Pazar , 9 Mayıs 2021

Bretton Woods Anlaşması’nın 75. Yılı* Nick Beams

5 Ağustos 2019

22 Temmuz, Bretton Woods konferansının sonuçlanmasının 75.
yıldönümü. Bu konferans, iki dünya savaşının ve 1930’ların Büyük Bunalım’ının
ardından dünya kapitalist ekonomisinin yeniden istikrara kavuşturulmasının
temellerinin atılmasında ve dolayısıyla savaş sonrası hızlı kapitalist
büyümenin yolunun açılmasında kilit rol oynamıştı.

Üç çeyrek yüzyıl sonra, dünya kapitalist sistemi, onu
temellerine kadar sarsan ve işçi sınıfının Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi ile
başlayan devrimci mücadelelerine yol açan felaketlerin patlak vermesi ile karşı
karşıya bulunuyor.

Konferansa katılan ve hala Almanya ile Japonya’ya karşı
savaşın son aşamalarında olan müttefik devletlerin temsilcileri, yeni bir dünya
ekonomik düzeni kurma görüşmelerinde söz konusu olanın, kendi egemenliklerinin
varlığını sürdürmesinden başka bir şey olmadığının son derece bilincindeydiler.

Konferansın kapanışında konuşan ABD Hazine Bakanı Henry
Morgenthau, sonuçları şöyle özetliyordu: “Ulusal çıkarlarımızı korumanın en
akıllıca ve en etkili yolunun, uluslararası işbirliğinden; başka bir ifadeyle,
ortak hedeflere ulaşma yönündeki birleşik çabadan geçtiği sonucuna vardık.”

Bu yönelime yön veren korkular, ABD Dışişleri Bakan
Yardımcısı William Clayton’ın Mart 1945’te Kongre’de yaptığı konuşmada açık bir
şekilde ifade edilmişti. Yüksek gümrük vergisi savunucularına karşı konuşan
Clayton, “dünya barışı, her zaman, iki dünya savaşı arasında çok şiddetli bir
şekilde yürütülen türde uluslararası ekonomik savaşla ciddi biçimde tehlikeye
atılacak” ve “demokrasi ve serbest girişim, yeni bir dünya savaşından sağ
çıkamayacak,” uyarısında bulunmuştu.

Bu sözler, tam da dünyanın bugün gittiği yolu tarif
etmektedir: Donald Trump’ın önderliği altındaki ABD emperyalizminin öncülük
ettiği, derinleşen ekonomik çatışma ve savaş.

Trump, göreve başlama konuşmasında şunları söylemişti:
“Sınırlarımızı, ürünlerimizden yapan, şirketlerimizi çalan ve işlerimizi
ortadan kaldıran diğer ülkelerin tahribatından korumalıyız. Koruma, büyük
refaha ve güce yol açacak.” ABD, aradan geçen iki yılı aşkın sürede, “ulusal
güvenlik” adına gümrük vergisi uyguladığı ya da uygulamakla tehdit ettiği
müttefiklerine ve rakiplerine karşı tırmanan bir ekonomi savaşı yürüttü.

Fakat hiç kimse, Bretton Woods anlaşmasının mimarlarının bir
felakete yol açacağı uyarısında bulunduğu politikaların sadece Trump’ın Beyaz
Saray’ının ürünü olduğu yanılsamasına kapılmamalı. Doğrusu, Demokratlar daha
bile savaşçılar. Onlar, Çinli telekom devi Huawei’yi hedef alan bir tasarıya
destek verdiler. Bu, Trump’ın, herhangi bir ticaret anlaşmasının parçası
olarak, ABD’nin şirkete uyguladığı felç edici yaptırımları kaldırmasını
engelleyecek.

Bu iki partili destek, tırmanan ticaret savaşının ve dünya
savaşı tehlikesinin, belirli bir grup kapitalist politikacının, bir tür “rota
düzeltmesi” yoluyla üstesinden gelinebilecek psikolojisinin ya da zihniyetinin
ürünü olmadığını göstermektedir. Tersine, bu süreçler, ABD emperyalizminin
köklü ve kontrol edilemeyen krizinden kaynaklanmaktadır. Bizzat bu kriz de,
dünya kapitalizminin, Bretton Woods anlaşmasından beri geçen üç çeyrek
yüzyıldaki evriminin ürünüdür.

Bretton Woods Anlaşması’nın, biri siyasi, diğeri ekonomik
olmak üzere iki temel ayağı vardı.

Dünya kapitalizminin önderlerinin yeni bir dünya ekonomik
düzeni kurmak üzere bir araya gelmelerini olası kılan siyasi temel, Sovyetler
Birliği’ndeki Stalinist bürokrasinin ve tüm dünyadaki Stalinist Komünist
Partilerin, 1920’lerde ve 1930’larda patlak vermiş olan devrimci işçi sınıfı
mücadelelerine ve savaş kanlı sonuna doğru yaklaşırken Avrupa genelindeki ve
Asya’nın büyük kısmındaki işçilerin kapitalizm karşıtı yeni mücadelelerine
ihanet etmesiydi.

Savaş öncesinde, Stalinist halk cephesi programı (egemen
sınıfların sözde demokratik kesimleri ile ittifak), 1936’da Fransız işçi
sınıfına yönelik ihanete ve 1936-39’daki iç savaşta İspanya işçi sınıfının
boynunun vurulmasına yol açtı. Avrupa işçi sınıfının uğradığı yenilgilerin ve
1917 devriminden sonra kurulan ilk işçi devletinin yalıtılması sonucunda ortaya
çıkmış olan Stalinist bürokrasi, artık dünya emperyalizminin başlıca
payandasıydı.

Stalinist bürokrasi, 1943’te Komünist Enternasyonal’i
tasfiye ederek, dünya emperyalizmine, savaş sonrası dünyada oynayacağı role
ilişkin güvence verdi. Britanya Başbakanı Churchill ve ABD Başkanı Roosevelt, Şubat
1945’teki Yalta zirvesinde bunun önemini belirtmişti. Stalin, Sovyetler
Birliği’nin, savaş sonrası Batı Avrupa’da kapitalist hükümetlerin geri
gelmesini destekleyeceğini açıkça ortaya koydu. Bu söz, Stalinist partilerin
Nazilerin yenilgisinin ardından Fransa ile İtalya’daki burjuva hükümetlere
girmesi ve işçi sınıfının sosyalist devrim yönelimini bastırmaları ile tutuldu.

Ekonomik temel, sanayi kapasitesi savaş boyunca büyümüş olan
ABD kapitalizminin gücüne dayanıyordu. O kadar ki, 1945’e gelindiğinde,
dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde 50’si ABD’ye aitti.

Ekim Devrimi’nin sürdürücüsü oldukları yanılgısı ve Kızıl
Ordu’nun Nazi Almanyası’nın yenilgisindeki merkezi rolü nedeniyle işçi sınıfı
içinde kitlesel desteğe sahip olan Stalinist partilerin işbirliğini güvenceye
alan ABD, dünya kapitalizmini yeniden inşa etmek üzere ekonomik gücünü
kullanabildi.

Ancak bunu başkalarını da düşündüğü için değil; savaştan
harap olmuş Avrupa’da ve Asya’da kapitalizmin yeniden kurulması Amerikan
emperyalizminin çıkarlarına uygun olduğu için yapmıştı. ABD egemen çevreleri,
Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanının 1930’ların koşullarına dönmesi durumunda,
dünya piyasasının genişlemesine bağımlı olan Amerikan ekonomisinin felaketle
karşılaşacağını ve sonucun, Stalinizmin siyasi rolüne rağmen, Avrupa’da ve
bizzat ABD’de devrimci mücadelelerin patlaması olacağını anlamıştı.

Marksist hareket, 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasından
itibaren, küresel savaşların patlamasının, dünya ekonomisinin gelişmesi ile
dünyanın rakip ulus devletlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişkinin sonucu
olduğunu çözümlemişti. Bu çelişki, emperyalist güçler arasında her zamankinden
daha şiddetli çatışmalara yol açıyordu. Pazarlar, karlar ve kaynaklar uğruna
merkezi mücadele dahil olmak üzere çıkarlarını savunan bu güçlerin her biri,
dünya ekonomisi ile ulus devlet arasındaki çelişkiyi, herkesin herkese karşı
savaşına yol açacak şekilde, kendisini rakipsiz dünya gücü yaparak çözme
peşinde koştu.

Bu çelişki, büyük kapitalist güçler arasındaki çatışmaları
en aza indirmeyi amaçlayan Bretton Woods para sisteminde ifadesini buldu.
Britanya emperyalizminin çıkarlarını savunan ekonomist John Maynard Keynes,
küresel ticaret ve yatırım işlemlerini finanse etmek için “bancor” adlı
uluslararası bir para birimi kurulmasını önermişti. Keynes’in planının özü,
ABD’yi diğer büyük güçler ile aynı disipline tabi kılmak ve böylece
hakimiyetini azaltmaktı.

“Bancor” planı kesin bir şekilde reddedildi ve ABD doları
yeni uluslararası para sisteminin temeli yapıldı. Uluslararası işbirliği
gerekliliği söylemine karşın, ABD’nin egemenliği Bretton Woods anlaşmasında
güvence altına alınmıştı. Tek kısıtlama, doların, onsu 35 dolardan altınla
değiştirilebilir olmasıydı.

Bretton Woods sistemiyle, dünya ekonomisi ile ulusal sistem
arasındaki çelişki giderilmemiş; yalnızca bastırılmıştı.

Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması ve daha gelişmiş Amerikan
üretim teknolojilerinin kullanımı yoluyla dünya ekonomisinin yeniden
yapılandırılması gibi diğer önlemler ile birlikte, Bretton Woods para
anlaşması, tüm büyük kapitalist ekonomilerde bir ekonomik büyümeye yol açtı.
Savaş sonrasındaki hızlı büyüme sırasındaki basmakalıp yaklaşım, kapitalizmin
önceki yarım yüzyılın felaketlerinin üstesinden geldiği ve küresel ekonominin
başarılı bir şekilde yönetilebildiği idi.

Ancak Bretton Woods para sistemi içsel bir çelişki
içeriyordu. Sistem, dünya piyasasının genişlemesini ve diğer kapitalist
ekonomilerin (Almanya, Fransa, Britanya ve Japonya) gelişmesini teşvik ettikçe,
sistemin dayandırıldığı ABD’nin hem göreli hem mutlak ekonomik üstünlüğünün
altını oyuyordu.

Daha 1960’ların başlarında saptanmış olan bu çelişki, 15
Ağustos 1971’de patlayarak açığa çıktı. Başkan Nixon, altın rezervinin erimesi
karşısında, ABD’nin bundan sonra doları altına çevirmeyeceğini tek taraflı
olarak ilan etti.

Nixon’ın, ABD’li işçilerin ücretlerinin dondurulmasını ve
ithalata yüzde 10 ek vergi getirilmesini de içeren adımları, Amerikan
emperyalizminin dünya ekonomisi ve mali sistemi üzerindeki egemenliğini
sürdürmeyi amaçlıyordu. Fakat ABD’nin ekonomik üstünlüğünün hem göreli hem
mutlak olarak gerilemesi, sonraki yıllarda yalnızca hız kazandı. Altın
desteğinden muaf itibari bir para biriminin kurulması, mali sermayenin son kırk
yıldaki aralıksız yükselişinin başlıca etmenlerinden biriydi.

ABD’nin sanayi üretimdeki üstünlüğü de, bugün hem Çin’in hem
Avrupa Birliği’nin arkasında kalacak kadar aşındı ve kar birikimi, gitgide daha
çok spekülasyona ve mali piyasa operasyonlarına bağımlı hale geldi.

Trump yönetiminin ve Amerikan ordu-istihbarat kurumunun
başlıca hedeflerinden biri olan Huawei olayı, bu sürecin çarpıcı bir
ifadesidir. Huawei, internet aracılığıyla sanayi kapasitenin gelişmesi üzerinde
büyük bir etkisi bulunacak olan 5G cep telefonu teknolojisinin
geliştirilmesinde ön saflarda olduğu için hedef alınmaktadır.

Huawei, artık, 19. yüzyılın son yıllarından beri teknolojide
muazzam ilerlemelere öncülük etmiş bir ülkeye yönelik varoluşsal bir tehdit
olarak görülüyor, çünkü onunla karşılaştırılabilir bir ABD firması bulunmuyor.
Bu yokluğun nedeni, ABD’de kar elde etmenin, yatırım ve üretici güçleri
geliştirme zararına, giderek artan şekilde kısa vadeli kazançlara ve mali manipülasyonlara
bağımlı hale getirilmiş olmasıdır.

Bretton Woods Anlaşması’ndan üç çeyrek yüzyıl sonra, dünya
kapitalist sisteminin –anlaşma eliyle bastırılmaya çalışılan– tüm çelişkileri,
yeniden yüzeye çıkıyor. Bu çelişkiler, ABD emperyalizminin, 1930’ların felaketlerine
yol açan, şimdi teknoloji yasakları ve savaş yoluyla arttırılan gümrük
vergileri ve korumacı önlemler uygulayarak egemenliğini yeniden ileri sürme
yöneliminde en patlayıcı biçimini alıyorlar.

Dünya işçi sınıfının karşı karşıya olduğu mesele, I. Dünya
Savaşı’nın patlamasıyla Lev Troçki’nin ortaya koyduğu ile aynıdır. Troçki,
1915’te, dünya sosyalist devrimi perspektifinin ve ekonominin sosyalist
örgütlenmesinin, günün işçi sınıfı mücadelelerine yol gösteren pratik programı
haline gelmesi gerektiğini yazmıştı. Kapitalist sistemin çelişkileri yeni bir
dünya savaşına doğru ilerlerken, bu çözümleme her zamankinden daha doğrudur.

* wsws.org’dan…