İstanbul Özgür Üniversite dersleri video

NextPrevious
Click on the slide!

Bu katliamın faili kim? /Fikret Başkaya

Manisa’nın Soma ilçesinde, bir özel şirkete devredilen maden ocağında iki gün önce meydana gelen “kazada”, şu an itibariyle 282 kişinin öldüğü, 80 kadarının yaralandığı bildiriliyordu. Ve yeraltında kalanların sayısı bilinmiyormuş... Yerin altında kalanların sayısının bile bilinmemesi, bunun ne büyük bir kepazelik, ne büyük ayıp, ne büyük bir skandal, ne büyük aymazlık ve utanmazlık olduğunu göstermiyor mu?

Manisa’nın Soma ilçesinde, bir özel şirkete devredilen maden ocağında iki gün önce meydana gelen “kazada”, şu an itibariyle 282 kişinin…

Devamı...
Frontpage Slideshow (version 2.0.0) - Copyright © 2006-2008 by JoomlaWorks
İslam devleti örgütü; Batı’nın suç ortağı olduğu bir soykırım PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 29 Temmuz 2015 15:10

Capitaine Martin

DAESH-179x300

İslam devleti/Irak-Şam İslam devleti örgütü (IŞİD) somut anlamda henüz bir zafer kazanmadığı halde, beli aralıklarla bazı yenilgi durumları yaşarken (belki de yaşar gibi demek lazım), birkaç haftalık gibi kısa bir zaman zarfında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in ve birkaç aylık sürede de Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin iktidardan devrilmeleri nasıl mümkün olabilmişti, acaba? Irak’ta, El-Anbar vilayetinin önemli bir merkezi olan Ramadi ve Antik Dünya’nın en önemli kültürel beşiklerinden birisi olup, kadim zamanda büyük bir kentinin anıtsal kalıntıları bulunan, Suriye Başkenti Şam’ın kuzey-doğusunda kalan antik Palmyra kenti bir haftalık gibi kısa bir sürede IŞİD örgütünün eline geçti.

Bu her iki cepheyi birleştirmek ve yeni cephe açarak sürekli zafer kazanmak, halifeliğini ilan eden Ebubekir El-Bağdadi için gerçek anlamda kazanım oldu. El-Bağdadi, 2004’te neredeyse yanlışlıkla yakalanmış ve cezaevine konulmuştu. Halife El-Bağdadi serbest bırakılmadan önce ABD’nin Irak’ta açtığı hapishanelerinde 10 ay kaldı. Gelinen bu zamanda artık dünyanın hakkında yazıp, çizdiği şöhretini yaşıyor. Cihatçılarından bazıları son zamanlarda kendi güçlerini oluşturmak üzere ayrılırlarken, El Bağdadiye bağlı ordusunda kayıplar oldu ve yeni kurulan güçler de zorlu rakipler olup, bölgeye dağıldılar. Bağdat ve Şam’a destek veren Şii milisler ve Hizbullah öyle ciddi bir teste tabi tutuldular ki Irak Başbakanı Haydar El-Abadi en kısa zamanda gerekli silahları teslim almayı talep etmek üzere Rusya’ya gitti.

Devamını oku...
 
SURUÇ’UN İŞARET ETTİĞİ[1] PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 27 Temmuz 2015 15:10

SİBEL ÖZBUDUN

 

“kötülüklerin büsbütün

egemen olduğu

namussuz bir çağ bu!”[2]

 

Yine oldu! Bu kez suç mahalli Suruç’tu... 31 gencecik canımız parça parça savruldu.

Vicdanlıydılar... Dünyada ve bu coğrafyada olan bitenlere karşı kayıtsız kalmamaları gerektiğini biliyorlardı... Enternasyonalisttiler... Kobanê’de IŞİD beslemelerine karşı varolma ve onur savaşı veren Kürtlerin davalarını kendilerinin sayıyorlardı... Gözüpektiler; bu ülkede dayanışmanın “kılçıksız” bir iş olmadığından haberdardılar. Haziran İsyanı’ndan, katıldıkları irili ufaklı eylemlerden, devlet şiddetinden, palalıların “devlet güçlerine yardımcı” gayretkeşliğinden nasibini almışlıkları vardı... Dayanışma eyleminin en azından GBT’lerine bir not olarak düşüleceğine, devletin “olağan şüphelileri” demirbaşına kaydedileceklerini biliyorlardı. Daha ötesindeki olasılıklara da...Bu bilinçle yol boyunca izlenmelerine, sık sık durdurulup üst aramasına, kimlik kontrolüne tabi tutuluşlarına gülüp geçiyorlar, herhalde aralarında şakalaşıyorlardı.

Sözün özü, insan gibi insandılar... Sosyalisttiler, devrimciydiler...

Cansız bedenleri parça parça savruldu. Bazıları ise hâlen hastanelerde, hayata tutunmaya çalışıyor.

Dehşete düştük... Kahrolduk... Lâl olduk... Gözyaşı döktük... Sosyal medyadan haykırdık acılarımızı. Sokağa dökülüp katilleri ve onları besleyenleri lanetledik...

Ama öyle gözüküyor ki, bundan ötesi gerekiyor.

Devamını oku...
 
KAPİTALİZM, İSLAMOLOJİ ve bir başka türlü “İSLAM DEVLETi”.. PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 23 Temmuz 2015 15:55

Taner Timur

taner_timur

Bilmiyorum içinizde George Bush’un “Muhammed’in Hayatı” adlı kitabını okuyan oldu mu? Yıllar önce Fransız Ulusal Kitaplığı’nda karşılaştığım bu eser beni hayli şaşırtmıştı. O ana kadar kimsenin bu kitaptan söz ettiğini işitmemiştim ve ufak bir araştırma ile de bu eserin nispeten yakın tarihlerde Arap ülkelerinde büyük tartışmalara yol açtığını öğrenmiştim. Son günlerde sermaye, devlet ve din ilişkileri hakkında bir şeyler yazayım derken aklıma bu kitap geldi; söyleyeceklerime buradan başlayayım dedim.
Gerçekten de kimdi bu George Bush? Davası neydi? Günümüzün ünlü Bush’larıyla bir ilişkisi var mıydı? 
***
George Bush Amerikalı bir din adamıydı ve şu anda Beyaz Saray’a üçüncü bir evladını (Jeb Bush) yerleştirmeye çalışan ünlü ailenin beş altı nesil önce yaşamış büyük amcaları oluyordu. 1831’de yayınladığı eser de (The Life of Mohammed: Founder of the Religion of Islam, and of the Empire of the Saracens) ABD’de Muhammed’in hayatını anlatan ilk eser olmuştu. 
O tarihte Amerika’da başkanlık koltuğunda Andrew Jackson oturuyordu. Kişisel plantasyonunda yüzlerce köle çalıştıran Başkan Jackson, bugün daha çok Amerikan idari sistemini yozlaştıran sistemin (“spoils system”) yaratıcısı olarak hatırlanır. Bush’un Muhammed’i öven satırları yazdığı günlerde ise Kızılderilileri anayurtlarından kovan tehcir kanununu (Indian Removal Act, 1830) acımasızca uygulamaya çalışıyordu. 
Rahip Bush, Jackson’un dünya görüşünü paylaşmıyordu ve köleliğin kalkmasından yanaydı. Ayrıca Yahudi davasına büyük bir sempati duyuyor ve Yahudilerin kutsal topraklara yerleşmelerinin bir çeşit avukatlığını yapıyordu. Bu bakımdan, uçsuz bucaksız bir ülkede “kolonizasyon” olgusunu daha çok “Batıya göç!” sorunu olarak gören Başkan’dan belki de çok daha ileri görüşlü idi. Herhalde çok da ayırdında olmadan, Ortadoğu’nun ilerde kilit bir bölge olacağını, ülkesinin de İslam’la hesaplaşmak ve bir çeşit “İslam devleti” olmak zorunda kalacağını sezmişti. 

Devamını oku...
 
Suruç Felaketi’nin Ardından Birkaç Acı Not PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 23 Temmuz 2015 12:42

Hakan MERTCAN

I) Sözleri Yusuf Hayaloğlu’na ait olan, Ahmet Kaya’nın o güzel sesinden dinlediğimiz “Bir Anka Kuşu”nda, “Üşüştü birer-birer/ çakallar üzerime/ üşüştü dört bir yandan/ göğsüme, ciğerime/ anne, beni bir leş gibi/ yiyip talan ettiler/ teşhis edilmem için/ parçamı koydular önüne... Ben bu acılar ülkesinin/ insana reva görülen/ bütün acılarını tattım” diyordu. Bu sözler hiç eskimiyor, lanet olsun ki eskimiyor bu topraklarda, sürekli yenilenip duruyor bu sözlerdeki acı his! Bir parça gülsek, biraz mutluluk düşse payımıza, küçük bir bayram yapsak, hemen ardından felaketi kapımızda buluyoruz, karanlık tüm kasvetiyle çöküyor üzerimize, acı yüreğimizi yalnız bırakmıyor, ne tat kalıyor ağzımızda ne tuz. Lanet edip duruyoruz, kahrediyoruz ama acının kervanı büyüyerek geliyor üzerimize, kirli elini hayatlarımıza sallamaktan yorulmuyor…

Devamını oku...
 
Varlığını katliamlara borçlu olan bir devlet! PDF Yazdır E-posta
Salı, 21 Temmuz 2015 11:27

Fikret Başkaya

suru-600x300

T.C. doğduğum günden beri ve hiç ara vermeden katliamlar yapıyor. Sadece katliamlar yapmıyor, işkence yapıyor, "kaybediyor", hapsediyor, aç bırakıyor, sürgün ediyor ve bu işe kaldığı yerden devam edeceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Zira katliam TC'nin fıtratında mündemiçtir. TC, Osmanlı İmparatorluğunun doğrudan devamıdır. 1923 yılında bir isim değişikliği oldu. Aslında çürüyen bünyeye taze kan nakli yapılmıştı bir bakıma... Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldı. Cumhuriyet adını aldı diye o gelenek yok olmadı. Devletin kutsal sayıldığı yerde bırakın sıradan insanları, hanedana mensup herkes katliamlardan, siyasi cinayetlerden nasibini alırdı. Zira saltanatın bekası, kutsal devletin varlığı esastır.  Şimdilerde Osmanlı güzellemesi yapanlar neden söz ettiklerini biliyorlar mı?

 TC dur durak bilmeden katliamlar yapıyor ve insanlar "suçlular açığa çıkarılsın", "katliamın failleri bulunsun", "adalet  tecelli etsin" diye sokaklara dökülüyor, mahkemelere koşuyor... Katilden adalet beklemek ne kadar mümkün? Onca katliamın hangisinin failleri bulunup-cezalandırıldı? Böyle bir şey mümkün mü? Sonra da neymiş efendim, Türkiye bir hukuk devletiymiş! Sanırsınız ki, hukuku olmayan bir devlet mümkündür! Mafyanın bile kendine özgü bir "hukuku " olacak da, devletin hukuku olmayacak... Aslında Türkiye'de köklü bir "katliam hukuku geleneği" var dense, durumu çok daha iyi ifade ederdi... Böyle bir şey mümkün mü? Aslında "hukuk devleti" retoriği devlet tarafından yapılan katliamları, işlenen cinayetleri gizleme, kabullendirme, insanları aldatma-oyalama işlevi görüyor. TC kendi "hukukuna" uygun olarak katliamlara rahatça devam ediyor.

Devamını oku...
 
İnsan olmayanlar tarihinin en vahşi çetesi ve destekçileri PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 22 Temmuz 2015 23:08

Ercan Kanar 

Söz ile yazının anlamını, tadını yitirdiği, berbat, bunaltıcı anlardayız. İnsan bu tür anlarda yanlış olduğunu bile bile bazen hayali fatalist keşkelere çaresizlikten düşebiliyor. “Keşke Ortadoğu’da doğmasaydık”, “Keşke Ortadoğu’da egemen dinin hiç reform yaşamamış İslamiyet değil de, reform yaşamış, göreli de olsa sekülerliğe saygılı bir konuma gelmiş bir din yaygın olsaydı” keşkelerine insan dalabiliyor. Ama gerçekliğimiz ortada. Vahşi katliamın tetikçileri de, besleyicileri de aşikar ve belli. Bilinmeyen hiçbir şey yok. IŞİD’İ bu hale başta Katar, Suudi Arabistan ve AKP iktidarı olmak üzere yıllardır silah veren içlerinde batılı ülkelerin de olduğu yirmiden fazla devlet bu hale getirdi. Davutoğlu’nun açıklamaları kargaları bile acı acı güldürür. “IŞİD’e ilk biz cephe aldık, terör örgütü dedik” diyor. Devam ederek “IŞİD’e karşı en etkili tedbirleri de biz aldık” diyor. Bu sözlere kendisinin de inandığına inanmıyoruz. Tüm dünya IŞİD’e Türkiye’nin silah, mermi, füzeler verdiğini, IŞİD militanlarının Türkiye hastanelerinde tedavi edildiğini, Bosna’daki IŞİD kampında eğitilenlerin Türkiye üzerinden IŞİD’e katıldıklarını, Türkiye topraklarına düşen IŞİD toplarına karşı askeri karşılığın IŞİD’e değil de bilinçli olarak YPG’ye yöneltildiğini artık bölgedeki on yaşındaki çocuklar dahi biliyor. Eğer Davutoğlu söylediklerinde en azından bundan sonra pratikte tutarlı olacaksa; kağıt üstündeki deklarasyonlara boşversin. Tutarlı icraata başlasın. İlk iş olarak da IŞİD ile ilgili soru soran gazetecileri gözaltına alan Urfa valisini, Suruç’ta gerekli güvenlik ve istihbarat önlemlerini almayan Suruç kaymakamını, emniyet ve MİT yetkililerini, askeri yetkilileri görevden alsın. Rezalete bakın, katliamdan sonra yaralılara yardım etmek isteyenler TOMA’larla engelleniyor, yaralıları taşıyan arabalara gaz sıkılıyor.

Devamını oku...
 
Seçimlerin demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi yok! PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 20 Temmuz 2015 22:02

Fikret Başkaya

fikret-baskaya-endulus-kitabevine-geliyor-1637

Aylardır, haftalardır ülkenin gündemi bir tek soruya kilitlendi: Kim kazanacak? Oysa, sorunun cevabı belliydi. Her zamanki gibi 70 yıldır kim/kimler kazanıyorduysa yine onlar kazanacaktı... Seçimler yapıldı bu sefer de kim hükümet kuracak, nasıl bir koalisyon olacak sorusu gündemin odağına yerleşti. Aslında o sorunun cevabı da, daha seçim sonuçları açıklanır-açıklanmaz verilmiş, nasıl bir koalisyondan çok, kurulacak yeni hükümet ne yapacak, ne yapmalı sorusunun cevabı, TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, IMF, Dünya Bankası, Kemal Derviş, vb. ekseninde verilmişti. Gerisi teferrüattı... Zira kim hükümet kurarsa kursun, nasıl bir koalisyon olursa olsun, 35 yıldır dayatılan neoliberal politikalar  kaldığı yerden devam edecekti, Başka türlü söylersek, sömürü, yağma ve talan hız kesmeden yol alacaktı... Ülkenin varı-yoğu "büyüme", "kalkınma", "ilerleme", "muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma", "dünyanın en büyük on ekonomisi ligine dahil olma", vb. adına bir avuç "büyük hırsız" veya aynı anlama gelmek üzere, dar bir oligarşi tarafından yağma ve talan edilmeye devam edilecekti... Aslında içinde bulunduğumuz koşullarda yağma ve talanın öteki adı yıkımdır, yok etmektir. Her ileri aşamada yıkım büyüyerek devam ediyor ve dünya hızla yaşanamaz bir yer haline geliyor. Velhasıl bir avuç zengin ve çevresi dünyayı hızla yok ediyor ve şimdilik çoğunluk  seyretmekle yetiniyor. Henüz "sayın seyirci" olmanın ötesine geçmeye niyetli görünmüyor... Kitleler, "demokrasi", "demokratikleşme" söylemiyle, tam bir dalavere olan seçim oyunlarıyla oyalanmaya, aldatılmaya devam ediliyor...

Devamını oku...
 
Syriza ve Devrim PDF Yazdır E-posta
Salı, 14 Temmuz 2015 20:28

Y.Doğan Çetinkaya 

5 Temmuz 2015 tarihinde Yunanistan halkı çok net bir şekilde Troyka’ya, memorandumlarına ve sonuçlarına “Hayır” dedi. Tüm dünyada Yunanistan’da yaşananlar yakından takip ediliyorken bu küçük Akdeniz ülkesi birden gündemin birinci sırasına oturdu. AB’nin egemenlerine, IMF’ye “yeter artık” mesajı çok net verilmişti. Bu demokratik mesaj ve hemen ardından gelen Yunan sağında yaşanan panik, Solun ve Syriza’nın çok önemli bir hamlesi ve kazanımı olarak algılanmıştı. Ancak referandumdan daha 24 saat bile geçmeden yaşanan gelişmeler gerek Yunanistan’da gerekse de dışında büyük bir şaşkınlık yarattı.

Devamını oku...
 
Perspektifi ve paradigmayı değiştirme zamanı PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 11 Temmuz 2015 01:03

Fikret Başkaya

İnsanlığın yüz yüze geldiği sorunların kaynağında, Karl Polanyi’ nin  “Büyük Dönüşüm” (1) dediği yatıyor. Başka türlü söylersek, Marx’ın tahlilini yaptığı ve ipliğini pazara çıkardığı kapitalist üretim tarzı yatıyor. Şimdilerde burjuva uygarlığı insanlığı ve uygarlığı yeni bir eşiğe taşımış bulunuyor. Ortaya çıkan bu durum artık sürdürülebilir değil. Tüm emareler ve göstergeler tam bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıktığına işaret ediyor.

fikret

Eğer insanlığın ve uygarlığın oldukça uzun tarihi dikkate alınırsa, kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu dönemin bu tarihin, bu geçmişin çok küçük bir bölümünü temsil ettiğini söylemek mümkündür. Zira gezegenin tarihi milyarlarca yıl, gezegende canlı yaşamın varlığı yüz milyonlarca yıl, “bilen ve yapan insan” anlamında homo sapiens’in tarihi 65 bin yıl kadar, insan toplumlarının tarımı ve hayvancılığı keşfedip yerleşik hayata geçtiği neolitik devrim denilenden bu yana 11 bin 500 yıl geride kaldı. Oysa, kapitalizmin tarih sahnesine çıkışından bu yana geçen zaman sadece 500 yıl kadar, kapitalizmin sanayi kapitalizmine dönüştüğü, sanayi devriminden bu yana da, yaklaşık 250 yıldan az bir zaman geçmiş bulunuyor. Başka türlü söylersek, kapitalizm çağı geride kalan uzun tarihte sadece küçük bir parantez... O halde şimdilerde genel bir sürdürülemezlik durumunun ortaya çıkmış olması nasıl açıklanabilir? Ve bu durumdan muhtemel çıkış nasıl mümkün olabilir? İnsanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmanın koşulları neler olabilir? Yeni bir perspektife ve paradigmaya (2) açılan yol nasıl aralanabilir? O halde bu tahlili neden bir sürdürülemezlik hâli ortaya çıktı? sorusuyla sürdürebiliriz.

Devamını oku...
 
Fikret Başkaya: "Egemenler Aldatma Yeteneklerini Kaybediyorlar" PDF Yazdır E-posta
Pazar, 05 Temmuz 2015 22:25

Nalan Temeltaş'ın Tiroj Dergisi 75.sayıda Fikret Başkaya ile yaptığı Röportaj 

Fikret Başkaya ile aydın, akademi, iktidar, medya ve düzen ilişkisi üzerine…

 Ana akım medyanın kurmak istediği tüm ilişkileri rededen, ‘’biz’’e dair en ufak talebi görmezden gelmeyen, muhaliflerin akıl ve kalplerinde haklı bir yer edinmiş düşünür, akademisyen. Sokakta yanyana yürüdüğümüz eylemci aynı zamanda. On dokuz yayınlanmış kitabı, seksene yakın editörlüğünü yaptığı eser var.

Kim nerede arz-ı endam eyliyorsa eylesin, o bizimledir. Çokluk bilimsel eleştiriye kilitlenmiştir. Duruşundan etkilenmemek olanaksız.

Yeryüzünün lanetlileri o’nu çok iyi tanır, hürmet eder ve sever. Ben de.

Biz bu söyleşiyi yaparken, Diyarbakır’da seçim öncesi patlayan bomba Lisa’nın ve çok kişinin bedenlerini yarım bırakmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken Urfa sınırına üç bine yakın mülteci IŞID belasından kaçarak yığılmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken: Kuşlar herşeye rağmen uçuyor, Haziran yağmuru yağıyor, Cemal Süreya’nın Ortadoğu IV şiirinde

‘’ Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza’’

dizeleri yaklaşık elli yıl öncesinden güne akıyordu.

Vira…

fik

Nalan Temeltaş: Paris’te doktorasını yapmış bir akademisyen olarak, istediğiniz üniversitede çoğunluğa uyarak daha rahat yaşamak varken; bölücülük propagandası yapmak ve devletin manevi şahsiyetine hakaret ettiğiniz iddiasıyla cezaevinde kaldınız. Askerde iken de sakıncalıydınız. Bu motivasyon nasıl gerçekleşti ?

Fikret Başkaya: Entellektuel kaygıları olan bir insan dünyaya ortalama bir insan gibi bakmaz.  Dolayısıyla o, yaşamı bir perspektife endeksli olan biridir. Gerçeğin peşine düşmek dünyayı değiştirme perspektifine sahip olmak demektir. Böyle olunca ister istemez sürüden ayrılmayı gerektirir. Hatta sadece sürüden değil sıradan ayrılmayı da gerektirir. Kendini verili düzenin değerlerine göre tanımlamazsın, tanımlamaman gerekiyor. Böyle bir tercih yapmak ömür boyu muhalif olma tercihidir. O zaman işte bir takım titrler edinmek, paraya sahip olmak, meşhur olmak, görünür olmak gibi kaygıların olmaz. Özetle etik bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı radikal olmayı, söylediklerinin arkasında sonuna kadar durmayı  gerektirir. Bu aynı zamanda bir özgürlük mücadelesidir. Kaybetmek diye bir şey yok. Çünkü her özgürlük adımı seni başka bir noktaya taşır, benim tercihim de böyle oldu. Kendimi hiçbir zaman düzenin değerleri adımında tanımlamak istemedim. Bunu bilinçli olarak yaptım. Bunu kolaylaştıracak başka bir tercih daha yaptım. Baştan itibaren dünya malının, maddi şeylerin mutluluk getirmediğine kani oldum. Açıkça dile getirmekten çok, hissediyordum. Neticede yiyeceğin iki dilim  ekmek, iki dilim biftek, biraz salata... Dünyanın hepsi senin olsa yiyeceğin şey bu kadar. Bir süre sonra da ‘’gönüllü yetingenlik’’ tercihi yaptım. Tüketimi olabildiğince kısarak, daha az harcamak ve  daha az kazanarak daha iyi bir refah düzeyinin, yaşam tarzının mümkün olabileceğine karar verdim.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 85