Çarşamba , 14 Nisan 2021

ILO raporu, ücretlere artan saldırıyı belgeliyor – Nick Beams

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Perşembe günü
yayınladığı rapor, servetin geçtiğimiz yirmi yılda hem sermayeye hem de
tepedeki gelir sahiplerine doğru sistematik bir şekilde yeniden dağıtıldığını
ve işçilerin küresel gelir içindeki payının “önemli ölçüde” düştüğünü
gösteriyor.

Küresel olarak, ulusal gelirden işçilere giden pay azalıyor;
bu oran 2004’te yüzde 53,7 iken 2017’de yüzde 51,4’e düştü. Buna karşılık,
sermayeye giden pay, yüzde 46,3’ten yüzde 48,6’ya yükseldi. Bu, yalnızca
2008-2009 küresel mali krizi eliyle geçici olarak kesintiye uğrayan ve sürmekte
olan bir eğilimin parçasıdır.

Bununla birlikte, servetin emekten sermayeye doğru geniş
kapsamlı yeniden dağılımı, resmin yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır.

Rapordaki en önemli bulgulardan biri, toplumsal eşitsizliğin
nasıl genişlediğini belgeliyor. Gelir, işçilerin ortadaki yüzde 60’ı [alttaki
ve tepedeki yüzde 20’ler hariç] şeklinde tanımlanan orta gelirliler zararına,
en tepedekilere doğru hortumlanıyor. Bu orta kesimin toplam ücretler içindeki
payı, 2004’te yüzde 44,8 iken, 2017’de yüzde 43’e düştü.

Rapor, çok önemli bir bulgu olarak tanımladığı şeyi şöyle
ifade ediyor: “Veriler, göreceli olarak, işgücünün tepesinde yaşanan gelir
artışlarının, diğer herkes için yaşanan zararlarla ilişkili olduğunu; hem orta
sınıf hem de düşük gelirli işçilerin gelir paylarında gerileme yaşandığını
gösteriyor.”

Bu, özellikle büyük ekonomilerde böyle. Rapor, bu konuda
şunları belirtiyor: “Birçok yüksek gelirli ülkede, işgücü içindeki gelir
dağılımının 2004 ile 2017 yılları arasındaki evrimi, makasın açılması modelini
izliyor: orta ve alt orta sınıf için azımsanmayacak kayıplar ve üst sınıf için
büyük kazanımlar. Bu model, diğer ülkelerin yanı sıra, Almanya’da, Amerika
Birleşik Devletleri’nde ve Britanya’da görülebilir.”

Üst gelir sahipleri için büyük kazanımlar ve gelir
sahiplerinin geri kalanının büyük kısmı için kayıplar biçimindeki bu model,
özellikle, raporun en büyük kayıpların yüzde 7 ile yüzde 50 arasında
değiştiğini bulduğu Britanya’da dikkat çekiyordu. Ayrıca, üst gelir
sahiplerinin gelir artışları, ABD ile Almanya’dakinden “daha belirgin”di.

Rapor, küresel ölçekte, tepedeki yüzde 10’un toplam
ücretlerin yüzde 48,9’unu; sonraki yüzde 10’un yüzde 20,1’ini ve geri kalan
yüzde 80’nin ise yüzde 31’ini aldığını ortaya koydu. En alttaki yüzde 20,
toplam işgücü gelirinin sadece yüzde 1’ini alıyordu.

Raporu yorumlayan ILO ekonomisti Roger Gomis, şunları
belirtti: “Küresel işgücünün çoğunluğu çarpıcı biçimde düşük bir gelirle idare
ediyor ve birçoğu için, iş sahibi olmak, yaşamaya yetecek bir gelire sahip
olmak anlamına gelmiyor. Dünyadaki işçilerin alttaki yarısının ortalama ücreti,
ayda sadece 198 dolar ve en yoksul yüzde 10’un, en zengin yüzde 10’un bir yılda
kazandığını kazanmak için en az üç yüzyıl daha çalışması gerekiyor.”

Bu durumun oluşmasında bir dizi etmen etkili olmuştur.
Öncelikle, ILO verileri, Karl Marx’ın –burjuva ekonomistlerin on yıllardır
geçersizliğini ilan ettikleri– şu çözümlemesinin doğruluğuna başka bir örnek
oluşturmaktadır: kapitalist üretim biçiminin zorunlu nesnel mantığı, bir
kutupta servetin; diğerinde ise yoksulluğun ve sefaletin birikmesi
biçimindedir.

Bu mantık, tüm dünyadaki hükümetlerin ve mali kuruluşların,
özellikle 2008’deki küresel mali krizden bu yana gerçekleştirdikleri
politikalarla pekiştirilmiştir.

Hisse senedi fiyatlarının ve diğer mali varlıkların değerini
arttırmak için mali sisteme trilyonlarca dolar akıtılması, servetin gelir skalasının
üst kesimlerine doğru aktarılmasındaki en önemli mekanizmalardan biri olmuştur.
Tepedeki yüzde 10’un ücretlerindeki artışları oluşturan şeylerin büyük kısmı,
mali sistemde üst düzey spekülatif işlemlerde bulunanların tırmanan
gelirlerinden kaynaklanmaktadır.

Aynı zamanda, hükümetler, gelirin bu yeniden dağılımını
tepedeki gelir sahipleri yararına vergi indirimleri yaparak arttırmaya
çalışıyorlar. Bunun son örneği, Trump yönetiminden sonra, Perşembe günü
Avustralya parlamentosunun iktidarın ve muhalefetin desteğiyle zenginler için
büyük vergi indirimlerini kabul etmesi oldu.

Ancak, bu sürecin kolaylaştırılmasındaki kilit unsur, işçi
ve sendika bürokrasilerinin, sosyal demokrat partilerle birlikte, işçi
sınıfının muhalefetini bastırmada oynadıkları rol olmuştur. Dünyanın her
yerinde, ILO raporunda belgelenen gerçek ücret düşüşlerine, sendikaların
muhalefeti önleyip durdurmak için ellerinden geleni yapması eşlik etmiştir.

Bu, her ne kadar bundan bol bol olsa da, sadece tek tek
sendika önderliklerinin sınırsız itaatinin ve ihanetinin ürünü değildir. Bu
durum, bizzat sendikaların doğasından; ulusal temelli yapılarından ve
yönelimlerinden kaynaklanmaktadır.

Sendikaların, geçtiğimiz otuz yılda üretimin ve finansın
küreselleşmesine verdikleri yanıt, gerçek ücretlerde düşüşler ve daha fazla
sömürüye olanak sağlamak üzere çalışma koşullarında değişiklikler dayatma
yoluyla “kendi” kapitalist sınıflarını “uluslararası alanda daha rekabetçi”
hale getirmeye çalışmak olmuştur. Bu yüzden, sendikalar, bir dönüşüm
geçirdiler: bir zamanlar kar sistemi çerçevesi içinde işçilerin ücretlerini ve
koşullarını sınırlı bir şekilde savunan örgütlerden, sermayenin emirlerinin ve
taleplerinin başlıca uygulayıcılarına dönüştüler.

Bu rollerinde, onlara, bütün sahte sol örgütler tarafından
suç ortaklığı yapıldı. Sahte sol örgütler, işçi mücadelelerinin sendikalar
üzerinden yönlendirilmesi gerektiği ve toplumsal değişimin yalnızca ABD’deki
Demokratik Parti ya da diğer ülkelerdeki sosyal demokratik partiler
aracılığıyla gerçekleşebileceği biçimindeki ölümcül yanılsamayı teşvik etmeye
çalıştılar.

Fakat artık yeni bir etmen sahneye giriyor. Egemen
seçkinlerin süregiden ve yoğunlaşan saldırısı, sınıf mücadelesinde bir
canlanmayı kışkırtıyor. Bu, ABD’deki ve başka yerlerdeki öğretmenlerin ve
eğitimcilerin grevlerinde, Fransa’daki “sarı yelek” hareketinde, Meksika’daki
sendikalardan bağımsız fiili grevlerde, Avrupa’da ücretlerin dondurulmasına
karşı grevlerde ve Kuzey Afrika’daki kitlesel protestolarda görülüyor.

Henüz ilk aşamalarında olan ve giderek büyüyen bu hareketin
karşı karşıya olduğu can alıcı sorun, bir program ve perspektif geliştirme
sorunudur. Bu hareket, her şeyden önce, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu ve
en açık biçimde toplumsal eşitsizliğin tırmanmasına yansıyan bütün büyük
toplumsal sorunların, küresel kapitalist düzenin sistemsel krizinden
kaynakladığının kavranmasına dayanmalıdır.

Bu, söz konusu sorunların, yalnızca, onların temellerinde yatan
nedenleri hedef alan, aynı derecede sistemsel bir programla çözülebileceği
demektir. Başka bir ifadeyle, işçilerin tüm dünyada büyüyen mücadeleleri, kar
sistemini yıkmayı, işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesini ve bu
mücadeleye önderlik edecek sosyalist devrimin dünya partisinin inşa edilmesini
hedefleyen enternasyonalist sosyalist bir programla donatılmalıdır.