Küreselleşmiş liberalizmin projesi, toplumun her türlü müdahaleden arındırılmış piyasa ekonomisiyle yönetilebileceğini ileri sürüyor ve bunu mümkün ve arzulanır bir şey olarak görüyor. Bu mümkün sayılıyor zira, “düzenlemeden arındırılmış” piyasanın eğilimsel arz/talep dengesini sağlayacağı varsayımına dayanıyor. Arzulanır bir şey sayılıyor zira, böyle bir genel dengenin buluşların neden olduğu dinamizm sayesinde tüm taraflar [herkes] için arzulanır [optimal] sonuçlar doğuracağı varsayılıyor. Bildik [konvansiyonal] ekonomik düşüncenin giderek daha da karmaşık hale gelen tüm versiyonları, bu dünyanın gerçekliğiyle ilgisi olmayan, bilimsel tutarlılıktan da nasibini almamış çocuksu ufkun ötesine bir türlü geçemedi. Zaten söz konusu olan da kavramın gerçek anlamında bayağı ideolojiden başkası değildir ki, böylesi bir sosyal yönetimin yegâne “rasyonel” yönetim biçimi olduğunu ve bunun dünyanın en iyi sonuçlarını doğuracağını ileri sürüyor. Bu anlamda şimdilerde gündemde olan liberalizm, sermayenin tek yanlı çıkarına işleyen ve finansal rantabilite dışında hiçbir kaygı taşımayan sürekli ütopyasından başka bir şey değildir! Elbette böyle bir ütopyanın bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Ancak kaos yaratabilir ki, o da kaçınılmaz olarak kurbanlarının direncini ve isyanını davet edebilir. Bu ideoloji apolitik [depolitize] bir ekonomik yönetim varsayıyor...devamı>>
Üç yıla yakın bir zamandan bu yana “resmi tarih polemikleri” başlığı altında sürdürdüğümüz tartışmalarda/polemiklerde zaman zaman güncelinde zorlamasıyla Türkiye Solu’nun durumu ağırlıklı olarak ana konu başlıklarımızdan birini oluşturdu. Çizmeye çalıştığımız tabloda her fırça darbesinde tuvalimize bulaşan ve bu bulaşıklıkla bizleri şaşırtan “renkler”, sol’un farklı bir başlık altında irdelenmesinin zorunluluğunu ortaya çıkarıyordu; gerek dergi üzerinden yaptığımız yazılı, gerekse çeşitli panel, konferans ve sunumlar aracılığıyla yaptığımız sözlü tartışmalar sonucunda Türkiye Solu’nun resmi ideoloji-resmi tarih karşısındaki duruşunu, mevzi alışını ya da etkilenişini-etkileşimini bir alt metin düzeyinde tartışmaya karar verdik. Yöntemimiz bundan öncekinde olduğu gibi, “serbest vezinli bir deneme” şeklinde özetlenebilir, kimi zamanlara tırnak içinde olmak kaydıyla solun resmi ideolojiyle olan ilişkisini irdelemeye çalışacağımız bu dizi yazıda –tefrika olarak adlandırılmasında hiçbir sakınca yok...!- kimi zamanlarda güncelden yola çıkıp geçmişi tartışıp anımsatırken, kimi zamanlarda da tümüyle geçmişe dönüp oldukça dar bir alanı anlatmak yolunu deneyeceğiz ve “bu ne” derseniz “deneme yazıyoruz” diye yanıtlamaktan da çekinmeyeceğiz! Yaptığım yazı planı sonuç itibariyle bir bütünselliğe ulaşmayı amaçlıyor, ancak tarihin karşımıza neler çıkartabileceğini kim bilebilir ki? İşte eleştirel katkılarında önemi burada başlıyor ve bireysel üretim birlikte üretime dönüşüyor...devamı>>
---------------------------------------------------------------
Müfredat Aydını
Necdet Şen
22 Ağustos 2008
Dünyanın başka yerlerinde ve güneş sisteminin uzak gezegenlerinde nasıldır bilemem, ama Türkiye'de "Aydın" denince kulunuzun aklına kişiyi militanlaştıran bir "eğitim" sürecinden geçirilmiş, kendi değerlerine yabancılaşmış, halkıyla kavgalı, hafiften züppe, gıcık bir vatandaş portresi geliyor.
Oysa Aydınlanma Felsefesi'nin ortaya çıkardığı Aydın, içinde bulunduğu evreni skolastik önkabullerle değil, özgür düşünceyle algılayan, ilâhî kalıplarla değil sorgulayıcı akılla yorumlamayı deneyen, her şeyin sonsuz bir değişkenlik içinde olduğu varsayımından hareketle, dogmalardan ve toptan yargılardan uzak, daha makul izahlar karşısında fikrini gözden geçirmeye hazır, gözlemci, analitik, esnek, meraklı, kumral, sarışın, esmer, buğday tenli, zekî, çevik, ahlâklı biridir.
Evrensel anlamıyla Aydın, gelişmeye ve üstüne kat çıkmaya açık bir kimlik modelidir. İnsanın kızını veresi, hayranlıktan geberesi gelir...devamı>>
---------------------------------------------------------------
Ölüm Orucu!
Gün Zileli
22 Ağustos 2008
3 Ekim 2007 tarihinde çevirmeye başladığım Jan Valtin’in Out of the Night (Karanlığın Ötesinde) adlı 671 sayfalık otobiyografisini, son bir ayda, hızlandırılmış bir çalışmayla, 7 Ağustos 2008’de bitirdim. Son bir aydaki, neredeyse günde 15 saate varan yoğun çalışmama tanık olan arkadaşlara, “Stalin’in Stahanovistlerinden farkım kalmadı” diyordum şakayla karışık.
Çeviriye, çoğunluğu Alman Komünist Partisi’nin yöneticilerinden oluşan, İngilizce ve Almanca Wikipedia’dan özetlenmiş 200’ün üzerinde biyografik not da ekledim. Kitap yayımlandığı zaman görülecektir, bu biyografik notlardaki ölüm tarihleri çok ilginç bir durumu sergilemektedir. 1933-35 yıllarında ölenlerin hepsi, Almanya’dan kaçamayan ya da Almanya’da kalıp yeraltı mücadelesi veren ve Hitler’in Gestapo’su tarafından yakalanarak öldürülenlerdir. 1936-1939 yıllarına rastlayan ölüm tarihleri ise, Almanya’dan kaçıp Sovyetler Birliği’ne sığınan Alman komünistlerinin ve keza Rus komünistlerinin, Stalin’in büyük tasfiye hareketi sırasında, GPU ve daha sonra NKVD tarafından öldürülmelerine işaret etmektedir ve sayıca, neredeyse, 1933-35’deki Hitler cinayetlerinden daha kabarıktır. Nazi liderlerinin çoğunun ölüm tarihi ise, 1934 ve 1945 tarihini göstermektedir....devamı>>
---------------------------------------------------------------