve iktidara Vladimir Putin’in gelişiyle sona erdi.
Washington’un denetimindeki kurumlar sertleşti. Çevreleme stratejisi –Soğuk
Savaş sırasında başarısız olan– yeniden harekete geçirildi, Anglosakson
tahayyülündeki Sovyet ayısının yerini Rus ayısı aldı. Sonuç olarak bugün
Washington farklı gerekçeler öne sürerek hatta hiçbir gerekçe sunmadan, G8’den
kovulan Moskova’ya karşı her türlü ekonomik, siyasi ve askeri yaptırımları
uygulamaya başladı.

Manfred Weber (solda), Jean-Claude Junker’in (sağda)
yerini almak üzere demokratik olarak seçilecektir. Juncker, ülkesinin yargısı
NATO’nun « stay-behind » birimiyle ilgili sorumluluklarını ortaya koyunca
Lüksemburg Başbakanı görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

23 ila 26 Mayıs tarihleri arasında
gerçekleştirilecek olan Avrupa Parlamentosu ve onu izleyecek olan Avrupa
Komisyonu Başkanlık seçimleri ancak bu tarihi ve stratejik bağlam içerisinde
anlaşılabilir ve anlaşılmalıdır. ABD, Komisyon başkanlığını, Avrupa Birliği’nin
Rus hidrokarbürleriyle tedarikini sabote etme görevini yüklediği Manfred
Weber’e emanet etmeyi kararlaştırmıştır. İlk savaşını, şimdiden harcanan
milyarlarca Euro’ya ve tasarrufuna olanak sağlayacağı milyarlara karşın, Nord
Stream 2 boru hattının inşaat çalışmalarını durdurmak için verecektir.

Parlamentonun Weber’i demokratik olarak
seçebilmesi için, bir parlamenter çoğunluğu tarafından desteklenmesi zorunlu
değildir. Bağlı olduğu grubun, yani EPP’nin birinci gelmesi yeterli olacaktır,
çünkü anlaşma Avrupa Konseyi’nin sadece « seçim sonuçlarını dikkate alması »
gerektiği koşulunu getirmektedir. Dolayısıyla Washington Avrupa Halk
Partisi’nin (İngilizce kısaltmasıyla EPP) çoğunlukta olduğu, ardından da ikinci
olarak Uluslar ve Özgürlükler Avrupa’sı (ENF) geldiği bir meclis hazırlamıştır.

Steve Bannon, Matteo Salvini’ye danışmanlık yapmak ve
ulusal kimlikçi (ama bağımsızlık yanlısı değil) partilerin oylarında artış
sağlamak üzere gönderilmiştir. ENF’nin çoğunluğu ele geçirmemesine özen
göstermektedir.
 Bunun için, Salvini’nin
çabalarına karşın, Polonya’nın Hak ve Adalet Partisi, topraklarındaki ABD
askerlerinin sayısındaki « anlamlı » artış karşılığında, Avrupa Muhafazakar ve
Reformistleri Grubu (CRE) içerisinde kalmaya ikna edildi.
 Donald Trump, 13 Mayıs’ta
Macar Viktor Orbán’ı Beyaz Saray’da kabul etti ve ona silah ve doğal gaz
karşılığında partisini EPP içerisinde tutma talimatını verdi.
 Son olarak Alman basınına
Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz-Christian Strache’yi rüşvet
alırken görüntüleyen bir video kaydı sızdırıldı. Bu video görüntüsü eskidir,
kendini Rus ajanı olarak sunan, ama büyük olasılık CİA ajanı olan bir kadın
tarafından sahnelenmiş ve filme alınmıştır.

Basının geveleyip durduğunun aksine,
Avrupa Halk Partisi (EPP) ile Uluslar ve Özgürlükler Avrupa’sı (ENF) arasında
temelde hiçbir karşıtlık yoktur. Her ikisi de, siyasi kararların büyük bölümünü
içeren NATO’nun vesayetini kabul etmektedir. Sadece bir rol paylaşımı söz
konusudur.

Seçimlerin düzenlenmesine ilişkin resmi propaganda
sürekli olarak « Avrupa, barış ve refahtır » sloganını yinelemektedir. Oysa bu
slogan Avrupa Birliği’nin Rus karşıtı misyonuyla uyumludur.
 Barış anlamında, Birlik,
1974’ten beri işgal altında olan (ama Birliğe ancak 2004’te kabul edilen)
Kıbrıs’ı özgürleştirmeyi becerememiştir. Türk Ordusu ada topraklarının üçte
birini işgal etmektedir ve « Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti » adı altında işbirlikçi
bir yönetim oluşturmuştur. Bu kesimde yaşayan Kıbrıslılar Parlamento seçmen
listelerine kayıt olamamışlardır. Brüksel onların kaderleriyle dalga geçmekle
kalmıyor, milyarları hibe ettiği Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a
kırmızı halılar seriyor. Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu unutmamamız
gerekir.
 Refah anlamında, Birlik
–Nord Stream 2 olayını beklemeden– ABD stratejisini o kadar iyi uygulamıştır
ki, dünyanın geri kalanı kalkınırken olduğu yerde saymaktadır. 2008 mali
krizini izleyen on yıl süresince Çin, + % 139, Hindistan + % 96, ABD + % 34
büyürken, Avrupa Birliği – % 2 küçülmüştür.

Hala Avrupalılık hissi oluşmadığından,
seçim kampanyası üye devletler ölçeğinde sürdürülmektedir. Dolayısıyla Avrupa
ölçeğinde siyasi partiler değil, ama farklı devletlerin siyasi partilerinin
oluşturduğu birlikler vardır. Aynı şekilde tek bir seçim günü değil, ama ulusal
geleneklere göre 4 güne bölünen seçimler söz konusudur.

Seçmenler yaygın olarak bütün bunların
ne açık, ne de dürüst olmadığını düşündükleri için, katılımın yüksek olması
beklenmemektedir. Seçmenlerin yarısından fazlası seçimleri boykot edeceklerdir
(bazı ülkelerde oy kullanmanın zorunlu olmasına ve bazı ülkelerin de aynı gün
kendi ulusal seçimlerini yapmalarına rağmen). Dolayısıyla, oy kullanma
süreçleri tamamen demokratik olsa da, seçmenlerin tamamının iradesi, ortaya
çıkacak sonuca tam olarak yansımayacaktır. Manfred Weber, parlamentoda,
azınlıktaki insanlar tarafından seçilen bir azınlık tarafından seçilecektir.

Thierry Meyssan

Çeviri

Osman Soysal

JPEG - 28.6 kb

-

-

-

-

-