Cuma , 24 Kasım 2017

Bilgi yoksa aydınlanma da yoktur – Afşar Timuçin

  afc59far-timc3bcc3a7inHem aydın olduklarını söylüyorlar ya da duyuruyorlar hem de yerli yersiz ya da fırsat buldukça “ortaçağ karanlığı” diye bir şeyden sözediyorlar. Cahilliğin uç noktasında çadır kurmak değil de nedir bu? Hem kendini aydın sayacaksın hem de insanlığın bir çağını kökten mahkum edeceksin, onu kafana göre tarihten oyup çıkaracaksın. Ortaçağ karanlığı diyene o senin karanlığındır demek gelir içimizden. İnsanlığın durgunluk dönemleri ve atılım dönemleri vardır. Ortaçağ’ın ilk dönemi yalnızca kültür açısından bir durgunluk dönemidir. Yıllar önceydi, beni bir konuda konuşmam için bir liseye çağırmışlardı. Bir felsefe odası yapmışlar. Dört duvarı tarih şeridiyle çevrelemişler. Tarih şeridinin bir parçasını kapkara boyamışlar. Bu neden böyle dedim. Efendim orası Ortaçağ’dır dediler. Sonra salona geçtik. Konuşmamada gençlere biraz olsun Ortaçağ’dan söz etmeyi düşündüm. Salonda korkunç bir kargaşa… Genç insanlar beni dinlemediler. Ben de hemen evime döndüm. Şimdi o gençler büyümüşlerdir, belki de şimdi bir yerlerde ortaçağ karanlığından ve kendi aydınlıklarından dem vurmaktadırlar.

Bir süre önce ünlü bir bilim ve siyaset adamımız televizyon kanallarından birinde Ortaçağ’dan söz etti kısaca. Ortaçağ ona göre yalnızca ticaretle uğraşan, ticaretten başka bir şey bilmeyen geri kalmış insanların çağıydı, bir karanlıklar çağıydı. Ticaret mi? Gülmekten kendimi alamadım. Ortaçağ’da ticaret çok geç zamanlarda başlamış ve yavaş yavaş canlanmıştır. O canlanma da XI. yüzyıldan sonra olmuştur. O canlanma Büyük Rönesans’ın yani üçüncü Rönesans’ın ilk ışıklarını bize duyurur. Artık bilim ve felsefe dinin bağlayıcılığından kurtulmaya başlamıştır o zaman. Ortaçağ’ın başlangıcı V. yüzyıldır. Durgunluk yalnızca beş yüzyıl kadar sürmüştür. Söz konusu canlanma sermayeci düzene doğru ilk adımların atılmasıyla belirgindir. Ortaçağ bir tarım çağıdır, özellikle tarım yöntemlerinin gelişimiyle kendini duyurur. Hocamıza sorular soran gazeteci arkadaşımız al bu da benden diyerek yanlışa bir yanlış daha ekledi. Ona göre Ortaçağ’da siteler vardı. Oysa siteler bir önceki çağın yani Eskiçağ’ın yerleşim birimleridir.

Aydınlanma bilgiyle olur, kafadan atmakla ne aydınlanabiliriz ne de kimseyi aydınlatabiliriz. Aydınlanma bir seçim işi değildir, bir donanımı gerektirir. Ben aydınlandım diyerek aydınlanamaz insan. O konuda paneller de yapsa aydınlanamaz. Aydınlanma dediğimiz insani etkinlik her şeyden önce kişinin bilincini sağlam ve tutarlı bilgilerle donatmasını gerektirir. Sokrates zamanında kitaplar mı vardı, iyi düşünürüm doğru düşünürüm, bu durumda kitap okumam gerekmez anlayışıyla kendini kendi çabasıyla aydınlattığını sanan insanların dünyasında yaprak kımıldamıyor. Kültür alanlarımızdaki çöküntü zeki insanlarımızın kendi kafalarında ürettikleri bilgilerle gittikçe derinleşiyor. Toplumca yaşadığımız gerilik, bu arada ilerilik gibi görünen gerilikler tümüyle tembelliğimizin ve onunla gelen cahilliğimizin ürünüdür. Kültürden birinci planda sorumlu olanların bilinçleri bile gerçek anlamda bir kargaşaya tanıklık ediyor. Bunu nereden mi anlıyoruz? Onların ürettikleri ya da ürettiklerini sandıkları sığ düşüncelerden ve yetersiz yapıtlardan anlıyoruz, ”ortaçağ karanlığı”ndan anlıyoruz.

Aydınlanma sözü ağızlardan düşmüyor ama insanlar gündelik siyasetin ya da kaba siyasetin girdisiyle çıktısıyla uğraşmaktan öteye geçemiyorlar. Okumak ve araştırmak suçunu işleyenler yok denecek kadar az. Bir bilim adamı gün geliyor bir darbeciye övgüler yağdırabiliyor. Aydınlanma bir niyet sorunu değil bir bilinç sorunu ortaya koyar, bunu unutmamak zorundayız. İnsanların dizlerini kırıp kültürlerini artırma yolunda çaba göstermeleri gerekiyor. Burada başta üniversiteler olmak üzere birçok kültür kurumunun çabaları önemli olacaktır. Geçenlerde Anadolu’daki devlet üniversitelerinden birinde iş tutan bir bilim adamımız bir televizyon kanalında yekten insan bilimleri diye bir şeye inanmadığını, bu arada matematiğin de bilim sayılamayacağını söyledi de benim ağzım açık kaldı. Kendisi bir takım fizik uygulamalarıyla uğraşıyordu ve Galileo Galilei’den beri ayrı bir bilim özelliği kazanmış olan matematik-fizik’den habersizdi. Bu çok değerli bilim adamımız toplumbilimi de ruhbilimi de alaya alıyordu. Ruhbilim belki, dedi bir ara, o da gündelik yaşamda işe yararsa.

Kültür planında dünyada da çok büyük sorunlar yaşanıyor. Yüzyıllarca birer kültür merkezi olarak kalmış bazı büyük kentler bile artık büyük adamlar yetiştirmekte eksik kalıyor. Bugün birçok toplum birkaç yüzyıl önce yetiştirmiş olduğu filozoflardan ve bilim adamlarından kopmuş görünüyor. Teknolojinin insanları hayretler içinde bırakan buluşları yarı cahil toplulukların gözünü boyamış durumdadır. Teknoloji aydınca gelişimini tamamlamamış insanlar için oyuncaklar üretiyor. Burada üniversitelerin önemi kendini gösteriyor ama dünya üniversitelerinin durumu da pek içaçıcı değil. Özellikle felsefe ve insan bilimleri alanlarında büyük sıkıntılar var. Her şey sermayeci düzenin güdümüne girmiş gibidir. Şişirilmiş Nobel ödülleri zaman zaman güler misin ağlar mısın duygusu veriyor. Kimilerine göre bu durumun baş suçlusu ya da tek suçlusu sermaye düzenidir. Neden olmasın. Bu durumda tümüyle sermaye düzenini suçlayıp çıkmak doğru mu diye düşünmeliyiz gene de. Biraz da kendimizi suçlasak kötü mü olur?

Düzenin içinde kalmak koşullanmayı göze almaktır, düzenin dışına düşmekse tam anlamında etkisiz kalmaktır. Bu ikisinin arasında kocaman bir boşluk var, o boşlukta insanın geniş ve derin araştırmalar yapması olası değildir diye düşünülür. Bu görüş yaygın bir görüştür ve gerçeklikte karşılığı olan bir görüştür. Ancak durumun bu kadar çapraşık olmadığını da düşünebiliriz. İş yapmamak adına özür bulmakta güçlük çekmeyenler bu gibi savunmalara sığınırlar çok zaman. Her durumda yapılması gereken, yapılabilecek olan bir şeyler vardır. Geçmişin büyük adamları kendilerini gül bahçelerinde yetiştirmediler. Sokrates’in siyasetin kirli oyunlarına canını vermesi, Platon’un güç koşullara göğüs germesi hatta tutsak pazarında satılacak kadar zorda kalması, Aristoteles’in casus damgasını yemesi, Roger Bacon’ın (Francis Bacon’ın değil) düşüncelerinden ötürü on iki yıl hapis yatması, insan bedeni üzerinde araştırmalar yapan Vesalius’un ölüme mahkum edilmesi, Thomas Morus’un başı kesilerek idam edilmesi, Descartes’ın çektiği acılar, Leibniz’in gördüğü baskılar, Spinoza’nın büyük yalnızlığı, Rousseau’nun siyaset dünyası karşısında sıkıntıları, Marx’ın kurulu düzenden çektikleri…

Bugün bilim de felsefe de sanat da son derece evcilleşmiş ve bütün kurulu düzenlerle uzlaşmalarını yapmış görünüyor. Bugün lüks otomobiline kurulup sigarasını tüttürerek yazlığına doğru yol alan bilim felsefe sanat adamlarının mutluluğu şu adını andığımız kişilerin acılarıyla tam anlamında bir karşıtlık oluşturuyor. Oysa bütün bir tarih bize gerçek kültür yaratıcılarının birer aykırı insan olduğunu gösteriyor. Aydınlanmanın yolu bu aykırılıktan geçer. Aykırılık dediğimiz şey hep bir yeniyi araştırmakla, olanla yetinmemekle ilgilidir. Yoksa aykırılık keçi inadını özenle sürdürmek anlamına gelmez. Gerçek kültür insanları bir takım havai görüşlerle oyalanıp gününü gün eden kimseler olamazlar. Aydınlanma emek ister, insanın kendini daha da insan kılmak için yoğun çabasını gerektirir. Önemli olan çobanın değneğine kafayı sürtmek değil gerçekten geleceği yaratacak olan aydınlıkların peşine gitmektir. Kendini “ortaçağ karanlığı”ndan değil kendi karanlığından çekip çıkarabilmiş adama aydınlanmacı denir. Aydınlanmacılık bir hokkabazlık mesleği olamaz. Yetişmekte olan gençleri de yalan yanlış görüşlerle dolduruşa getirmeden dünyada ve ülkede gerçek araştırmacı aydın ahlakını geçerli kılmaya çalışmak önemlidir. Aydınlanma bir mutlu olma ya da haklı çıkma biçimi değildir, bir kavga inancıdır. Hepimiz yatıp kalkıp aynı şeyleri düşünelim ahlakı aydınlanma ahlakıyla bağdaşmaz. Biraz bir şeylere katlanmayı bilmek gerekir. Korkarım aydınlanmacılığı da kendimize benzeteceğiz. Gençleri kendimize benzetmeye çalıştığımız gibi.

 

Bu yazı 3 Ocak Pazar Günü Birgün Pazar ekinde yayınlanmıştır.