Cumartesi , 23 Ekim 2021

DEĞİŞİM ve DEĞER KAYBI – A.Ömer Türkeş

 

 

 

 

 

 

Yayın dünyasındaki değişimi kitaba yüklenen değerin değişimiyle başlamak gerekir: Toplumdaki ayrıcalıklı yerini ve kimliğini Cumhuriyet döneminde gecikmiş bir aydınlanma seferberliği sürecinde elde eden Türk aydını için 80’lere kadar kitabın ve okumanın fetişleştirilmiş bir değeri oluşmuştu; her şey kitaplardaydı ve bir kitaba dayanmayan düşünce boştu. Bu egemen söylem, hem aydınların, hem de siyasal elitin iktidarının meşruiyetinin -otoritesinin- de taşıyıcısıydı. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu uzun yıllar boyunca yazar ve aydınlarla halk arasındaki ilişki ağırlık olarak siyaset düzleminde kurulmuş, “üst kültür” ve “alt kültür” gurupları için farklı kitaplar üretilmişti. Popüler aşk romanlarının, tarihi serüvenlerin ve polisiyelerin edebiyattan sayılmadığı bu dönemin gözdesi kuşku yok ki batı klasikleriydi. Aydın sözcüğünün “kurtarıcı” biçiminde algılandığı bu toplumsal konsensus içerisinde entellektüel üretimin merkezine toplumsal çıkarların yerleşmesi de doğaldı. Yazar ve yayıncılığın çıkar gözetmeyen ve neredeyse kamusal bir faaliyet gibi algılandığı uzun yıllar boyunca kitap üretimi, satışı ve okuma ile sonlanan tüketimi, ekonomi dışı bir alan muamelesi görmüştü.

 

80 darbesiyle başlayıp bugüne dek uzanan süreçte üretim ve tüketim konjonktüründe önemli değişikler olduğunu, alanın giderek kapitalistleştiğini ve bu durumun entellektüel faaliyetleri nitelik ve nicelik açısından doğrudan etkilediğini gözlüyoruz.

 

80’li yıllarda kitap üretimi ayakları üzerine basıp artan bir ivme ile meta üretiminin bir kolu haline gelirken içerik açısından da toplumun yeni ilgi alanlarına yanıt verebilecek bir doğrultuda  çeşitlendi. Toplumsal ve siyasal konulardan, büyük anlatılardan hızla uzaklaşan, bireyi ve cinselliği keşfeden okuyucu için alel acele kotarılan ilk teorik perspektif  ise  “hafifletilmiş” psikanaliz oldu. Aradan geçen bunca yıldan sonra belki hatırlamakta güçlük çekenler bulunabilir, ama o günlerde A.Adler, E.Fromm, K.Horney, W.Reich, D.Morris gibi yazarların toplumla çatışan bireyin psikolojik sorunlarını inceledikleri kitaplar elden ele dolaşıyor, insanlar kendilerinin ve başkalarının iç dünyalarını, cinselliğin diyalektiğini keşfetmenin hazzını tadıyorlardı. Bu yazarlardan kimilerinin Marksist geçmişi ve kapitalizme yönelik eleştirileri -başlangıçta- toplumsal ve bireysel arasındaki gerilimin hafiflemesine yardımcı oldu. Pandora’nın kutusu açılmıştı artık; varoluşçuluk, içerikten bağımsızlaşmış edebiyat tartışmaları, tarihten koparılmış tarihi romanlar, yeniden keşfedilen polisiyeler, mektup, biyografi ve otobiyografi türleri, astroloji ve hobi kitaplarıyla keskinliğini yitirmiş solculara hitap eden gündelik hayat eleştirileri, sınıfsal göndermelerden arındırılmış siyaset teorileri, “makro”sunu yitirmiş “mikro” iktidar çözümlemeleri  “çok satarlar” arasına katılıverdi.

 

80’lerin ikinci yarısından başlayarak kitap dünyasında gözlenen çeşitlenme ve türler arasındaki hiyerarşiyi yok sayan anlayışlar gereği, önce her türden kitap bir “değer” olarak kabul görecek, ardından da kitap okumak insani faaliyetlerden “herhangi” birisi haline yani hoşça vakit geçirmenin bir tarzına indirgenecekti.

 

Bir tüketim metası olarak kitap

Içe dönük bir ekonomik modelden liberalizme geçiş vitrinlere birbirinden çekici tüketim metaları ve bir -zenginlik imgesi olarak- ışıltı biçiminde yansırken kitap dünyası da bundan nasibini almıştı; kitaplar ve kitapevleri hızla kabuklarını değiştirerek “şık”laştılar.

 

Her bir kitabın baskı sayısı artmadı, ama basılan kitap çeşidi hem bollaştı, hem dönemin tüketim alışkanlıklarına ayak uydurarak estetize edildi. Bu estetik ürünün satılacağı kitapevleri de yeni bir çehre ile yeni mekanlara, kentin en işlek alış veriş merkezlerine taşındılar.

 

Estetize edilmiş bu yeni ürünün yeni mekanı da estetize edilmek zorundaydı. Metaların/kitapların sunumu ve sahnelenişi, satış yerinin dekorasyonu, mimarisi, ışıklandırması, renkleri, arkadan gelen gürültü ve kokular; satış personeli, dış görünümleri ve davranışları; tüm satış işi meta tüketiminin bu en yeni ve görkemli anına uygun bir biçim aldı. Kentin alışveriş merkezlerinde şık mağazaların, kafe ve fast-food’çuların yanı başına dizilen kitapevleri -vitrinlerin zenginliği ile sarhoş olan ve hep bu sarhoşluğu yaşamaya eğilimli tüketiciyi hedef kitle seçerek- imaj değiştirdiler, şıklaştılar, yenilendiler.  Bir yandan iç ve dış dekorasyona özen gösterildi, diğer yandan kitapların sunumu farklılaştı. Mallar/kitaplar artık geleneksel kategorilerde sergilenmiyor, ama alıcıların/okuyucuların gereksinim ve rüyalarını tatmin edecek şekilde konularına, yeniliklerine ve çok satarlıklarına göre tasnif ediliyordu. Artık alıcı/okuyucu mal/kitap ile kaba bir şekilde karşılaşmamalı, alıcılara/okuyuculara bir gösteri için rehberlik edilmeliydi ve metaların/kitapların sergilenmesi, kontrolü, satın alma eylemi ve bununla ilgili tüm anlar, okuyucunun satın alma isteği üzerinde oynanan bir sanat eserinin teatral toplamını ifade eden bir kavramda bütünleşiverdi.

 

Kitapların -kültürel ürünlerin- sunumu ile tüketim metalarını pompalayan reklam dili arasında hiç de tesadüf olmayan bir benzerlik/aynılık başladı. Yayınevleri kitap kapağı yazılarında ya da gazete ve dergilere verdikleri ilanlarda “kullanım değeri”ne vurgu yaparken en çarpıcı ifadeleri seçiyor, ama kuşkusuz “değişim değeri”ni hedefliyorlardı. Hem okuyucuyu okşayan, hem de eldeki ürünün her derde devalığını fısıldayan şiirsel sözcüklerle, mesela “iyi kitabı iyi okuyucunun yaratacağını” söylüyorlardı bizlere. Her roman bir “başyapıt”, her yazar bir “dahi”ydi sanki; hayatımızı değiştirmek için o kitabı satın almak yeterli gibiydi.  Oysa süreç içerisinde, kitap üretimindeki artışla, kitapların kitleler üzerindeki etkisinin yokolması arasında diyalektik bir ilişki başladı. Bundan böyle “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlesi bir ironiydi yalnızca.

 

Gerçeklikten Kaçış

Yazınsal/kültürel alanın oluşturucu öğesi ve alandaki değişimlerin taşıyıcısı olmakla birlikte, bir meta olarak kitap, onun üretim sürecine doğrudan bir geçiş, alanın diğer faillerinin dolaysız bir yansıması değildir. Yazar, yayıncı, eleştirmen ve okuyucularla tamamlanan alanda yer alan bütün öğeler bir ve aynı sürecin parçası olarak birbirleriyle, 80 sonrasının toplumsal  değişimleri ve değer yargılarıyla örtüşürler. Demoratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, ekonomideki pembe tablonun gerisinde yoğun bir emek sömürüsünün yaşandığı, tarım kesiminin bütünüyle gözden çıkarıldığı, ama hepsinden önemlisi Güneydoğu’da, büyük kent varoşlarında ve cezaevlerinde bir savaş hali yaşandığı bu zaman diliminde yazınsal/kültürel alanın toplumsal meselelere sırt çevirmesi, entellektüellerin geleneksel konumlarını terkedip sistemle, sistemin kurumlarıyla ve vaatleriyle uzlaşmaları üzerinden anlaşılabilir.

 

80’lerden sonra sanat ve edebiyat dünyasına büyük basın tekelleri ve sermaye guruplarının ağırlıklarını koyması ile birlikte, edebi alanda da otoritenin konumlandığı yer farklılaştı. Eleştiri ve inceleme yazılarının yerini kitap tanıtımlarına bıraktığı; edebiyat sohbetlerin yapıldığı, parasız ama heyecanlı genç dergicilerin toplandığı eski mekanların yerlerini modern plazalara terk ettiği ve edebi ürünleri yönlendiren otoritelerin bu şık mekanlarda çalışan profesyoneller olarak üst gelir gurubuna evrildiği yeni edebiyat dünyasında yayınlanan kitapların içeriğinin giderek bu kitapların üretim tarzlarıyla örtüşen bir hayata yönelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Popüler romanların yeni bir sunumla değerlendirildiği, tarih fantazilerinin en çok sattığı, dünyaya Istanbul/Beyoğlu merceğinden bakan bir okuma/yazma pratiğinin geliştiği yeni edebi ortamda, ekonomik dengesizlik ve eşitsizlik hızla artarken ekonomik hayatın, yoksulluğun, siyasi ve sınıfsal göndermelerin roman içeriğinden dışlanışının rastlantısal olmadığını, yeni ahlaki değerlerin, medya dilinin ve tüketim toplumu mantığının bu metinlere sindiğini söyleyebiliriz.  Böyle bir mantığın gerçeklikle bağları kopuktur.

 

Siyasi operasyonların emniyet, istihbarat ve hukuk müessesi üzerinden yürütüldüğü bir ülkede -hiç değilse- siyasi polisiyelerde ciddi bir artış beklenmesi doğaldır. Ne var ki süreç bu tarz polisiyelerin önünü açmadı. Suçu sadece edebiyata yüklemeyelim. Türkiye’de her şeyin -gizlenmeye bile gerek görülmeden- açık seçik tezgâhlanışı, herkesin bilmesi, hatta onay vermesi belki de siyasi polisiyelerin yazılmasının önüne geçiyor. Susurluk kazasının, faili meçhullerin, 2000’lerdeki siyasi karmaşanın, derin devletteki yeni yapılanmanın, cemaatlerle hükümet arasında önce MİT sonra yargı kurumu üzerindeki çekişmenin, benzeri görülmemiş rüşvet sıkandallarının, Gar bombalamasının, terör bahanesiyle yakılıp yıkılan şehirlerin, 15 Temmuz’un, neden girildiği belli olmayan savaşların  hiç bir hayret ve tepki uyandırmadan geçiştirildiği bir ülkede heyecan uyandıracak bir polisiye roman yazmak zor iş.

 

Sadece ekonomik, siyasi ve toplumsal olaylar değil, büyük depremler, yangınlar, yıkımlar da yer almıyor edebi metinlerimizde. Hatta gündelik hayatın infial yaratan 3.sayfa haberleri; tacizler, tecavüzler, uğradıkları saldırılarla eşcinseller, belki de hepsinden daha travmatik sonuçlar doğuran ensest vakaları, yaşlılar, çocuklar, kediler-köpekler… Bunlar da edebiyatın unuttukları arasında sayılabilir.

 

Asıl unutulan kötülüktür. Günah keçiliğini üstlenen steroetipleştirilmiş ve basite indirgenmiş -Erol Taş misali- allah vergisi kötücül karakterlerden bahsetmiyorum.  Normal dışılıkla kavranacak şeytani bir kötülük de değil kast ettiğim. Bu hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen bir kötülükten, böyle bir kötülüğü sıradanlaşan dinamikleri açığa çıkaracak romanların yokluğundan söz ediyorum. Linç kalabalıklarına karışıp hiç tanımadığı bir insanı paralayan kendi halinde bir aile babası, “işi gereği” tutuklulara işkence yapan emniyet görevlisi, göstericilerin gözüne biber gazı sıkan polis, arkadaşlarını ihbar eden muhbir vatandaş, karısını delik deşen eden koca, kızını taciz eden baba, hayvanlara eziyet eden çocuklar, yıkıcı dedikodular, dışlayıcı mekanizmalar… Bunları yaparken duyulan haz. Utanmak yerine övünmek. Hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş bir ruh hali. Sadece bize özgü değil; dünyanın her yerinde, her toplumda meydana gelebilecek türden olaylar ve insanlık halleri. Vurgulama istediğim, söz konusu durumun Türkiye’de herkes tarafından pişkinlikle karşılanması, sorgulanmak yerine elbirliğiyle gizlenmesi, kurbanın suçlu yerine konulup başına gelene razı olması yönünde topluca çaba gösterilmesi. Ve edebiyatın bu sürece susarak destek vermesi…

 

Kolektif Unutkanlık

Tarihi ya da güncel, irili ufaklı pek çok olayın su yüzüne çıkmama nedeni toplum olarak gerçeklikten kaçmayı, “mış” gibi yapmayı alışkanlık haline getirmemiz, unutmayı bir tür resmî din olarak benimsemişliğimizdir. Kolektif ve seçici bir unutkanlık bu. Travmalarla baş etmenin bir yolu bunları hikâye etmek ve belgelemekse, öteki ve kolay/kestirme yolu bastırmak ve unutmaktır. Yazarlar da topluma ayak uyduruyor ve bu yolu seçiyorlar: yazılanlar gerçeklerin üzerini örtmek, karartmak hatta yepyeni ve fakat tamamıyla fantastik bir gerçeklik yaratmak işlevi görüyor. Romanlar artık sarsmıyor, vicdanları huzursuz etmiyor, bir gerçeklik ve haksızlık karşısında isyana çağırmıyor; tersine -tıpkı pembe diziler ya da “kadın” programları gibi- rahatlatma, hoşça vakit geçirme işlevini yükleniyorlar. Gerçeğe benzeyen ama gerçeklere dokunmayan bir masal dünyası bu.

 

Gerçeklikten bilinçli bir kaçış olduğunu düşünmüyorum. Sorun gerçekliğin kavranışında. Bir yazar ancak farkına vardığı gerçekliği ifşa eder. Okuyucu farkına vardığı kadarını benimser. Herkesin kendi derdine düştüğü böyle bir hayat içerisinde gerçekliğin yerini arzular, düşler ve hayaller almış, edebiyat kaçılacak pembe bir dünyaya dönüşmüşse eğer,  bunun nedeni gerçek hayatın ekonomik ve siyasal anlamda eşitliksiz, adaletsiz, baskıcı, boğucu, şiddet dolu atmosferidir.  Artık hiç kimse gördüğü şeyi, çoğu kez gözünün önünde olan, belki konuşulmayan ya da pek az konuşulan ama yine de gözle görülür olan şeyi gördüğünü kendi kendine bile söylemeye ya da kabullenmeye cesaret edemediği için yaşanan gerçekliğin bireyde yarattığı travmalar yazılmıyor bu ülkede; kimse bilmek istemediği için. Bilmek insanları dehşete, biyografik ve ahlaki dehşete düşürdüğü için!.. İşte bu nedenle medya, edebiyat ve toplum görmüyor, duymuyor, konuşmuyor; bilinçli olarak, bilmemeyi isteyerek bilmeyen, öğrenmeyi reddeden, öğrenmekten nefret eden, “kendinden memnun cahil”ler olmayı tercih ediyoruz… Cahillik ürünü anlatılar kulaktan kulağa yayılıyor, yalanlar benimseniyor.  Gerçeklikten toplu bir kaçışın yaşandığı Türkiye’de siyasi ve toplumsal gerçekleri, bu gerçekler karşısında acı çeken bireyi -edebi ölçütleri ıskalamadan- romana taşımak gerçekten zor bir iş. Zaten travmatik sürecin süreğenleştiği, olağan hale geldiği, normalin yerini aldığı bir toplumda travma anlatısı nasıl yapılabilir?

 

Edebiyatla medya arasındaki ilişki önemli. Habercisinden köşe yazarına, gazetecisinden entelektüeline kadar medyanın tamamı iktidarla içiçe geçmiş, doğrudan iktidar tarafından yönlendirilmiş durumdayken gerçeklerden söz etmek anlamsızlaşıyor. Medyanın gerçekleri örtme, çarpıtma ya da yepyeni bir gerçeklik yaratma konusunda en yetkin ve pervasız dönemini yaşadığı 2000’li yıllarda gerçekliğin örtüsünü açma görevini -medyanın hemen yanı başına konuşlanmış ve endüstrileşmiş- roman sanatından beklemek artık sadece bir dilek olabilir.

 

Vardığımız noktada, dilin, gerçeği aynı anda hem gösterme hem de gizleme becerisi ortaya çıkmış, edebiyat da dahil olmak üzere toplumun her alanında yalan ve sahte gerçeğin yerini almıştır. İlginç olan inandırmak için hiç bir çaba gösterilmemesi, çabaya ihtiyaç bile duyulmaması. Hatta herkes için abartı ve mübalağa özellikle istenen, hayallerdeki imgeyi besleyen bir şey. Yalan o kadar apaçık söyleniyor, o kadar arsızca pazarlanıyor ki gerçekliğini sanki sergilenen sahteliğinden kazanıyor. Bugünün medya dili ve köşe yazarlığının karakteristiği tam da budur ve okuyucuyla suç ortaklığından beslenir. İcraatların gerçek yüzünü gizlemeye, rızayı beslemeye yarayan, sonuçta medyaya maddi menfaat de sağlayan böyle bir suç ortaklığı mevcut hükümetin, aslında genel olarak hükümetlerin yönetme stratejilerinin bir parçası.

 

Yalanı iş edinmiş çok sayıda insanın, köşe yazarının, profesyonelleşmiş akademisyenin, popüler tarihçilerin kanaat önderliği yaptığı bir ülkede hatırlama kültürü yaratma çalışmalarına da biraz şüpheyle yaklaşmak gerekir. Resmi anlatıların yerini alacak ve bellekleri yeniden şekillendirecek çalışmalar bugünün ihtiyaçlarına -kültürel duyarlılıklara, etik sorgulamalara ve şimdiki zamanın politik beğenilerine- göre düzenlendiği takdirde tarihin gerçeklerine, insanlarına, acılarına ulaşmak yine mümkün olmayacak.

 

Türkiye’de asıl sorun eleştiri yoksunluğu, toplumun bu türden olaylara karşı duyarsızlığı. Duyarsızlık demek yanlış; toplum duyarsız değil, daha da kötüsü, gücü elinde bulunduranları kayıtsız şartsız destekliyor. Hukukun siyasallaşması, güçlü olanın dilediği gibi yönetmesi, insanların asılsız suçlamalar ve çakma delillerle yıllarca hapiste tutulması vicdanları rahatsız etmiyor.  Siyasetten futbola kadar her yerde despotik bir liderin peşine takılan insanlar, liderlerinin keyfi, haksız, hukuksuz her türlü kararını alkışlamaya nedense çok hevesli…

 

Okuyucunun/toplumun rolü

Edebiyatın gerçeklikten kaçışından söz ederken okuyucuya özel bir yer açmak zorundayız. Öncelikle bir romanı anlamaya, yazarın dünya görüşünü ve edebiyat anlayışını ortaya çıkarmaya yönelik eleştirel okumayla sıradan bir okuma arasındaki farkın altını çizmek gerekir. “Sıradan okuma bir boş zaman faaliyetidir, de­ğişen yorum gelenekleri tarafından şekillendirilir, isteyerek ve zevk için gerçekleştirilir, genelde de tek kişilik bir pratiktir.”  Okuyucunun beğeni ölçütleri sadece edebiyat tarafından belirlenmez, sinema filmlerinin ya da TV dizilerinin hatta medyanın içeriğinden belki de edebiyattan daha fazla etkilenir. Sıradan okuma dediğimiz süreç karmaşık önkabullerle, beklentilerle ve bilinçdışı peşin hükümlerle eleştirel okumadan çok daha fazla belirlenmiş, dayandığı, anlam ve değerler daima bir yerde, birisi tarafından tayin edilmiştir.  Bu nedenle bir eleştiri yazısı bir romanın ideolojisi, söz konusu ettiği tarihsel dönem, karakterlerin gerçekliği ve bütün bunların nasıl bir dil ve kurguyla işlendiği gibi parametreleri hesaba katarken, sıradan okuma aynı romanın sadece hikayesine, yarattığı heyecan duygusana, kahramanların aşklarına ve trajedilerine kapılıp gidecektir.

 

Bugünün okuyucunun eleştirel gözlüğü yok; yakın okumayı seviyor. Öylesine yakın ki, yazarı da romanda anlatılan hikayeyi de tanımak, bilmek, onlarla bütünleşmek istiyor. Ancak aynı anda okuma eylemine, aslında kendisinin içinde yer aldığı etkinliğe bir değer de yüklemek istiyor. Oysa okumak tek başına ahlaki gelişim ve kültürel inceliğin yollarını açmaz.  Önemli olan ne okunduğu ve nasıl okunduğudur.  Bir edebi eser okuyucu için bir ancak okuyucunun donanımı ölçüsünde vardır. Eseri anlayamamışsa önce kendisine bakmalı. Marx ne güzel söylemiş; “Güzellikten tat almanın dolaysız oluşu, ve aynı zamanda eğitim gerektirişi çelişkili gibi görülebilir. Ama insan ancak eğitim yoluyla insan olmuş ve gerçek yaradılışını bulmuştur.”

 

“Yakın okuma” dediğim alımlama biçimini biraz daha açmak istiyorum. Sıradan okur arasında hızla yayılan bu okuma biçimi -gazeteleri, Tv kanalları, internet siteleri ile- medyanın belirlediği bir ilişkilenme tarzı. Bir roman okumakla bir TV dizisi izlemek arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor. Nasıl ki bir gazetede okunulan bir makale yazarının –vermek istediği imajı bütünleyen- bir fotoğrafı ve yazarın hayatıyla ilgili bilgilerle birlikte alımlanıyorsa, nasıl ki bir TV dizisi oyuncuların magazin haberlerinde sergilenen özel hayatları eşliğinde tüketiliyorsa, yazarlar ve romanları da aynı muameleden geçirilmek isteniyor. Okuyucu kurgusal hikayelerden ziyade yazarın hayatını izlemek, yazarın ona içini açmasını istiyor. Romanın hikayesi ile yazarın kitap kapağındaki biyografisi arasında bağlantılar kurmaya, sonra bu hikayelerle kendisi arasında hayal yoluyla benzerlikler bulmaya, yani yer değiştirmeye çalışıyor. Kitap kapaklarında yazar biyografisi ve yazar fotoğrafı koyma geleneği işte bu türden okumaların, yakın okuma dediğim biçimin yaygınlaşmasından sonradır.

 

Yakın okuma, medya kültürünün yaygınlaştırdığı teşhircilik ve rontgencilik kültürünün edebiyata yansımasıdır. Hayat hikayelerini ortaya koydukları için ya da medyada verdikleri pozlar nedeniyle yazarları teşhircilikle suçlayacaksak eğer, onları izlemek ve yazara onlar aracılığıyla bağlanmak da okurların rontgenciliği olmalı… Okuyucu artık kendi gücünün farkında. Rontgencilikle yetinmiyor; kendi yazarlarını kendileri tarif ediyor, giydirip kuşatıyor, yaşam öykülerini diledikleri gibi dikte ettirebiliyor ya da ettirmek istiyor. Aslında yazarı önemserken kendisini önemsiyor; romandaki hikayeyi olumlarken kendi hayatını ya da kurduğu düşleri olumluyor. Yazarı hakkında yapılan eleştirilere kulakları tıkalı. Çünkü eleştirilenin yazar değil kendisi olduğunu düşünüyor. Kısacası yakın okumalar edebiyatla ilgili bir etkinlik değil, kendini doğrulamanın yeni bir biçimi.

 

Eleştirmenlerin edebi değerlerini onadığı romanlar etrafında dönen tartışmalarda eleştirmen, yazar ve okuyucu arasında daha sıkı bir bağ var. Ancak bu tarz romanlar giderek azalıyor.  Çok satan kitaplar listelerine bakarsak eğer, eleştirmenlerin hiç tanımadığı büyük bir okur kitlesinin  egemenliğini teslim etmeliyiz. Öyle ya, bizim beğendiğimiz ve önerdiğimiz romanların satışları birkaç bini bulmazken elimize dahi almadığımız bir dolu roman on binlerce okuyucuya ulaşıyorsa, demek ki okuyucuyla eleştirmen arasında bir kopukluk var demektir.

 

Kuşkusuz eleştiri tarihi boyunca bu tarz kitaplar hakkında çok sayıda eleştiri ve inceleme yapılmış, bunların edebi değerden yoksunluğu konusunda fikir birliğine varılmıştır. Buna karşılık okuyucu tercihlerinde ısrarlı, otoritelerin yargılarına karşı müstehzidir. Tıpkı sinemada olduğu gibi; sanat filmlerinin ya da edebi denilen eserlerin bir avuç entelektüelin işi olduğunu düşünülür. Klasiklerin değeri kabul edilir ama okumaktansa sinema uyarlamalarını izlemek yeterlidir. Çağdaş yazarlar ve ürünleri karşısındaki tutumu da aynıdır okuyucunun. Onların değerine itirazı yoktur ama kendisine hitap etmeyeceği konusunda peşin hükme sıkı sıkıya bağlıdır. Kendi tecihinden memnundur. Ve daha önemlisi satın almakla somutlanan kendi gücünün farkındadır. Kolay okunacak, yazarı tanıdık bir kitaba yönelir. Burada tuhaf olan, değerin kitaba değil doğrudan okuma pratiğine biçilmesi. Okuduğu için zamanı değerli bir şekilde geçirdiğine yönelik boş inanç bu günün okuyucularının en büyük ortak paydasıdır.

 

Oysa her okuma eyleminin anlamlı olduğunu ileri sürmek ciddi bir yanlışı barındırır. Öyle ki okumayın daha iyi, en azından ağaç ziyanlığı olmaz diyebileceğimiz milyonlarca kitap var. Biraz açalım: Türkiye’de her yıl çok sayıda kitap, bu yazıyı ilgilendiren tarafıyla yeni yerli roman yazılır. Zor olan, bu romanlar arasından iyileri öne çıkarmak. Ama iyi kötü ayrımı  önemini de yitirdi zaten. Yerini karşıtı olmayan bir “çok satarlık” kavramı aldı. Bizim iyi diyerek öne çıkaracağımız romanlar, ne edebi ne insani bir değer taşıyan romanların satış rakamlarının gölgesinde kalıyor, raf ömürleri kısalıyor, görünürlükleri siliniyor.

 

Görünürlük önemli. Biraz açalım; kitaplar, tıpkı herhangi bir başka ürünün pazarlandığı marketlerdeki gibi, alıcıların/okuyucuların ilgisini/arzusunu uyandıracak şekilde konularına, yeniliklerine ve çok satarlıklarına göre tasnif ediliyorlar. Bir kitapevine adım atan alıcılara/okuyuculara rehberlik edecek şekilde, kitapların sergilenmesi, kontrolü, satın alma eylemi ve bununla ilgili tüm anlar düzenlenmiş durumda. Yayımcısının bol satış ümidiyle yatırım yaptığı kitaplar vitrinlere yığılıyor, kitapevlerini yazarların posterleri süslüyor. Kazancın ön plana çıktığı bu süreçte, satış potansiyeli düşük kitapların dağıtımcı ve kitapçı tarafından önemsenmediğini, stoklarda tutulmadığını ve çok kısa bir süre içerisinde –hatta okuyucu kesimle karşılaşma fırsatı bile bulamadan- iade edildiğini biliyoruz. Yayıncılar ve editörler de biliyor ve bu yüzden değeri az kişi tarafından takdir edilen “iyi”lerin değil “ilgi” çekeceklerin peşinde koşuyorlar. Özetlediğim durumu iktisattaki “kötü para, iyi parayı kovar” şeklindeki Gresham Kanunu’na benzetiyorum; yayın dünyasında “kötü” kitap “iyi” kitabı kovuyor.

 

Kapitalizmin her şeyi sayılarla tartan mantığı kitap dünyasını da sardı. Sadece yazar, yayıncı ve okuyucular değil, reklamını –sanki böyle bir ihtiyaç varmış gibi- etkinlik sayısı ve ziyaretçi çokluğuyla yapan kitap fuarları da bu kültürü besliyor.  Hal böyleyken, iyi kitapla iyi satan kitabın aynı anlama geldiği bir toplumsal kültürde yetişen genç bir yazarın “okunuyorum öyleyse varım” şiarını benimsemesinden doğal ne olabilir? Sonuçta yazarlar okunmayan iyi kitaplar yazmaktansa okunan popüler romanlar üretmeyi, en azından okunmanın yollarını aramayı, çok satmasalar da medyada çok görünmeyi tercih ediyor, çok satanları taklit ediyorlar.

 

Çok Satar Olmanın çekiciliği

Yeri gelmişken son yıllarda dilimize iyice dolananan “çok satarlık” meselesine de değinmekte yarar var: Dergi ve gazetelerde yayımlanan listeler, reklamlar, “bilboard”lar ve yazarlarla yapılan röportajlar bir yandan çok satanlar üzerine kuruluyor, öte yandan onlar sayesinde kitapların daha çok satması sağlanıyor. Romanları çok satan yazarlar durumdan hoşnutlar; çok satmalarını halkın kendilerine gösterdiği bir teveccüh olarak yorumluyor, edebi çevrelerden gelen eleştirileri ise malum çevrelerin hasetliğine yoruyorlar… Ancak hiç birisi “bestseller”lerden söz etmiyor, kendi çok satarlığına yüklediği olumlu anlamları Clive Barker, Danielle Steel, Jackie Collins, V.C. Andrews, Richard North, Stephen King , Tom Clancy, Dean Koontz, Michael Crichton, Jack Higgins, Wilbur Smith gibi gerçek çok satar yazarların romanlarına layık görmüyor. Çünkü adı geçen bu yazarların edebi kaygılar taşımadıkları, yazarlık “auro”su talebinde bulunmadıkları çok açık; onlar piyasanın talebine cevap veren dürüst birer zenaatkar olarak roman formundaki üretimlerinin edebiyat tarihinin neresine yerleştirileceğini hiç umursamıyorlar. Oysa durum bizde farklı; hem çok satmak hem edebiyat aursını başının üzerinde taşımak istiyor yazarlarımız.

 

Batıda yıllar önce ortaya çıkan ve bir çözüme başlanan sorunun Türkiye’de yeni yeni tartışılır olması yaratıyor kargaşayı; yazarlarımız kendi ürünlerinin toplumbilimsel çözümlemelere tabi tutulmalarını kaba buluyor, romanlarının çok satması üzerine yapılan değerlendirmeleri “özne” olarak saygınlıklarına, edebi yaratıcılıklarına, “çıkar gözetmeyen” faaliyetlerine bir saldırı olarak algılıyorlar.

 

Roman alanındaki bu değerler karmaşası sürüp gitmeyecek elbette; alanın kapitalizmin yasalarına tam uyumlu bir hale gelmesinden sonra ayrışma netleşecek ve çok satanlar -tıpkı Batının “bestseller”leri gibi- ayrı bir roman türü olarak özgürleşirken eleştirmenlerin onları edebi değil ama popüler kültür kavramlarıyla tartışması bir rahatsızlık yaratmayacak… Yaşar Kemal’in bir söyleşisinde vurguladığı gibi, eğer ABD’deki gibi on milyon dolarlarla ölçülen bir Pazar oluşursa belki de “hepsi Bestseller olacak bizim edebiyatın”..!

 

Yazarlık ünvanının tescilinin az tirajlı edebiyat dergilerindeki eleştiri yazılarındansa medyaya verilen röportajlarda aranması ne sadece bize özgü ne de yeni bir eğilim. Bakın Camus, meslektaşlarını nasıl uyarmış “Denemeler”inde; “Yazar, bizim çok satılan gazetelerimizde göz alıcı bir yazı konusu olabildi mi, birçok insanca tanınabilir. Ama, bu insanlar onu hiçbir zaman okumayacaklar, adını ve onun üstüne yazılanları bilmekle yetinecekler. O andan sonra bu yazar olduğu gibi değil, aceleci bir gazetecinin onu tanıttığı gibi bilinmiş (daha doğrusu, unutulmuş) olacak. Demek ki, edebiyat dünyasında ad yapmak için artık kitap yazmak gerekli değil. Akşam gazetelerinin ondan bir kitap yazmış gibi söz etmeleri elverir ve kimse de artık bu haberden öteye gitmez(…) Koparılan gürültü ne kadar güçlü olursa, o kadar çabuk sönüyor. Altıncı Alexandre’ın bu dünyadaki şanın şerefin bir duman gibi gelip geçtiğini unutmamak için önünde yaktırdığı pamuğun alevi gibi…”

 

Ne yazık ki böylesi uyarıların yapıldığı bir zamanların yakıcı tartışmaları çok gerilerde kaldı. Solcusu sağcısı, “laik”i “İslamcı”sı hep aynı arayışın derdinde; çok satmak, aktüel olmak. Bu nedenle romanların dilleri, biçimleri, en çok da konuları benzeşiyor. Bir tarafta Sibel Eraslan Hazreti Hatice’nin diğer tarafta Ayşe Kulin Türkan Saylan’ın hayatını konu edinen romanlarıyla öne çıkıyorlar. Öyleyse, Adorno’nun şu sözleri pek az kişiyi ilgilendirecektir artık;

 

“Romanlaştırılmış biyografiler ve bunlara bağlı ticari amaçlı onca yazı, basit bir yozlaşmadan ibaret değildir; sahte derinlikten duyduğu şüpheye rağmen yüzeysel bir şıklığa düşme tehlikesine karşı son derece korunaksız bir biçimin her zaman kapılabileceği bir eğilimle de ilişkilidirler aynı zamanda. (…) Her yerde rastlanan ucuz biyografi edebiyatı, romanın çözülme sürecinin bir yan ürünün­den başka bir şey değildir…”

 

Daha önce de belirttiğim gibi kökleri çok eskilere uzanan bir durum bu: Hasan Ünal Nalbantoğlu “Kant’ı ürküten üçlü: Saplantı -Yönsüz Okuma-Popüler Yayıncılık” yazısında, Immanuel Kant’ın itirazına dikkat çekerken günümüz popüler kitap yayıncılığının onsekizinci yüzyıldaki kökenlerini inceler. Ünlü filozof, 1790 yılında zamanın popüler seri kitap yayıncılarından Friedrich Nicolai hakkında kaleme aldığı kamuya açık mektuplarında şu soruları sormuş; “bir ülkede bu sanayi dalında iş tutan uyanık bir yayıncı, kamunun beğenisini iyi koklayarak böyle bir işi fabrika usulü yürütüyor, bundan da beklenmedik (haksız) kazançlar sağlıyorsa buna ne demeli? Üstüne üstlük, böyle bir yayıncı pazara arzettiği malın (yayının) içerikte tutarlılık ve değerini hiç tartmadan, sırf  kazanç güdüsüyle yalnızca o anki kitap pazarına egemen modalara prim veriyor, itibar ediyorsa ne olacak?” Yanıtı yine kendisi vermiş; “Doğaldır ki, bunları bilerek seri yayıncılık yapan biri hevesli, kalemi kıvrak yazarların kapısını çalmasını beklemeyecektir. O pazara hangi mamul malı sunacağını da, günün modasına biçim verecek hangi adımları atacağını da çok iyi bilir. Bu ise tam da yayıncının bu piyasadaki talebi etkilemekle yetinmeyip, onu bizzat oluşturması demektir.”

 

Yayıncının oyununa gelen yazarı ve okuyucuyu da ihmal etmemiş Kant; “bir işletmecinin yasaları çiğnemediği sürece kendi çıkarını gözetmesi suç değildir. Bay Nicolai da yazar niteliğiyle başarabilmiş olmasa da bu yönüyle iyi ciro yapmaktadır ne de olsa. Gerisini çadır tiyatrosundaki gösteriyi tezgâhlayan değil, soytarıyı oynayanlar düşünsün zavallılıkları yüzlerine vurulduğunda(…) Ama asıl körler görmek istemeyenlerdir. Bu kurnaz tercihin örtükçe savunduğu bir çıkar da vardır üstelik: böyle bir garabet-i manzara içinde şeyler doğal yerlerinden edilip de başaşağı konuşlandırıldığında meraklısı da maşallah çok oluyor ve bu izleyici kalabalığı da kısa bir süre için bile olsa söz konusu pazarı ayakta tutarak edebiyat işletmesindeki endüstriyel üretime dayalı bu yeni ticaretin silinip gitmesinin de önüne geçebiliyor.”

 

Günümüz edebiyatını da Cumhuriyet edebiyatının gelişimi içerisinde, tarihsel ve toplumsal bağlamları içerisinde değerlendirmek gerekir. Herhangi bir toplumsal sanat ve edebiyat pratiğinde gelenek yapıtların yazılma, yayımlanma ve okunma ilişkisinin temelidir ve ne yazık ki söz konusu edebi anlayış aslında geleneğimizin gerçek mirasçısıdır.  Zira Osmanlıdan başlayarak Türk roman geleneği popüler anlatım kalıpları üzerinden gelişmiştir. Okuyucunun alıştğı/sevdiği kalıplar da işte bu geleneğe yaslanırlar. Küçük bir azınlık için kırılmışsa bile geleneğin kültürümüz içinde ne denli derinlemesine nüfuz ettiğini anlamak için yerli dizilere duyulan olağan üstü ilgiyi incelemek yeterli olacaktır.

 

Özgürlük Yerine Serbestlik

Entelektüelin/yazarın/edebiyatın son yirmi beş yılda erozyona uğrayan değerleri önemlidir. Yazarlık hala gözde bir uğraş, ama kimseyi korkutmuyor artık. “Hare”sini yitirmedi belki, ama toplumu etkileme gücünü yitirdi, içi kü­çülüp çirkinleşene dek boşaltıldı. Bilinmeyen ya da suskunluk perdesiyle örtülen her şeyi düşünme, kimsenin söylemeye cesaret edemediği meselerin üzerine gitme, dış gerçekliğin bireysel hayatlara yaptığı etkileri dile getirme sorumluluklarının yerini iç dünyalara nüfuz etme, duygulandırma, heye­can uyandırma becerisi aldı. Bir zamanlar sınıf farklılıklarından, eşitsizlikten, baskı ve zülümden söz ettiği için övülürdü cesareti. Şimdilerde mahrem hayatlara dokunduğu ölçüde, cüretkarlığıyla manşetlere çıkabiliyor ama yazarların toplumsal meseleler hakkında yüksek sesle konuşmasını hiç kimse beklemiyor, hatta umursamıyor bile.

 

Bir gözden düşme diyelim buna; bir değer kaybı. Bugün hükümeti eleştiren yazar ve sanatçıları hedef alan linç girişimini kolaylaştıran işte bu değer kaybıdır. Değer kaybında entelektüel kesime yönelik düşmanlık kadar, entelektüel ile yazar/sanatçı kimliklerinin ayrıştırılmasının da rolü var. Bir yazarla bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan “başarılı/mutlu/meşhur” insan imajında birleştikleri bir toplumda,  bir kaç istisnası dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada, kitap üretimindeki ve yazarların görünürlerindeki artışla, kitapların ve yazarların toplumsal zihniyet üzerindeki etkilerinin yok olması arasındaki dolaysız ilişki hem hüzünlü hem tehlikelidir, ama şaşırtıcı değildir.

 

Günümüzde edebiyat ürünlerinden yansıyan ideolojiler sorgulanmıyor, herkes çarpıcı bir hikayenin, birkaç güzel cümlenin peşine düşüyor, edebiyat bollaştıkça yorumu da serbestleşiyor. Öyle ki bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bu­labilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi, kim olduğumuzu, ne hissettiği­mizi ve bütün bu çabaların, ideallerin, çatışmaların amacının ne olduğunu anlamamıza yar­dım etmesini bekleyemeyiz. Yazarın sözünün ehemmiyetini yitirmesinin nedeni işte bu beklentisizliktir. Kendisinden hiç bir şey beklenilmeyen yazar özgürleşmiştir. Ancak olumluluk anlamında değil, reklamlardaki “özgür kız”ınkine benzer bir “free”lik; her türden zorunluluktan azade olmayı, alıp başını gidebilmeyi ifade eden, bir serbestlik hali, hatta bir delilik durumu olarak kavranan bir özgürleşme…

 

Bir zamanlar “Biliyorum” diye haykırdığı için değerliydi yazar, şimdilerde bilmeyenleri, bilse de söylemeyenleri kimse suçlamıyor. Sorgulanması gereken budur, yazarın ve romanının her türlü toplumsal zorunluluktan ve sorumluluktan azat edilmişliğidir, çünkü toplumun ve insanın dış dünyada karşı karşıya olduğu somut gerçekleri görmeyen ya da görmezden gelen bir yazarın, o toplum,  o insan ve o dünya üzerine yazacak bir şeyi yoktur.

 

Başka ülke deneyimlerine baktığımızda, bütün olumsuzluklara rağmen edebiyatın bir direniş alanı yaratma potansiyeli taşıdığına hala inanıyorum. Her şeye rağmen edebiyat bir direniş alanı olma potansiyelini koruyor. Elbette kendi başına sorunların üstesinden gelemez; “estetik yaşantı kötülüğün aşısı değildir”. Siyasette, toplumda ve edebiyatta yaşadığımız sıkıntılarla baş etmek için politik mücadele gerekir; “kötülüğün tek aşısı politik bilinçtir, politik bilinç edinmektir”.