Cumartesi , 3 Ocak 2026

Bir sosyolojik yolculuk: Din neden asla sadece inanç değildir?

Gencer Çakır

Paylaş

Din, tarih boyunca yalnızca bireysel bir inanç meselesi olarak değil, toplumu şekillendiren, normlar koyan, ilişkileri düzenleyen kolektif bir güç olarak var olmuştur. Bu yazı, dinin kökenini, işlevini ve toplumsal gerçekliğini anlamaya yönelik mütevazı bir sorgulamadır. Amacımız, dinin insan zihnindeki yerinden çok, toplumsal dokudaki yerini ve bu dokuyu nasıl inşa ettiğini gözler önüne sermektir.

İnanmak Neden “Doğal” Gelir?

Michael Shermer, İnanan Beyin adlı kitabında, insan beyninin hayatta kalmak için sürekli anlam ve örüntü arayan bir “inanç motoru” olduğunu söyler. Bir tehlike olmasa bile tehlike varmış gibi davranmak insana evrimsel bir avantaj sağlar. Robert N. McCauley ise, tanrısal varlıklara inanmanın insan doğasına daha uygun, neredeyse içgüdüsel olduğunu, buna karşılık bilimin soyut ve sistematik düşünce gerektirdiğini savunur. Rodney Stark ve William S. Bainbridge ise dini davranışı, bireyin fayda-maliyet hesabı yaparak verdiği rasyonel bir tercih olarak görür. 

Bu yaklaşımların tümü, dini nihayetinde bireysel düzleme hapseder. Oysa beyin, diğer beyinlerle kurduğu sürekli ilişki ağından bağımsız düşünülemez. İnanç, yalıtılmış bir zihnin ürünü değil, kolektif etkileşimin sonucudur. Din, bireyin rasyonel hesabına indirgenemeyecek kadar karmaşık ve toplumsal bir olgudur.

Toplum Tanrıyı, Tanrı Toplumu Yaratır: Durkheim’ın Devrimsel Tezi

Emile Durkheim, dini anlamak için en güçlü sosyolojik çerçeveyi sunar. Ona göre din, iki temel unsurdan oluşur: Kutsal şeylere dair inançlar ve bu inançları paylaşanları bir araya getiren bir “kilise” yani manevi topluluk. Din, toplumun kendisinden başka bir şey değildir.

Durkheim, gerçekliğin “kutsal” ve “dünyevi” olarak ikiye ayrılması gerektiğini söyler. Kutsal olan, bireyleri sıradan hayatlarının dışına çıkarıp coşku ve heyecan yaratan, onları birbirine bağlayandır. Dini törenlerde yaşanan kolektif coşku (effervescence), bireyin kendinden geçmesine neden olur. İlginçtir, Durkheim aynı duygusal yoğunluğun resmi bayramlarda, milli törenlerde de yaşandığını belirtir. Buradan hareketle şu çarpıcı sonuca varır: Dinsel olan ile toplumsal olan aslında birdir. Tanrı, toplumun simgesel bir yansımasıdır. Toplum tanrıyı yaratır; tanrı da toplumu bir arada tutar, meşrulaştırır ve ona ahlaki sınırlar çizer.

Gündelik Hayatın Gizli Dini: Semboller ve Modern “İbadetler”

Din, kilise ve cami duvarlarının çok ötesine uzanır. Georg Simmel, bir evladın ebeveynine, bir vatanseverin ülkesine duyduğu bağlılığın dini bir tını taşıdığını söyler. İtaatin temelinde, bir başkasına duyulan inanç yatar. Eşitsiz ilişkilerin sürdürülmesi, bu tür bir inanca dayalı itaati gerektirir.

Modern seküler toplumlarda kral veya geleneksel tanrı figürleri eski gücünü kaybetmiş olsa da, onların yerini alan yeni “kutsallar” ve “semboller” vardır: Bayrak, ulus, para, markalar… Mircea Eliade, modern insanın Yılbaşı kutlamaları, düğünler veya terfi törenlerinde bile bozulmuş ritüelleri ve örtük mitolojileri sürdürdüğünü gözlemler.

Bu noktada Walter Benjamin’in tezi çok daha radikaldir. Ona göre kapitalizm, sadece dinden etkilenmiş bir sistem değil, bizzat kendisi dini bir fenomendir. Hıristiyanlık kapitalizme dönüşmüştür. Sermaye hareketleri, borsa, spekülasyon ve tüketim, yeni dünyanın ayinleridir. Giorgio Agamben bu fikri daha da ileri götürerek, “kredi” (credit) kavramının Latince “inanmak” (credere) kelimesinden türediğini hatırlatır. Kapitalizmde Tanrı’nın yerini “inanç/kredi”, kilisenin yerini ise banka almıştır.

Dinin Gerilemesi ve Kapitalizmin “Kutsal” Arzuları

Durkheim, İntihar adlı eserinde, dinin toplumsal dengeleyici işlevini anlatır. Din, hem yoksullara sabrı ve öbür dünya umudunu telkin ederek, hem de zenginleri aşırı kazanç hırsından vazgeçmeye çağırarak toplumsal sınıflar arasındaki gerilimi yumuşatıyordu. Kilise, ekonomik faaliyetlere ahlaki bir sınır çiziyordu.

Kapitalizmin yükselişiyle bu denge bozuldu. Dinin etkisi azaldıkça, arzular sınırsızca serbest kaldı. Endüstriyel üretim ve tüketim, bireysel arzuları kutsallaştırdı ve hayatın nihai amacı haline getirdi. Artık arzuları dizginlemek bir tür “kutsala saygısızlık” olarak görülüyordu. Ekonomik büyüme, ulusların tek ve kutsal hedefi haline geldi. Bu süreçte dinin yerini, tüketim ve sermaye birikiminin kendi “dini” aldı.

Fetişizm: İlkel Totemden Modern Metaya

Fetişizm, bir nesneye kendi doğasında olmayan bir güç atfetmektir. Marx, kapitalist toplumdaki “meta fetişizmi”nden bahseder. Piyasa için yapılan üretimde, insanlar arasındaki toplumsal ilişki, meta ilişkisi olarak gizlenir. Nesneler (metalar) sosyal bir güç kazanırken, insan ilişkileri şeyleşir.

Durkheim ise ilkel toplumlardaki “totem”i inceler. Klanın sembolü olan totem (bir hayvan veya bitki), kutsallığını toplumdan alır. Totem, hem tanrıyı hem de toplumu simgeler. Durkheim’ın sorgulaması şudur: Totem ikisini de temsil ediyorsa, tanrı ile toplum aynı şey olmasın? Bu analiz, tıpkı Marx’ın meta fetişizmini çözümlemesi gibi, kutsal görünenin ardındaki toplumsal gerçekliği ortaya koyar: Gizem, nesnede değil, onu kutsayan toplumsal ilişkidedir.

“Biz” ve “Onlar”: Dinin Birleştiren ve Ayrıştıran Yüzü

Dinin en temel işlevi, bir “biz” duygusu yaratarak toplumsal dayanışma ve bütünleşme sağlamaktır. Ancak bu “biz”in inşası, kaçınılmaz olarak bir “onlar”ı da yaratır. Edward O. Wilson, benzer inanç ve dilde olanlarla bir araya gelme eğiliminin insan doğasında olduğunu, ancak bunun ırkçılık ve bağnazlığa dönüşebileceğini söyler. “Toplumsal Kimlik Kuramı” da, insanların iç grubu kayırıp dış grubu ötekileştirme eğilimini vurgular.

İnsanlığın geleceği, bu “biz” tanımını nasıl genişleteceğimize bağlıdır. Ya dar kabilecilik ve milliyetçilikle çemberi daraltıp çatışmayı besleyeceğiz, ya da insanlığı tek bir topluluk olarak görmenin yollarını bularak çemberi genişleteceğiz.

Sonuç

Din, insanlık tarihinin merkezinde yer alan toplumsal bir olgudur. Kökeni bireyin psikolojisinde veya rasyonel seçiminde değil, insanların karşılıklı etkileşiminden doğan kolektif bilinç ve eylemdedir. Toplum, kendisini kutsal semboller ve tanrı kavramları aracılığıyla ifade eder ve yeniden üretir.

Modern çağda dinin geleneksel biçimlerinin gerilemesi, dinselliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kapitalizm, kendi kutsallarını (para, tüketim, büyüme), kendi ritüellerini (alışveriş, borsa) ve kendi tapınaklarını (AVM’ler, borsalar) yaratarak yeni bir “din” işlevi görmektedir.

Dini anlamak, yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de anlamak demektir. Toplumu bir arada tutan, ona anlam veren, ancak aynı zamanda önyargı ve ayrımcılığı da besleyebilen bu güçlü mekanizmayı eleştirel bir gözle incelemek, daha özgür, eşit ve adil bir insanlık tahayyülü için ilk adımdır. Nihai mücadele, tanrıların varlığı veya yokluğu üzerine değil, onları yaratan ve sürdüren tahakküm ilişkilerini dönüştürmek üzerine olmalıdır. 


Not: Bu kısa yazının çok daha geniş bir orijinal versiyonu için bkz: 

Çakır, Gencer. “Dinin Toplumsal Kökenine Eleştirel Bir Bakış”. Tarih ve Uygarlık İstanbul Yıllığı. No: 17. İstanbul: Doğu Kitabevi. Aralık 2025. s. 109-126.

*mesele121.org

Takvim

Aralık 2025
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

timeline

Aylık

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE YOUTUBE