Pazartesi , 26 Temmuz 2021

TOPLUMSAL ÇELİŞKİLER SİSTEMİNİN KURULUŞ VE İŞLEYİŞ BİÇİMİ -1- Nazım Can

15 Temmuz 2021

 

Çelişki, maddenin varlık biçimidir. Maddesiz çelişki, çelişkisiz madde yoktur. Madde, düalitik, karşıt iki kutuplu hareketli bir yapıdadır. Evrensel düzeyde bu kutuplardan biri enerji, diğeri kütledir. Doğası gereği, ikisi de maddidir. Enerjiyi kütleden; kütleyi enerjiden koparmak mümkün değildir. Enerji, kütleyi etkileme, onu işleyebilme yeteneği iken; kütle, Higgs alanı ile etkileşime girebilen kuantum parçacıkların, hızlarının sınırlanıp düşürülmesinden türemiş, enerjinin bir başka formudur. Enerji, bağrındaki sonsuz kütleyi, aynı pozisyonda tutarak özgür kalmak isterken; kütle ise tasarruf ettiği enerjiyi, potansiyel formda tutup, değişip dönüşerek, yeni formların kuruluş ve çözülüş biçimlerinde sürekli var olmak ister. ‘Kozmolojik Mekanizmanın Komutası’ altında işleyen, farklı enerji ve kütle formlarının bir birine dönüşümleri temelinde, kütlenin varlığına bağlı, fiziki standart modelin dört temel kuvveti meydana gelmiştir. Bu kuvvetlerin etkileşimiyle, kütle ile enerjinin her birinin kendi içinde, faklı alt formlara ve bu formlara uygun, karşıt düalitik kutuplar düzeneği ile değişip dönüşerek sonsuz sayıda ve türde, varlıkların gelişmesine neden olup, sonsuza doğru akmaktadır. Bildiğimiz sonsuzluk, şeylerin (maddi manevi olgu, olay veya varlıkların) sarmal, sonsuz sayıda varoluş ve yok oluş hareketidir. Bu hareketin varlığına tekabül eden, farklı her bir olgu, olay veya varlık biçimine ait düalitik karşıt kutuplar arasındaki etkileşim, çelişki kavramı ile ifade edilir. Engels, “hareketin kendisi bir çelişkidir” [[1]] derken; Lenin “çelişki, her türlü hayatın ve her türlü hareketin köküdür” [[2]] diye ifade eder. Bu anlayış temelinde, çelişkinin temel özelikleri, topluluk, toplum, toplumsal üretim biçimlerin kuruluşu, toplumsal temel çelişki, onun kapitalist işleyiş ve çözülüş tarzını Marksizm ile ilişkilendirerek tartışmayı sürdüreceğiz.

Çelişki kavramı konusunda bir çıkarsama yapmak, anlamı ve önemini bilince çıkarmak amacıyla hemen orta yere bir soru soralım:

İşçi sınıfı neden ücretlidir?

Çok basit bir soru gibi görünüyor ama bu soru sorgulanarak çözümlendiğinde, toplumsal geleceğimizin temel anahtarı olan mülkiyet nesneleri ile özel ilişkilenmenin ne anlama geldiğini bilmemize yarayan bir sorudur.

Öyle ya işçi sınıfı neden ücretlidir?

Çünkü işçi sınıfı, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin fiziki özel mülkiyetinden yoksundur da ondan. Çünkü işçi sınıfı, sadece kendi canlı emek gücü mülkiyetine sahiptir. Bu da şu anlama gelir: Fiziki aletler olmadan, insanın üretim yapması mümkün olmadığına göre; işçi de yaşamak için yiyip içmek, giyinip barınmak, gezip eğlenmek, ailesi ve çocukları ile mutlu olmak için canlı emek gücünü belli bir süreliğine kapitaliste satıp, ücret karşılığı kapitaliste çalışmak zorundadır. İşçi üretim süreçlerinde, emek gücünü belli bir süreliğine, (8 saat gibi) ücretli çalışma karşılığı kapitaliste sattığında, onu kendi sermayesi olarak kullanır ama bu süre zarfında, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler ile birlikte kapitaliste de mülkiyet edineceği meta üretip bırakır. Bu gerçekliği Engels şöyle özetler, “ücretliler olmaksızın kapitalistler var olamazlar” [[3]]. Tabi ki, tersi de doğrudur.

Peki, Marksist-Leninistlerin kurup, 70 yıl inşa etmeye çalıştığı Reel Sosyalizm, bu durumu değiştirebildi mi, daha açıkçası, “ücretli köleliği” ortadan kaldırabildi mi?

Hayır!

Neden? Çünkü Marks-Engels, tarihsel Marksistler, Reel Sosyalistler ve türevleri, sosyalist altyapının kuruluşundan hareketle, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin büyük insanlık adına, cari emek güçleri tarafından, her ülke toprağı temelinde eşit paylı, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli işletme ve işyerleri kurma gerçeğini fark edemediler. Böylece Büyük İnsanlığın, kendini Sosyalist Emekçi sınıfsal güce dönüştürmesinin anlamını ve önemini anlayamadılar. Hatta öyle donanımsız ve yetersizlerdi ki, karşı çıkıp ret bile ettiler. İşçi sınıfının “onda-dokuz” [[4]] oranındaki mülkiyetsizliğini “tarihin bir lütfü” (avantajı) olarak ele alıp, işçi sınıfının mülkiyetsizliğini övgüyle Marksizm-Leninizm diye teorileştirdiler.

Marksistler, Hegelci felsefe, Smith-Ricardo ekonomi ve Fransız Jakobenlerinin etkisinde kalarak, işi toplumsal altyapının değiştirilip dönüştürülmesi temelinde değil; toplumsal üstyapıyı (devleti), toplumsal altyapıya (ekonomik altyapıya) öncelediler. Onlar, salt siyasal mücadele ile devleti ele geçirmeye çalıştılar. Siyasal iktidarı ele geçirince de bu siyasal iktidar (proletarya diktatörlüğü) aracılığıyla sözde ekonomik altyapı oluşturabileceklerini sandılar. Dolayısıyla Reel Sosyalist ülke devrimlerinin tümü, toplumsal değişim adına sadece siyasal üstyapıda iktidarın el değiştirme biçimlerini gerçekleştirebildiler. Parti-devlet otoritesi (proletarya diktatörlüğü) temelinde, tepeden inme, sözde ekonomik altyapıyı da devlet ve kamu mülklerinin bir biçimi olan kooperatifleşme [[5]] ile kurmaya çalıştılar. Böylece onlar, siyasal yönetimde de binlerce kapitalist ve feodal otoritenin varlığı yerine, “burjuvazisiz burjuva devlet” [[6]] ve onun bürokratik otoritesini gerçekleştirdiler. Özetle, binlerce kapitalist ve feodal erkin sınıfsal gücünü, Reel Sosyalist devlette tekleştirdiler.

Ne acıdır ki, ücretliliği ortadan kaldırma iddiasıyla mücadeleye atılan Reel Sosyalistler, kapitalizmden daha geri düzeye düşerek bir başka biçimde onu tekrar eder oldular.

Oysa ta başından itibaren, iddia edilen çok daha başkaydı:

Engels şöyle yazıyordu, “Sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için önce onu gerçek bir alan üzerine yerleştirmek gerekiyordu”. [[7]] Peki, “Sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için” dönemin Marksist-Leninistleri, Reel Sosyalizmin kuruluşu ile “gerçekte” ne yaptılar? “Ücretli köleliği” ortadan kaldırmak için kapitalist mülkiyeti ele alıp onu altyapı inşası yönünde çözerek, “Sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için onu gerçek bir alan üzerine” oturtabildiler mi? Hayır! Peki, onun yerine ne yaptılar? İlkin siyasal iktidarı ele geçirmekle, özünde tek bir kapitalist gibi davranan ve biçimsel olarak tekleştirilen devlet kapitalizmini gerçekleştirdiler. Devlet bürokrasisi ve parti otoriterliğini topluma hâkim kıldılar. İkinci olarak da kapitalist ücret ödeme sistemini aşma adına, işçi sınıfına ücret ödeme tarzını, biçimsel sosyal yardımlar, teorik olarak karne, fiş, emek fişi vb. para yerine geçen belgeler ile ödenebileceğini tartışıp, vaziyeti kurtarabileceklerini, biçimsel olarak “sosyalizmi”, “gerçek bir alan üzerine yerleştirmiş” olabileceklerini zannettiler. Öyle ki, 1953 yılında bizzat Stalin, Son Yazılarından birinde, “sosyalizmin, SSCB’de artık geri dönülmez biçimde yerleştiğini” yazıyordu.

1990’da Reel Sosyalizmin, kapitalizmden daha geri, devlet düzeyindeki bir biçimi ve tekrarı olduğu, ancak yıkıldığında anlaşıldı. Aslında Reel Sosyalizmde, ta başından itibaren, ‘Toplumsal Temel Çelişki’ otoriter parti-devlet bürokrasi ile işçi sınıfı arasında, çözülmemiş ama biçim değiştirmiş olarak işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki toplumsal temel çelişki gibi devam ediyordu. Böylece Reel Sosyalistler, otoriter bürokratik “sosyalist” bir “sınıf” olarak “tekelci devlet kapitalizmini” geliştirip, yıkılana kadar yaşadılar.

Sorulacak son soru şudur: Marksist-Leninistler, iddia ettikleri gibi 70 yıllık Reel Sosyalist inşa ile “Ücretli köleliği” ortadan kaldırabildiler mi?

Hayır!

İşte hepimize tecrübe ile tespit olumsuz, kallavi bir çelişki örneği!

Çelişkinin Temel Özellikleri,

Çelişki evrensel [[8]], içsel ve nesneldir. Doğa, toplum ve düşünsel, bütün olgu, olay veya varlıkların içyapısında sürekli çelişler vardır. Çelişki, maddenin varlığında mutlaktır. Evrende çelişkisiz hiçbir şey (olgu, olay veya varlık) yoktur. Doğa, toplum ve düşünsel süreçlerdeki her bir çelişkinin somut, nesnel bir karşılığı vardır. Örneğin: hidrojen ile oksijenin, fiziksel ve kimyasal yapılarından dolayı biri birine karşı çelişik doğal eğilimleri, fizikokimyasal bir bağ oluşturup, varlık biçimi su olan, bir bileşim meydana getirirler. İşçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasında, kapitalist özel mülkiyetten beslenmek için geliştirdikleri mülkiyet bağının var olma biçimine tekabül eden, kapitalist toplum üretim biçimi var olmuştur. Düşünsel süreçlerde kavramlaşan her duyum ve algının, beyindeki karşılığı, ilgili nöronun komşu nöron ile geliştirdiği kayıtlı nesnel bilgi-bellek bağının varlığında meydana gelir.

Çelişki özgün [[9]] ve düalitiktir (karşıt iki kutupludur). Her olgu, olay veya varlık bağrında birçok çelişki barındırır. Bu çelişkilerden bir tanesi olgu, olay veya varlığın niteliğini belirler, gidişatını tayin eder. Bu nedenle özgünlük vasfı her olgu, olay veya varlığa, bir kimlik ve kişilik kazandırır. İşte bilim, bu özgünlüğü anlamak, ortaya çıkarmak için vardır. Çelişki düalitiktir (karşıt iki kutupludur). Bütün maddi, manevi olgu, olay veya varlıkların yapısında, bir kutbu bağımsız değişken, diğer kutbu ise bağımlı değişken olmak üzere, esas olarak birbiri ile uzlaşan karşıt iki kutbu vardır. Bağımsız değişken kutup olgu, olay veya varlığa damgasını vurur, niteliğini belirlerken, aynı zamanda karşıtıyla uzlaşarak, birlik ve mücadele halinde değişime konu bir varlık oluşturur. Bu nedenle, öznelcilikten kaçınmak için her iki kutbu da yeterince inceleyip, bilince çıkarmak gerekir. Her çelişki süreci, kuruluş ve olgunluk aşamalarında mevcut bir varlığın karşıt kutuplarının birliği ve mücadelesi ile varlığını devam ettirirken; çözülüş aşamasında, iç veya dış etkilerle aynı çelişki kutupları arasındaki bağ aşılarak, yeni ve ikinci bir karşıt bağımsız değişken kutup geliştirir. Tarihin tutarlılığı yasası gereği bu yeni uzlaşmaz karşıtlık biçimi, eski varlıktan yeni bir varlığa geçiş yapma pozisyonu alarak, çatışmayı yeni koşullarda sürdürür.  Dolayısıyla bir çelişkinin gelişme sürecine ait kuruluş ve olgunluk aşamalarında tüm olgu, olay veya varlıkların oluşumunda genel geçer eylem biçimi olarak, uzlaşır (Tez ile A-Tez) mücadele biçimi vardır. Ama öte yandan, aynı olgu, olay veya varlıkların çözülme aşamasında, yeni ile eski, iki olguyu temsil eden ve aralarında esas olarak uzlaşmaz (Tez ile Anti-Tez) olan bir mücadele biçimi de vardır. İster bir olguya ait kuruluş ve olgunluk aşamalarından geçerken, uzlaşan birlik ve mücadele biçiminde olsun. İsterse aynı olgu sürecinde çakışan, farklı iki olguya ait iki bağımsız değişken güçten birinin çözülme, diğerinin kuruluş aşamasından geçen uzlaşmaz mücadele biçiminde olsun, mücadele biçimlerinin tümü tek bir süreç ve üç aşamadan geçerek 4’lü (Tez, A-Tez, Anti-Tez ve Senteze) diyalektik yönteme göre çalışır. [[10]]

Çelişki, tarihseldir. Her çelişkin bir ömrü vardır. Buna çelişkinin, var olma ve yok olma süreci denir. Her çelişki süreci kuruluş, olgunluk ve çözülme gibi çeşitli aşamalardan geçer. Her çelişki süreci, tekabül ettiği olgu, olay veya varlığın yaşam sürecinin başından sonuna kadar varlığını devam ettirir. Her çelişki var olduğu gibi aşılarak yok olmak da zorundadır. Doğa, toplum ve düşünsel, bütün olgu, olay veya varlıkların var oluş ve yok oluşunda bir süreklilik vardır. Bu sürekliliğin yönünü onların sürekli ivmelenme biçimi teşkil eder. İvmelenen her olgu, olay veya varlık, başka bir varlıkta aşılarak yok olur. Çelişkinin var olma ve yok olma hareketi, her yeni olgu, olay veya varlığın değişim dönüşümünde, birinden diğerine geçişte yeninin oluşmasındaki tekrarı; sarmal, döngüsel ve sonsuzdur.

Topluluk ve Toplum Kavramlarının Analımı ve Önemi,

Toplum kavramının önceli, ilkel topluluk kavramıdır.

İlkel toplulukların oluşmasında, esas olarak Doğal Biyolojik Güçlerin baskın karakteri etkin rol oynamıştı. Çünkü insanlık sürü yaşamında kopup geliyordu. Bu dönemde, geçim araçları, özellikle iş aletlerinin teknolojik düzeyi çok geriydi. Ama buna rağmen, dipten gelen ve gelişen, iş ve geçim araçları, özellikle iş aletlerinin topluluk yaşam biçimini belirlemesi de yürürlükteydi. Dolayısıyla topluluk, avcılık, toplayıcılık, bitki kökleri ve yabani tahıl devşiriciliği, ilkel çapalı ekip biçme, hayvan evcilleştirme ve beslenme, ağaç kovuklarında, mağaralarda ve ilkel köy birimlerine yerleşip, yaşayan küçük insan gruplarıydı.

Buna karşın toplum, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin teknoloji gelişme düzeylerine uygun, sistemli tarım ve hayvancılık, ticaret ve sanayi üretimi yapabilen, genellikle kentlerde, farklı uygar üretim biçimlerini yaşayan daha büyük insan topluluğudur.

Topluluktan Topluma Geçiş ve Farklı “Toplumsal Üretim Biçimlerinin” Kuruluşu ve işleyişi,

Tarihi toplumsallaşma sürecinin başlangıcından itibaren insanlık, ilkel toplulukta Doğa ile Alet-Bilinç arasındaki Çelişkiyi (Do-AlbiÇa) yaşamaya başlamıştır. Uzun süre bu çelişki ve çatışma ortamında gelişen alet-bilinç sarmalı, iş ve geçim araçları, özellikle geçim güçlerini ilerleterek, insanlık yaşam biçimine yavaş ve derinden nüfuz etmiştir. Bu mücadele insanlığı vahşilik, barbarlık aşamalarından geçirdikten sonra dünyada ilk defa Kuzey Mezopotamya’nın Neolitik Devrimine vardırmıştır. [[11]] Neolitik devrim döneminde yaşayan avcı, toplayıcı ve göçebe çobanlar ile alet-bilinç sarmalında gelişip yerleşik hayata geçen, tarım ve hayvancılık da yapan güçler arasında büyük mücadele başlamıştır. Tarım devrimi de denilen bu dönemde, toplayıcılık, avcılık, göçebe çobanlık gibi iş ve işlemler yerini; toprağa bağlı yerleşik köy-kent düzenine geçen sistemli tarım, hayvan yetiştiriciliği ve hayvan ürünleri üretimine terk etmiştir. Böylece ilkel insani sahiplik, ilkel mülk sahipliğine, o da kamu mülk sahipliği (kamuya ait, herkese ait olan müşterekler) ile özel mülkiyet sahipliğine [[12]] ayrışarak dönüşüp devam etmiştir. Bu ayrışma uygarlığa ait farklı toplumsal üretim biçimlerini geliştirmiş ve her birine ait uygun sınıf ve devlet [[13]] örgütlenmesini ortaya çıkarmıştır.

İlkel iş ve geçim araçları, özellikle geçim güçleri, ilkel topluluk döneminde etkisiz ve zayıftı. Zamanla gelişip güçlenerek farklı aşamalardan geçip, topluluğun tarihi toplumsallaşma sürecine hâkim olmuşlardır. Bu gelişmelerin özünü, iş ve geçim araçları, özellikle geçim güçlerine uygun ve onların varlık biçimi olan, onların özgürce gelişmesine yol açan, ilkel sahiplik ilişki biçimi olmuştur. Hayvan belgesellerine dikkatlice bakıldığında, hayvanların da avlanma, otlama ve yaşam alanlarına sahiplik eğiliminin var olduğu görülür. Ama bu hayvani beslenme ve çoğalma zincirinde, eko-sisteme özgü doğal içgüdüsel bir sahiplenme biçimidir. Bu sahiplenme biçimi, ekolojinin doğal bir gereğidir. Bu davranış, “ilişki” düzeyinde bir hiçtir. Çünkü havanların bir birine karşı duyguları, duygusal bağları vardır ama ilişki nedir bilmezler. [[14]] Sürü insanından insana geçişte, alet-bilinç sarmalındaki bilincin gelişimi ile “ilişki” biçimi meydana gelmiştir. Bu ilk “ilişki” biçimleri, hayvani düzeyden, yaşam için gerekli olan şeyleri, insani sahiplenme düzeyine yükseltmiştir. Bu nedenle avlanma, sebze, meyve devşirme alanlarına yabancıların girmesine müsaade edilmemiş ve bu alanlar savunulmuştur. İlkel topluluk insanları, beslenmek ve beraber yaşamak için hem doğayı yaşamları için devşirmek, hem de doğanın muhtelif güçlerinin saldırılarına karşı korunmak, kendilerini savunmak için ok, yay, kargı, mızrak, kazma, balta vb. aletler yapıp kullanmışlardır. İyi ve başarılı alet yapıp kullanan ve belli bir tecrübeye sahip olan kişiler, doğal olarak grup liderliğine yükselmişlerdir. Zamanla yaşlanıp köşeye çekilen bu grup liderleri, deneyimli oldukları için alet yapım ve kullanımında ayrıcalıklarını kullanıp, hatta bazı iş ve geçim aletlerini özel mülkiyet edinmişlerdir. [[15]] Böylece kabile ve aşiret düzeyindeki yaşam biçimlerinde, bu liderlerin hükmü, çok daha belirgin biçimde öne çıkmıştır. Kabile ve aşiret liderleri şahsında, tüm nüfus söz konusu avlanma ve geçim alanlarını, kendilerine mülk (ortak yaşam alanları, herkese ait müşterekler) bilmişlerdir. İlkel mülkün özü toplumsal, biçimi ise kabile ve aşiret liderleri (bunlar ana, ata rolündeki insanlar) tasarrufunda, topluluk adına onların şahsi sahipliğinde ve yönetiminde özeldir. İşte bu gerçeklik ile çok önemli bir geçiş biçimi olan ilkel insani sahiplikten, ilkel mülk sahipliği biçimine geçilmiştir.

Tabi ki, ilkel iş ve geçim araçları, özellikle geçim güçlerinin gelişmesi burada durmamıştır. İlkel iş ve geçim araçlarının, özellikle geçim güçlerinin kabile ve aşiret liderlerine ait özel mülkiyeti yanı sıra, zamanla onları kullananlar da onları özel mülkiyet edinmek istemiştir. Bu isteğe karşı kabile ve aşiret liderleri, kabile ve aşiretin iç işleyişi gereği, bu gelişmeye müsamaha ile yaklaşmış ama her bir özel mülkiyet sahibi kişiden kendisine, kazancının belli bir kısmını “bahşetme” biçiminde karşılık bulmasını istemiş ve sağlamıştır. Bu gelişmeler temelinde, Neolitik Devrim ile ilkel topluluk çağı aşılarak kapanmış; yerine uygar toplum üretim biçimlerinin ilki olan, köleci topluma ait özel mülkiyetli uygar toplum üretim biçimine geçilmiştir.

Peki, bu geçiş veya kuruluş neyin sayesinde gerçekleşmiştir?

Tabi ki, alet-bilinç sarmalında, doğa güçlerine karşı, gelişip güçlenen üretim aletleri ve basit makinelerin teknolojisinin gelişmesi sayesinde. Neolitik Devrim dönemindeki bu gelişme: ilkel mülk sahipliği temelinde, köleci kamu mülkü (müşterekleri) biçimi ile köleci özel mülkiyet biçimi ayrımına yol açmıştır. Bu temelde özel mülkiyete dayalı devletin ortaya çıkışıyla [[16]] vergi vermenin nüvesi, Sümerlerde vergi indirimlerinden söz eder aşamaya ulaşmıştır. [[17]]

Neolitik Devrim dönemden itibaren, tarihi toplumsallaşma sürecinin temel çelişkisi olan Do-AlbiÇa yerini, genel olarak uygarlığa ait Emekçi ile Alet ve Makineler arasındaki çatışmaya (Em-MakÇa) bırakmıştır. Em-MakÇa da somut ve özgün biçimde, Köle ile Alet ve Makineler arasındaki çatışmada (Köle-MakÇa) kendini ifade etmiştir. Bu toplumsal kırılma noktasında, en önemli ve hayati olan değişim dönüşüm biçimi: üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve basit makinelerin, efendiler tarafından özel mülkiyet altına alınmış olması tayin etmiştir. Böylece köleci topluma ait Köle-MakÇa altyapı çelişkisi, Efendi-Köle arasındaki sınıf temelli mücadeleyi gündeme sokmuştur. Zamanla devlet yönetimine oturan eski aşiret liderleri veya aynı soydan ardılları, [[18]] devlete ait kamu mülk sahipliği ile vatandaşlara ait olan özel mülkiyeti vergiye bağlayarak Kral, Tanrı Kral, İmparator sıfatıyla devlet idaresi üzerinden tüm toplumu yönetmeye başlamışlardır.

Devletin ilk kez ortaya çıkışından beri bu Krallar, Kamu Mülkü (kamuya ait, herkese ait olan müşterekler) ile Özel Mülkiyeti siyasal düzeyde yönetmeye başlamış, hala devam ettirmektedirler.  Zaten bir üstyapı kurumu olarak devletin temelini veya altyapısal varlık biçimini bunlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla devletin direk sahibi olup, kullandığı Kamu Mülk sahipliği de ikiye ayrılmıştır. Birincisi Zorunlu Kamu Mülkleridir (kamuya ait, herkese ait olan zorunlu müşterekler) bunlar: bir ülkedeki dağlar, ovalar, ormanlar, denizler, göller, nehirler, barajlar, sokaklar, caddeler, köprüler, ana su kanalları, yollar, parklar, sit alanları, yargılama ve savunma gücü, devletin yönetim erki, gelenek ve görenek, biyolojik çeşitlilik, eko sistem, su, hava vs’dir. Diğeri ise özelleştirilebilir Kamu Mülkleridir (kamuya ait, herkese ait özelleştirilebilir müşterekler) bunlar: bazı ormanlık alanlar, maden yatakları işletmeciliği, bazı su kaynakları, bazı ekilebilir araziler, imara açılabilen araziler, kamuya ait fabrikalar, kamuya ait sağlık, güvenlik, savunma, eğitim ve kültürel kaynaklar vs’dir.

Kabile ve aşiret liderliği dönmelerinde, ilkel mülk sahipliği biçimlerinin varlığında “insan hayatı”  diyor Marks, “kendini geliştirmek için özel mülkiyete gereksinme duymuştur”. [[19]] Dolayısıyla köleci, feodal ve kapitalist özel mülkiyet biçimlerinin, insanlığa yaşattığı devasa acı ve ızdıraba bakıp, özel mülkiyetten ürkmek. Onun geçmişteki emek gücü düzeyinde toplumsallaşmış mirasa dayanan eşit paylı biçimi olan ‘Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyet’ biçimine burun kıvırmak. Mırın kırın etmek. Jakoben meşrepli düşünme yeteneği, Marksist “müritlik” değilse eğer, sorgulama gücünden yoksun müthiş geri düzeyde kalmış, sorunlu kafa karışıklığı demektir.

Suyun eğim bulup akması gibi toplumsallaşmış mülkün de özelleşme ile realize olup (eğim bulup) özgürce gelişme zorunluluğu vardır. Onun için toplumsallığın eğimi de insan zekâsı ve aklı ile ama iradesi dışında Üretim Güçleri Geliştirme Yasası (ÜGGY) tarafından sürekli ilerletilerek yaratılır. Dolayısıyla kapitalist toplum koşullarında, kapitalist kamu ve özel mülkiyetini aşan biçiminin de kişi bazında, Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyeti ile buluşmadan, eğim bulup akması, özgüece gelişmesi mümkün değildir. Çünkü ilk yaratılış itibariyle “ilkel sahiplik ve ilkel mülk sahipliği” lider insanın çabasına dayalı olarak var olmuştur. Bu husus Tarihi Toplumsallaşma Süreci boyunca, geçmişteki çaba ile mevcut iş gücünün sarmaş dolaş birikip katlanarak toplulukçu bir öze kavuşmuştur. İlk yaratılışından itibaren ilkel sahiplik ile ilkel mülk biçimi, toplulukçu özüne hâkimdir. Bu durum, ilkel topluluktan köleci topluma geçişte, ilkel mülk biçimi; kamu mülkü ile özel mülkiyete biçimine ayrışmıştır. Böylece daha açık ve belirgin şekilde, özel mülkiyet biçimi, toplumsal özüne hâkim olmuştur. Büyük Sanayi devriminin, buhar makinelerine gelene kadar bu böyle devam etmiştir. Büyük Sanayi devriminden sonra da tam tersine bu sefer de toplumsal özü, özel biçimine hâkim olmuştur. Bu noktadan itibaren, toplumsal öz her bir yaşayan insan için miras hakkı ile canlı emek gücü birlikte emekçilerde hak olarak özelleştirmeyi koşullandırmıştır. Dolayısıyla, tıpkı canlı emek gücü gibi miras hakkı da kişide özel mülkiyet olarak somutlaşmak zorundadır. Yoksa onun miraslığının bir anlamı kalmaz. Bu gerçekliği göremedikleri için Manifesto’da Marks-Engels, “her türlü miras hakkının kaldırılması” [[20]] gerektiğine hüküm koymuşlardır.

Bu bağlamda hadise düşünüldüğünde, “Müşterekler toplumun tutkaldır” diye, fabrikayı, traktörü, modern tarım tekniklerini, bilgisayarı, interneti, otomobili, uçağı, cep telefonu, uygar ve sağlıklı beslenmeyi, çağdaş yeme içmeyi, giyinmeyi, yaşamayı terk edip veya “kısarak”, müştereklerle avcılık, toplayıcılık, taş balta veya çapaya, ilkel tarım ve hayvancılığa dönüş yapamayız. Ekolojiyi kurtarmak adına insanca yaşamaktan fedakârlık yapamayız. Ekolojiyi kurtarmak için kapitalizmi altyapıdan hareketle devirmek şarttır. Başka türlü, ekolojinin kurtuluşu mümkün değildir! İnsanlık yokken de temel ve doğal ekolojik müşterekler vardı. Müşterekleri korumak, üzerine titremek başka bir şeydir, onlara adapte olup ilkelce yaşamaya öykünmek bambaşka bir şeydir. Bu nedenle uygarlığı kapitalizmin ötesine taşırıp ilerleterek yaşamak yerine, ondan önce var olan ilkel Mülk sahipliğine veya müştereklere öykünmek veya günümüzde fetişleşmiş toplumsallığa sığınmak, ileriye bakmak değil geriye ket vurmak, burjuva özel mülkiyet biçimine boyun eğmektir. Eşitlik ve özgürlük adına yokluk ve yoksulluğa öykünüp ona katlanmak, çağı ve geleceği öngörmemektir. Günümüz uygar dünyasına, “ilkel komünal” yaşam biçimi gömleğini giydirmek demektir ki, “olmayacak duaya âmin demektir”. Ayrıca her ülke toprağı temelinde, cari emek gücüne eşit payla dağıtılmış, kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli işyeri ve işletmelerdeki Sosyalist Emekçi özel mülkiyet biçimi, özel olduğu kadar aynı zamanda özü itibariyle zaten toplumsallaşmış bir özel mülkiyet biçimidir. [[21]] Yaratılış itibariyle, özel mülkiyet ve özelleştirilebilir kamu mülklerinin (zorunlu kamu mülkleri hariç) belli bir kısmı olan “sermaye, kişisel değil, toplumsal bir güçtür” [[22]] ama kapitalistin özel mülkiyeti altındadır. Neden kapitaliste özel mülkiyet yakıştırılıyor da Sosyalist Emekçiye özel mülkiyet yakıştırılamıyor?

Bilen, sorgulayan var mı?

Ayrıca şu açık değil midir? Sosyalist Emekçi özel mülkiyetli kişi, toplumsallaşmış bireydir. Toplumsallığının ona sunacağı maddi hiçbir ayrıcalık yoktur. Ama buna karşın, kapitalist özel mülkiyet sahibi kişi ise ful özel ayrıcalıklara sahip sömürücü bir kişidir. Bu nedenle ısrarla, kooperatifleşme ve türevleri değil de ‘her ülke toprağı gerçeğinde, cari emek gücüne eşit payla dağılmış, kolektif komünal işletilen sosyalist özel mülkiyetten’ bahsediyoruz.

Kısacası ilkel insani sahiplikten, ilkel mülk edinmeye, oradan da devlet yönetimindeki uygar kamu mülk (müştereklere) ile özel mülkiyetin ve farklı biçimlerine çıkışın ana çizgisi işte budur.

Marks-Engels bir taraftan Hegelci felsefi idealizmin, öte yandan Batı Avrupalı aydınlanmacı bilim adamları ve filozoflarının etkisi altında kalarak, ilkel topluluğun “ilkel mülk” edinme biçimini, Marksist sosyalizme ideolojik dayanak haline getirdiler. Böylece üretim ve özel mülkiyet bilincinden yoksun, ilkel topluluk gibi bir yaşam biçimine öykünüp onu, sosyalist toplum için dayanak haline getirmeye çalıştılar. Oysa Adam Smith, doğaya köle olan ilkel topluluk insanlarının yaşadığı yokluk ve yoksulluğu şöyle ifade ediyordu. “Bu toplumlar o kadar yoksuldurlar ki, gerekli maddeleri yeterince karşılayamadıkları için bazen çocuklarını, yaşlılarını, ayağa kalkamayan hastalarını, kendi elleriyle yok etmek, bazen açlığa terk etmek ya da vahşi hayvanlara yem olarak bırakmak zorunda kalırlar, ya da hiç değilse buna mecbur olduklarını düşünürler.” [[23]] Böylesine yokluk ve yoksulluğun olduğu bir yaşam ve geçim biçimine ait sözde bir “eşitlik ve özgürlükten”, kapitalizmin de ötesinde gelişkin bir uygarlığı hedefleyen sosyalizm için dayanak diye öykünerek bahsetmek, abesle iştigal etmektir.

Marks-Engels böylesine bir topluluk yaşam biçimine öykünüp, onu sosyalizmin öncülü için bir ilk örnek (prototip) olarak sunmaları izansızlıktır. Üretim ve mülkiyet bilincinin olmadığı ilkel bir topluluğa, üretim ve mülkiyet kavramlarını giydirmek, keyfiliktir, saf idealizmdir. Doğaya köle bir yokluk ve yoksulluğun yarattığı sözde “eşitlik ve özgürlük” biçimine dayanıp ondan, “ilkel komünal toplum”, ilkel sahiplik ve ilkel mülk edinme biçimlerine de “ilkel komünal mülkiyet” deyip işin içinden çıkmak o günde, bugünde doğru da değil, çare de değildir. Aslında onlar, teorik düşüncelerinin altını doldurmak, tarihi dayanaklar bulmak için ilkel toplumu kullanmak zorunda kaldılar. Çünkü onlar, her toplumun altyapıya dayandığını tespit etmişlerdi. [[24]] Ama onlar, sosyalizmin toplumsal altyapısının nasıl kurulacağını keşfedip bilemedikleri için Jakoben tarzı siyasal sınıf mücadelesinin şiddete dayalı pratiğinin sistem içi olma özelliğini göremediler.  Dolayısıyla toplumları biçimlendirip işleten, değiştirip dönüştüren, birini diğerinde aşıp yürüten üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin, tarihsel toplumsal teknolojik gelişmelerini, adına layık devrimci tarzda ele alıp işleyemediler. Kapitalizmin çelişkiler sisteminin onlardan çıktığını gördüler ama değerlendiremediler. Böylece gerçek anlamda, bilim ile yollarını ayırıp, gerçek anlamda işin şirazesinden çıktılar.

Oysa onların, pek çok önemli toplumsal tespitleri vardır. Örneğin onlara ait bir kavramı, düzeltip hatırlatmak için ortaya bir soru soralım:

“Toplumsal Üretim Biçimi” ne demektir?

“Toplumsal üretim biçimi” demek (feodalizm, kapitalizm gibi), söz konusu topluma ait “üretim güçleri” ile onlara uygun ve onların varlık biçimleri olan, birbiri ile uzlaşan (Marks’ta salt uzlaşmazlık) ilerici ve devrimci, muhafazakâr ve tutucu, gerici ve yıkıcı gelişme biçimlerindeki aşamalara tekabül eden, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin birliği ve mücadelesi demektir.

Peki, o halde “üretim güçleri” ne demektir?

“Üretim güçleri” demek, canlı-faal-pratik olarak üretim sürecinde kullanılan, türev emek gücü kaynağı olan üretim aletleri, makine ve makine sistemleri ile canlı emek gücü kaynağı emekçi insan, işgücünden yararlanılan hayvan ve üretime konu doğa, kullanılan enerji kaynakları, ham madde, mal ve malzeme demektir. [[25]]

“Üretim güçleri”  arasında sadece, üretim süreçlerinde kullanılan emek gücü sahibi insan ile işgücü olarak kullanılan hayvan, canlı üretim gücüdür. Diğerlerinin tümü cansız üretim gücüdür. Dolayısıyla üretim aracı derken kast ettiğimiz şey, sadece cansız üretim araçlarıdır.  Cansız üretim araçları arasında da en hareketli ve en devrimci olan unsur, Üretim Güçleri Gelişme Yasası (ÜGGY) hükmü altında, sonsuz düzeyde manipüle edilebilen, sürekli değiştirilip dönüştürülebilen ana öğe, üretim aletleri ve makinelerdir. Güncel söylem ile yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim aletleri ve makinelerdir. Bu nedenle üretim araçlarından söz ederken, bu devrimci öğenin anlamı ve önemini vurgulamak için sürekli ‘üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler’ deyimini kullanmak zorunda kalıyorum. Çünkü toplumları biçimlendirip yürüten ana öğe ‘üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerdir’. İşte bu nedenle Marks’ın, “el değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise sınaî kapitalist toplumu” [[26]] verir tespiti, yüksek düzeyde diyalektik tarihi materyalist bir anlam ve önem ifade etmektedir.

Genelde farklı toplumsal üretim biçimleri şöyle kurulur:

 

Tarihi toplumsallaşma süreci boyunca, değişip dönüşen temel ilke şudur: mülkiyetin özü toplumsal, biçimi ise özeldir. Tarihi toplumsallaşma sürecini devindirip ilerleten esas ilke işte budur.

 

Peki, bu ilkeye göre uygar toplumlarda, mülkiyetin nesneleri olan üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin özü nasıl toplumsal; biçimi ise nasıl özel olmuştur? Bir de ona bakalım:

 

Tarihi toplumsallaşma süreci boyunca -aktüel olanlar hariç- bugün mevcut olan üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin yaratıcıları olarak patent hakkı, ihtira beratı, telif hakkı vs. iddiasında bulunan hazırda hiçbir insan yoktur. Artık onların sahipleri, yaşayan insanlıktır. Yani cari her ülke topraklarında yaşayan toplumdur! Somut olarak o toplumda yaşayan, tek tek her bir kişidir. İşte üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler, böyle toplumsallaşıp (tüzel kişilik kazanarak) her bir insana, tarihsel toplumsal ortak anne ve babadan miras kalmış bir insan hakkıdır. [[27]] Ama öte yandan onlar kazma, kürek, kepçe, uçak, füze, internet, bilgisayar, uydu aracı vb. somut tarzda fiili özel mülkiyet (gerçek kişiliktirler) nesnesidirler. Dolayısıyla özgürce gelişebilmeleri için onlar, yaşadığı anda toplumsallaşmış gelişme biçimlerine uygun olarak, onların varlık biçimine tekabül eden gerçek kişiler tarafından özel mülkiyet altına alınması şarttır. Başka türlü mülkiyet altına alınmaları, onların ÖZGÜRCE gelişmelerine yol açmaz.

 

Bu kısa çözümlemeye yakından bakılınca, toplumsal geçişlere konu diyalektik hareketin tarihsel seyrinin şöyle geliştiği görülecektir:

 

Herhangi bir toplumsal üretim biçimi, sürekli gelişen üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin gelişen yeni biçimleri tarafından zorunlu olarak aşılır. Böylece üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin bu yeni gelişen biçimleri ile aşılan eski üretim ve mülkiyet ilişkileri arasında uzlaşmaz çatışmalar başlar. Bu çatışmada, eski üretim ve mülkiyet ilişkileri, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin, yeni gelişen biçimlerinin özgürce gelişmesine engel olmaya başlarlar. Bu nedenle, toplumsal kaos ve karmaşa ortamı gelişir. Bu kaos ve karmaşık ortamdan, toplumun çıkış yapması için üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişen toplumsal biçimlerine (özlerine) uygun olarak, onların varlık biçimi olan yeni bir toplumsal sınıf veya grubun onları özel mülkiyet edinmesi şarttır. Bu şart sağlanınca ancak onlar, ÖZGÜRCE gelişebilir, toplumsal kaos ve karmaşa ortamı, toplumsal altyapıdan hareketle çözülmeye başlar. İşte bütün toplumsal geçişler, bu temel ilkenin hükmü altında var olmuştur.

 

Örneğin: bu hüküm, tarihi toplumsallaşma süreci boyunca, diyalektik tarihi materyalist çizgide şöyle ilerleyerek işlemiştir:

 

Dünyada ilk kez, Kuzey Mezopotamya’nın verimli Hilal kavisinde yaşanan neolitik topluluğun bağrından fışkıran dünyanın ilk “efendileri”, artı-ürün üretme yeteneği kazanan basit iş ve geçim güçlerini, özellikle basit alet ve makineleri özel mülkiyet edindiler. Böylece toplumsal örgütlenme biçimi, köleci toplum üretim biçimi olarak şekillendi. Mülkiyetsiz kalan insanlar ise işgücü olarak efendiler tarafından köleleştirildiler. Aradan belli bir süre geçtikten sonra köleci toplumdan feodal topluma geçişte, özü toplumsal olan ama biraz daha gelişip köleci toplum üretim biçimini aşan alet ve makineler, bu sefer de kısmen Ortadoğu ve Doğu Asya’da ama özellikle Batı Avrupa’da soylular/toprak beyleri tarafından özel mülkiyet altına alındılar. Çünkü böyle bir mülkiyet ve üretim biçimi, onlara uygun ve onların varlık biçimine tekabül ediyor, onların özgürce gelişmesine yol açıyordu. Böylece toplumsal örgütlenme biçimi, feodal toplum üretim biçimi olarak şekillendi. Toplumun geri kalanı ise serfleşti, ama etkisiz ve önemsiz küçük bir kısmı da özel mülkiyet sahibi, “özgür” köylülük olarak var oldu. Daha sonra Batı Avrupa’da, feodal toplumdan kapitalist topluma geçişte, alet ve makineler, gelişerek feodal biçimlerini aştılar. Böylece yeni gelişmelerine uygun olarak alet ve makineler, bu sefer de burjuvazi tarafından özel mülkiyet edinince, uzlaşmaz sınıf mücadelesi temelinde, yeni toplumsal örgütlenme biçimi kapitalist toplum üretim biçimi olarak şekillendi. Toplumun geri kalanı ise esas olarak işçi/emekçi sınıfa dönüştü.

 

Demek ki, her dönemde gelişip ilerleyen ve farklı hareket biçimlerine oturan kavram düzeneği şöyle kurulmuştur: ilkel insani sahiplikten, ilkel mülke sahipliğine geçilmiştir. İlkel mülk sahipliği biçiminden de kamu mülkü (müştereklere) ile özel mülkiyet biçimlerine geçilmiştir. Devlet sahipliğindeki kamu mülk sistemi de kendi arasında, zorunlu kamu mülkü (zorunlu müşterekler) ile özelleştirilebilir kamu mülkü (özelleştirilebilir müşterekler) biçimlerine ayrışmıştır.

 

Tarihi toplumsallaşma süreci, dikkatli bir biçimde incelenince: ilkel mülkün, kamu mülkü ile özel mülkiyet biçimlerine ayrışıp dönüşürken, kamu mülkü de kendi arasında zorunlu kamu mülkü ile özelleştirilebilir kamu mülküne dönüştüğü görülecektir. Dolayısıyla kamu mülkü ile farklı özel mülkiyet biçimlerinin özü, toplumsal ve tüzel bir kişi iken; biçimlerinin ise özel ve gerçek kişi olduğu gerçeği de görülecektir. Bu farklılaşma üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler üzerinde somut olarak gelişerek devam etmiştir. Tarihi toplumsallaşma süreci boyunca, tarihsel toplumsal her bir üretim biçimine ait özgün çelişki, bu temelde kurulup çözülmüş ve biri diğerinde aşılarak devam etmiştir.

 

Bu toplumsal özün (tüzel kişinin) tarihsel gelişim çizgisi yakından incelenince: ilkel toplulukta uzun süre sıkışıp kalan iş ve geçim araçları, özellikle geçim güçlerinin özgürce gelişmesi, Neolitik Devrimden itibaren belirgin biçimde köleci özel mülkiyet biçimine geçtikten sonra ancak sağlanmıştır. İşte tarih bu temelde köleci, feodal ve kapitalist özel mülkiyet biçimlerini yaşamıştır.

 

Sosyalist toplum özel mülkiyet biçiminin kuruluşuna gelince:

 

Büyük Sanayi Devriminden itibaren üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler, kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçimini aşmıştır. Kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçimi ilişkileri artık üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin özgürce gelişmesine engel olmaya başlamıştır. Marks-Engels’in Manifestoda, “burjuvazi üretim aletlerinde ve dolayısıyla üretim ilişkilerinde, sosyal ilişkilerin tümünde durmadan devrim yapmazsa yaşayamaz” [[28]] dedikleri geçmiş dönem devrimciliğine burjuvazi, çoktan “ihanet” etmeye başlamıştı. Bu ihanetten dolayıdır ki, özellikle 1980’lerden itibaren merkez kapitalist ülke tekelleri, yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim aletleri ve makineleri, kendi ülkelerinde üretime sokmaya çekiniyorlardı. Düşen ortalama kar oranlarını yükseltmek için üretime yeni teknoloji uygulamak gerekiyordu ama uygulamadılar. Çünkü merkez kapitalist ülke ekonomilerde yeni teknolojinin yaratacağı büyük sıkıntılardan korkuyorlardı: Bu sıkıntıların birincisi ve en önemlisi, yeni teknolojinin üretime uygulanmaları halinde, büyük ve kitlesel teknolojik işsizliğe yol açmış olacaklardı. Bu da onlar için korkulacak, ateşten bir gömlekti. İkincisi ise daha fazla ortalama karların düşmesine katlanamazlardı. Bu nedenle düşen ortalama karların hiç olmazsa bir kısmını telafi etmek için mevcut teknolojiyi, daha önce bilinen sömürgeci kanallar üzerinden dünyanın geri bölge ülkelerine doğrudan yatırımlar biçiminde kaydırdılar. Üçüncüsü de sözüm ona bu arada, zaman kazanıp, kapitalist kaos ve karmaşadan çıkış yapmak için sorunu çözeceklerine kendilerini inandırdılar. Ama “yağan yağmurdan kaçarken” Çin, Rusya ve Hindistan “dolusuna yakalandılar”. Planları alt üst oldu. Şu anda para ile ABD’de “think-tank şirketleri” üzerinden, bilim ve akademik devşirmeleri ile KOMPLO TEORİLERİ üretip tasnif ederek, büyük bir karambol de beyin fırtınası yaşıyorlar. Hatta 2019 yılında Davos’ta “Sosyalist olma” niyetlerini tartışmaya açtılar. Biden, ABD’de eski kalburüstü Troçkistleri istihdam etmeye başladı. Öyle ki her cepheden, inanılmaz biçimlerde Büyük İnsanlığa saldırarak çıkış arıyorlar! Siyasal, sosyal, biyolojik, askeri ve ekonomik komplo, kumpas ve çevirme derken, tarihin şahit olmadığı kadar tehlikeli siber saldırılar, “akıllı” konvansiyonel silahlanma yarışı ile dünyayı Pasifikte III. bir Emperyalist paylaşım savaşının arifesine getirmiş bulunmaktadırlar. Ama onlar ne yaparlarsa yapsınlar, bu kaos ve karmaşadan legal veya illegal düzeyde, varlıklarını veya kapitalistliklerini koruyarak asla çıkamazlar. Zayıfta da olsa kestirim düzeyinde söylenecek şey şudur: Büyük insanlık çok geç kalır da kendini zamanında Sosyalist Emekçiye dönüştüremez, geleceğine el koyamazsa eğer; küresel kapitalist oligarşiler ihtimaldir ki, muayyen bir sürede, “trans hümanist” tekniklerle büyük insanlığın defterini dijital makinelerle dürebilecektir. Ama daha yüksek ve güçlü bir kestirimle diyebilirim ki, daha gelişmiş yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital makineler de “trans machinist” tekniklerle küresel kapitalist oligarşilerin defterini dürecektir. Çünkü bu haliyle küresel kapitalist oligarşiler ve onların devşirme bilim ve akademik çevre aklı ile bu kapitalist tezgâh artık dönmüyor. Sanayi devriminden, özellikle 1980’den beri kokmaya başlamıştır. Bu kokuşmayı aşmak için kümülatif insan aklını, Sosyalist Emekçi özel mülkiyetle harekete geçirmek gerekiyor. Onun da tek yolu, Sosyalist Emekçi insanın örgütlülüğünden geçiyor. Basitleştirilmiş bir örnekle: Aktüel kapitalist kaos ve karmaşa bu haliyle devam ederse eğer ve bu dünyada da insanlığın ömrünün 6 ay (180 gün) kaldığını kabul edersek; küresel kapitalist oligarşilerin, mevcut faşist icraatları bu ömür süresini 5-6 güne indirecektir. Çünkü onlar, Büyük İnsanlık şahsında aslında “kendilerine de benzin döküyorlar” ki, dijital makineler gelip çakmağı çaksın…

 

Bu kapitalist kaos ve karmaşa ortamından, devlete ait “veya değil”, kamu mülkleri (müşterekler), kooperatif mülkleri veya özel grup mülkleri veya türevi eski sol-sosyalist mülk biçimlerine dayalı veya küresel oligarşinin dillendirmeye çalıştığı “küresel gelir sistemi” gibi siyasal yöntemler ile çıkış yapılamaz. Çünkü hepsinin özü, devlete ait kamu mülkleri (müşterekler) biçiminde kurulmuş olacaktır. Bunlar, Sovyetler Birliği’nde kooperatif (kolhoz, sovhoz) ve Yoguslavya’da grup özel mülkleri, Çin’de tarım kooperatifler ile her birinde devlete ait zorunlu kamu mülkü olarak kurulunca; bu dönemlerdeki mevcut üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin toplumsal özlerinin özgürce gelişmesine ket vurulmuş, özgürce gelişmeleri önlenmiştir. Çünkü onlar, sistem sınırlarını aşabilecek bir çelişkiden, küheylanı yoksun bırakılmışlardır. Dolayısıyla onların üzerinde taşıyıp yürüttüğü toplumsal özlerinin gelişebilmesi için sistem içini öngören soyut devlet aklı (tüzel kişi) ve bürokratların “kör” çabasına değil; tam tersine onların yeni biçimlerinin, özgürce gelişebilmesi için somut ve toplumsallaşmış gerçek kişi aklına ve bilincine ihtiyaçları vardır. İşte bu anlayış temelinde, sosyalist özel mülkiyeti oluşturacak tarzda, toplumsal değişim ve dönüşüm çelişkisi kurulmadığı için Fransız Jakobenlerinin mücadelesi ile Robert Owen’ın kooperatifçi faaliyeti, 1871 Paris Komünü deneyi ile Rus Sosyalist Ekim Devrimi, Çin Devrimi ile daha açıkçası bütün Reel sosyalist ülke devrimlerinin hemen hepsi başarısız olmuştur. Hepsi sistem dâhilinde, etrafında dönüp dolaştıktan sonra, kapitalist gerçeğine “geri” dönüş yapıp, üstlerine çökmüşlerdir. Bu temelde gelişecek yenileri de bu kaderi paylaşmak zorundadır.

 

Marks, zeki ve keskin bir gözlemcidir. Toplum birey çıkarı karşılaştırmasında, birey ile toplum ilişkisini şöyle ifade ediyordu, “özel mülkiyet kuralına göre işleyen iktisadi sistemde, bireyin toplumdan çıkarı, toplumun bireyden çıkarına ters orantılıdır”. [[29]] Bu kapitalist toplum koşullarında tespit edilmiş somut bir işleyişin dile getirilmiş biçimidir. Marks, bu ilkenin derin geçmiş ve gelecek analizine girişmeden, onu salt sınıflı toplumlara ait genel geçer bir ilkeymiş gibi ele alıp mekanik düşünme tarzı ile kapitalizme gelene kadar durum böyle ise onun tersi doğrudur diye Marksist sosyalist teoriyi inşa etmeye başlamıştır. Gel gör ki, Paris Komünü, Reel Sosyalizmin onlarca deneyi ve 70 yıllık iktidar çabası Marks’ı doğrulamamıştır. Reel Sosyalizm, bireyi güçsüzleştirip yok etti. Buna karşın devleti güçlendirerek, insanlığı pati-devlet bürokratik otoritesine esir etti. Demek ki, yukarıdaki ilkenin tersi, Reel Sosyalizm ile denenip, olmazlığı ispatlanmıştır.

 

Şimdi ilkeyi, günümüz koşullarındaki gelişmeler ile şöyle bilimsel bir temele oturtabiliriz: Demek ki, üretim araçları, özellikle yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişme biçimleri; kapitalist üretim ve özel mülkiyet rejimini aşmıştır. İşte bu nedenle aşılan kapitalist üretim ve özel mülkiyet biçimi; gelişen üretim araçları, özellikle yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim aletleri ve makinelerin yeni gelişme biçimlerine engel olmaya çalışıyor. Oysa onları, her ülke toprağı temelinde, cari emek gücü bazında, eşit payla dağıtılmış, kollektfi komünal çalıştırılan, sosyalist özel mülkiyetli işyeri ve işletmelerde üretime sokarsak; bu seferde Sosyalist Emekçi şahsında bireyi güçlendirip, toplum çıkarını çoğaltıp bireye (Sosyalist Emekçiye) teslim etmiş oluruz. Böylece devlet, zorunlu devlet mülkleri dışında mülksüzleşerek, Sosyalist Emekçi üzerinden, toplumun hizmetine girer. Dolayısıyla geçmiş deneylerde, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin üzerinde taşıyıp yürüttüğü tarihsel toplumsal yeni gelişen özleri (tüzel kişilikleri)  ile onları özel mülkiyet edinen toplumsallaşmış gerçek kişilerin varlığı üzerinden kurulması gerekirdi. Ama tam tersine, hepsinde toplumsal özü (tüzel kişi) ile kamusal mülk (tüzel kişi) edinme düalitesi üzerinden sistem içini öngören, sisteme ait çelişki üzerine kurulduğu için çökmüştür. Böylece toplumsal öz (tüzel kişi) ile kamusal mülke (müştereklere) dayalı oluşturulan çelişki sistemleri, yeni toplumsal altyapının kuruluşunu “cennete” öteleyerek, onun yerine mevcut siyasal üstyapının veya siyasal iktidarın ele geçirilmesini hedef tahtasına koymuştur. Bu da sistem içinde anarşiye yol açarak, dönüp dolaşmış ama başarıldığında da kaçınılmaz olarak, SB’de olduğu gibi siyasal otoriteye sahip güçlü bir “burjuva” bürokrasisi üretmiştir. Oysa tam tersine, tarihi toplumsallaşma süreci boyunca, yeni gelişen tarihsel toplumsal öz, her seferinde gerçek kişi tarafından özel mülkiyet edinmesi ile köleci, feodal ve kapitalist üretim biçimleri kurulup gerçekleşmiş. Hadise, kapitalizmden sosyalizme geçişe gelip dayanmıştır. Bu husus, kişilerin iyi veya kötü niyetlerinden bağımsız, toplumsal çelişkilerin nesnel gelişme doğasıdır.

 

Peki, tarihi toplumsallaşma sürecinin diyalektik tarihi materyalist çizgisinde, kapitalizmden sosyalizme geçiş nasıl bir seyir izleyecektir? Bir de ona bakalım:

 

Sıkça vurguladığımızı bir kez daha tekrarlarsak: üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler, ÜGGY hükmünce az veya çok, evrimci veya devrimci biçimde sürekli gelişirler. Büyük Sanayi Devriminden, özellikle 1980’lerden itibaren günümüze kadar yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin üzerinde taşıyıp geliştirdiği, yeni tarihsel toplumsal eşitçi dijital teknolojik özü, kapitalist üretim ve mülkiyet biçimini aşmıştır. Böylece o zamandan beri, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri, yapay zekâ teknolojisi kullanan dijital üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin özgürce gelişmesine engel olmaya başlamıştır. Bu engelleme durumu kapitalizmi, yönetemeyeceği kaos ve karmaşık bir ortama sokmuştur. İşte bu kaos ve karmaşık ortamdan çıkışın tek bir yolu vardır. O da kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini aşan üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin, gelişen yeni biçimlerinin Büyük İnsanlık tarafından özel mülkiyet altına alınıp, kendisini Sosyalist Emekçiye dönüştürmesi şarttır. [[30]]

 

Şarttır ama kapitalizmden sosyalizme geçişte, daha önceki toplumsal üretim biçimlerine ait birinden diğerine geçişte önemli bir farkı ortaya çıkmıştır.

 

O fark da Şudur!

 

Büyük Sanayi Devriminden itibaren üretim aletleri ve makinelerin, üretim süreçlerinde hareket etmek için işçiye ihtiyaçları kalmamıştır. Mekanik otomatik ve dijital otomatik gelişmeleri ile onlar, toplumsallaşacak mirasçıları (Sosyalist Emekçi) tarafından özel mülkiyet edinmelerini koşullamışlardır. Bu koşullanmanın biçimi şudur: Onları her isteyen, istediği biçimde özel mülkiyet edinirse, bu yol kapitalizme çıkar. [[31]] Demek ki, üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makinelerin geliştirerek üzerinde taşıyıp yürüttüğü, yeni tarihsel toplumsal eşitçi dijital teknolojik özün ortaya koyduğu şart, dünyadaki her ülke toprağı temelinde, eşit paylı kolektif komünal sosyalist özel mülkiyetli işyeri ve işletmelerin, kurulmasını şart koşmaktadır. Yani kapitalizmden devrimci çıkış, iradeli (voluntary) ve belirlemeci (determination) [[32]] olmuştur. Ancak bu şartlar altında yaratılacak Sosyalist Emekçi Özel Mülkiyetin sahipleri, işsizlik kaygısı taşımadan, insansız üretimi imkân dâhiline sokacak, böylece üretim araçları, özellikle üretim aletleri ve makineler özgürce gelişebilecekler. Ancak bu özel mülkiyet şartıyla, bir insanın diğer bir insanı, makinelerin teknolojik üstünlüğünden yararlanarak sömürülmesi de ortadan kalkacaktır. Böylece toplumsal denge ve denetleme otomatiği, kendiliğinden kurulmuş olacaktır. Onun için ısrarla ifade ediyoruz ki, bunun dışındaki her türlü mülk ve özel mülkiyet sahipliğinin yolu kapitaliste ve kapitalizme çıkar. Dolayısıyla Büyük İnsanlık, sosyalist özel mülkiyet temelinde kendini Sosyalist Emekçiye dönüştürüp, yeni bir toplumsal üretim biçimine (sosyalizme) geçmek zorundadır.

 

Bu bağlamda demek ki toplumsal sorunları, o sorunları oluşturan özgün çelişkileri temelinde çözmek zorundayız. Dolayısıyla her toplumsal üretim biçimi, bir çelişkiler sistemi yumağıdır. Toplumsal çelişkiler yumağındaki çelişkiler, türleri bakımından her zaman iki çeşittir. Çelişkilerin pek çoğu, “Tali Çelişkiler” biçimindedir ama onlardan sadece bir tanesi “Toplumsal Temel Çelişki” rolündedir.

 

 

(Devam edecek)

DİPNOTLAR:

[1] Engels, F. (1894), Anti-Dühring, Sol Yayınları, 2. Baskı (1991), S. 212.

[2] Lenin, V. (1930), Felsefe Defterleri, Sol Yayınlar, 1. Baskı, (1976), S. 113.

[3] Engels, F. (1894), Anti-Dühring, Sol Yayınları, 2. Baskı (1991), S. 67.

[4] Marks-Engels, (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar (1976), S. 46.

[5] Lenin, V. (1923), Ütopik ve Bilimsel sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1.Baskı (1977), S. 223-229.

[6] Lenin, V. (1917), A. g. e, S. 113.

[7] Engels, F. (1894), Anti-Dühring, Sol Yayınları, 2. Baskı (1991), S. 69.

[8] Mao Çetung (1937), Teori ve Pratik, Sol Yayınlar, 11. Baskı (2005), S. 30.

[9] A, g, e. S. 34.

[10] Nazım Can (2019), Toplumların Altyapı Anatomisi ve marksizm –IV ve V-, özgürüniversite.org, website.

[11] Gordon Childe (1941), Tarihte Neler Oldu,Kırmızı Yayınları, 5. Baskı (2009), S. 36-37.

[12] A. g. e, S. 102. Ve bkz: Gordon Childe (1950), Toplumsal Evrim, Alan Yynclk, 1. Bsk (1994), S. 43-44 ve 87.

[13] Engels, F. (1844), Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, 9. Baskı (1991), S. 112, 174-175.

[14] Marks-Engels, (1846), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar (1976), S. 56.

[15] Gordon Childe (1941), Tarihte Neler Oldu, Kırmızı Yayınları, 5. Baskı (2009), S. 59-60.

[16] A. g. e, S. 114-115.

[17] Samuel Noah Kramer (1956), Tarih Sümerde Başlar, Kabalcı Yayınları, 1.Basım (1999), S. 69-75.

[18] Gordon Childe (1950), Toplumsal Evrim, Alan Yayıncılık, 1. Baskı (1994), S. 43.

[19] Karl Marks (1844), El Yazmaları, Birikim Yayınlar,  5. Baskı (2009), S. 144.

[20] Marks-Engels, (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar (1976), S. 52.

[21] Nazım Can (2016), Toplumların Altyapı Anatomisi -IV-, özgürüniversite.org, website.

[22] Marks-Engels, (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar (1976), S. 44.

[23] Adam Smith (1776), Ulusların Zenginliği, Alan Yayınları, 2. Baskı 1997; S. 13.

[24] Marks, K. (1859), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınlar, 6. Baskı, (2005), S. 39-40.

[25] Nazım Can (2019), Toplumların Altyapı Anatomisi ve Marksizm  -III-, özgürüniversite.org, website.

[26] Marks, K. (1847),  Felsefenin Sefaleti,  Sol Yayınları (1979), S. 117.

[27] Gordon Childe (1941), Tarihte Neler Oldu, Kırmızı Yayınları, 5. Baskı (2009), S. 30.

[28] Marks-Engels, (1848), Komünist Partisi Manifestosu, Bilim ve Sosyalizm Yayınlar (1976), S. 31.

[29] Karl Marks (1844), El Yazmaları, Birikim Yayınlar,  5. Baskı (2009), S. 62

[30] Nazım Can (2016), Toplumu Biçimlendiren Olguların Tarihsel Eylemi -1-, özgürüniversite.org,

[31] Marks-Engels, (1846), Alman İdeolojisi, Sol Yayınlar (1976), S. 82.

[32]  Mahir Çayan’ın “devrim, volantarist ve deterministtir” saptaması oldukça ilginç ve değerlidir!