Pazartesi , 20 Eylül 2021

Büyük yangın, büyük yıkım ve dinci İktidarın sefaleti… Fikret Başkaya

 

 

“… Gericilik kaygan bir zemindir ki, adımını attın mı kendini aşağıda bulursun.”

Engels*

 

Türkiye zaten yangın kuşağında, dolayısıyla orman yangınları bir istisna değil.  Atmosferin ısınmasıyla da yangınların sayısı ve yoğunluğu artmış bulunuyor… Yangınlar insan kaynaklı olduğu gibi, kendiliğinden de başlayabiliyor. İnsan kökenli yangınlar ihmalin veya kastın sonucu çıkıyor. Kökeni ne olursa olsun ‘iklim krizi’ yangınların sayısını ve yoğunluğunu artırıyor… O zaman yapılacak şey, olabildiğince yangınlara karşı hazırlıklı olmaktır… Fakat o kadarı gereklidir ama yeterli değildir. Küresel ısınmayı da sorun etmek gerekiyor. Bizde durum iki sıfır… Yangına körükle gidiliyor…  Türkiye ‘Paris iklim Anlaşması’nı bile imzalamadı… Fakat bir hususun açık edilmesi gerekir: Kapitalizm dahilinde yangınlarla gerektiği gibi mücadele etmek mümkün değildir.

 

Kapitalizm bidayetten itibaren doğa tahribatı ve ücretli emeğin sömürüsü üzerinde yükseldi. İnsana ve doğaya zarar vermeden yol alması mümkün değildir… İnsana ve doğaya düşmandır… Beton, asvalt, plastik, araba medeniyetidir… Şimdilerde yüz yüze geldiğimiz iklim krizinin ve ekolojik yıkımın gerisinde sistemin bu mantığı yatıyor… Geride kalan dönemde, olup-bitenler “modernleşme, büyüme, kalkınma, ilerleme” adına meşrulaştırılıp, dayatıldı…  Rahatsız edici olan, ‘ekonomik büyümenin hala dertlerin devası sayılmasıdır… O halde iki şey: Birincisi, büyüme denilen sermayenin büyümesidir; ikincisi, sermayenin büyümesi asla kalkınmanın, toplumsal refahın ölçüsü ve güvencesi değildir… Eğer öyle olmasaydı, onca büyümeden sonra işsizlik, açlık ve sefalet diye bir şey olur muydu?

 

AKP iktidarıyla doğaya verilen zararlar daha da arttı. İmara açma, turizme açma aslında doğa yağmasının öteki adı. Kamuya ait güzelim topraklar ve orman alanları önce 49 yıllığına bir kapitaliste tahsis ediliyor, daha doğrusu peşkeş çekiliyor. Devlet desteğiyle üzerine zengin turizmi için beş yıldızlı oteller, golf sahaları yapılıyor. Sadece herkesin olan, müşterekler tanımına dahil olan bir varlık, iş bitirici kapitalistlere ‘hediye’ edilmiyor, inşaatın finansmanı da teşvik adı altında bütçeden yapılıyor… Bu ülkede kapitalist olmak böyle bir şey… Elbette bunun istisnaları da vardır ama istisnalar kuralı doğrulamak içindir denir… Dünyanın en verimli toprakları betonlanıyor, asvaltlanıyor. Lüks oteller yapmak için ormanlar ateşe veriliyor… Neymiş efendim, Bacasız fabrikaymış… Korona virüs bacasız fabrikanızın ne olduğunu, tarıma son derecede uygun toprakların heba edilmesinin ne demeye geldiğini göstermedi mi?

 

Her şeyle birlikte ‘yangınla mücadele’ de özelleştirilmiş… Oysa, her şeyin özelleştirildiği bir toplumsal yaşam sürdürülebilir olmaktan çıkar… Şimdilerde Türkiye’de olduğu gibi… Artık yangın söndürmeden de kâr ediliyor… O zaman yangın ne kadar uzarsa, kâr da o kadar büyük demektir… Yangından bile kâr edildiği bir toplum, bir rejim ne demektir? Neye benzer?  THK uçaklarının devre dışı bırakılması bir aymazlığın, ihmalin, unutkanlığın sonucu değil… Bilinçli bir tercih… Aksi halde yangın bu kadar büyümeyebilir, vakitlice durdurulabilirdi…

 

Türkiye şimdilerde tam bir çöküş tablosu arz ediyor ama çöküşün yegâne faili bu dinci AKP iktidarı değil… Dinci AKP sadece süreci hızlandırdı, derinleştirdi. Yüz yüze geldiğimiz yıkım tablosu, yüz yıllık sömürünün, yağma ve talanın eseri… Doğa talanının derinleşmesinin nedeni artık yağmalanacak, talan edilecek bir şeyin kalmaması…  Bu, yıkımdan, yok etmeden kâr etmektir… Sermaye değerlenme zorluğu çekiyor, çareyi doğayı, hazineyi, bütçeyi yağmalamakta, canlıyı metalaştırmakta buluyor… Elbette bütçenin ve hazinenin yağmalanması bu devletin bir geleneğidir ama hiçbir zaman bu günkü boyutlara çıkmamıştı…

 

Kapitalist (sermaye) yangını da depremi de sever. Deprem ve yangın yeni inşaat imkânları demektir. Bir AKP’li belediye başkanı, “evi yanmayanlar keşke evimiz yansaydı diyecekler” derken, söylemek istediği bu… Bugüne kadar yanan yerlere turistik tesisler ve beş yıldızlı devasa oteller inşa edildi. Geride kalan 9 yılda yanan 320 bin metre kare orman alanı turistik tesislere tahsis edilmiş… 2012-2020 döneminde ormanlarda verilen turistik tesis izinlerinin kapsadığı alan 32 hektar…

 

İktidara yakın ‘iş bitirici’ iş adamları yanan orman alanlarını önceden kapatmışlar… Orman alanları maden sahası statüsüne indirgenmiş… Tabii son büyük yangın işlerini kolaylaştırmıştır… O kadar ki, sermayenin sloganı hattı yağma yok sathı talan var şeklinde ifade edilebilir… Nerdeyse, tüm dağlar, tepeler, meralar, ormanlar maden ocağı, kömür ocağı, taş ocağı, termik santral, lüks otel, ‘tatil köyü’, vb. inşası için sermayeye peşkeş çekilmiş ve çekilmekte… Temmuz ayında (2021) sadece Muğla’da  ihaleye çıkarılan orman alanı 8 bin 375 hektar…İmar kanunu, orman kanunu ve mevzuatı her yıl neden defalarca değiştiriliyor sanıyorsunuz? Bizde Çevre Bakanlığı çevrenin, Orman Bakanlığı da ormanların hesabını görme bakanlıklarıdır… Bu iki bakanlığın isminin gerçek durumla uyumlandırılması gerekir… Baksanıza, Orman bakanlığı ormanların ‘yönetimini’ turizm bakanlığına devretmiş… Artık turizmin şahlanacağından şüpheniz olmasın… Esasen tek kişi yönetimi geçerliyken bakanlıklar içi boş kabuk olmanın ötesine geçemez… Tabii her şeye tek adamın karar verdiği bir rejim de sürdürülebilir değildir… Bu kadar çeşitlenmiş, bu kadar kompleks bir toplum bir kişi tarafından yönetilebilir mi?

 

Türkiye’de yapılan her şeyin, atılan her adımın akılla, mantıkla, sağ duyuyla, toplum yararıyla bir ilgilisi yok… Yapılan her şey asgari rasyonellikten fersah fersah uzak… İyi de bu toplumun ezilen-sömürülen-aşağılanan, itilip-kakılan geniş emekçi kitleleri bunca saçmalığa, akılsızlığa, haksızlığa, hukuksuzluğa, baskıya, şiddete, devlet terörüne neden gereken tepkiyi gösteremiyor? Yurttaş bilinci değil, sığıntı bilinci taşıdığı için… Yurttaş olamadığı için… Elbette yurttaş bilincine sahip bir kitle de var ama bugüne kadar taşı yerinden oynatacak yüksekliğe çıkabilmiş değil…

 

Bu yıkım tablosundan ancak sosyal eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, ekolojik kaygıları içselleştirmiş, sınırsız büyümenin, saçma tüketimin kimin için ne anlama geldiğini bilen bir politik özneyle çıkılabilir. Başka türlü söylersek, yeryüzünün lanetlileri sahneye çıkmadan şeylerin seyrini değiştirmek mümkün olmayacak…  Bu da vakitlice bildik siyaset yapma tarzının dışına çıkmayı gerektiriyor… Sadece yöneteni değil, yönetimi (sistemi) de değiştirmekle bu sefil, bu akıl dışı durumdan çıkılabilir…  Bu da gayet mümkündür… İnsan irade sahibi bir canlı olduğuna göre…

 

  • Karl Marx’a 26 Mayıs 1873 tarihli mektup.