İstanbul Özgür Üniversite dersleri video

NextPrevious
Click on the slide!

Bu katliamın faili kim? /Fikret Başkaya

Manisa’nın Soma ilçesinde, bir özel şirkete devredilen maden ocağında iki gün önce meydana gelen “kazada”, şu an itibariyle 282 kişinin öldüğü, 80 kadarının yaralandığı bildiriliyordu. Ve yeraltında kalanların sayısı bilinmiyormuş... Yerin altında kalanların sayısının bile bilinmemesi, bunun ne büyük bir kepazelik, ne büyük ayıp, ne büyük bir skandal, ne büyük aymazlık ve utanmazlık olduğunu göstermiyor mu?

Manisa’nın Soma ilçesinde, bir özel şirkete devredilen maden ocağında iki gün önce meydana gelen “kazada”, şu an itibariyle 282 kişinin…

Devamı...
Click on the slide!

Fikret Başkaya ile Korkut Boratav söyleşisi

"Gezi kalkışması, Türkiye toplumunda geçerli üretim/tüketim/yaşam tarzını reddeden; kamucu, eşitlikçi, sınırsız özgürlükçü (kısacası “komünist”) bir değer sisteminin tohum halinde var…

Devamı...
Frontpage Slideshow (version 2.0.0) - Copyright © 2006-2008 by JoomlaWorks
Hastalıklı toplumun hasta insanları... PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 23 Şubat 2015 10:20

Fikret Başkaya

fikret

Artık Türkiye tam bir şiddet sarmalına hapsolmuş durumda: Polis şiddeti, subay şiddeti, öğretmen şiddeti, müdür şiddeti, erkek şiddeti, koca şiddeti, baba şiddeti, siyasetçi şiddeti, esnaf şiddeti (AKP esnafı tarafından hunharca katledilenleri hatırlayın) dinci yobaz şiddeti, işveren şiddeti, ekonomik şiddet, trafik şiddeti, mahalle şiddeti, medya şiddeti, rektör şiddeti, dekan şiddeti, "özel güvenlikçi" şiddeti, insanların doğal çevreye uyguladığı şiddet... Bu kadar şiddete maruz bir toplumda ve ortamda hala sağlıklı insana rastlamak ne kadar mümkün? Gün geçmiyor ki, bir vahşet yaşanmasın, bir katliam yapılmasın, bir kadın öldürülmesin, bir cinayet işlenmesin... Bu şiddetin "olağanlaşması", sıradanlaşması değil mi?

 Bu sürekli şiddet hâli, bu cinayetler, bu insanı utandıran manzaralar hasta insanların eseri, o hasta insanlar da bu toplumun eseri. Gökten zembille inmiş değiller. Hastalıklı toplumun karnından çıkıyorlar. Şiddetin kökü derinlerde ama sorunun kökenini dert edinen, kaynağına inmeyi akıl eden pek yok... Yüzeysel söylemler ortalığı kaplamaya devam ediyor. Yeni kanunlar çıkararak, cezaları daha da artırarak sorunun çözüleceğini sananlar çoğunlukta... " Bir kaçını sallandırarak" işin içinden çıkılabileceği sanılıyor ve hâlâ idam cezasını bir çare olarak görenler az değil... Eğer idam bir çare olsaydı işler ne kadar da kolay olurdu. Bu, katledeni katlederek üstesinden gelinebilir bir şey midir? Eğer öldürmek kötüyse (ve kötüdür şüphesiz), aynı şeyi devlet yapınca iyi olur mu?  Bu bir şeyi olmadığı yerde aramak değil midir? Eğer bu durum, bu genelleşmiş şiddet hali, hastalıklı toplumun ortaya çıkardığı bir şeyse, o zaman işe, "bu toplum neden böyle oldu", "neden hastalandı", "neden bu hale geldik" sorusunu sormak gerekmiyor mu?

Devamını oku...
 
Üç Tarz-ı Siyaset.. Üç Tarz-ı Yönetim.. “Algı” yönetimi, “Duygu” yönetimi, “İmaj” yönetimi PDF Yazdır E-posta
Cuma, 27 Şubat 2015 15:17

Taner Timur 

Daha çok Meşrutiyet düşünürleri kullanırdı bu terimi. Çeşitli “tarz-ı siyaset”ler üzerinde tartışırlardı. Kimi “Garpçılık” dedi; kimi “Türkçülük”; kimi de “İslamcılık”.. En çok konuşulan seçenekler bunlardı. 
Aradan yüz yıl geçti; hala yolumuzu bulamadık; hala tartışıyoruz. Üstelik hiç de beklenmedik bir anda “İslamcılık” ön plana çıktı. Artık hep onu tartışıyoruz. Kelamcı ve ilahiyatçılar, filozof ve toplum bilimcilerin önüne geçti. Ve daha çok Osmanlıca konuşuyorlar. 
“Tarz-ı siyaset”leri geçelim; gelelim “tarz-ı yönetim”lere. Asıl konuşmak istediğim bunlar ve aklıma üç türlü “tarz-ı yönetim” geliyor. 


***
Birincisi, hani şu son yıllarda dillere pelesenk olan “algı yönetimi”.
Nasıl oldu, nereden çıktı, doğrusu bilmiyorum; ama galiba şöyle oldu: Bir gün birisi çıktı; çok kızdığı bir düşünce ya da edime “bu bir algı yönetimidir” dedi; buluş beğenildi; terim tuttu ve böylece “algı yönetimi” denilen şey de birdenbire siyasal jargonumuzun temel “kavram”ları arasına girdi. Artık gün geçmiyor ki bir siyasetçi ya da yazar, hoşlanmadığı bir fikri ya da eylemi böyle damgalamasın: “Dikkat arkadaşlar! Bir algı operasyonu ile karşı karşıyayız!”

Devamını oku...
 
ABD Kürdistan’ı Irak’tan ayırmayı planlıyor PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 25 Şubat 2015 20:43

Nikolai Bobkin 

Ortadoğu coğrafyası, Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) bölge devletleri rejimlerinde ve Arap devletlerinin mevcut sınırlarında değişiklik yapma politikasından dolayı bir kısır döngüyle karşı karşıya. ABD yönetimi belki de bugün, İsrail eski Başbakanı Golda Meir’in 40 yıl önce ifade ettiği görüşleri kendisine şiar ediniyor: Şöyle ki; “Bölgede gerçek anlamda devlet vasfını taşıyan İsrail ve Mısır hariç, geriye kalan devletler, doğrusu, sadece devlet olma sıfatıyla bayrak sallayan kabilelerdir” diye ifade etmişti.

Yağmalanan Libya bütünlük arz eden devlet olma özelliğini kaybetti. Yemen bölünüyor, Irak ve Suriye‘nin bütünlüğü tehdit altında. ABD diplomasinin yeni bir ürünü olarak peydahlanan Irak-Şam İslam devleti Örgütü (IŞİD) Büyük Britanya’nın egemen olduğu topraklardan daha büyük bir coğrafyayı kontrol edecek şekilde siyaset sahnesine çıktı.  IŞİD örgütü, Lübnan ve Ürdün topraklarını da istila etme hazırlıkları yapıyor. Sağladığı kontrol düzenine, daha sonraları,  Mekke ve Medine topraklarını da katmayı planlıyor. Bu örgütsel organizasyon, insanlık için, diğer örgütlerden çok daha büyük tehdit haline geldi.

Devamını oku...
 
Sermayedarlar parsayı toplarken… PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 25 Şubat 2015 20:31
E. Ahmet Tonak

2007’de başlayan kriz ile taşlar yerinden oynadı.  Sermaye sıkıştı, toparlanamıyor. Bilinen yöntemlerle yumuşak regülasyonlar dünyasında spekülatif yatırımlardan bol kârlılık tarihe karışmış gibi.  Genel bir şaşkınlık, ne yapacağını bilememe durumu her şeye hâkim. Bu durum sadece siyaset kertesinde hükümet edememe şeklinde tezahür etmiyor. İktisat kertesinde de sermaye sahipleri telaş ve çaresizlik içinde el yordamıyla kâr peşinde koşturuyorlar.

Bu ahvalin değişik göstergeleri var. OECD bünyesinde Serdar Çelik, Gül Demirtaş ve Mats Isaksson’ın şirket tahvilleri piyasası üzerine yürüttükleri araştırma* bize bazı ipuçları veriyor. Sermayenin daha riskli yeni arayışlar içinde olduğu kesin.  Araştırmanın kapsamı, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de şirket tahvilleri piyasasındaki taze eğilimleri görmemize imkân tanıyor

İktisat terminolojisine aşina olmayan okuyucu için baştan bir iki hususu açalım.  Sermaye kavramı ile başlayalım. Sıkı Marksistler sermayenin aslında bir toplumsal ilişki olduğunu vurgulamayı pek severler. Doğru ve güzel, fakat ele alacağımız konu açısından işlemsel bir tanım olmadığı açık.  Marx’ın bizzat kendisinin kullandığı bir başka tanım şirket tahvil piyasası konusu için daha uygun; farklı sermaye tipleri, sermayeler arası ilişkilerin belirleyenleri gibi hususlar, tahvil piyasasının aktörlerini, özünü kavramak için gerekiyor.  Sermaye, üretim alanına yatırılıyorsa üretken sermaye, diğer alanlara yatırılıyorsa üretken olmayan sermaye şeklinde ayrıştırılabilir.  Üretken olmayan sermayenin bir şekli de borç/kredi olarak verilmeye hazır para-sermayedir. Bu tür sermayenin kârının kaynağı da üretim alanında yaratılan artık değer olmakla birlikte, aldığı en genel biçim faizdir.

Devamını oku...
 
Obama Venezüella darbe girişiminde düşük yaptı PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 25 Şubat 2015 20:19

ABD, Almanya, Kanada, İsrail, İngiltere “Jéricho* operasyonu” başlattılar

Thierry Meyssan

Amerika Birleşik Devletleri/Obama yönetimi  (ABD) bir kez daha güç kullanmak marifetiyle, kendisine karşı direnç gösteren siyasi bir rejimi değiştirmeyi denedi. 12 Şubat tarihinde Amerikan Sivil Güvenlik Şirketi Academi’nin (eski adıyla Blackwater) bir uçağı Venezüella ordusuna ait bir uçak kılığında Başkanlık Sarayını bombalayacak ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu öldürecekti. Komployu düzenleyen irade eski bir milletvekili olan Maria Corina Machado’yu iktidara getirmeyi planlamıştı. Kısa bir süre sonra da Latin Amerika’nın eski Devlet Başkanları/Cumhurbaşkanları da Machado’nun iktidara gelmesini alkışlayarak destek vereceklerdi.

3-105-556f6-5-50b5f

Başkan Obama Latin Amerika konularında Danışmanı Ricardo Zuniga ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ile

Başkan Obama’ya gereken istihbarat verilmişti. Obama’nın yeni Savunma Doktrininde (National Security Strategy); “demokrasinin bütün kuralarıyla işleyişinin tehlikede olduğu durumlarda, Venezüella’da olduğu gibi,  Venezüellalıların yanında yer almamız gerekiyor” şeklinde bir açıklama yer almıştı. Ancak, açıklamadaki bir cümle ; “1999 yılında kabul edilen Anayasadan bu yana, Dünya’daki en demokratik ülkelerden birisi olan Venezüella …” ifadesi Venezüella’nın bağımsızlığını yaşamasında yoluna devam etmesi ve kaynaklarının adaletli bir şekilde dağıtılması önünde bir engel olduğunun kötü bir habercisi.

Devamını oku...
 
Kazaya kalan namazların ardından...* PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Şubat 2015 22:06

Fehim Taştekin

aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa

"Ey Obama" diye başlayan kürsüdeki efelenmelerin altında büyük hayalkırıklıkları yatıyor. Plan yürümedi reis, yürüyecek gibi de durmuyor!

Suriye'de kartlar bilmem kaçıncı kez karılıyor. Birileri ABD ile Türkiye arasında imzalanan eğit-donat anlaşmasına fazla anlamlar yükleyebilir. Suriye krizi dördüncü yılını geride bırakırken birileri 'acaba devrim treni yeniden rayına mı oturuyor' diye umutlanabilir. Birileri hala Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan'da eğitilecek ve sayıları üç yılda 15 bini bulacak muhalif ordu ile Halep'te sabah namazı, Şam'da cuma kılabileceğini düşlüyor olabilir. Uyanma vakti! Bu namazlar çoktan kazaya kaldı. Masa öylesine dağıldı ki toparlanamayacak gibi değil.

 Peki bu eğit-donat anlaşmasıyla olan ne?

Devamını oku...
 
ABD Emperyalizmi ve IŞİD: İki ölüm kültünün kısa bir hikâyesi PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Şubat 2015 22:03

Glen Ford 

Obama_ISIS_death-cult-400x267

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Emperyalizmi askeri alan dışında kalan konularda giderek rekabet edebilme kapasitesini kaybederken, diğer yandan da, dış politika seçeneklerinden bu duruma bağlı olarak zaaf yaşanıyor. “ABD’nin askeri anlamda küresel üstünlüğü hâla devam ederken, Washington yönetimi de dünyayı adeta bir savaş alanına çevirme dönüm noktasında olunduğu bu dönemin avantajını kullanıyor”. Sürekli hâl alan bir savaş olgusunda, ölüm kültüyle aynı mantık silsilesi izlenir. Bu durumda, kelimenin tam anlamıyla, başka bir kült de yaratılmış oldu.

Devamını oku...
 
“İç Güvenlik” adına yumruklar sıkılırken.. PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 21 Şubat 2015 21:54

Taner Timur 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir ay kadar önce, coşkulu yandaşlarından biri, R.T. Erdoğan’ı aynen şöyle tanımlamıştı: “Bu ülkede gelmiş geçmiş en çok desteklenen, en çok sevilen lider, aynı zamanda en çok da nefret edilen lider”. Bugünlerde Meclis’te İç Güvenlik Yasa Tasarısı tekmeler ve yumruklar arasında tartışılırken aklıma bu satırlar geldi. 
“Bile bile lades” diye düşündüm.
Öyle ya, hiçbir aklı başında insan, Devlet Başkanlığı gibi sadece sevgi ve saygı isteyen bir makama, “gelmiş geçmiş en çok nefret edilen insan”ın seçilmesini istemez. Sevenleri ne kadar çok olursa olsun!.. Çünkü böyle bir insan seçilirse, varılacak noktanın da ne olacağını herkes kolaylıkla kestirir. Ve gerçekten Lider’ine bağlı olanlar, bu gibi durumlarda “ne olur yapmayın!” derler; “sizin yeriniz orası değil” diye yalvarırlar; ülkenin kaosa sürükleneceğini anlatmaya çalışırlar. Ne var ki olan oldu ve daha birkaç gün önce Bülent Arınç, “nefret dolu bakışlar”ın sokaklara taştığını, ülkenin bu gidişle “yönetilebilir olmaktan çıkabileceğini” söylüyordu.
***
İşte bunları düşünüyordum TV ekranlarını seyrederken ve sonra aklım daha da gerilere, Menderes’in son günlerine gitti. O günlere de Meclis’te kıyametler koparan “Tahkikat Komisyonu” tasarısı damgasını vurmuştu. Tam anlamıyla bir “sivil darbe” kanunuydu bu; bir açıdan da “Menderes’i koruma kanunu”. Sokaklara taşan “nefret dolu bakışlar”a karşı..

Devamını oku...
 
Çok Kültürlülük ve İkilemleri PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 19 Şubat 2015 20:52

Immanuel Wallerstein

Çok kültürlülük denilen şey/durum konusunda yapılan tartışma bugünlerde dünya çapında çok yaygın olup, adeta tutkulu bir şekilde devam ediliyor. Hem çok kültürlülüğü savunan taraf ve hem de karşıtı olanlar, sanki çok kültürlülük denilen durum yeni bir şeymiş gibi, yanılsama içinde oldukları anlaşılıyor. Oysa hiçte yeni bir durum değil. Çok kültürlülük, insan kültürünün var olması kadar eskiye dayanıyor. Ve öteden beri de tutkulu tartışmaların konusu olmuştur.

İnsanoğlunun yaşadığı her yerde,bir grup insan kendilerini bir şekilde, aynı bölgede yaşayan diğer insan topluluklarından daha fazla o yöreye özgün/sahip kimseler olduklarını iddia eder. Bir yöreye özgün bir topluluk/yerli grup olma kavramı (indigenous) aynı zamanda, söz konusu bölgeye yeni gelenler veya (yerli gruplardan daha az haklara sahip veya o bölge üzerinde hiçte hakkı olmayan), toplum içinde aslında marjinal bir yeri olan diğer grupların, yerli olduklarını düşünen grupları tehdit ettiği veya onlara karşı saygısızlık edildiği/iyi niyetlerinin kötüye kullanıldığı söylemini barındıran kültürel bir saflık (culturalpurity) retoriğini kullanan bir eğilimi de kapsıyor. Yöreye sonradan gelenler veya marjinal olarak telaki edilen grupların bu kültürel saflık retoriğine karşı cevabı ise çok kültürlüğün başka bir versiyonu veya başka bir formunun talebi şeklinde irade beyanı yönünde olmuştur. Bundan dolayı da bu cevap, “yerli” popülasyonun kedine has olduğunu iddia ettiği kültürel pratikleri ister paylaşıyor veya paylaşmıyor olsun, her kesin (veya çoğunluğun) eşit haklara sahip olduğuna dair bir savunma yönündedir.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 79