Pazar , 11 Nisan 2021

Hukuk devleti mi? Devlet hukuku mu? – Fikret Başkaya

24 Eylül 1996 da, Diyarbakır Cezaevinde 10 genç tutuklu
[Mehmet Kadri Gümüş, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Mehmet Aslan, Mehmet Nimet Çakmak,
Kadir Demir, Rıdvan Bulut, Ahmet Çelik, Edip Derikçe. Erhan Hakkı Perişan] gardiyanlar
ve askerler tarafından, demir çubuklar ve sopalarla başları ezilerek vahşice,
hunharca katledildi, 24 sanık da yaralandı… O zaman ‘Demokrasi Gazetesinde’ yazıyordum… Başlığı: Devlet devlet olmaktan çıkarsa!” olan bir yazı yazdım… Daha
sonra başlığın ‘uygun’ bir başlık olmadığını fark ettim… Aslında yazının
başlığının: Devlet işte bu! olması
gerekiyordu… Tabii iş işten geçmiş, yazı yayınlanmıştı…

İstanbul’da bir mahkeme, o yazıda ‘devletin manevi
şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiğim
gerekçesiyle dava açtı. Duruşmada “devletin ‘manevi şahsiyeti’ diye bir
şey olmayacağını, olamayacağını, maneviyatın sadece insana mahsus bir şey olduğunu”
söylesem de bir işe yaramadı ve mahkeme beni bir yıl hapis cezasına çarptırdı,
cezayı 9 aya indirdi ve aynı suçu beş yıl süreyle işlememek kaydıyla infazı
erteledi… Velhasıl, dava bir yıldan az bir zamanda tamamlandı…

Devletin katillerine de, ne demekse, öldürme kastı olmaksızın, ölüme sebebiyet vermekten dava açıldı…
Dava tam 23 yıl sürdü ve geçtiğimiz haftalarda zaman aşımından düşürüldü… İşte
devlet böyle bir şeydir…  Gerçi devlet
böyle bir şeydir ama bu ülkenin Anayasasında ” Türkiye Cumhuriyeti laik,
demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” deniyor… Sanki hukuku olmayan
bir devlet olurmuş gibi… Tabii kısa bir cümleye dört yalanı sığdırmak da her
halde ‘yüksek hukuk uzmanlığı’ isteyen bir şeydir… Türkiye’deki rejim hiç bir
zaman laik olmadı ama öyle bir söylem hep oldu… Hâlâ öyle olduğunu
söyleyenler/sananlar ve inanalar var… Demokrasiyle de hiç ilgisi olmadı.
Siyasi partilerin, seçimlerim, parlamentonun varlığı, rejimin demokratik
olmasını gerektirmiyordu. Demokrasi söylemi kitleleri aldatmak, topluma kurulan
tuzağı görünmez kılmak içindi… Sosyalliğine gelince, yoksulların, işsizlerin
ve aldıkları ücretle geçinmekte zorlananların sayısına bakılırsa, TC’nin
‘sosyal devlet’ olma iddiasının da hiç bir kıymet-i harbiyesi yok…

Bir rejimin, bir devletin ‘hukuk devleti’ sayılabilmesi için
bir kere anayasadan aşağıya doğru bir yasallık [kanunlar] ve kurallar
hiyerarşisi olması gerekir. Ve her kanun da meşruiyetini bir üst kanundan almak
kaydıyla… Gerçi Türkiye’de bir anayasa var ama kimsenin taktığı yok. Sarayın
kararları/kararnameleri geçerli… İkincisi, kuvvetler ayrılığı olması gerekir
ki, o da by-pass edilmiş durumda. Yargının bağımsız olması gerekir ama yargının
hiç bir yerde ve hiç bir zaman bağımsız olduğu görülmemiştir. Devletin kendi
hukukuna uyması gerekir ama uymaz… Aslında ‘hukuk devleti’, ‘hukukun üstünlüğü’
gibi söylemler, seyirciyi oyalamak, insanları aldatmak amacıyla uydurulmuştur…
Aynı şekilde dillerden düşmeyen ‘demokrasi’ kavramı da… Devletin misyonu ve
varlık nedeni, mülk sahibi sınıfların
servetini korumak ve çoğaltmaktır.
Bu amaçla da zenginleri yoksullardan
korumaktır. Eğer, asıl amaç mülk sahibi oligarşinin çıkarını güvence altına almaksa
ki, öyledir, o zaman hukuk da o amaca uygun olabilir ancak… Fakat bir şey
daha var: Bir de ‘hukuk devletiyle’ demokrasi arasında bir özdeşlik olduğu
söyleniyor. Birincisi, ‘hukuk devleti’ söyleminin bir karşılığı yok; ikincisi, hukuk devleti eşittir demokrasi diye bir
şey de yok! Kapitalizmin geçerli olduğu modern zamanlarda egemen sınıf olan
burjuvazinin yönetme pratiğine demokrasi deniyor… Zaten bidayette de
demokrasi söylemi, bundan sonra nasıl
yöneteceğiz
sorusunun cevabı olarak gündeme gelmişti. Gerçi ‘temsili
demokrasi’ deniyor ama hiç bir zaman gerçek bir temsil olmadı. Zira, hiç bir
zaman seçilenler seçenleri temsil etmedi… 4-5 yılda bir sandığa atılan oyun
bir karşılığı yok… Aslında seçimler sadece belirli aralıklarla ‘yönetenler’
değişiyor izlenimi yaratmak içindir… Yönetenler olduğu yerde durdukça yönetim
değişir miydi?

Kaldı ki, demokrasi pratiği sadece siyaset [politika] alanını
angaje eden bir şey değildir. Elbette “bir insan bir oy” ilkesi
önemledir ama yeterli değildir. Gerçek bir demokrasinin ekonomik ve sosyal
alanı da angaje etmesi gerekir. Başka türlü söylersek, demokrasi sosyal
eşitliği varsayar.

Her söz her ağıza
yakışmaz denmiştir…

Şimdilerde bir ‘yargı reformu’ daha gündemde. Sanırsınız ki,
bu ülkeyi yönetenler insafa gelmiş de rejimi demokratikleştirmeye karar
vermişler… İnsanlar, ekseri reform kelimesine
olumlu bir içerik yükleme eğilimindedirler. Her reformun şeyleri iyileştireceği
yanılsaması ve beklentisi içindedirler. Reform demek, mevcut olanı yeniden biçimlendirmek, yapılandırmak demektir. Reform
geriye doğru da ileriye doğru da bir ‘değişiklik’ yaratabilir. Aslında yapılmak
istenen bu güne kadar yapılanların tekrarından ibaret. “Hiç bir şeyi
değiştirmemek için bir şeyleri değiştiriyormuş gibi yapmak!”… Amaç, bir şeyler değişecek beklentisi yaratıp
zaman kazanmak…

Bu kaçıncı ‘hukuk reformu ve bu güne kadar ne değişti? Sınırlı
hakların ve özgürlüklerin köküne kibrit suyu döken bu Politik İslamcı iktidarın,
hak, hukuk, özgürlük ve demokrasi diye bir derdi olabilir mi? Varlığını hak ve
özgürlüklerin yokluğuna borçlu bu iktidarın haklar ve özgürlükler alanını
genişleteceğini beklemek bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Aslında söz konusu
olan bir manipülasyon… Amaç, tek adam rejimini, dinci otokrasiyi, tam bir
ucube olan ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ dediklerini takviye etmek,
kalıcılaştırmak…  O amaçla da bir
şeyler değişiyor, değişecek beklentisi yaratmak… Varlığını hakların,
özgürlüklerin yokluğuna borçlu bu rejimden demokrasi beklemek abesle iştigal
etmektir ve bir şeyi olmadığı yerde aramaktır…, insan haysiyetine yakışır,  yaşanabilir bir toplumsal düzen sadece ve sadece
ezilen ve sömürülen ama bu dünyanın tüm zenginliğini yaratanların eseri olabilir.
Bunun da yolu insanların bilinçli politik özneler olmasından geçiyor… Zira,
şeyleri anlamadan onları değiştirmek mümkün değildir…