Çarşamba , 14 Nisan 2021

ÖZERK DEĞİLSE, ÜNİVERSİTE DEĞİLDİR… – FİKRET BAŞKAYA

 

 

 

 

                                                                                                                                               “ilim ilim bilmektir

                                                                                                                                              ilim kendin bilmektir

                                                                                                                                          Sen kendini bilmezsen

                                                                                                                                               Bu nice okumaktır”

                                                                                                                                                             Yunus Emre

 

Bir yüksek öğrenim kurumunun üniversite sayılabilmesi için özerklik olmazsa olmaz koşuldur. Bir bakıma üniversite ve özerklik özdeş kavramlardır… Zira, bilimsel, estetik, entelektüel faaliyet ancak özerk bir ortamda mümkündür. Üniversitenin özerk olması demek, kendi işleyiş kurallarını kendisinin koyması, velhasıl kendi kendini yönetebilmesidir… Bu, bilimsel bilginin doğasında içerilmiş bir nitelikten ötürüdür. Özgür olmayan bir ortamda, emir-komuta ilişkisinin geçerli olduğu koşullarda bilimsel bilginin üretilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla özerk olmayan, kendi kendini yönetemeyen bir kurum üniversite adını ve tanımını hak etmez…

 

Özerk üniversite aynı zamanda kendi geleneğini ve üslubunu da oluşturur. Üniversitenin kendine özgü bir geleneğinin olması, doğrudan özerkliğin sonucudur. Üniversiteyi üniversite yapan binalar, sınıflar, laboratuvarlar, kütüphaneler, konferans salonları, isimlerinin önünde ünvanlar bulunan cüppeli adamlar, kadınlar değildir… Eğer kendi tarzı, üslubu, geleneği oluşmamışsa ve bilim etiğine uygun davranabilen bir bilim kadrosu mevcut değilse, öyle kurumlar kapısında üniversite yazılı diye üniversite sayılmazlar… Gerçeğin peşine düşme, gerçeği açığa çıkarma, doğru bildiğinden taviz vermeme, kendi etiğine bağlı olma gereğidir bir insanı bilim insanı yapan. Eğer üniversite üyeleri, bilim haysiyetine ve entelektüel dürüstlüğe sahip iseler ve onun gereğini yapabiliyorlarsa, gerçek anlamda bilim insanı sayılabilirler. İşte bu özellik onları diğer kamu görevlilerinden, memurlardan ayırır… Dolayısıyla ‘memur kafalı’ adamların/ kadınların bulunduğu kurumlar üniversite sayılamaz… Gerçek bilim insanı emir-komuta ilişkisini reddetmeden mümkün değildir ama bu üniversitenin kendine özgü bir akademik hiyerarşisi olmayacağı anlamına gelmez.

Son dönemde ‘üniversitelere’ yaklaşık 20 kadar AKP’li rektör atandı. Sadece Boğaziçi Üniversitesi hocası-öğrencisiyle dışardan atanan rektöre karşı çıktı. Bu, Boğaziçi Üniversitesinde üniversiter bir geleneğin varlığının sonucudur.

 

Bilim insanını memurlardan, kamu görevlilerinden ayıran onun kendi etiği doğrultusunda davranabilme, hareket edebilme yeteneğidir. Ancak bilim etiğini içselleştirmiş, bilim namusuna, entelektüel dürüstlüğe sahip olanlar ait oldukları kurumların özerkliğini koruma konusunda gerekli tavrı otaya koyabilirler…

 

Elbette özerklikten sadece siyasi otorite (devlet) karşısındaki özerklik anlaşılmamalıdır. Üniversite, sermaye sahipleri, mülk sahibi sınıflar karşısında da özerk olmak zorundadır. Son dönemde neoliberal küreselleşme çağında ve dayatılan özelleştirme dalgasıyla yeni bir süreç başladı. Üniversiteler ekonomik güç odaklarına mesafeli durmak bir yana giderek birer kapitalist işletmeye dönüşüyorlar. Artık mantar gibi merdiven altı üniversiteler peydahlanıyor. Diploma ticareti yapılan ticarethanelere dönüşüyorlar ki, bu durum artık bir kavram olarak bile gerçek üniversitenin ruhuna el-fatiha demektir… AKP döneminde çimento fabrikası kurar gibi üniversite açmak kural haline geldi… 81 vilayete üniversite kurmaya kalkmak üniversite kavramından haberdar olmamakla ilgilidir

 

Eğer entelektüel dürüstlük, bilim namusu ve özerklik bilinci yerleşmiş olsaydı, YÖK diye bir kurum olmazdı, olsa bile bu kadar uzun ömürlü olmazdı… Üniversite üyelerinin ve öğrencilerin etik bir tavır ortaya koymaları halinde -ki, öğrenciler öyle bir şeye hazırdılar- siyasi otorite (askeri cunta) geri adım atmak zorunda kalabilirdi… Her şeye rağmen YÖK dayatılsa bile, bu kadar uzun ömürlü olmazdı… Üniversite üyeleri dersleri boykot etme tehdidinde bulunabilselerdi, Cunta geri adım atmak zorunda kalabilirdi. Zira, sadece yüzbinlerce öğrenciyi değil, milyonlarca aileyi karşısına almakta zorlanırdı… Fakat üniversite hocalarının kahir ekseriyeti bilim insanı kafası değil, memur kafası taşıdığı için, siyasi otoriteye karşı bir tavır koymak şurada dursun, dönemin üniversite rektörleri ve akademi başkanları cunta liderinin karşısında esas duruşa geçtiler… Böyle kiliseye böyle papaz denecektir…

 

Bir yüksek öğrenim kurumunun üniversite sayılabilmesinin üçüncü koşulu, üniversitede yapılanların toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle buluşmasını-kavuşmasını var sayar. Eğer üniversitede yapılanlar, toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle örtüşmüyorsa, söz konusu kurumlar üniversite adını hak etmezler…

 

Ve nihayet dördüncüsü, üniversitenin mutlaka kamusal nitelik taşımalıdır… Tabii buradaki ‘kamusal’ kavramını devletle özleştirmemek gerekir. Doğası gereği bilimsel bilgi daima özel çıkarlar alanının dışında olmak zorundadır…

 

Yukarda kısaca ifade edilenler karşısında Türkiye’deki duruma gelirsek: Türkiye’de bağnaz resmî ideolojinin. MGK’nın, özellikle de cunta anayasanın ve onun ünlü 130. maddesinin ve YÖK diye bir kurumun varlığı, üniversitenin olmazsa olmazı olan özerkliği bütünüyle ortadan kaldırdı… Kaldı ki, bağnaz resmi ideolojinin geçerli olduğu bir rejimde sadece özerk üniversite değil, hiçbir özerk kurum ve kafaya da yaşama şansı tanınmaz… İşte bu yüzden geride kalan dönemde üniversite tanımına uygun kurumlar hiçbir zaman var olmadı… Gerçek bir üniversite hiç olamadı ama gerçek bir üniversiteye yakışan üniversite üyeleri her zaman vardı… Onlar da belirli aralıklarla (1933, 1960, 1971, 1980 ve 2016) üniversiteden topluca kovuldular… Tabii sadece bu tarihlerde değil, her zaman daha küçük çaplı ayıklamalar da yapılıyordu…

 

Şimdilerde üniversite denilen yüksek öğrenim kurumları başlıca üç “amaca” hizmet ediyorlar: Sömürü düzeninin ihtiyacı olan insanların yetiştirilmesi- esasen üniversite hocaları uzman yetiştiren uzmanlardır ve sömürü düzeni tarafından yüceltilen uzman, ağacı görür de ormanı görmez. Sosyal gerçekliğin dar bir veçhesine dair derinlemesine bilgi sahibidir ama bütünden habersizdir… Oysa gerçek bütündedir, hakikat bütündedir… Elbette bunu söylemek herkes her şeyi bilmeli demek değil. Bununla kısmî bakışın sınırları ima ediliyor… İşte bu durum uzmanı egemen sınıflar için “kullanışlı hale getiriyor…” Okullarda, üniversitelerde gençlerin özgürlük bilinci ve yaratıcılığı boğuluyor, egemenlik ilişkileri meşrulaştırılıyor… Özelleştirme dalgasıyla bir işlev daha ortaya çıktı: Artık üniversite denilen kurumlar tipik kapitalist işletmelere dönüşmekte…

 

Üniversitelerin adına layık kurumlar haline gelmesi, ancak devletten ve sermayeden bağımsız kurumlar oluşturmakla mümkün olabilir…

 

Bu yazıyı Özgür Üniversitenin ‘Kuruluş Bildirgesinden” bir alıntıyla bitirelim: “Forum ve Özgür Üniversite, eleştirel bilimsel bilginin, (zira eleştirel değilse bilim de değildir) yönetilenler, sömürülenler ve ezilen halklar yararına yeniden üretebileceğini kanıtlama iddiasıyla ortaya çıkıyor. Ve işçilerin, işsizlerin, yoksulların, sermaye düzeni tarafından dışlanmışların, kimlikleri bastırılmış halkların, onurlu aydınların ortak çabalarıyla, kendi bilim kurumlarını, kendi “organik aydınlarını” eğitim süreçlerini, kendi dillerini, bilimsel yöntem ve araçlarını, üniversitelerini, tartışma kültürlerini, enstitülerini, yazar ve araştırmacılarını, düşünürlerini yaratabilecek potansiyele fazlasıyla sahip oldukları inancıyla yola çıkıyor”…