Cuma , 25 Eylül 2020

DİL-LEHÇE AYRIMI SORUNU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER – GÜNGÖR ŞENKAL

Dil üzerine yapılmış en kısa ve en açıklayıcı tanım, ′Dil, insan varlık ilişkisinde bilme, insan-insan ilişkisinde bildirişme aracıdır.′  biçimindedir (1). Bu yazımızda, dilin ne olduğunu bildiğimizi var sayarak, dillerin sınıflandırılması konusunda geliştirilmiş bazı terimlerin tartışmalı yanları ve onların keyfi kullanımı üzerinde duracağız.

Artzamanlı dilbilimin araştırma alanlarından biri, bir dilin hangi dil ailesine dahil olduğu/olabileceğidir. Bir dilin olası ilk biçimini/biçimlerini yeniden kurma (reconstruction), dilbilimin bu alt kolunun çalışma konusudur (2). Toplumsaldilbilim de dilin yöresel/bölgesel farklılaşmalarını inceler. Sözü edilen bu iki disiplin, dilin, daha doğrusu doğal dilin değişimi konusunda yoğunlaşmıştır.

Dilbilimin, kesin ayrım çizgilerini oluşturamadığı için, tanımlamada zorlandığı konulardan biri dil, lehçe ve ağızların belirlenmesidir. Bir dil hangi özellikleri gösterirse onu bağımsız bir dil kabul edeceğiz? Birçok yönden (veya bazı yönlerden) yakınlık gösteren dillerin dilsel çeşitliliğini sınıflandırmada kullanabileceğimiz kriterler mevcut mu? Hangi durumda ağız, hangi durumda lehçe diyeceğiz? Aradaki eşik nasıl belirlenecek? Ayrıca, bu tartışmalı durum, daha az şiddetli olsa da, dil ailelerinin belirlenmesinde de söz konusudur: Ural-Altay dilleri ile Güney-Kuzey Kafkas dilleri tanımlamalarını örnek verebiliriz.

′Tanım yaparken hangi niteliklerin ayırıcı özellik olarak söz konusu kavramın kapsamına alınacağı, önemli bir karardır′ (3). Çünkü kavramların açıklığa kavuşturulması, verilmek istenen mesajın doğru anlaşılmasını sağlamada gereklidir. Onun için birçok bilimsel yazı, yazarın, kullandığı kavramlardan ne anladığını –hangi niteliklerin kavram kapsamına alındığı- açıklamasıyla başlar. Kavram çerçevesinin belirlenmesi işidir bu. Bu yazı bir anlamaya çalışma denemesi olduğundan, kavram çerçevesi burada belirlenmemiştir.

Dilsel sınıflandırmaların zorluğunu, bugüne kadar yapılmış bazı tanımlardan yola çıkarak anlamaya çalışacağız. Lehçe (diyalekt) için yapılan tanımlamalardan bazılarını yazımıza alarak konunun genişliğini (ve derinliğini) göstermeyi deneyeceğiz. Ayrıca, dile dil alanı dışından yapılan, nasyonalizm gibi içselleştirilmiş zorlama yorumlara da değineceğiz.   

Öncelikle belirtelim ki, diyalekt sözcüğü Yunanca bir birleşik sözcüktür. Diá-lektos, ′diá′daki başka türlü/farklı (ikiye bölünmüş, parçalanmış) anlamlarından hareketle, sözcüğün ′farklı sesletim′ anlamı içerdiğini söyleyebiliriz. 

Lehçe tanımlarından birine göre, ′(Alm. Dialekt; İng. dialect) Bir dilin tarihȋ, siyasȋ, sosyal ve kültürel nedenlerle değişik bölgelerde, zamanla ses yapısı, şekil yapısı ve kelime hazinesi bakımından önemli farklarla birbirinden ayrılan kollarından her biri′dir (4). Başlangıçta bir lehçe iken, zamanla, ′önemli farklarla′ bağımsızlığını kazanan bir dil için yapacağımız tanım da bununla hemen hemen aynı olacaktır. O halde, sınır -eğer varsa- nereden geçmektedir? Bu sınırı kim, nasıl ve ne adına belirleyecektir?

Bußmann′ın (5) sözlüğünde yer alan tanım, özet olarak şöyledir: Diyalekt; kapsayıcı ya da genele göre sınırlı bir alanda geçerliliği olan dilsel varyanttır. Özellikleri: a) Başka dil sistemiyle büyük oranda benzerlik ve anlaşabilirlik gösteren, en azından kısmi ve karşılıklı konuşmaya olanak tanıyan, b) Bir bölgeye bağlı, kullanım alanı başka bir dil sistemiyle kesişmeyen (ya da örtüşmeyen, Al. überlappt), c) yazısı olmayan, daha doğrusu standart yazın ve gramer kurallarında standartlaşma göstermeyen dildir.

Lehçe için yapılan tanımlardan bazılarında lehçeler uzak ve yakın olarak ikiye ayrılmaktadır. Buna göre; uzak lehçe, dil içerisinde tarih öncesi dönemlerde meydana gelen farklılaşmayı belirtmekte; yakın lehçe ise, tarihi ya da takip edilebilen dönemde meydana gelen ayrışmayı. Bu tanımın, bugün yaşayan Türk dilleri (Al. Turkssprachen, Türkische Sprachen; İng. turkic languages) kapsamındaki dillerin (en azından bazılarının) bağımsız diller olarak kabul edilmemesi için geliştirildiğini düşünüyoruz. 

Karaalioğlu gibi bazı yazarlar lehçeyi, sadece tarih öncesine bağlar. Yazarın tanımında; ′Dil kolu, dialekt. Başka başka memleketlerde bir dilin önemli farklarla söylenişine ve yazılışına denir. Lehçe, bir dilin bilinen ve izlenebilen tarihinden önce, karanlık bir devrinde kendisinden ayrılmış olup çok büyük ayrılıklar gösteren kollarıdır′ (6).

Aslında akraba diller arasında anlaşabilirliği/anlaşamazlığı açıklama kaygısıyla ileri sürülmüş gibi gözüken bu ayrımlar, tatmin edici düzeyde değildir. Lehçeyi, tarih öncesi-sonrası ayrımına tabi tutmak da, onu tarih öncesine hapsetmek de konuya katkı sağlamamaktadır.

Dilin gelişim ve dönüşümüne bir örnek üzerinden bakmaya çalışalım: İngilizce, Batı Germen (Cermen) dillerinden tarihi dönemde ayrılmış bir dildir. Başlangıçta Anglo-Friz (Anglo-Frisian) olarak gelişmeye başlayan bu dil, daha sonra yaşadığı Norman Fransızcası etkisiyle de biçimlenerek bugünkü İngilizceye evrilmiştir. Günümüzde ise bağımsız bir dil olarak kabul edilir.

Geçişi daha iyi görebilmek için sayılar üzerinden bir karşılaştırma yapalım.

                                    Almanca                    Frizce                         İngilizce

bir                               eins                             ian                               one

iki                                zwei                            tau                               two

üç                                drei                             trii                               three               

dört                             vier                             fjauer                          four                            

beş                              fünf                            fiiw                             five

altı                               sechs                           seeks                           six

yedi                             sieben                          sööwen                       seven

sekiz                            acht                             aacht                           eight

dokuz                          neun                            njüügen                       nine

on                                zehn                            tjiin                             ten

Aynı biçimde, rastgele seçilmiş bir fiilin çekimi üzerinden şöyle bir karşılaştırma da yapabiliriz. 

helfen = yardım etmek

Almanca                                Eski İngilizce                         İngilizce

ich helfe                                 ic helpe                                   I help

du hilfst                                  thu hilpst                                 you help

er hilft                                     he hilpth                                 he helps

wir helfen                               we helpath                              we help

ihr helft                                  ge helpath                               you help

sie helfen                                hie helpath                              they help

Yukarıda belirtildiği üzere, bugünkü İngilizce, Anglo-Sakson ağızlarından ortaya çıkmış, zamanla daha birçok dilsel etkiyi yapısına katmıştır. Almanca (Deutsch) da birçok Germen boyunun dillerinin kaynaşmasıyla oluşmuştur. Roelcke, yanlış anlaşılmış bir dilsel fenomene açıklık getirmiş ve şöyle demiştir: Almancanın, dilsel soyağacı teorisinin ileri sürdüğü gibi, Germenceden ya da Hint-Avrupacadan doğrusal bir çizgi halinde geliştiği doğru değildir (7). 

Doğan Aksan’a göre lehçe, ′(Dialekt, dialect): Bir dilin değişik ülkelerde ve bölgelerde, yine aynı dilbirliğinden kimselerce konuşulan değişik biçimidir′ (8). Muharrem Ergin gibi dilciler, tarihi dönemde ayrılan dilleri lehçe olarak değil, şive olarak adlandırır. Ergin’e göre lehçe, ′bir dilin en eskiden ayrılan kolları′ iken, şive, ′dilin bilinen tarihi seyri içinde daha yeni zamanlarda ayrılan kolları′dır. Ergin, kendi tanımı doğrultusunda yaptığı sınıflandırmada, ′Çuvaşça ve Yakutça Türkçenin lehçeleri; Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Oğuzca (Türkiye Türkçesi) vb. Türkçenin şiveleri; Karadeniz, Konya, Kars, İstanbul vb. konuşmaları Türkiye Türkçesinin ağızlarıdır′ diyor (9). 

Ergin’e koşut yapılmış bir tanımda da şive için şunlar yazılmaktadır: ′Bir dilin izlenebilen tarihi dönemlerinde ayrılmış koludur. Ayrılıklar, lehçede olduğu kadar değildir. İstanbul’da gelirim derken, Türkistan şivesinde kelür men denir. Ayrılık yazı diline girmiştir. Sınıflamalar da yazı dillerine göre olur ′ (10).

Almanca bir sözlükte lehçenin karşılığı, ′Bir dil birliği içinde kendine özgü bir dil formu′dur (11). Bu tanımda, bir dilin bağımsız bir dil mi yoksa diyalekt olarak mı anlaşılacağı açık değildir. ′Kendine özgü′lüğü vurgulayan tanım, bunun boyutunu belirsiz bırakmaktadır. Steuerwald′ın (12), ′Az çok bağımsızlaşmış dil kolu′ tanımı, daha belirgindir; ′az çok bağımsızlaşma′ farklılık hakkında biraz daha fazla bilgi vermektedir. Ancak, Steuerwald′in diyalekt için verdiği anlamlardan sadece biridir bu. Diğer karşılıklar, terimi yine altından çıkılmaz hale getiren şive ve ağızdır.

Dillerin sınıflandırılmasında en çok kabul gören ve kullanılan kriter karşılıklı anlaşılabilirliktir. Karşılıklı anlaşabilme kriteri, kişiler üzerinden bakıldığında, kişilerin yaşına, eğitim durumuna, oturdukları/yaşadıkları bölgeye ve kişilik özelliklerine bağlı olduğundan öznel yanları da vardır. Ancak bu, genelleme ve soyutlama yapabilmemize olanak tanıyan en doğal yöntemdir. Kişiler üzerinden yapılacak tanımlar yanıltıcı, bundan dolayı da bütünü anlayabilme/açıklayabilme çabamıza engeldir.

Dilbilim sözlüğünde lehçenin tanımı, ′Dilin özellikle belli bir alanda yaşayan topluluk tarafından konuşulan biçimi. Dilbilimde, dil ile lehçe arasındaki fark karşılıklı anlaşılabilirlik ilkesine bağlı olarak tanımlanır. Farklı dil konuşanlar birbirlerini anlamazlar; kullandıkları diller birbirlerinden ses, dilbilgisi ve sözvarlığı bakımından büyük ayrımlar sergiler. Lehçe konuşanlar arasında ise karşılıklı anlaşılabilirlik bulunur′ biçimindedir (13).

Anlaşılabilirlik kriteri üzerinden bazı Germen dilleri:

Türkçe                                   Lüksemburgca                                 Almanca       

Nasılsın?                                 Wéi geet et?                                       Wie geht’s?   

İyiyim.                                    Mir geet et gutt.                                 Mir geht’s gut.

                                               Hollandaca                                        Almanca

Nereden geliyorsun?               Waar kom je vandaan ?                     Woher kommst du?

Ankara’dan geliyorum.          Ik kom uit Ankara.                             Ich komme aus Ankara.

Almanca grubunda sayılan Lüksemburgca Almancaya göre anlaşılabilir olduğu halde

–bazılarınca- ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir. 1984 yılından beri, Lüksemburg’da, Fransızca ve Almancanın yanında üçüncü resmi dil olarak konuşulmaktadır. Hollandacanın ayrı bir dil olduğu zaten tartışma konusu değildir.

Anlaşılabilirlik açısından bir de Uygurca-Türkçe cümle karşılaştırması yapalım:

Uygurca: Dada, senmu rencimigeysen, şahimmu köñlini yérim ḳilmiġay, bu göherniñ

sirti süpetlik bolsimu, içi ḳavaḳ, işenmiseñlar göherni çéḳip körüñlar.

Türkçe: Baba, sen de incinmeyesin. Şahım da gönlünü üzmeye. Bu mücevherin dışı

gösterişli olsa da içi boş. İnanmazsanız mücevheri kırıp bakınız (14). Anlaşılabilirlik tanımına göre Uygurca Türkçenin lehçesi olamayacağı gibi, örneğin, Sızdı körgyenimye kuanıştımın / Sizi gördüğüme sevindim! Kazakça cümlesinden yola çıkarak, Kazakçanın da Türkçenin bir lehçesi olamayacağını söyleyebiliriz.

Birkaç istisna dışında, Türkiye’de yetişen dilcilerin çoğunun tanımlarından çıkan ortak sonuç, ′Türk Dilleri’nden hiçbirinin bağımsız bir dil oluşturmadığı, oluşturamadığıdır. Kazakça, Kırgızca, Uygurca gibi dilleri ′Türkçenin yakın lehçeleri ya da şiveleri′ olarak gösterme eğilimi ağır basmaktadır. Başka türlü söylersek: Kazakça, Kırgızca, Uygurca, Özbekçe, Azerice (ya da Azerbaycanca) gibi diller, Aksan’a göre Türkçenin lehçeleri iken, Ergin’e göre Türkçenin şiveleridir.

Katrin Sperling (15), Jacob Grimm’in 19.yy’da dilin konuşulduğu bölgenin büyük (Al. grossräumig) ve küçük (Al. kleinräumig) oluşuna göre yaptığı ağız ayrımının kabul görmediğini, bugünlerde ise diyalekt ile ağız kavramının eşanlamlı (synonym) olarak kullanıldığını söyler. Bunu Almanca konuşulan coğrafyada uzun yıllar tek otorite olan Duden sözlükte de görebilmekteyiz. Buna göre, diyalekt: a) ağız (Al. Mundart); belirli ortak dilsel yanları olan ağızlar grubu, b) bir dilin bölgesel varyantları olmaktadır (16).

Modern dönemde, özellikle ulus-devletlerin oluşma döneminde, dil-ulus/etnisite eşitliği kurulduğunda, toplumun (ve dilinin) egemen ulusun adına istinaden yapılan adlandırması da ′geçici son biçimini′ almış oluyordu. Bu, işleri –dilbilimsel anlamda değil- oldukça kolaylaştırmış gözüküyor/du. Şöyle ki, bir topluluk kendisine verilmiş A kimliğini (adını) bağımsız bir kimlik olarak kabullendiğinde, konuştuğu dile de A dili demeyi uygun buluyordu (bunun tersi de doğrudur). Bu A dilinin, örneğin B dilinin bir diyalekti veya ağzı olup olmaması onu ilgilendirmiyordu. 

İlke olarak; bir topluluk kendisini A, dilini de A dili olarak adlandırıyorsa, bize düşen buna saygı göstermek olmalıdır. Bizim başkalarına bir takım adlar diretmeye hakkımız yoktur, farklı düşünsek bile.

Türkçe (Türkiye) ile akraba bağımsız dil(ler)in bulunmayışı (ya da bizim dilbilimcilerin bunu kabule yanaşmaması) oldukça düşündürücüdür. Buran-Alkaya ikilisinin hazırladığı, sözü edilen ders kitabında, ′Kazakça, Tatarca, Azerice, Türkmence…′ gibi adlandırmalar ′sakıncalı′ görülüp bu ′sakınca′ şöyle açıklanmaktadır: ′Türk cumhuriyetleri boy veya coğrafi adla anılırlarken, Anadolu Türklerinin Türk adıyla anılması, Türk ve Türkçe kelimelerinde bir anlam daralması yaratmıştır. Böylece, Türk adı Türkiye Türkleri, Türkçe de Türkiye Türkçesi ile sınırlandırılmıştır.′

Bu yazarlar, sonra, Türkçeye dar ve geniş anlamlar vererek; ′Türkçe dar anlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi dili, geniş anlamda ise dünya üzerindeki bütün Türk soylu halkların değişik coğrafyalarda, çeşitli lehçeler halinde konuştukları dilin adıdır.′ demektedirler (s. 4).

Kitapta geçen Türk dünyası-Türklük-Türk lehçeleri (s. 14) gibi söylemler; bunun yazarlarından örneğin Buran’ın, bütün Türklerin aynı kökten geldiğini, kendisini Orta Asya’da daha Türk hissettiğini söylediği bilindiğinde, nedensellik kazanır. Söylemlerin psiko-siyasal arka planı daha görünür hale gelir.

Dil çalışmalarına çok önceden başlayan, dil akrabalıklarının ilk farkına varan Batılılar, aynı gruptaki dillerin birçoğunu bağımsız diller olarak ayrı ayrı sınıflandırırken, Türkiye’de resmi tarihin nasyonalist (genelde ırkçı) dilcileri, Türk dilleri grubundaki dilleri bir başlık

altında Türkçe olarak, bu dili konuşanları da bir etnik kimlik altında, Türk olarak

adlandırmaya özen gösteriyor. 1900’ların başında gelişmeye başlayan Turan fikrinin, onların

düşüncesinde hâlâ güncel olduğunu görmekteyiz.

Bu düşüncedeki yazarlara göre; Türkçe konuşulan devletlerde Türkçe ile bildirişim mümkündür. Bunun doğru olmadığını, konu edilen dillerin konuşurlarıyla Türkiye dışında karşılaşanlar, kendi deneyimleriyle bilir. Karşılaştırmak için yazımıza aldığımız örnek cümleleri, ′Türk dilbilimi öğrenimi görmemiş bir Türk’ün′ anlayamayacağını Talat Tekin (17) de söylemektedir. Biz, genel Türk dilleri eğitimi almış olmanın da anlaşabilmek için yeterli olmadığını bilmekteyiz.

Nida, dil-lehçe ayrımını anlaşılabilirlik üzerinden şöyle değerlendiriyor: ′Eğer iki dil topluluğundan iki ayrı kişi birbirlerini karşılıklı olarak anlayamazlarsa o zaman bu iki lehçeyi iki ayrı dil saymak mümkündür; ama bu iki kişi birbirlerinin dilini yabancı dil olarak öğrenmişlerse o zaman başka elbette′ (age. s. 144). Türk dili ve benzer temalı uluslararası toplantılarda, eski Sovyet bölgesi ülkelerinden katılanların aralarında Rusça, diğerlerinin de İngilizce konuşarak bildirişim sağlayabildiğini, o toplantılara katılanların yazılarından bilmekteyiz.

Yüzeysel bir karşılaştırmayla konuyu daha anlaşılır kılmayı deneyelim:

Hint-Avrupa dil kollarının Avrupa alt grupları Germen, Roman, Slav, Kelt, Baltık, İtalik, Arnavut ve Yunan dilleridir. Bunlardan birini, Germen dillerini (Al. Germanische Sprachen) örnek alacağız. Germen dillerinin kolları şunlardır: İngilizce, Almanca, Hollandaca İsveççe, Danca (Danimarka), Norveççe, Afrikanca (Al. Afrikaans), Yidiş (Al. Jiddisch-Daitsch / Jüdisch-Deutsch), İskoç İngilizcesi (Al. Schottisch; İng. scots) ve Aşağı Almanca (Al. Niederdeutsch). Sıraladıklarımızın dışında da Germen dillerine dahil diller vardır. Burada Germen dillereri arasından Almanca′yı (Deutsch) alacağız; karşılaştırmalarımızı onun üzerinden yapacağız.

Almanca (Das Deutsche) Germen dil ailesine ait bir dildir. Germen boyları M.Ö. 2000’li yıllarda Doğu Denizi (Ostsee)′nin batı kısımlarına yerleşmeye başlamıştır. Süreç içindeki ses kaymaları (18) nedeniyle farklılaşan Germen dilleri arasından Almanca’nın bağımsız (kendi başına) bir dil olarak ortaya çıkması 8. yüzyılı bulur.

Türkçe, Türk dilleri (burada kategorik olarak Germen dilleri tanımına karşılık) içinde, 12. yüzyıldan itibaren Küçük Asya sahasında oluşmaya başlamıştır.

Önceki bilgilere göre Ural-Altay dil grubu diye bilinen, ancak Ural dilleriyle Altay dillerinin aynı aileye dahil edilebileceği konusu tartışmalı olduğundan, burada sadece Altay dil grubundan (Al. Altaische Sprachen) hareket edeceğiz (19). Bu grupta Türk, Moğol, Tunguz-Mançu dilleri yer almakla birlikte, Korece ve Japonca (ayrıca Japonya’daki Aynu dili (Al. Ainu-Sprache, paleosibirya dili ya da izole dil) gibi dillerin de bu grupta yer alıp almayacağı tartışmalıdır. Altay grubundan da Türk dillerini (20) örnek alacağız. Bu gruba dahil dillerden bazıları şunlardır: Özbekçe, Türkmence, Azerice, Kırgızca, Kazakça, Türkçe, Uygurca…

Daha önce Uygurca ve Kazakça ile ilgili örnekler verdiğimizden, burada vereceğimiz örnekler diğer Türk dillerinden olacak:

Özbekçe: U kelgändä edi kinogä barär edik.

Türkçe: O gelmiş olsaydı sinemaya giderdik.

Türkmence: Parahod tolkunları bövsüp baryâr.

Türkçe: Vapur dalgaları yararak gidiyor.

Azerice: Gonaglardan biri kinoya zäng elädi.

Türkçe: Konuklardan biri sinemaya telefon etti.

Kırgızca: Erteden beri tamak ozana elekmin.

Türkçe: Sabahtan beri ağzıma yemek koymadım. (Tekin, agy.)

Örneğin Azerbaycan kaynaklarında, Ayerbaycan’ın resmi dili olarak Azerbaycan dili denir, Azerbaycan Türkçesi değil! Aynı durum diğer Türk dilleri için de geçerlidir: Kazak tili, Kırgız tili, Özbek tili, Türkmen dili, Uygurçe…

Bağımsız Altay dillerini Türkçenin diyalekti olarak göstermek genelde Türkiye türkolojisine (Al. Türkischen Türkologie) özgüdür. Buradan bağımsız dillerin Türkçe (Türkiye’de konuşulan Türk dili) ile aynı olduğu gibi bir anlam çıkar ki, bu doğru değildir.

Türkçe, neredeyse geçen yüzyılın başından beri ırkçı-Türkçü siyasilerin/dilcilerin hegemonyasında olduğundan, tanımların böyle gelişmesi/geliştirilmesi tercihen olmaktadır. Türk dilleri (Turksprachen) Türkçe demek değil, 40 kadar dilin dahil edildiği dil birliğinin adıdır.

Ne Germen dilleri, ne de Türk dilleri adlandırmaları etnik bir anlam içerir. Bunlar dilbilimsel sınıflandırmalarda çatı kavram olarak işlev görür. Kaldı ki, etnik adlandırmaların dilbilimde hiçbir yeri yoktur. Onlar, sonuç itibariyle, bir aidiyet duygusunun toplumsallaşmış biçimleridir.

Tekin, anlaşılabilirlik ölçütünü, Türk dillerinden, her dil için on cümle olarak verdiği karşılaştırma örnekleriyle, Türkiye türkoloji eğitiminde gelenekselleşen, Türk dillerinin Türkçenin lehçesi ya da şivesi görülmesi eğilimini çürütmüş, bu dillerin bağımsız birer dil olduğunu göstermiştir (Tekin, age.).

Huber (21), bildirişimin olabilmesi için gerekli koşulları modelleştirdiği bölümde, bildirişim; düzgü olarak adlandırılan, konuşucu ile dinleyicinin ′ikisinin de bildiğini varsaydığı bir dil′ kullanarak gerçekleşebilir. Dillerdeki az sayıda sözcüğün aynılığı/eşteşliği ya da çıkarsama yoluyla tahmin edilebilirliği bildirişim/anlaşma için yererli değildir. Dolayısıyla bir dil karşılıklı anlaşmaya olanak vermiyorsa, o dil başka bir dildir.

Toparlayacak olursak:

Türkiye’de dil kitapları, bazen, dil ile etnik adlandırma arasında doğrudan bir bağ olmadığı gerçeğiyle başlar. Böylece yazının bilimselliğine daha ilk satırlarda güven sağlanmaya çalışılır. Ancak bu, yazı girişlerinde bir aksesuar olarak kalır. İçerikte ise dil-etnisite (hayali) birliği üzerinden, dolaylı olarak, nasyonalist-ırkçı yönlendirmelere zemin hazırlanır.

Türk dillerine, Türk lehçeleri ya da şiveleri yaklaşımı dilbilimsel olmaktan öte, koyu bir ideolojik yaklaşımdır. Bunların, bugün için uluslararası platformlarda savunulabilir olmadığı da açıktır.

Ayrı siyasi coğrafya, dilin (diyalekt) ayrı bir yazı dili olarak gelişmesini olanaklı kılar. Aynı siyasi coğrafyada, mevcut sistemin olanak tanımaması nedeniyle dilsel bağımsızlaşma gerçekleşemez ya da çok uzun zamanda ortaya çıkabilecek elverişili bir siyasi ortamla gerçekleşebilir.  

Dil ile etnisite arasında ayrılmaz bir bağ olduğunu düşünmek yanlıştan da öte kasıtlıdır. Bunu olumsuzlayan yüzlerce örnek verilebilir. Bütün ′Bulgar Türkleri′, (ölü bir dili işaret etmek için olsa da) ′Bulgar Türkçesi′ adlandırmalarına karşın, bugün Bulgaristan’da yaşayan ve kendisini Bulgar etnik aidiyetinde gören insanlar, yine bugün Bulgarca olarak bilinen bir Güney Slav dilini konuşur. Başka bir anlatımla; bir Altay dili konuşan Bulgarlar ile bir Ural dili konuşan Macarlar bugünkü yaşadıkları bölgeye gelince, iki farklı dilsel gelişme gerçekleşmiştir. Bulgarlar, egemenlik altına aldıkları Slavların dilini benimsemiş, Macarlar ise egemenlik altına aldıkları topluluklara Macarcayı zorla benimsetmiştir. Bunların yanında, anadili Afrikaana dönmüş olan Namibya yerlileri ile İspanyolcaya dönmüş Latin Amerika yerlilerini de düşünebiliriz.

Talat Tekin, Türkiye’de, Türk dillerinin sınıflandırılmasına ilişkin üç farklı görüşten söz etmekte, onları lehçe ve şive olarak görmenin tutarsızlıklarını, yaptığı karşılaştırmalarla          -anlaşılabilirlik ölçütüne göre- göstermektedir. Onların birçoğunun bağımsız bir dil olduğunu kanıtlamaktadır. Tekin’e göre, karşılıklı anlaşılabilirlik (Al. gegenseitige Verständlichkeit, İng. mutual intelligibility) ölçütü, dilbilimdeki biricik ölçüttür. Anlaşılabilirliğin öznel yanından daha önce söz etmiştik. Trabant da karşılıklı anlaşılabilirlik ya da anlaşılamazlık ölçütünün dilleri ayırt etme ve sınıflandırmada açık/anlaşılır kriter olmadığını söyler (22). 

Birçok etken lehçenin doğmasına, oluşmasına neden olabilir. O kadar ki; ′Bir insan eğer başka türlü konuşuyorsa, ister hasta olduğu için ister canı öyle istediği için olsun, gene bir lehçe konuşuyor kabul edilebilir; ama bu lehçenin bir tek üyesi vardır, o da kendisidir.′ Bu sözleri söyleyen Nida (age. s. 143), lehçe denilince ′kişilerden çok topluluklar′ın akla geldiğini de eklemektedir. Nida’nın sözünü ettiği farklı sesletimdir, terimsel karşılığı da ses kayması/değişimidir (Al. Lautverschiebung).

Ses değişimi uzun süreli ve birçok evreden oluşan dil değişiminin bir biçimidir. Aynı dil içinde bölgesel olarak oluşmuş ve süreklilik gösteren sesletim farkları diyalekt olarak tanımlanabilir. Ancak diyalektte sesletimin yanında gramatik (dil bilgisel) ve lexik (söz varlıksal) farklılaşmalar da vardır. Koşullara bağlı olarak, bağımsız bir dil olmanın ön aşamasıdır bu.

Toplulukların daha ilk zamanlarda kendilerine ve dillerine bir ad vermiş olabileceği pek gerçekçi değildir. Ad verme (Al. taufen) insana özgüdür; ancak insan kendine değil, kendi dışındakilere (nesne ve canlı) ad verir. Bu anlamda, bugün etnik ad ya da dil adı olarak bildiklerimiz/kullandıklarımız, bu topluluklara kendi dışındakiler tarafından yapılmış yakıştırmalardır.

Ayrıca belirtilmesi gerekir ki, karşılaştırma yapabilmek için farklı dillerden alınan örnek bir sözcük ya da cümle yazıldığında, -varsa eğer- yakınlığı görebilmek kolaylaşır. Oysa bunu konuşmada yapabilmek çoğu zaman pek mümkün olmaz. Onun için yazıdaki örneklerde daha görünür olmuş olan yakınlığı, anlaşabilmek için yeterli kabul etmek yanıltıcıdır.  

TDK tanımına göre, lehçe: ′Bir dilin tarihsel, bölgesel ve siyasal sebeplerden dolayı ses, yapı ve söz dizimi özellikleriyle ayrılan kolu, diyalekt′tir (TDK İnt.). Bu ayrılmada coğrafi ve kültürel etmenler önemli rol oynar. Lehçelerde, ses, şekil ve kelime ayrılıkları çok büyüktür. Bazı yazılar, büyük ayrılıklarda lehçeyi başka bir dil olarak kabul etmeyi de önerirler (23).

Sözcük benzerlikleri üzerinden yapılan çıkarsamalar, kişiyi kolaylıkla dilbilim dışına itebilir. Bunun nedeni; aynı dil birliğinden, aynı ses değerlerine ve anlama sahip olsa dahi, bu benzerlikler rastlantısal olabilir. Sözcüklerin tarihsel gelişimini ayrı ayrı incelemek gerekir. İnsanların kullandığı ses birimi (fonem) sayısı sınırlı olduğuna göre, ürettikleri sözcüklerde rastlantısal benzerlikler olması doğaldır.

Konuşma sırasında eşleşen sözcükleri kulağımız yakaladı diyelim. Bunların aynı anlama geldiğini nereden bileceğiz? Tarihsel süreçte sözcüklerde meydana gelen anlam daralması, genişlemesi, kayması vb. dilsel olayları, en azından o an için bilme şansımız yoktur.

Dil Diretmesi!

Ulus devlete geçiş dönemleriyle, baskının doruk yaptığı faşist, otoriter, dikta dönemleri, tek dil (resmi dil) diretmesinin en yoğun yaşandığı dönemlerdir. Örneğin; Franko faşist yönetimi (1936-1975) bölgesel dilleri kamusal alanda yasaklamıştı. ′İspanyol milletinin birliği′ni sağlamak için cadde ve meydan adları değiştirilmiş, diğer dillerde etkinliklerin yapılabildiği kurumlar kapatılmış ve kütüphaneler diğer dillerin kitap ve yayınlardan ′temizlenmiş′ti.

Bugün İspanya’nın dilsel çeşitliliği anayasal güvenceyle, İspanya’nın kültürel varlığı olarak kabul edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Diğer diller, yoğun olarak konuşulduğu bölgelerde ikinci resmi dil statüsündedir: Katolonca (Katolonya ve Varsilya), Baskça (Bask bölgesi), Galce (Galiçya)…

Dil diretmelerinin yoğunluğu açısından Franko dönemi ile 30′ların M. Kemal dönemi, daha sonra da Evren dönemi (12 Eylül), çok benzeşir. Bir farkla; Türkiye, dil baskısının sürekliliği noktasında İspanya’dan ayrılır.

Aksan, ′Ancak Türkçe, Asyanın ve Avrupanın daha birçok ülkelerinde, değişik lehçeler halinde yaşamaktadır. …Azeri lehçesi, Türkmen lehçesi, Kazak, Kırgız…′ derken, sanırız bu savın zorlama olduğunun bilinciyle, ′Başka diller için durum böyle değildir…′ diye eklemektedir (Aksan, 1. Cilt: 141). Sonra, diğer dillerde böyle olmadığını göstermek için Almancadan sorunlu bir örnek verir. Ve der ki: ′Örneğin Almanya’da birbirine çok yakın iki kentin  ayrı lehçeler konuştukları görülebilir. Bunlar içinden bir başka Alman lehçesinden çok, Hollandacaya yakın olanlar bile vardır.′ Eğer diyalektlerin adı verilmiş olsaydı, onları örnekleriyle gösterip karşılaştırabilirdik. Anılan dil bölgesinde Latince, Orta çağın sonuna kadar dini hegemonya dili olduğundan, dilde standartlaşma sağlanamamış, var olan ağız farklılıkları zamanla büyümüştü. Aksan, aynı ülke (siyasi birim) içinden örnek vermiştir; oysa, örneğin  Kazakça, göçle gelen çok az sayıda konuşurunun dışında, ne Türkiye’de ne de periferisinde konuşulmaktadır. 

Alman lehçelerinden Alemanca (Al. Alemannisch), genel tarafından Almancanın bir diyalekti olarak kabul edilir. Bu aslında politik bir tutumdur. Aynı siyasi coğrafyada olması nedeniyle bu böyledir. Eğer Alemanca, bu dili konuşanların çoğunlukta olduğu bağımsız bir devlette olsaydı, büyük bir olasılıkla kendi başına bir dil olarak kodlanacaktı. Bu kadar fark Türkçenin ağızları (siz isterseniz bunu lehçe okuyun) arasında da vardır. Bir masaldan rastgele bir bölüm: ′pādişah… ışığı ġorüncü diyneya bunnarı. böyüḳ ġız déya ki: ′′pādişah beni alsa bi çadır doḳuy-vordum da umum asgerini içine aludun′′ . ortanı déya ki ′′bi halı doḳuy-vordum da yüsüvüy ġozünden geçürüdün.′′ hırası déya ki ′′beni alsa altun başlı ōlan sırma saşlı bi ġız dovur-vordum′′ déya′ (24).

gitmek fiilinin Almanca ve Alemanca çekimi:

Türkçe                       Almanca                    Alemanca (Bodensee bölgesi)

gidiyorum                   Ich gehe                      I gang

gidiyorsun                   Du gehst                     Du gohsch

gidiyor                        Er/Sie/Es geht            Er/Sie/Es goht

gidiyoruz                    Wir gehen                   Mir gond

gidiyorsunuz               Ihr geht                       Ihr gond

gidiyorlar                    Sie gehen                    Die gond

Türk dilleri tek dil gibi sunulunca, topluluklar da tek etnik topluluk gibi gösterilmekte, Kırgızlar ′Kırgız Türkleri′, Kazaklar ′Kazak Türkleri′ olmakta, böylece Turan fikri beyinlere yavaş yavaş işlenmektedir. Bu durum Germen dilleri dolayımıyla düşünülecek olursa, İsveçlileri ′İsveç Germenleri′, Hollandalıları ′Hollanda Germenleri′ vb. olarak adlandırmak gerekecek. Peki böyle adlandırmalar yapılmıyor mu ya da olmadı mı? Elebette, Nazi döneminin önemli argümanlarından biri olarak!

Konuştuğu dile, ya da dilsel yakınlığa bakarak etnik etiketleme, ya stereotipik bir yaklaşımdır ya da kasıtlı. Türk dillerinden birini konuşan herkesi Türk ilan etmenin ne tarihsel, ne kültürel ve ne de toplumbilimsel bir yanı vardır. Bunları akademik dünyada, ancak akademik izanını kaybetmiş dilciler ileri sürebilir.

Tanımların bütün puslu yanlarına karşın, dil ve lehçeleri ayırt etmede gene de kullanabileceğimiz ölçütler vardır. Yeter ki dili, dil dışı müdahale yerine, dil içinden anlamaya çalışarak tanıtalım.

KAYNAKLAR:

1- Prof. Dr. Ahmet Buran – Doç. Dr. ErcanAlkaya, Çağdaş Türk Yazı Dilleri I-II, AOF Yayınları, 2. Baskı, Eskişehir 2012

2- Nida’nın yeniden kurma üzerine görüşü: ′…bir insan dilbilimci bile olsa, dil hakkında eğer işin felsefe yanına kaçacak olursa nerede duracağını bilemiyor, tarihsel gerçeklerden iyice uzaklaşıyor. …hiçbir temele dayanmayan sözler ileri sürmek kırmızı ışık yanmış gibi bizi irkiltmeli; yani gereksiz biçimde ileri atılmalara karşı bizi uyarmalı. Böylelikle elde hiçbir kanıt olmadığı halde gene de eski ve geçmiş evrelerin yeniden-kurulmasına girişme eyleminden kaçınırız belki (s. 136). Eugene A. Nida, Dilbilim Üzerine Tartışmalar, Multilingual, İstanbul 2003

3- Prof. Dr. Emel Huber, Dilbilime Giriş, Multilingual – Yabancı Dil Yayınları, s. 156, İstanbul 2008

4- Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK Yayınları, s. 153, 4. Baskı, Ankara 2010

5- Hadumod Bußmann, Lexikon der Sprachwissenschaft, Alfred Körner Verlag, Stuttgart 2008

6- Seyit Kemal Karaalioğlu, Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, s. 453, İstanbul 1983

7- Thorsten Roelcke, Geschichte der deutschen Sprache, Verlag C.H.Beck, s. 14-15, München 2009

8- Prof. Dr. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil – Ana Çizgileriyle Dilbilim, TDK Yayınları, s. 141, Ankara 1998

9- Prof. Dr. Muharrem Ergin, Üniversiteler İçin Türk Dili, Bayrak Basım-YayımTanıtım, s. 53-54, İstanbul 1999

10- https://www.turkedebiyati.org/lehce-sive-agiz-dil-nedir.html

11- Wahrig, Deutsches Wörterbuch, Bertelsmann Lexikon Verlag, Gütersloh 1994

12- Karl Steuerwald, Deutsch-Türkisches Wörterbuch, Otto Harrassowitz Verlag, Wiesbaden 1974

13- Kâmile İmer – Ahmet Kocaman – A. Sumru Özsoy, Dilbilim Sözlüğü, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, Birinci Basım, s. 187, İstanbul 2001

14- Dr. Rıdvan Öztürk, Yeni Uygur Türkçesi Grameri, TDK Yayınları, Birinci Baskı, s. 120, Ankara 1994

15- Katrin Sperling, Dialekte in Deutschland: Eine Einführung in die Mundarten (und Hochdeutsch), https://de.babbel.com/de/magazine/dialekte-in-deutschland/

16- Duden İnt.: https://www.duden.de/suchen/dudenonline/Dialekt

17- Talat Tekin, Türk Dilleri Ailesi, http://www.dilbilimi.net/Tekin_Turk_Dilleri_Ailesi.pdf

18- Dillerin değişmesinde birçok model ve etmen vardır. Anlam değişmeleri yaşam düzeyindeki değişmelerle değil, nesnelerin kullanımındaki değişmelerle olmaktadır; rastlantısal değişmeleri de bunlarla birlikte düşünmek gerekir.

19- Altay dilleri genel bir dil ailesi olarak görülmekteydi. Strahlenberg, bu diller arasında dilsel genetik akrabalık olduğunu ileri sürerken, Rémusat karşı çıkmıştı. Altay dilleri teorisinin kurucusu Ramstedt olsa da geliştirilmesinde en fazla katkısı olan dilci olarak Nicholas Poppe kabul edilir. Bu teoriye, Gerhard Doerfler gibi, ′temel sözcüklerin ortak olmadığı′ argümanıyla karşı çıkanlar da olmuştur. Tartışmalı olan bu tanımın yerine dil birliği (Al. Sprachbund), günümüzde tercih edilen terimdir.

20- Talat Tekin: ′Türk dilleri’ adı bizde, ya doğru ve uygun bulunmadığı ya da sakıncalı sayıldığı için, genellikle, kabul edilmemekte ve kullanılmamaktadır’ diyor (age.). Biz, sakıncalı sayıldığı için kullanılmadığı görüşündeyiz. Irkçı-Turancı görüşlere dayanak sağlayamama gibi bir sakınca!

21- Prof. Dr. Emel Huber, age. s. 21

22- Jürgen Trabant, Die Sprache, Verlag C.H.Beck, s. 48, München 2009

23- https://www.turkedebiyati.org/lehce-sive-agiz-dil-nedir.html

24- Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Bartın ve Yöresi Ağızları, TDK Yayınları, Ankara 1994

Bodmer, Die Sprachen der Welt, Verlag Kiepenheuer&Witsch, 5. Auflage, Köln-Berlin

Kluge, Etymologisches Wörterbuch der deutschen Sprache, De Gruyter Verlag, 24. Baskı, Berlin/New York 2002