
Fikret Başkaya
“Hristiyanlık denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda ne kadar yabanıl ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz”.
William Howitt
“Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir”
Carl von Clausewitt
“Kara bulutların fırtınayı taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı taşır”
Jean Jaurès
Doğrusu insanlar kapitalist bir toplumda yaşıyorlar da kapitalizmin nasıl netameli bir sistem olduğunu bilmiyorlar, merak da etmiyorlar… Aslında bilmeyenler sadece sıradan insanlar değil, yüksek düzeyde eğitimliler de bilmiyor… Tam tersine kapitalizmi meşrulaştırmakta da kusur etmiyorlar… Oysa kapitalizm temelli bir sapma ki, bu dünyada canlı yaşamı tehdit ediyor… Her geçen gün güzel gezegenimiz daha da yaşanamaz hale geliyor… Üstelik bu sefil durum “büyüme”, “kalkınma”, “ilerleme”, bizde “muasır medeniyeti yakalayıp üstüne çıkma” adına kutsanıyor… Oysa bidayette kapitalizm, varlığını kolonyalizme (sömürgeciliğe) borçludur.
Kapitalizm Sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistem ki, her bir kapitalist işletmenin vahşi rekabet koşullarında var olabilmesi, sürekli büyümeyi zorunlu hale getiriyor. Başka türlü söylersek, büyüme veya yok olma ikilemi söz konusu… Hiçbir kapitalist/kapitalist işletme ‘bana bu kadar yeter, burada durayım’ diyemez… Aksi halde güçlüler tarafından yutulur, sahnenin dışına atılır… Asında kapitalizm savaştır demekte bir sakınca yok… Zira, her bir kapitalist işletmenin varlığı, rakiplerini etkisizleştirmeye bağlı… Çelişkiler belirli sınırı geçtiğinde siyaset devreye giriyor, aralarındaki rekabet de kaçınılmaz olarak sıcak savaşa dönüşüyor…
Kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı XVI’ıncı yüzyıldan bu yana savaşın olmadığı tek bir gün yoktur… Bilen varsa söylesin… Geride kalan beş yüz yılda jenositler, kitle katliamları, vahşet ve savaşlar istisna değil, kuraldı… Tarih bize savaşın kapitalist yayılmanın anahtar aracı olduğunu gösteriyor. Büyük kapitalist güçler kriz zamanında büyük şirketlerin çıkarı için “güvenlik ve istikrar” gerekçesiyle savaşa baş vuruyorlar… Bu anlamda devletler arasındaki “rekabet” kaynaklara ve pazarlara ulaşmanın aracına dönüşüyor… Savaşın insana ve doğaya verdiği zarar: masum insanların ölümü, yerinden etme göçe zorlama sıradanlaşıyor… Velhasıl, Siyonist İsrail’in Filistin halkına yönelik jenosit girişimi bir istisna değil…
Emperyalistler savaş çıkarmak için “bahane” üretmekte de zorlanmıyorlar… Son 30 yılda peydahlanan savaş gerekçelerini hatırlamak ne demek istediğimi yeterince açık ediyor: İşte “haydut devlet’, “insanları zalim iktidardan kurtarmak”, “koruma zorunluluğu”, “demokrasi götürmek”, “dünya barışını tehdit”, vb… İran’a savaş açmanın gerekçesi ne? Koskoca “Orta Doğu” neden sonu belirsiz bir savaş ortamına sürüklendi? Bir korsanı yakalayıp, Büyük İskender’in huzuruna çıkarmışlar. İskender, “sen nasıl dünyanın huzurunu bozarsın, nasıl istikrarı yok edersin” dediğinde, Korsan, “benim küçük gemim var ve bana korsan diyorlar, senin koskoca bir donanmam var ve sana da imparator diyorlar” diyor… Velhasıl emperyalistler savaş gerekçesi üretmekte hiç zorlanmıyorlar…
Kapitalizm emperyalizm peydahlamadan, emperyalizm savaşsız, hegemonya da düşmansız yapamaz… Zira kapitalizm emperyalizmdir… Az sayıda kapitalist-emperyalist devlet dünyanın geri kalanını, sömürüyor, kayraklarını yağmalıyor, insanları katlediyor, aç ve çaresiz bırakırken, bu arada büyük kapitalist tekellerin kârı da artmaya devam ediyor. Emperyalist ülkeler dünya nüfusunun %21’i ama yeryüzünün kaynaklarının %69’una el koyuyorlar… İkinci emperyalistler arası savaş sonrasının tartışmasız hegemonik gücü olan ABD tek yanlı dayatma gücünü kaybetti. Artık ‘hegemonya krizi” söz konusu… Güçlü rakiplerle yüzleşmek zorunda… Sovyet sisteminin çöküşüyle etkili bir aktör olmaktan çıkan Rusya, zamanla gücünü toplamayı başardı ve hızlı gelişme kaydeden Çin de biz de varız diyor ki, artık tek kutuplu bir dünya yok… Tabii hepsi o kadar değil, artık yeryüzünün lânetlileri de savaşların asıl nedeni hakkında eskisi gibi düşünmüyor… Savaş gerekçelerinin hiçbir inandırıcılığı olmadığı giderek daha çok insan tarafından fark ediliyor…
Emperyalist devletler savaş bütçelerini, askeri harcamaları artırırken, büyük silah üretici tekeller (Lockheed Martin, Raytheon, General Dynamics’ ve diğerlerinin) kasaları dolmaya devam ediyor… Velhasıl savaş kazandırıyor… Savaşların sonucu ne olursa olsun, silah üreticilerinin ve tacirlerin “kazancı kesin…”
Kapitalizm ve emperyalizm varlığını sürdürdükçe, savaşları engellemek asla mümkün olmayacak… Geride kalan dönemde “barış mücadelelerinin” taşı yerinden oynatmakta başarısız olması kaçınılmazdı… Bir şeyi olmadığı yerde aramanın da bir karşılığı olamaz… Kategorik olarak kapitalizmden çıkma perspektifi yokluğunda barıştan söz etmek abesle iştigaldir ve bir gerçekliği olması da asla mümkün değildir… Gazze jenosidi ve Ukrayna savaşı neden durdurulamadı? Savaş kapitalizm için bir gereklilik olduğu için…
Ekonomi kapitalist tekellerin hakimiyeti altında ve devletler de finans kapitalin hizmetindeyken, savaş vahşetini durdurmak asla mümkün olmayacak… O halde ne yapmak gerekiyor? Sorunun kaynağına inmek, savaşın yaratıcısı olan kapitalist sistemle hesaplaşmak… O iş de bu dünyanın tüm zenginliğini yaratan ama yarattığından hak ettiği payı alamayan, üstelik sömürülen, aşağılanan, yaşam için gerekli olandan mahrum edilen işçi sınıfına ve bir bütün olarak yeryüzünün lanetlilerine düşüyor… Bu eller ilelebet armut toplamaya devam mı edecek?.. Bu güzel dünyayı cehenneme çeviren bir avuç haydut daha ne zamana kadar insanlığın kaderini belirleyecek ve uygarlığın geleceğini karartacak?
İdeolojik kölelikten yakayı kurtarmadan hiçbir ‘temel sorunla’ hesaplaşmak mümkün değildir… Buna savaşlar da dahil… O halde iki şey: 1. İdeolojik kölelikten kurtulmak ve 2. Şeylerin seyrini değiştirecek bir örgütlülüğü hayata geçirmek… Buna bir engel yok… Bu insan iradesini aşan bir şey mi? Neden haysiyetli insanlar olarak yaşama iradesini ortaya koyamayalım? Şu lânet olası “sayın seyirciliğin” bir sonu yok mu? Velhasıl komünizmden başka bir gelecek yok! Artık şeyleri adıyla çağırmanın zamanı gelmiş olmalıdır… Boşuna “gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir” demiyoruz…
Özgür Üniversite Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı






