Pazartesi , 12 Nisan 2021

İKLİM ZİRVELERİ VEYA SEYİRCİYİ OYALAMAK! FİKRET BAŞKAYA

İklim Zirveleri birbirini izliyor, bilim insanları
uyarılarını artırıyor ve atmosfer ısınmaya, iklim krizi ve ekolojik yıkım derinleşmeye
devam ediyor. Birleşmiş Milletler Örgütü ilki 1972’de Stockholm’de olmak üzere
“Çevre ve Kalkınma Zirleri’ düzenliyor ve şeyler çığırından çıkmaya devam
ediyor… Velhasıl, söylemle gerçek durum arasındaki uyumsuzluk büyüyor…

Yeryüzünün egemenleri, küresel oligarşi densin, bu durumdan
yoksullaştırılmış ülkeleri [şimdilerde onlara Güney deniyor] ve onların çok doğuran kadınlarını, ‘hızlı nüfus
artışını ve bir bütün olarak, sıradan insanları günah keçisi ilan ediyor… Oysa,
atmosferin ısınmasının, iklim krizi denilenin asıl nedeni fosil yakıtların
aşırı kullanılması… Malûm, atmosfere karışan karbondioksit [CO2], metan gibi gazlar bir sera etkisi yaratarak
atmosferin ısınmasına neden doluyor. Atmosferin ısınması da sayısız kötülükleri
tetikliyor…

Daha baştan şunu söyleyebiliriz ki, nüfus artışı ve tüketim
artışı, tek başına fosil enerjilerin aşırı kullanımını açıklamak için yeterli
değil. 1820 ve 2017 aralığında dünya nüfusu 7,5 kat arttı, 1 milyardan 7,5
milyara yükseldi. Buna karşılık CO2 emisyonu
da tam 600 kat arttı… Bu rakamlar bir şeyler söylemiyor mu? Peki, neden öyle
oldu denirse, neden çok açık: Kâr yarışı, sınırsız üretim, sınırsız büyüme,
sınırsız sermaye birikimi ve sürecin tüm dünyayı kapsar hale gelmesi, moda
tabirle globalleşmesi, işte böyle bir tablo ortaya çıkardı…

Aslında rakamlar resmi netleştirilebilir. Bu dünyada en zengin
%1, geri kalan %99 kadar servete sahip… Bu durumun sadece sosyal sonuçları
yok, ekolojik sonuçları da var. En zengin %10 atmosferin ısınmasına neden olan
karbon gazı [CO2] emisyonunun %50’sinden
sorumlu… En yoksul %50 de sadece %10’undan… Kaldı ki, geride kalan bir kaç
on yılda nüfus artışının düşük olduğu zengin ülkelerde gaz emisyonu daha çok
artıyor. Buna karşılık nüfus artışı oranı yüksek yoksul ülkelerde daha düşük.
Nitekim, dünyanın en yoksul altı da birinin [1/6] -ki, bu bir milyardan fazla
insan demektir- gaz [CO2] emisyonu sıfıra
yakın! Besbelli ki, burada temel bir çelişki var. Nitekim, yaşanılan yere göre
modern enerji kullanımı 1 ile 2000 kat arasında değişiyor… Bu, kimileri


[zenginler]

, başkalarından -yoksullardan- iki bin kat fazla enerji kullanıyor
demek… İşte saçmalık da, temel çelişki de burada: Bu dünyanın yoksullarının
ve en yoksullarının iklim değişikliğindeki sorumluluğu çok az ama, maalesef
iklim değişikliğinin ve genel olarak ekolojik bozulmanın olumsuz sonuçlarına en
çok maruz kalanlar da onlar… Üstelik bir de ‘günah keçisi’ yapılıyorlar,
suçlu ilan ediliyorlar…

Kaldı ki, kapitalizm dahilinde nüfus artışı veya ‘aşırı
nüfus’ denilen, sebep değil sonuçtur… Dikkat edilirse, her toplumda
zenginlerden, varlıklı sınıflardan yoksullara doğru nüfus artış oranı yüksektir.
Bu, dünya ölçeğinde de öyledir. Zengin ülkelerden yoksul ülkelere doğru
gidildikçe doğurganlık, dolayısıyla nüfus artış oranı büyür… Ve fakat
yoksulluğu yaratan da bizzat kapitalist dünya sisteminin ‘merkezini’ oluşturan
kapitalist, emperyalist, kolonyalist ülkelerdir… Başka türlü ifade edersek,
yaklaşık beş yüz yıldır bu dünyanın beşeri ve doğal kaynaklarını sömüren,
yağmalayan, talan edenlerdir… Açlığın, yoksulluğun, sefaletin, iklim krizinin
ekolojik yıkımım, sayısız sosyal kötülüklerin, etik yozlaşmanın  asıl sorumlusu kapitalizmdir… Dolayısıyla
neden söz ettiğini bilmek önemlidir veya ‘şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan
söyleme yöntemidir…

Sadede gelirsek, neden böyle oldu, neden bir
‘sürdürülemezlik’ tablosu ortaya çıktı, neden insanlığın ve uygarlığın geleceği
riske girmiş bulunuyor? Veya yıkım tablosunun geresinde ne var?.. Her hangi bir
‘toplumsal veya doğal olayı veya süreci açıklamak, bilince çıkarmak için bir
dizi neden sıralamak adettendir… Aslında bu gereklidir ama söz konusu
olguları, süreçleri açıklamak için o kadarı yeterli değildir… Bir de, bir nedensellik hiyerarşisi oluşturmanız,
tüm nedenler içinde ‘asıl nedeni’ veya ‘nedenleri’ öne çıkarmanız gerekir…

Atmosfer ısındı demek, gezegenin
ateşi yükseldi
demektir ama, malûm, yüksek ateş hastalığın asıl nedeni
değil, semtomudur, emaresidir…
Dolayısıyla, hastalık, kapitalizmin sınırsız büyüme temel eğiliminin, temel
dinamiğinin, temel ‘hareket yasalarının’ bir sonucu olarak ortaya çıkıyor…
Esasen bu bir sapmadır zira doğada ‘sınırsız büyüme’ diye bir şey yok! Bir
çocuk doğar, belirli bir olgunluğa erişinceye kadar büyür ve büyüme durur. Bir
kuş yavrusu yumurtadan çıkar, olgunlaşır, büyüme durur. Bir bitki topraktan
çıkar, yeşillenir, filizlenir, çiçek açar, tohum verir ve kurur… Atmosfer,
sınırsız büyüme, sınırsız fosil yakılması sonucu ısındı ve sayısız
olumsuzluklara kaynaklık eder hale geldi…

Sınırsız üretim, sınırsız büyüme, sınırsız enerji [fosil
yakıt] kullanımı ve sınırsız tüketimin geçerli olduğu durumda, kapitalizmin
kendini yeniden üretme ritmiyle (hızıyla), doğanın kendini yeniden üretme ritmi
(hızı) arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor… Zira, bu dünyanın kaynakları
sınırlı, sonlu… İşte, şimdilerde başta iklim krizi olmak üzere, yaşamakta
olduğumuz sayısız kötülüklerin ve bir sürdürülemezlik
durumu veya aynı anlama gelmek üzere bir gezegen riski ortaya çıkmasının asıl nedeni bu…

Nitekim, şimdilerde ‘Dünya
Limit Aşımı Günü’
 denilen tam da
bunu ifade ediyor… Bu, doğanın bir yılda yeniden ürettiğinin ne kadar zamanda
kullanıldığını gösteriyor… Mesela içinde bulunduğumuz 2019 yılında, Dünya Limit Aşımı Günü 29 Temmuz’a
gerilemiş bulunuyor… Bu, yılın 5 ayını dünyaya, gezegene borçlu geçireceğiz
demek! Fakat Türkiye bu alanda yarışı hayli önde götürüyor. Bizde bu yıl Limit Aşımı Günü 27 Haziran… Dünya
genelinden 28 gün öndeyiz… Öyle görünüyor ki, bu alanda Türkiye ‘muasır
medeniyet seviyesinin önüne geçmiş’… Velhasıl yüzyıllık ‘rüya’ gerçek
olmuş…

Öyle bir dünya ki, bireyler borçlu, aileler borçlu,
şirketler borçlu, belediyeler borçlu, devletler borçlu, bir büyük borç da
doğaya, gezegene… İşte bir sürdürülemezlik
veya uygarlık krizi ortaya çıktı
derken söylemek istediğim bu…

Zira, bir şey üretmek demek, doğadan bir şey çekmek,
azaltmak, eksiltmek demektir ve üretirken de, tüketirken de kirletmek demektir ki, kapitalistler
doğaya ve insana verilen zararları hiç bir zaman dikkate almazlar.. Doğayı
kirletirler, kaynaklarıtüketirler
ama kirletmekten de kâr ederler… Bir kapitalist bir yere diyelim bir fabrika,
bir üretim tesisi kurduğunda, yakından geçen nehri kirletir [zehirler], toprağı
ve havayı kirletir… O nehrin suyunu içen, o su ile yetişen sebzeleri,
meyveleri yiyen, o havayı soluyan insanlar hastalanır. Kapitalist bu sefer de
onları ‘tedavi ederek’, ilaç satarak kâr eder… Velhasıl ‘iş bitirici’
kapitalist için kâr etmenin sınırı yoktur… Tüm bu zaman zarfında da ‘ekonomi
büyür’… Mülk sahibi sınıfın sözcüleri, burjuva politikacıları, bilimi kendilerinden
menkûl burjuva iktisatçıları yüksek büyüme oranlarıyla öğünürler… Zaten
ekonomik büyüme burjuva toplumunun, kapitalist toplumun afyonudur… Neyin,
neden, nasıl ve ne pahasına büyüdüğü, büyümenin kimin için ne anlama geldiği
hiç bir zaman sorun edilmez… Aksi halde bu günkü sefil durum ortaya
çıkmazdı…  

O zaman haklı olarak, kapitalistler neden başka türlü
yapamaz, neden her seferinde daha çok üretmeye ve satmaya mecburdurlar sorusu
akla gelir. Başka türlü yapamazlar zira, üretim, vahşi, yıkıcı bir rekabet
ortamında gerçekleşiyor… Her bir kapitalistin, kapitalist işletmenin veya
sermaye grubunun varlığını sürdürebilmesi, rekabetçi olmaya bağlı. Rekabetçi
olmanın koşulu da her seferinde toplam artı-değerden daha çok pay kapmakla
mümkün… Bunun için de üretimini sürekli artırması, en ileri üretim
tekniklerini üretim sürecine sokması, sermayesini büyütme zorunluluğu var…
Aksi halde yarışı kaybeder, sürecin dışına atılır… Başka türlü söylersek
kapitalist için ‘durmak’ diye bir şey yoktur… Bana bu kadarı yeter diyemez… O
hep ileriye doğru kaçmak zorunda olan biridir…
Kapitalist üretim tarzının
bu temel eğilimini dikkate almayan hiç bir tahlilin bir kıymet-i harbiye yoktur…

Velhasıl, kapitalizm dahilinde iklim krizi, ekolojik yıkım
da dahil, hiç bir sorunu çözmek, süreci tersine çevirmek mümkün değildir… Bu
tehlikeli kör gidişi durdurmanın, insanlığın ve uygarlığın geleceğini
kurtarmanın yegane yolu, vakitlice kapitalizmden çıkmaktır. Bunun için de
komünist bir gelecek perspektifine endeksli, eko-sosyalist bir geçiş
sürecine
ihtiyaç var… Bunun dışında bir gelecek yok… Bilen varsa
söylesin… Öyleyse, küresel işçi sınıfına, yeryüzünün
lânetlilerine
ve organik entellektülere önemli bir iş düşüyor demektir… Velhasıl,
insanlığın ve uygarlığın geleceği onların basireti bağlı olacak…